... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Misket Bombası

Yolsuzlukları, gemicikleri, üstü örtülenleri, az gösterilen çok sayıları, BMW'lerde fink atan kara çarşaflıları, özelleştirmeleri, satışları, ılımlılığı, bıyığı... hepsini bir kenara bırakıyorum da...

Devletin başbakanı sıfatını taşıyan bir adam, ağzından şunun çıkmasına nasıl izin verir?
"Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var"

400 bin lirayla gerekli tüm güvenlik önlemleri alınabilecekken, Ukrayna'da aynı madenler metro istasyonu görünümündeyken kimsenin kılını kıpırdatmaması yetmezmiş gibi, başbakan "kader" diyor, "bu bölge insanı zaten buna alışık" diyor, yani "amma da büyüttünüz, ilk defa mı oluyor sanki?", diyor.

Vicdanının sızlamadığına şaşırmıyorum. Bunu nasıl söyler diye şaşırıyorum. Kendinde mi, diye düşünüyorum. Bu nasıl bir rahatlıktır, Türk milletinin unutkanlığına ve/veya boşvermişliğine nasıl bir güvendir, merak ediyorum.

İnsanın kendinden bu kadar emin olmasını inanılmaz buluyorum.

***

Yeni afişleri gördünüz mü? Durmak Yok, Yola Devam'lar çok espri malzemesi oldu ya, hesapta kimsenin ağzını açamayacağı bir şey tasarlamış cinfikirliler. Oysa ben gördüm ve çok güldüm; seçim şarkısı bile seçtim kendilerine.

"Daha Saygın, Daha Demokratik bir Türkiye" filan. Madem daha x, daha y; o halde tek temennim şudur kendilerinden:

Parçalanın da her bir parçanızı ayrı yere bırakın, emi?

Not:

Karizmatik sözcüğünün kendileri için karşılığı, ağzından çıkanı kulağı duymayan bu RTE olan türdeşlerim benden uzak dursun, çok rica ediyorum, bu bir.

Mukadder, kader, muktedir, iktidar... Hepsi aynı kökten geliyormuş; bu da iki

(Sinan üzerinden metus'a teşekkürler).

Bisiklete binsek ya?

Bekledim ve gördüm ihtiyacım olanı
Biraz şans ve bir bisiklet
...
Bas pedala bak gökyüzüne
Seni bekleyen başka bir adam var
Görsel için buraya, bütün eller havaya.

Denizli'den Giresun'a

Bu sabah itibariyle Opel Gerçek hayatımdan çıktı ya, artık geleceğe daha umutla bakıyorum desem yeridir.

Dünyanın en basiretsiz çalışanlarının toplandığı yer olan Opel Gerçek için anlatılagelen çok hikaye var bizim buralarda (basiretsiz toplaşması deyince bir yönkuru laf arasına sokmak gerekiyor ama elim gitmiyor o etiketi buraya yapıştırmaya, geçiniz). Telefonu "Gerçek'e Hoşgeldiniz" diye açıp vays! dedirtse de başta, sonrasında size deeee, gerçekliğinize deeee diye saydırasınız geliyor. Zira adamlar sizinle aynı dünyada yaşamıyorlar;

_ Beyefendi ben karşı taraftayım ve bir otobüs sol aynamı aldı götürdü diyorum size!
_ Ayna hasarları için çekici çağıramıyoruz, siz aracı buraya getirirseniz...
_ Şöyle sorayım; siz şimdi benden sol dikiz aynam olmadan aracı sürmemi mi bekliyorsunuz?
_ ...
_ Efendim?
_ Hayır da şimdi...
_ Tamam anladım ben sizi.

veya,

_ Aracı getirmiyorsunuz, peki ben kaçta alabilirim?
_ Yarın 9.30, 10, 11 gibi alabilirsiniz.
_ Hanımefendi benim işim olmasa şirket aracım da olmaz zaten; öyle sizin istediğiniz her saatte gelemem. Bana tek bir saat söyleyin, veya akşam alayım.
_ Akşam da 6'ya kadar burdayız, ama ne olur ne olmaz, gelmeden arayın.
_ Eğer araç sabah 11'de hazır olabiliyorsa 6'da neden arıyorum? (Gerizekalılar)

Yine de bu diyalogların en efsanevi olanını meslektaşım Selim bizzat yaşamıştır:

_ (Aracı servise verirken) Klimasına da bakarsanız sevinirim; soğutmuyor.
_ Olsun, önümüz kış.
_ ?!#

Anlayacağınız, Maçka servisinde hayat sürekli bir haybeden gerçeküstü diyalog içinde yaşanıyor. Kurtulduğuma sevinmekte haksız mıyım, allahaşkına?

Ayrıca yeni arabam çok güzel! Plakam Zigarya çağrıştırıyor bana; hem benim ilkokul numaram 122, üniversite numaram da 111333 şeklinde olduğundan hemen benimsedim onu. Yokuşlarda da bas bas bağırmıyoruz artık. İlk göz ağrımı kolayca bırakıverdim bugün, bayağı zamandır bu kadar kolay bıraktığım bir şey olmamıştı sanırım.

İki günde 269 km yol yaptım zaten; müzik işini de çözdüm müydü, gelsin uzun yollar ve uzun yol şarkıları :)

Kitaplar, fasıllar, koşturmacalar ve can sıkıntıları

Alabildiğine tatsız olduğum cuma akşamı, Taksim dolmuşlarına binmeden kendimi Alkım'da buldum. Bir kitap sormaya girmiştim, elim kolum kitap dolu çıktım. Okuyamayacağımı bilerek ama ümit ederek yine de, hem belki bu akşamki gibi sürpriz boş zamanlarım olur (okumaya başladığım kitap başka, boş zamanım da başka yazının konusu.) Biri bir arkadaşın tavsiyesi, biri Yekta Kopan'ın; biri de kendi kendime rastladığım ve hakkında özellikle hiçbir bilgi edinmediğim bir kitap. Bir de Uykusuz'umu aldım, çıktım. Çıkarken kendimi bayağı iyi hissediyordum birkaç dakika öncesine göre.

Okay'ın doğumgünü vesilesiyle onun deyimiyle sevdiği insanların yüzde 90'ının (benimkilerin de yarısının belki) bulunduğu ortama girdim. Şimdi burda bi parantez açıp şunu söylemem lazım hemen: Çingene fasılı sevmiyorum ben. Hayır roman havası ile hiçbir problemim yok, hatta sirtakiden sonra ilk öğreneceğim dans da bu olacak mutlaka ama sıkıntım başka: Kız olduğum için birebir başıma gelmeyen bir durum olsa da bahşiş için milletin kulağına kulağına zurna çalınmasını sevmiyorum. Bundan daha çok sevmediğim bir şey varsa o da bu adamların içlerinden gelen müzik dışında bir müzik yapmalarıdır. Ben "intizar" dediğimde çalgıcılar birbirine anlamsız gözlerle bakmayacak arkadaş! Ayvanın çiçek açtığını biliyorsanız intizar'ı da bilip, en kral bahşişi bir kızdan alacaksınız (Tavacı Recep'teki mırracıdan ne eksiğiniz var ki?) İstek yaptırırken "sakın bir söz söyleme" dedirtmeyecek, "sevemez kimse seni"yle karıştırtıp moralimi iyice bozdurmayacaksınız bana.

Rakı masası-meyhane muhabbetini daha çok seviyorum görünen o ki, ama eşlik etmeyi de seviyorum canlı canlı müzik yapan birilerine. Eşlik edebildiğim şarkıların çaldığı yerlerde daha mutlu biri olup daha çok eğlendiğimden (her şeyi bilme kafası) ve Türk Sanat Müziği'ni de çok sevdiğimden, insan gibi bir fasıl dinlemek istiyorum. Hayatımda gittiğim ilk fasıl Meseret'teydi, şimdi öyle olmadığını duydum ama benim gittiğim en iyi fasıl da oydu. İlk olduğundan değil, gerçekten kaliteliydi. Yerlerinde oturup, bildiğim şarkıları -ve bilmediklerimi de- zevkle dinletmişlerdi adamlar bana; sosyalleşmek istediklerinde de bahşiş için dilenmemiş, bizi dansa kaldırmışlardı. Kravatla Beyoğlu'na çıkan eski zaman beyefendileri gibi birilerinden fasıl dinlemenin zevki bir başkaydı, ve ben bu fırsatı bir daha neredeyse hiç yakalayamadım.

Cuma akşamki fasıldan, çingene fasılı oluşu bir yana gerçekten zevk almadım. Normalde, en çok kalkıp oynayan olmasa da lıklık giden biri olduğumdan, "neyin var?"lara çok maruz kaldım, "çok yorgun görünüyor"muşum. 8'de işten çıkıp kendimi 9'da Taksim'de bulduğum içindir. Veya kendime telkin ettiğim sebep bu. Dışarıya ilettiğim sebep de.

Hiç yerimden kalkmamanın inanılmaz hafifliğiyle yalnız kalabildiğim anlarda börülcelerimi evirip çevirirken, hayatta beraber rakı içmek istediğim iki adam daha olduğunu düşündüm. Bu adamlardan birinin ben rakıyla tanışmadan bayağı önce öldüğünü ve zaten sanat müziği olarak Muazzez Ersoy'un garip yorumlarından hazzettiğini, diğerinin de içki içemediğini ve zaten sanat müziğinden de hiç hazzetmediğini düşündüm. Canım sıkıldı.

Bencillik ama, bir diğer adam olan Sezai'yle oturup karşılıklı rakı içemediğimize de canım sıkıldı. Karşılıklı içmek ya iki kişi karşılıklı olur; ya da ikişer kişi. Bir çift ve bir tek teker olmaz malesef, tecrübeyle sabittir. Belki alışmam lazım, bundan sonra hayatlarımızın böyle olması daha muhtemel.

Cansıkkınlığımla eve dönmeyi düşünüyordum ki, bir mesaj geldi "Taksim'e çıkıyoruz, bizimle dans ediceksin." Bu halimle! Bir şekilde hayır diyemedim (her yerde olma kafası), kendimi rakıdan biraya ittirdim. Bu arada o saatte ebeveyn gözetiminde bile sokakta olmaması gereken bir çocuğun üstüne basmaktan son anda kurtuldum ve çok korktum bir an gerçekten üstüne basmaktan çocuğun; artan adrenalimle Galatasaray Lisesi'nin önüne kadar koştum.

Beni görünce aralarına alıp "laylaylaylaylaylaylaylaylaaaaaay aaaaaa beellaaatriiiiiiiix" diye zıplayan adamların yanında olmak, insanı eve gidip uyuma fikrinden birden soğutabiliyor. Daha da iyisi, insan da onlarla zıplıyor ve etrafta sarhoş lan bunlar diye düşünen adamlar hiç mi hiç umursanmıyor.

Bir mekana girdik, tuvalete girip çıktık; neden bilmiyorum. Başka bir yere girdik, sonra leş Çınaraltı'na girdik (hala leş, ama içerde o koca çınar yok artık veya biz o kadar kafayı bulmuştuk), leş Çınaraltı'nda insomnia çalmasının şaşkınlığıyla biraz zaman geçirdik içerde, sonra Balans'a gittik - son durak. Orada ne kadar durduk, ben ne zaman çıktım, taksiyle nerelerden dolaşarak geldik bilmiyorum. Biliyorum da, "lan düzgün gitsene" diyecek takatim yoktu taksiciye. Öyle bir boşvermiştim, üç-beş liranın peşine düşemedim.

Geldim, uyudum; ertesi günkü işler beni yatağımdan kaldırana kadar uyudum. Daha saatlerce uyumak isterdim ama olmadı tabi.

Ne olacak bu halim bilmiyorum ama şöyle bir şey de var: Ben derim utanma iftihar et / sevmeyenler utansın.

Sevmeyenler utansın, sevdiğini hissettirmeyenler daha çok utansın, amin.


Ordan burdan derken fotoğraf iliştiremedim şuraya, iyisi mi hazır rakı demişken iyi bir rakı reklamı yapayım:


Fotonun orijinali için tıklayıp bir çağanoz gibi kendinizden geçebilirsiniz.

Happy Ending, indeed.

little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love

Bir insanın arkadaştan iyi arkadaşa, çok iyi arkadaşa, sonra dosta döndüğü an böyle kesin sınırlarla belli olmaz çoğu zaman. Tanışılan zaman hatırlanır ama "o an"ların çetelesi tutulmaz çoğunlukla. Benim gibi çöp beyinliler bile yapmaz bunu.

Bu gece, yani 29 Mayıs 2010 gecesi saat 23:29'da Vec bir telefon etti, o konuşmadı, ben dinledim dakikalar boyunca ve biz bir eşik atladık; Küçükçiftlik Parkı'yla beraber tüm dünya duymuş olabilir bu eşiği, duymayanlara da ben buradan duyuruyorum:

Bir şarkıya bağıra çağıra eşlik etmesini istedim Vec'den benim için, benim Freshtival'e gidecek halim ve zamanım olmadığından... Gideceğini bildiğim herkesten istediğim gibi istedim.

Güven, böyle şahane, böyle rengarenk bir his işte!

little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love little bit of love

Klasöre Taşı

Bugünden ufak bi mutluluk veya rahatlama nanesi (denize düşen yılana sarılırvari polyannacılık) :

Gelen mailin outlook'ta oluşturduğum klasörlerden birine çat diye oturması ki bu kadar olması; böyle hiç "acaba şuna mı koysam, buna mı koysam ilerde daha rahat bulurum" diye düşünmek zorunda kalmamam.

Öyle sarhoş olsam ki...

...bir an TMF review'ü unutsam, unutsam bu pack'leri, Elara'yı unutsam...

Ulan.

Bugün o kadar tatsızım ki ancak bu kadar olur. Günlerdir iple çektiğim fasılda bile hiç gözüm yok. En son Amsterdam'a gideceğim arife gününün öncesi bu kadar çok ve boş ve boşa çalışmıştım.

Omzum ağrıyor, bilgisayar başında oturmak omzumu ağrıtıyor benim.

İçmek istiyorum ama içtiğimden hiçbir şey anlamıyorum, bunu da dün gece fark ettim. Aman ne güzel, artık hiçbir şey keyif vermiyor bana, kafamı dağıtmıyor.

Neden her sabah 7.30'da kalkarken akşam geldiğimde hemen yatağa gireceğime söz verdiğim halde, gece üçbuçuğa kadar yatma ihtiyacı hissetmediğimin, daha doğru bir deyişle, yatmama ihtiyacı hissettiğimin bir açıklaması varsa, o açıklama bana da yapılsın rica ediyorum. Geçenlerde bir arkadaşa da söyledim, eve taşındığımdan beri hayatım iki saat ileri alındı; ama sadece akşamları. Sabahlar kış saatinde seyretmeye devam ediyor. Az uyuyorum, bir şekilde dayanıyorum tüm hafta. Sonra, en bi uyunmayacak zamanda (örneğin Cuma akşamı) sızıp kalıyorum.

Hayatı böyle uyusam olacak zaman ve olmayacak zaman diye ayırmak da ne fenaymış. Ne yazık ki bu iş, hayatında iş olan insanlar için böyle. İçinde rahatça uyunacak geniş zamanlar bir hayal.

Şu an hayatımda düzgün gittiğini hissettiğim ve kucağında mutlu olduğum tek şey, evim.

Bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum bu aralar. Fatura ödemek gibi şeyler değil bunlar. Hayata dair bir şeyleri unuttum, bisiklete binmeyi unutmak gibi sanki ama tam değil; aratıyorum hafızamı, öyle bir dosya yok; kapatıldı, kaldırıldı, üstünden kilitlendi bir odaya.

Kim, ne zaman çıkarır, bulur, araştırır, deşer, didikler; bulur, saklar, korur... Bilinmez. Ama ben unuttum.

Bir şeyler oldu, hatırlıyorum. Vardı bir şeyler. Bir manzara gecesine geri dönebilir miyim, soğuktan titrerken yine de olmak istediğim başka hiçbir yer olmadığını hissedebilir miyim... Bundan sonra sadece en olmak istediğim yerlerde, en olmak istediğim kişilerle olabilir miyim...

Yine hissedebilir miyim...
Hatırlayabilir miyim...

Unuttum.

Hamamböceği Analojisi

Erkekleri anlamak için...
Hamamböceğini takip edeceksin!


Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken
hiçbir engelle karşılaşmamasına rağmen
aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.

Bunun nedenini çözdün mü,
erkekleri de anladın demektir.
Kaçmaya başlamış bile, amk...

Forward mail için Beyza'ya teşekkürler.

Grilled Shepherd

Erdinç, Erink veya Erinç arkadaşımızın ittirmesiyle kendimizi Anneler Günü'nün akşamüstüsünde Bronx'ta bulduk Portakal Suyu tayfasıyla. Çekim varmış, adam lazımmış. Şu hayatta başrolde oynamak varken figüran olduk falan, arkadaki kalabalık olduk işte, zaten şu koca evrende hepimiz birer küçücük nokta değil miyiz... (it goes on without end)

Efes'in "Sokakta Hayat Var!" adlı kampanyasına dahil olmuş olduk kıyısından. Kah merdiven çıktık, KESTİK! olmadı, indik tekrar çıktık; kah bira içtik (haliyle; hem neredeyse Erinç kadar sevdiğimiz bir şey daha varsa o da beleş biradır); aynı reklam şarkısı tekrar tekrar çalarken eğlenir gibi yaptık, sonra cidden eğlenmeye başladık hatta hopladık zıpladık o biçim.

Tam Taşoda sonrası, önceki gece kendimizi kaybedercesine içmişken, ilginç oldu. Gerçi "Abi sokakta hayat varsa biz neden Bronx'tayız?" diye sorgulamadım diyemem; ama yönetmenin işine karışılmaz, elimizden biramızı alır mazallah, boğaz tokluğuna veya bira göbeğine çalışıyoruz şurda.

Mekanda piyon gibi bizi diktikleri noktalarda, kokteyl havasında muhabbet ederken uzakta bir kız çarptı gözüme. Tanıdık geldi, çıkaramadım; sonra fark ettim: Ortaokuldan Burçin, lisede Alman veya Avusturya Lisesi'ne geçmiş olan ve bir daha, 10 yıl boyunca hiç görmemiş olduğum Burçin. Uzun uzun baktım, o da bana baktı ama tanımadı, yanımdan geçerken "Burçin?" dedim, "efendim?" dedi sen de kimsin yahu ses tonuyla. "Bellatrix ben". "Aaa, tanıyamadım, naber ya?"

Öyle ayaküstü konuştuk, onun artık hiçbiriyle görüşmediği lise arkadaşlarımızdan, onunla birlikte gidenlerden, evlenip barklananlardan, yakında evleneceklerden... On yılda ne yaptığımızdan, nereye doğru değiştiğimizden konuştuk. "Görüşelim yaa" demedik, özellikle görüşmeye uğraşmayacağımız belli olduğu için. İşte bunu seviyorum.

Beklenmedik ama hoş bir sürprizdi; bir ilkokul arkadaşımı tesadüfen feysbuktan bulduğum ve geri kalan tayfayı toparladığımdan beri, bu kadar uzun zamandır görmediğim biriyle karşılaşmamıştım.

"Hiç değişmiyorsun, ilkokulda neysen aynısın, aynı surat işte!"cileri haksız çıkarır şekilde kız da beni tanımadı üstelik; üzülsem mi, yoksa sevinsem mi ki?

(09 Mayıs 2010, Taksim)
Yemek için Erinç'e, başlık için Konak kebapçısına teşekkürler :)

Kadın olmak çok zor zanaat...

(Bu başlığı atarak güzide bir yerli dizimizi anıyorum, şarkıyı hatırlayanlara şapka çıkarıyorum :))

Cumartesi günümüz çok ilginç geçti. İlginç derken, aslında tüm yaptığımız kuzenin aldığı fakat iade ürün olduğu için kesinlikle tekrar yapılamayan dolabı geri vermek için Bayrampaşa IKEA'ya gitmek, bu arada Forum'a uğrayıp Carrie Bradshaw'u kıskandıracak bir ayakkabı alışverişine girişmekti ama arada olanlar anlatılmaya değer olabilir :)

Bu noktada "geri dönüşümsüz lego" olarak nitelendirdiğim IKEA ürünlerine okkalı bir küfür sallamak istiyorum. Zannımca, eğer yapılan dolap aynı şekilde tekrar yapılabilmek üzere parçalanamıyorsa, o dolabı en baştan yapmak için uğraşmamız tamamen nafile. Eh arkadaş, şu sıkıştırılmış kağıttan olma dolapların her bir köşesini yerine tam oturtmak için uğraş dur, sonra taşınırken sökemediğin veya söksen tekrar yapamayacağın için olduğu gibi taşı, oldu mu şimdi? Neymiş, ucuz olacakmış. Alt tarafı kağıt diyorum yahu!

IKEA'nın kalitesizliği ile ilgili tartışacak bir şeyimiz olduğunu sanmayarak, her gittiğimde güldüğüm bir şeyi paylaşacağım illa ki: "Sarı alışveriş poşetini çok mu beğendiniz? O zaman mavisini alın!" Nası yaa? (Duygularıma tercüman olan bir entry için şuraya bakınız. Bir sonraki IKEA turumda bu afişin fotoğrafını çekme sözü veriyorum.)

IKEA yeter bu kadar. Zaten yazıyı yazmama sebep olacak hiçbir şey IKEA'da başımıza gelmedi, soğuk memleketin mağazasında nispeten soğuk adamlar çalıştığından olsa gerek.

Forum İstanbul'da belli bir numaranın üzerinde ayakkabı satan mağazalardan birine girdik. Aslında aklımda olmayan bir ayakkabıyı almış olarak kasaya gittiğimde, alışageldiğimiz "işinden nefret etmesinin acısını müşteriden çıkaran mağaza görevlisi" tanımının aksine, güleryüzlü bir kasiyerle karşılaştım. Bana ayakkabı için kutu verip veremeyeceğini sordum, eğildi, bir sır verir gibi "aslında vermiyoruz ama sizin için bize gelen kutulardan ayarlayacağım ben bir tane" dedi. Eyvallah diyesim geldi, onun yerine tişikkür ettim. Sonra eleman bana "siz Capacity'den alışveriş yapar mıydınız?" diye sordu. Oraya hayatımda bir kez gittiğimi söyledim. Birine çok benzediğimi, ondan sorduğunu söyledi. Gülümsedim.

Sonra kuzenin sigara krizi geldi, aynı krize ben girmediğimden dışarı çıkmaya üşenip üşenmeyeceğimizi konuşuyorduk ki eleman yine araya girip aslında kestirmeden çıkıp girebilirsiniz, uzak değil, dedi. İkimiz birden tişikkür ettik bu kez. Tam torbamızı almış çıkıyorduk ki, "ben göstereyim size" diye önümüze düştü. Önümüze düştü derken, kuzenin önüne düşüp, benim tam yanımda durdu demeye çalışıyorum. Mağazadan dışarı yürürken "gerçekten çok benziyorsunuz bir arkadaşıma" dedi eleman. Ben yer miyim lan bunu? "Hani müşterinizdi?" dedim. "Önce müşterimdi, sonra arkadaşım oldu, sonra..." dedi, sondaki üç noktayı megafonla duyuran cinsten. Bayrampaşa stayla!

Oradan çıktık, oturup bir kahve içmeye karar verdik. Oturduğumuz yerdeki garsonlardan gördüğümüz ihtimam müthiş, iki kişilik bir masa olarak üç ayrı garsondan hizmet almamız ilginçti. Kablosuz internet şifresi soran kuzenime "8'den 1'e kadar, yani 876543210 ama 0 yok. Ehehe şaka!" diyeni mi anlatsam, bu konuşmaya kulak kabartıp hemen arkasından "bizim internet pek çekmiyor, Dilek'inkini deneyin" deyip onun şifresini vereni mi, şal istediğimde şalı sanki arkadaşımmışçasına omuzlarıma bırakanı mı, hesabı istediğimizde "sizden hesap almıyoruz" diye yoktan muhabbet yaratanı mı...

İnsan "çattık galiba" dese de kendi kendine, daha önce bahsettiğim cinsten bu gibi güzellikler gün ortasında, hiç de fena olmuyor aslında.

Hem bir neden, hem de bir sonuç; yüzüne bir gülümseme takmak için.

Hem, ayakkabılarım da kutularında duruyor böylece, naber?

(24 Mayıs 2010, Bayrampaşa)

Tarafsız Futbolculuk

Sadece taraftarlık bile, başlı başına bir cinnet sebebiyken bazıları için; Metin Oktay, Rıdvan Dilmen veya Cihat Arman gibi oyuncuların yıllarca aynı takımda oynamaları, o takımı tutmaları ama bir yandan da içinde olmaları nasıl bir kudret göstergesi, bilemiyorum.

İşe profesyonel bakan adamları anlıyorum; Emre Belözoğlu "ekmek parası, kim verirse oraya giderim" diyor mesela. Yanlış mı? Değil. Ticaret bu. Ama işin duygusal bağı var, benimle şirketim arasında olandan farklı bir ilişki yok mu bu insanlarla takımları arasında? Demek ki kimileri, bunu göz ardı edebiliyor.

Tarafsız futbolcu olabiliyor.

Belki öyle gerektiği için günümüz şartlarında, belki de günümüz şartları bu yöne doğru değiştiği için... Demek istediğim, acaba genel olarak değişen ticaret kafası mıdır futbola da sirayet eden, yoksa insanlar ancak bu kadar bağlılığı kaldırabileceği için; yenildiğine kahrolacağı takımın yenilgisinde pay sahibi olmaya dayanamayacağı için işler bu yönü mü izlemektedir?

Manevi olarak güçsüzleşmemizin bir uzantısı veya göstergesi mıdır bu durum?

Rüyanda mı gördün sabah sabah futbolu derseniz, evet galiba öyle oldu.

Night Dawning

Tonight it dawned on me. Finally.

It was strange to feel the kind of numbness I felt when I left your house. I had lost all the will to scold or to feel sad about it (about myself) the littlest bit.

I never went over 90, I cursed a taxi driver on the way, I calmed even more down (downer) with some Norah Jones, I was noone but one of you guys.
Everything was normal...until now. I cannot write.

You know what?
"Maybe"
not.

naçizane: Fotoğrafçılık değil, Fotoğraf Edebiyatı

Boyunda fotoğraf makinesiyle dolaşmanın insanlarda turist etkisi yarattığı yıllardı. Daha önce hiç binmediğim bir otobüsle (gizemli bir sanat yolculuğu) şehrin kenar mahallelerine gittim. Varoşları siyah beyaz yakalayarak fotoğraf sanatını kırbaçlamaya hevesliydim. Ulaştığım mahallenin havası beni gerçekten etkilemişti. "Dik yokuşlardan çıktım, ara sokaklara girdim, kara bakışlı adamların oturduğu kahvelerde demli çaylar içtim..." diyecek kıvamdaydım. Fotoğraflarım için çocukların sümüklü olanlarını, yaşlı teyzelerin yüzü buruşuklarını ve evlerin sıvası en döküklerini (fotoğraf duvarı) tercih ediyordum. İçimdeki teatral ses, buruşuk, dökük ve sümüklü olanın daha sanatsal olduğunu söylüyordu. Gerçekten de 'sıvası dökülmüş bir evin kapısında oturan yaşlı teyze ve onun yanında ekmek yiyen sümüklü bir çocuk' görüntüsü çekmeyi başardım. Zincirleme sanat tamlaması yapmıştım, çocuğun yalınayak olmaması haricinde istediğim bütün öğeler yan yana gelmişti bu karede. Bu fotoğrafı çektikten sonra halka karıştığı için gururlanan bir şehirlinin gereksiz coşkusuyla "İyi günler teyze" dedim. Buruşuk teyze beni bir süre süzdükten sonra "Kimsin sen?" dedi. "Yanlış anlamayın, fotoğraf çekiyorum" dedim. "Fotoğraf falan lazım değil bana" diyerek kafasını çevirdi. Nefis bir fotoğrafım ve arkadaşlarıma anlatacağım hiç yoktan bir anım olmuştu. Fotoğrafıma "Yaşlı Kadın" ismini verdim.

(Fırat Budacı, Uykusuz, No:131)

Korprıt kafanın olmazsa olmazlarından bir boş zaman aktivitesi irdeleyeceğiz bugün: Fotoğraf Edebiyatı.

Ofisin fotoğraf çekme ve o fotoğrafları belli yerlere yükleme sorumluluğunu uzunca süre taşıyan biri olarak itiraf etmem gerekir ki, ben fotoğraf çekmeyi bayağı seviyorum. Ama insan fotoğrafı çekmeyi seviyorum; bakınca o anı hatırlatan fotoğraflar, daha çok da insanların çekildiklerini fark etmediği, rol yapmadığı, fotojenik olmadılarını onlara hatırlatmayan alabildiğine doğal fotoğraflar...

Bununla ilgili geçenlerde okuduğum güzel iki cümleyi paylaşasım var:

"Ve gerçekten insanlar öldüğünde geriye sadece fotoğraflar kalıyor.
Her fotoğrafta o kişinin yaşadığı bir gün."
(yazı için bkz.)

Biraz karamsar da olsa, benim sebebim bu. İnsanlar öldüğünde, veya basitçe, aradaki bir şeyler öldüğünde fotoğraflar umut veriyor insana. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı yaşta veya kiloda değil belki ama "bir resim de bu geceden" çektirme umudu.

Benimki doğru, demiyorum. Lakin fotoğraf edebiyatı lafı ile anlatmak istediğim sadece fotoğraf çekmekten zevk almanın ötesinde, çekmiş olmak için fotoğraf çekmek. Galata Köprüsü'ndeki balıkçılar örneğin, Yeni Cami'nin önündeki güvercinler, mavi gözlü sokak kızı filan... Herkes portre veya natürmort çalışmak zorunda değil ancak herkes de nar resmi yapmasın, fotoğraf çekeyim derken fotoğraf edebiyatı parçalanmasın, dimi ama?

Bizim oranın adetleri, meşhurdur karikatürleri:

Eğer yazabilmek yerine çizebiliyor olsaydım bunu çizerdim.

Böyle bir şey olmasına karşıyım fotoğrafçılığın, azıcık boş vakti olan her korprıt kafa gidip bir fotoğrafçılık kursuna kaydolup, sonra D90'ıyla suriçinde foto turlarına çıkıp, bir de vitrin camından kendini çekmesin. Lütfen. Şirketin yarısı aynı fotoğrafçılık kursuna, geri kalanın da yarısı bir başkasına gitmesin; fotoğraf çekmek antidepresan almak gibi bir alışkanlık olmasın.

Anının bir anlamı olsun arkadaş ya, şu zavallı hayatın teneffüs aralarına kurban giden bir şey olmasın fotoğrafçılık.

bi' fırt

İnsanların neden sigaraya başladıklarını çok iyi anlıyorum. Nefessiz kalıyorlar çünkü, etraflarındaki insanlar tarafından, aileleri, dostları veya kendilerini en çok sevdiği iddia edilenler tarafından emilen hayat enerjilerini, sigaradan geri almaya çalışıyorlar.

Nefes nefestir, kirli de olsa, temiz de olsa nefestir işte; mutlu eder, umut verir, yalandan da olsa güzel gösterir her şeyi bir süre için, tozpembe gösterir.

Şimdi, şu an bi' fırt lazım bana. Günümün bundan sonrası resmi olarak çok kötü geçecek zira.

***

Çalışıyor olmanın iyi yanı, kafanız attığında kendinizle kalmayacak olmaktır. Kötü yanı, başka bir şeye kafanız atsa bile “sikecem ha!” deyip, işi bırakıp gidememektir.

Ailenin iyi yanı, kafanız attığında kendinizle kalmayacak olmaktır. Kötü yanı, onlara kafanız atsa bile “sikecem ha!” deyip, yine onları bırakıp gidememektir.

Gitmek, ama yine de gidememektir işte!

Kaynanalar 2010

Tam bir ebeveyn insanıyım.

Çok cici duruyorum dışarıdan bakıldığında da ondan bence. İyi bir okul hayatım oldu, "bu bellatrix de inek gibi ama değil gibi, notları çok iyi ama eğlenmeyi de biliyo" lafları okul hayatım boyunca bırakmadı peşimi. Hiçbir zaman evdenokulaokuldaneve bir ot olmadığım için, okuldaki başarım hayatımı gölgelemedi ve okul hayatımla ilgili herhangi bir pişmanlığım olmadığını, başka hiçbir şeyde söyleyemediğim kadar kesin olarak söyleyebilirim.

Ebeveynler sizin yaptığınıza ettiğinize, kaleminizin kuvvetine, kaç arkadaşınız olduğuna veya kaç kişinin lafınızı can-ı gönülden dinlediğine dikkat etmezler. Onlar büyüklerdir; anne-babanızın nasıl tipler oldukları, not ortalamanız, gittiğiniz okul ve en azından yüzüne bakılır biri olmanız hayırlı kısmet oluşunuz için yeterlidir genellikle. Genellikle diyorum, ben rastlamamış olsam da sıradışı aileler de olduğunu düşünmek (ummak) hoşuma gidiyor.


Haftasonu kuzenle birlikte anneyi gezdirme seanslarımızdan birinde, annem eski bir komşumuzun benimle ilgili planlarından bahsetti. Adam evli, planlar eski ama gerçekler suyüzüne çıktı işte daDAMdamDAdam! Hiçbir şey gizli kalmaz yeğen, iki kadının bildiği sır değildir.

Annemle dünür olsalar ne kadar güzel olurmuşmuş... Oğlu benden iyisini mi bulacakmışmış... Böyle dedim diye küçümsediğimi sanmayın, çocuğu 7-8 yıldır görmemiş olsam da küçükken baya baya aşık olduğumu hatırlıyorum kendisine. Zaten küçükken insan ya komşusunun oğluna aşık olur ya da arkadaşının abisine, kim var ki etrafta? (Şu 'bendenbüyükolsun'culuğumun o zamandan kalma olduğunu şaşırarak fark ediyorum şu an) Küçük, büyük ya da akran fark etmez, insanın hormonları yeni işlev kazanmaya başlamışken gördüğü sayılı adama ilgi duyması çok normal. Nihal efekti.

O zamanlar aramızda bir uçurum vardı: Yaş farkımız. 8 yaştan bahsediyorum, inanılmaz bir şey değil ama bu fark 33-25 olduğunda inanılmaz bir şey olmaktan çıkıyor; halbuki 20-12 olduğunda, olmuyor.

Sonuç itibariyle aradan yıllar geçti, bu arkamdan dönen dolapların bile üstünden uzun zaman geçti ama şu kaldı:

_ Bana oğlum ondan iyisini mi bulacak, dedi.
_ Nerde?
diye sordum anneme.

Annem sanırım nerde bulacak, diye anladı ve üstünde durmadı, kuzenin neden gülmekten kırıldığını da hiç anlamadı. Nerde daha iyisi, demeye çalışıyordum oysa.

Sokakta mı? Mutfakta mı? Yatakta mı?

***

Bana Tom Cruise mu, yoksa Brad Pitt mi diye sorulursa, önce şunu sorarım: Ne için? Sonra da John Cusack veya Joshua Jackson diye cevap veririm.

Onun gibi bir şey işte.

Sensiz Olmaz

Müslüm Gürses Sensiz Olmaz'ı da söylemedi ama onlar söylediler, peki ben ne yaptım, telefonla konuştum, hem de yarım saat boyunca, cık cık cık, hiç olmadı hiç.

Bağış'ı göresim geldi, mesaj attım o gece. Aradı geçenlerde. Öylesine ilk arayışı, uzun zamandır. Bakar'a gidip oturmak istedim; hatta o bile değil, labda otururken kafamı omzuna yaslamak istedim.

Kaybettiğine çok üzüldüğün ve hakkında konuşup durduğun ama kimsenin arada kalmamak için dinlemek istemediği fakat senin hep hakkında konuşmaya devam ettiğin birini "geri" kazanmak çok güzel.

Umurumda olmadan şarkı söylemek istiyorum; tadı damağımda kaldı her zamanki gibi, Okay gelsin bi gitar çalsın şurda, kuzenle Sezo söylesin, tamam ya çilek de söylesinler ama yeter ki onursuz olmasın aşk, bi de, koy koy koy koy koy arkasından, doldur bak efkarlandım yine bu gece, Allah be!

Seviyorum ama kimi veya it's just a little crush.

Araf

Takı alıp, sonradan ona uygun kıyafet almışlığım oldu. Başlığı atıp, aylar sonra yazı yazmışlığım da; hatta son cümlesini yazıp, hala yayımlamadığım yazım bile var. Bir şarkı dinleyip, aylar sonra onun hakkında yazarken de buldum kendimi; ama ilk kez bu akşam, sabaha karşı sessizliğinde yazdığım ve arkasına hiçbir şarkıyı layık göremediğim bir yazım için fon müziği dinledim.

Ben yazdım, onlar müzik yaptı sanki; öyle oturdu içimde. Jigsaw falling into place, adeta.

kalbin işine bak yüzüne bakamaz.
ağlar durur sen uyurken.
yalnız olamayan böyle mi yapar dersen anlarım.
aşkın içine bak, en güzeline
hem var hem yok mu, bile bile
adalet yok ya, canımı yakar bu sessizlik
yerimi bilmem,
bilmem ne taraftayım.
sesimi duymam,
ne zamandır araftayım.
kimler varmış içimde yoklama yaptım.
deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar.

Gönül isterdi ki bu şarkıyı o yazıya ekleştiriveren ben olmayaydım (biliyorum, beklentilerim çok yüksek hayattan ama işte... huylu huyundan vazgeçer mi?)

Rahatladım desem yalan olmaz.

Shift + Del

Eskiden, benden 1700 km uzakta okuyan bir erkek arkadaşım vardı (olacak iş mi, ama vardı işte). Her hafta en az bir kez, saatlerce telefonda konuşurduk susmamacasına, saçmalama frekanslarımız tıpatıp aynıydı. Birbirimize anlatmak için biriktirirdik her şeyi, bir "silsile"miz vardı, konular silsilesi; telefonda bitiremediğimiz şeyleri sonradan anlatmak için oraya yazardık anahtar kelimelerle, hadi görüşürüzleştikten sonra "yaz" derdi, "Karlsruhe, dönerci Ahmet abi, uyumak için yapılanlar, Sylvia, şampuan krizi, Orçun, asimilasyonun ettikleri" ve ben yazardım ve öylece kapatırdık telefonu. Nerde acaba o kağıt, bulsam ya.

O zamanlar benim kalkıp onun yanına gitme olasılığım olmadığı için o geldikçe, birkaç ayda bir görüşür ama tam görüşürdük. Kaliteli zaman geçirmek derler ya, ondan. Dizime yatıp uzun uzun bir şeyler anlatırdı, ben de hep yaptığım gibi keyifle dinlerdim. Bunları anlatana kadar aklında tuttuğunu iddia ederdi; bana anlattıktan sonra artık unutmasında bir sakınca olmadığı için siliniyormuş. Nasıl olabilir ya, diye şaşırırdım; insanın beynine format atması mümkün müdür ki, ne kadar sayısal bir beyne sahip olursa olsun?

Format atmıyordu belki ama bi ctrl-a + del çekiyordu, o kesin.
(Olacak iş mi, ama çekiyordu işte.)

***

Yoruldum.

Sanıyorum ki temporal lobum beynimin diğer bölgelerine savaş açtı, gitti gördü ve aldı. Beynimde hafıza ve kelimeler ve verbal bilmemneden başka hiçbir şeyle ilgilenen bir kısım kalmadı.

Temporal lobumu alıp yüksek derecede yıkamak (beyin yıkama makinesi!) ve çektirmek istiyorum. Alıp, stres topu gibi sıkıp elimde, yımıştırmak ve şuracığa yapıştırmak istiyorum. Elimi kolumu da yormadan burada yerini alsın aklımdakiler, ben uğraşmayayım.

Anlatıp anlatıp unutmak istiyorum.
Ama her şeyi değil.

Kuş uçuşu 1400m

Kuş uçuşu 1400m uzaklaşmış olabilirim ama fersah fersah uzağım. Ve uzak da kalmaya çalışıyorum, kendi akıl sağlığım bana alarm veriyor, ilgilenme!, ilgilenme! diye atıyor beynim.

Ben kalbimden çok, beynimi dinleyegelmişimdir.

***

Umurumda olmadığını şaşırarak fark ediyorum. Herkesin çok büyük sandığı dertlere bakıp benimkilerin büyüklüğünü hesaplamak yerine sadece bir günümü bağlıyor, başka da bir şey yapmıyorum.

Kalan zamanda kendimi düşünüyorum, Zonguldak'taki madencileri düşünüyorum, Kılıçdaroğlu'nu düşünüyorum; Ermeni meselesi diyorum kendime, İran, petrol vesaire. Daha önemsiz, daha önemli şeyler var diyor, gelen mesaja yanıt vermeyip dizimi izlemeye devam ediyorum.

Çünkü kendi akıl sağlığım bana alarm veriyor.

***

Bir yerden sonra, bana ne? Ben yetiştirildim, büyüdüm, bitti. İşim var, evim var; kendime, başkalarına ait birtakım sorumluluklarım, sorumluluk almaktan kaçmadığım için ordan burdan topladığım sorumluluklarım var; sevdiklerim ve sevmediklerim var. Kimseyi değiştirmeye ölesiye çalışmıyorum, kimse de beni değiştirmeye ölesiye çalışmasın istiyorum. Ancak değiştirebilirsem beraber mutlu olacağım insanları görmüyorum zorunda kalmadıkça; çünkü olası büyük bir mutluluğu avucumdaki küçük mutluluğa tercih etmemeyi öğrendim.

***

İnsan değiştiremeyeceği varlığı sevemiyorsa şayet, dünyanın en kutsal kavramı üzerinde biraz düşünülmesi gerekiyor.

***

Artık benimle özellikle ilgilenilmesine ihtiyacım yok maddi olarak, bir daha ÖSS de olmayacak hayatımda, benim için kimsenin -hani dikkatim dağılmasın diye- özellikle yemek yapması gerekmeyecek, bana kimsenin faturalarımı hatırlatması gerekmeyecek; öyle bir ilgi ihtiyacı içinde değilim. Öyle bir ilgi ihtiyacı içinde değilim.

***

En azından kapımı kapadığımda duyduğum tek ses -eğer şanslıysam- bir kuş, bir martı sesi oluyor.

İşte o zaman yaşamayı seviyorum.

Ve hiçbir kısa mesaj bana bunu unutturamıyor.

naçizane (yirmi iki): Teleski

Teleskiden çıkan bir insanın
önce
kafası
sonra
gövdesi
en son da
ayakları
görünüyorsa, o zaman...

Teleski yuvarlaktır!



Kız Cihan'a teşekkürlerim ve yıllık yazılarımla :)

Anlaşamamalar

_ İki medeni insan gibi, anlaşarak ayrılalım diyorum, dedi kadın.
_ Anlaşıyorsak neden ayrılalım ki? dedi erkek.


Kar mavisi

Beyaz... İnsanın gözünü acıtacak kadar, deterjan reklamlarına taş çıkaracak kadar beyaz. Kırmızı camlı gözlüklerini takarsın, ortam pembeleşir. Gözlük takmak zorundasındır, yoksa güneşin ve/veya yağan karın gözüne girmesi kesindir ve göze girmek burada gerçek anlamıyla kullanılmaktadır.

Korprıt kafanın haftasonu kaçamağıdır kar sporları (korprıt kafaların ortak hobilerinden çeşitli vesilelerle bahsedilmiştir veya bahsedilecektir), ayaklarının altında bir kez karın ezildiğini duyan herkesin CV'sine gönül rahatlığıyla eklediği bir şeydir aynı zamanda. Kar sporlarından da snowboard'dur bu genelde; şimdi korprıt kafanın board'a neden daha sıcak baktığı konusunda elimde veya aklımda kesin bir delil olmadığı için ahkam kesemiyorum.

Aktivitelerden ziyade onlara katılımın gelenekselleştiği bizimki gibi okullarda okuyan insanlar için Snowbreak, ailesiyle Uludağ tatillerine gitme alışkanlığı olmayan gençlerin bol kar içinde kar meleği yapmakla başlayan kendini kaybetme ritüeli olarak karşımıza çıkıyor. Bu arada eğer önceki yıllarda işi öğrenenlerin sonrakilere öğrettiği bir devir-teslim töreninin ve bu dersin tek ücretinin fazladan yapılacak bir shot olmasının hafifliği içindeyseniz (Snowbreak tatillerinin alles inclusive olduğundan bahsetmiş miydik?) o zaman gözü, kulağı ve bacakları açma zamanı gelmiş demektir: Kar, bundan sonra daha çok sevilecektir.

Şahsen, iki ayağımı tek bir tahtaya bağlamayı sevmediğim için benim için kayaktan başka çare yoktu. Küçükken neden kaykaya değil de, patene ilgi duyduğum da böylece açıklanabilir. Kayaktan board'a dönmek çok sık görülen bir yan etki olduğu için çevremde, bu ihtimali sıfırlamak için dünyanın en güzel kayaklarını satın aldım bu yıl, artık tamamım :)

Kayağın sevdiğim yanı sadece hız, yüzüme çarpan rüzgar veya terletmeyen soğuk değil şüphesiz; o koca kar pantolonunun içinde olmak, hiçbir zaman mont giymek zorunda olmadan poların üstüne ICAMES formamı geçirip kendimi dışarı atmak, sabah 9-akşam 5 kaymak veya altından kalkamayacağım kadar zor pistlerde kayaklarımı elime alıp aşağı yuvarlanmak (en azından kızak yaptım işte!) ve sonra artık pistler kapandığı için mecburen, hoplaya zıplaya sıcak çikolata içmek için lobiye gitmek, bir koltuğa uzanmak veya yer yoksa dostların yanında, yere oturmak. Yere oturmak, işte!

Topuklularla hissetmediğim coolluğu kar pantolonuyla hissetmemin sebepleri var; birincisi muhtemelen kendimi etrafımdaki herkesle eşit şişmanlık veya zayıflıkta hissetmem, diğeri de bir otel lobisinde yere oturmak gibi her yerde rahatça yapamadığım şeyleri yapmaya hakkım olduğunu düşünmem. Yine muhtemelen sadece benim veya belki bir-iki kişinin daha anlayabileceği bir şeye benzetmem gerekirse kar pantolonu hissiyatımı, ikinci ilk StepS toplantıma benzetirdim. Üstümde yandan cepli kahverengi pantolonum ve siyah Nike şapkamla (alabildiğine paspal halimde) kulübün kalabalığına sesimi duyurmak için kara masanın üstüne çıktığımda ne hissettiysem, aynısını her yıl, her karda hissediyorum.

Bu yıl acayip şeyler de olmadı değil. Eski erkek arkadaşıma çok referans verdiğimi söyleyen Erce'yi haklı çıkararak bir tespit örneğin: Eski erkek arkadaşla gidilecek en iyi tatil, kar tatilidir. Çünkü etrafta aynı veya farklı renklerde ICAMES formaları olsa da bir sürü, illa ki yalnızsınızdır kayarken ve onun size kaymayı (ama önce düşmeyi!) öğretmiş olduğunu sürekli olarak hatırlamanız gerekmez. Yine de, gelenekselleşen birtakım aktivitelerden kaçmakta fayda olabilir; fatoş orağını almışsa almıştır, buna beraber tanık olmanız gerekmez. Daha önce de buna benzer bir şey dediğimi hatırlıyorum.

SK'nın şu anda son demlerinde olması gereken SportsFest'teki başarısızlığı ile bu yazının aynı haftasonuna gelmesi tamamen tesadüf. Yine de, tee Şubat ayından bugünlerin geleceğini görebilirdik herhalde: Yani, kendi kulüplerinin düzenlediği partide ve üstelik Kartalkaya'da, gidilecek başka hiçbir mekan yokken, işletmecilerle yumruklaşıp gecenin bir vakti herkesi mekandan defettirmek, bana tam da bir sportmanship brotherhood kibirliliği gibi geliyor, itiraf etmek zorundayım. Tam mekandan otele giden tünelde şüpheli bir koku içinde ilerlerken, keşke dedim kendi kendime, Portakal Suyu'nda bir de eski SK başkanı olsaydı da şu beceriksizliği duvardan duvara çekiştirebilseydim.

Bir de bana biri şunu açıklasın nolur nolur nolur: Kartalkaya'nın ortasında, yüzde 90'ı Boğaziçili olan, yüzde 2'si de Nokia tanıtımı için gelmiş insanları barındıran bir otelde neden ama neden, akşam yemeğinde kolbastı eşliğinde dans edilmesi beklenir? Yemekte dinlemek isteyebileceğimiz müzikler CD'miz Ank Crew'la karıştırılmış olacak, bu işkenceye maruz kaldık 4 gece boyunca.

Yine de bu yılki iki kar kaçamağımın bende öncekilerden ayrı bir yeri oldu: Ben yalnız olduğum ve yanımdakilerin çoğunun sevgilileri olduğu için daha yalnızdım ve bu daha güzel bir duyguydu. Size bir sır vereyim mi? Telesiejde ve yalnızsanız, boşlamak süper bir duygu. ("8 yaşında ve aşıksanız, hayat çok güzel" diyen sarışın çocuğun olduğu çizgi filmi hatırladım birden, onun adı neydi ki?) Önüm, arkam, sağım, solum şu aşağıdaki manzarayken, uyanık rüyalar gördüm, hem de ne rüyalar, "daydreaming dedikleri böyle bir şey olmalı" dedim kendi kendime.

"Our truest life is when we are in dreams awake."

Henry David Thoreau

Gözümü kapattığımda gerçekten hissettiğim, batonlarımı tutmayan elimi uzattığımda tuttuğum ve bir kısmını hala gördüğüm rüyalar -hayır,- hayaller gördüm.

Günün sonunda gözlüklerini çıkarırsın ve asıl ve yan renkler skalasında sana hiç öğretilmeyen bir görüntüyle karşılaşırsın: Beyazdan kırmızı çıkmış, ve mavi kalmıştır.

Kar mavisi.

(Bu arada, telesiej bir Öztürk Serengil lafı mıdır?)

(Şubat-Mart 2010; Kartalkaya, Uludağ)

Erkek Sinyalleri

Olay şu: Erkekler de artık gizemli olmanın, ulaşılmaz olmanın ekmeğini yemeye karar verdiler. Tabh, onlar da haklı. Baktılar ki yıllardır kendileri kek kek, tilki kafalı kızların peşinden koşagelmişler, yemişim böyle işi diyerek muhtemelen ve hazır cinsiyetler arası ayrım iyiden iyiye seçicigeçirgenleşmişken, hooop diye kızların anlaşılmaz sinyallerini adapte ettiler kendilerine.

Buradan kızları alkışlıyorum. Sonunda olmayacak olanı (olmaması gerekeni) yapıp, erkekleri de kendimize benzetmeyi başardık; iyi bok yedik ve gerçekten, bu "halt" veya "nane" diyerek hafifletebileceğim bir şey değil. İYİ BOK YEDİK!

***

Şunu anlamıyorum, fizik dersinin birçok konusu hariç anlamamakta bu kadar dirençli olduğum bir konu daha yoktur, nasıl olup da bir kızla, hem de canımın içi bir kızla şu birazdan anlatacağım muhabbeti yapabiliyorum acaba...

Önce bir özet geçmeliyim ki anlamı olsun: Birbiriyle çok kanka bir arkadaş grubundan bahsediyoruz, bunların içinden ikisi çıkıyor ama kimse kimseyi kıskanmıyor, öyle bir şey. Diyelim ki kızın çıktığı çocuk Ali, ikisinin en yakın arkadaşının da adı Veli, kız da "kız".

Kız ile Ali ayrılıyor, aynı ortamda çok bulunmamaya çalışsalar da ikisi de Veli'yle aynı muhabbeti sürdürüyorlar falan filan... Kız, bana önceki gece ne yaptığını anlatıyor; gitmiş Veli'ye ve film izlemişler beraber, sonra da eve dönmek zor gelmiş, kanepede yatmış uyumuş. Buraya kadar bir şey yok. Diyor ki "Ali'yle çıkarken iyiydi, aynı ortamda olduğumuz için kıskançlık gibi bir şey yoktu, Veli'yle neden bu kadar çok görüştüğümü anlatmam gerekmiyordu kimseye, ne güzel. Şimdi hayatıma biri girecek, arıza çıkaracak biliyorum, neden orda kaldın, neden kahvaltıya gittin, neden benimle değilsin..."

"Belki" dedim "seninle o anlarda da birlikte olacak veya arıza çıkarmayacak birini bulursun?"

"Ama," dedi (kızların bu ama'ları fenadır) "erkek arkadaşım beni aynı odada kaldığım adamdan kıskanmıyorsa ben o adamdan şüphe ederim."

Hayatı ev-okul çizgisinde geçmiş, kız arkadaş-erkek arkadaş diye ayrım yapma ihtiyacı hisseden insanların bu tarz komplekslere girmelerini, kıskançlık krizlerini anlıyorum bir miktar. Ama kendi etrafında böyle dostluklar görmüş bir kızın bu lafı etmesi, yahu, erkek arkadaşının hayatı kendisine zindan etmesini istemesi içten içe, bana gerçekten inanılmaz geliyor. En hafif tabirle, inanılmaz.

Ve bana bunu biri açıklasın, da demeyeceğim. Kimse zahmet etmesin iyisi mi, dedim ya, anlamaya dirençliyim.

***

Ben böyle dolambaçlar sevmiyorum arkadaş. İnanmıyorum sevip göstermemeye, isteyip de aramamaya, hata yapıp özür dilememeye, şımarmasın diye uzak durmaya inanmıyorum.

O yüzden çok delikanlı kızım belki ama başarısızım ilişkilerde, altından girip üstünden çıkamadığım için, yok bişi benim için bir şey yok'tan başka anlama gelmediği için başarısızım. Bu dürüstlüğün insanları korkuttuğunun da çok net farkındayım.

***

Kızların böyle davranagelmesi, anlamasak da kabul ettiğimiz bir şey oldu belki veya benden önce zaten milyarlar tarafından kabul edilegelmişti de etmemek benim ne haddime... Ama erkekler bunu yaptığında gerçekten ifrit oluyorum.

Arkadaşım!

Eğer beni erkek arkadaşlarından biri olarak görüyorsan saçıma iltifat etmezsin, çünkü fark etmezsin. Fark etmemen de normaldir. Bana "ben çapkınlık yapamıyorum" derken ses tonun ve bakışların sabit olur. Eğer durmak istiyorsan durursun, gidip uzaktan mesaj atmazsın. "Yarın konuşuruz :)"muş. Sonra "Belki." cevabını aldığında "neden öyle dedin?" diye gelmezsin, çünkü ertesi gün gerçekten belki'dir ve belki konuşacak olma düşüncesi seni ırgalamaz.

Ve bana dokunmazsın. Kolunu omzuma atmak için fırsat yarattığını düşündürmezsin. Komiklik yaparsam güler geçersin, tutup göğsüne yaslamazsın beni.

Bu kadar.

***

Erkeklerden bari, bari, sağlam durmalarını istemek ütopik mi? Bilmiyorum.

Bu ne anlama geldiği belli olmayan sinyaller yüzünden ne tarafa döneceğimi şaşırıyorum. Önümdeki bir karar verene kadar dörtlüleri yakıp beklemek en iyisi herhalde.

Taksicileri de sevebilirsiniz (valla)

İki satır muhabbet ettim taksiciyle bu akşam annemlerden dönerken, adam uzunca bir süredir rastlamadığım bir şey yaptı.

İndim taksiden; zaten çok uzun da bir yol gelmemiştim, yani öyle inanılmaz bir muhabbet dönmedi, sırf meslektaşlarını çekiştirdik işte azıcık. Apartmanın kapısına geldim, anahtarımı arandım, bu arada arkamdan ses gelmiyordu hala ama umursamadım; anahtarımı buldum, kapıyı açtım...
...taksi yol aldı.

Adam abi, baba gibi filan; hadi iyi arkadaş gibi, beklemiş ben içeri girene kadar.

İnsanları gülümsetmek ne kadar kolay aslında!

Monolog #2

Naber?
Kaldığımız yerden devam edelim mi monologumuza?

***
Biliyor musun, bazen hiç (çoğu) kimsenin, hiç kimseye (sana), hiçbir şey (çok şey) ifade etmediğini düşünüyorum.

Ve yine, biliyor musun; ağzına çarpmak herhangi bir işaret dilinde bir sevgi gösterisi değildir. Hadi ukalalık etmeyip, "bildiğim kadarıyla" ekleyivereyim sonuna.

***

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, seni hep böyle zannederdim; böyle kabul etme veya etmeme lüksüm olurdu.

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, içimde bir umut da olmazdı.

***

Bu kendi kendime konuşmaları çok benimsedim, evet. Neyse, daha bugün içinde kafayı sıyırdığımı itiraf ettikten sonra artık kendi kendime konuşmam şaşırılacak bir eylem olmasa gerek.

***

Yine kıskanç, kaprisli, sıkıntılı biri diye yaftalayıp kendimi, keşke yazmasaydım diyeceğim bir şeye doğru hızla ilerliyorum ama bir yerden sonra da kimin umurunda; yazmak benim haklı çıkma şeklim...

İkinci anlamların arkasına saklanmadan yazmak da delikanlı delikanlı içimi dökme şeklim.

***

En azından canlarımdan birine sarıldım, rahatladım. İnsanın bazen karşısında, elindekini sadece ona sarılmak için yere bırakan biri olmasını istemesi çooook mu gariptir?

***

Bu akşamki monologumun özeti, yine konuşurken anladığım şey olsa gerek:
"İçimden geldiği gibi davranmak içimden gelmiyor."

***

İyi geceler yavrum.

Resim

Bana umut veren tek şey, şu an ama tam şu anda; bir fotoğraf.

Ofiste oturuyorum, kafamı sola çevirdim bir an; sonra hafifçe döndüm, ayaklarımı kesona (keson!) uzattım, bakakaldım resmimize.

O kadar güzel ki insanlar, dostluklar, zamanlar bazen... İnsan söyleyecek laf bulamıyor. İnsan ağlamak istiyor yahu!

Kendimi Fareler ve İnsanlar'ı oynarken veya Ömer Seyfettin'in güvercinli hikayesinin tam ortasına düşmüş gibi hissediyorum bazen, çok seviyorum ve çok sevince o kadar çok sıkıyorum ki, boğuluyorlar. Boğulmasınlar ne olur, ben boğmayayım ama zaten ölmesinler ya... Lütfen... Hele benden önce, kesinlikle!

Sıkıntılıyım evet, çalışıyorum saatlerdir; içimde önemli bir işi aradan çıkarmış olmanın verdiği rahatlıkla eve gidip mayışmak istiyorum ama 19 Mayıs kutlamaları Çarşı tezahüratlarına (hala bu tezahüratlar niyeyse) karışmışmış, yok hiç çekemem bu kafayla, hem zaten yalnızlığıma gitmek istemiyorum ki ben,
gidip birilerine sarılmak istiyorum!

Fotoğraftakilerden biri birazdan beni alacak, bir diğerine götürecek, şu an ne kadar ihtiyacım var onlara...

Belki habersiz çekilmiş değil bizimki ama, belli ki çok önemsemişiz...

Bazen

Daima diye şarkı biliyor musunuz, ebedi, temelli, sürekli diye de olabilir? Benim aklıma gelen bir Bon Jovi'nin Always'i var, o kadar.

Asla da aynı şekilde. Asla, katiyen, kesinlikle hayır diye şarkı var mı, varsa bile ben dinlemedim, varsa bile benimsenmedi demek ki... Bir Now or Never var, o bile sağ gösterip sol vuruyor; asla derken şimdi'ye bastırıyor vargücüyle.

"Bazen" üstüne ise ne kadar çok şarkı yazılmıştır, şu an bile aklıma dört tane geliyor: Nev, MFÖ, Mor ve Ötesi, Kırkaltı bazen'leri... Daha çok vardır eminim, benim bilmediğim. Yabancı şarkıları hiç düşünmedim bile dikkat ederseniz.

Neden ki?

İnsanoğlunun hiçbir duygusu bazen'den çok sürmediği, bazen'den daha sık görülmediği için mi acaba? Sürekliliğe kendimizi ittiremediğimiz için mi? Hemen sıkıntılar bastığı için, darlandığımız için?

Bazen geri dönmemiz gerçekten imkansız olduğu için olsa?

Olamaz mı?
Olabilir.

Halbuki hayatımda, ofiste olduğum şu 19 Mayıs'ta arkaplanımda sürekli olan tek şey müzik bu aralar, onda da sürekli bazen'ler vuruyor kulağıma.
"Sürekli bazen'ler." İroniye gel.
Sanırım resmen sıyırdım sonunda, cümlemize hayırlı uğurlu olsun.


19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun efendim, ben şu an "Ne mutlu Türk'üm diyene!"den ziyade, "işleyen demir ışıldar" ile "müzik ruhun gıdasıdır" arası bir kafadayım, hayatımı blog molaları kurtarıyor.

Saygılar sunarım.


Kalbimi kıra kıra

3 şarkı dinliyorum bu aralar sıkça, kalbimin kırıldığını fiziksel olarak hissediyorum, bildiğin kırılıyor yahu; mesela ofiste otururken dinliyorum dimi, dinginleşiyorum ama yüzümden içim görünüyor, açıklama yaptım geçenlerde Bahar'a "kalp kıran şarkılar bunlar" diye, anlamadığını sanıyorum.

Anlamadı tabi çünkü mutluydu; ben de mutlu olduğum bir anda dinlediğimde hepsini, kendimi çok iyi hissedeceğimi biliyorum.

Glen Hansard & Marketa Irglova - Falling Slowly (hele bunun yüzünden, Once'ı kendi başıma izlemeye elim gitmiyor. Vec, gel birlikte izleyelim lan?)

Bu aralar sürekli ama sürekli yeni bir şey dinlemem gerekiyor, tatminsizlik de değil, açlıktan; içimi müzikle dolduruyorum. Mütemadiyen kulaklıkla gezen biri olsam da statükoculuğum pistir aslında benim ve metastaz yapmıştır müzik zevkime dahi. Gel gör ki, 25. kürde galiba iyileşiyorum.

Hayatımda böyle bir dönemi ilk kez geçiriyorum.

Spontan

Bugün yataktan kalkarken biriyle hayatımdaki en spontan ilk buluşmayı gerçekleştireceğimden hiç haberim yoktu!

Ve hepsi şuna benzer, birkaç kat daha büyük ve renkli bir şey sayesinde oldu ama fikir olarak aşağıdakiyle aynı:

Yani işte ne anlatayım, iki kırmızı mont, bi meyve salatası-bi kahve, Cihangir, iki saat muhabbet, eskiler, ilişkiler, ortak arkadaşlar, ortak özellikler, bölümler, mekanlar, yazılanlar, çizilenler (bu pek yok da), silinenler ve asla silinemeyenler...

Sonra kendisinin yön bulma yeteneğinden yararlanmam ve kendisine torbalarımı bir süre taşıtmam (tabi ki yazacaktım!)

Sürpriz oldu, çok spontan oldu ama bence bayağı iyi oldu! :)

Aynı kişiyle kırk koldan gizem yaratırsan olurmuş ;)

Fenerin şampiyon olamamasıyla ilgili bir şeyler

Ben de yazayım dedim şu alakasızlığım ve Galatasaraylılığımla: Abi çok iyi oldu Bursaspor'un şampiyon olduğu, şeytanın bacağı fazla uzamıştı zira!

Sadece bu konuda en bi güldüğüm iki şeyi koyup geçeyim de birileri dünya yüzeyseli bi futbol yazısı okusun, ben de kendime hiç düşünmediğim bir "futbol" etiketi yaratmış olayım blogda (tek rakibim Flying Dutchman!)

"Şampiyon olmadan sahaya inen Ulvi!"

bu bir,

bu da iki :)

Ünlü düşünür mevkii, bi-nevi-Cihangir Bursa Güzelyalı iskelesinde de yer verildiği gibi: "Dikkat Timsah Çıkabilir!" efendim, çıkmayadabülü ama dikkat ediniz.

Ayrıca,
yeşil değilse de beyaz rulezzz!

Uyan...

Sen önce etrafını düzene sok, demezler mi adama?

Koltuk alacaktım odama güya, ne oldu? Nasılsa pek kimsenin uğradığı yok diye mi, yoksa gözüm dışarılarda diye mi erteliyorum, bilmiyorum.

Evde hala adam gibi yerleştirmeye elimin gitmediği süprüntüleri gördükçe kızıyorum kendime. Yaka kartlarımı marifetmiş gibi astım baş köşeye, e tamam mıdır yani, bu mudur? (Bana bir Monica lazım, şöyle şartlasın beni)

Tüm yazılarını, okunacakları, bakılacakları, dinlenecekleri, izlenecekleri toparladım mı, klasörledim mi? Yok.

Bunları bile klasörleyemedikten sonra hislerimi nasıl ayıklayabilir, ayrımsayabilir, anlamlandırabilirim ki?

Her şey karmakarışık, her şeyi birbirinin içinde hissediyorum, kendimi özdeşleştirdiğim, o olmuşum dediğim adamlar bende "aman yarabbi!" etkisi yapıyor, korkuyorum; bildiğin korkuyorum, gittikçe daha sakin olmak isterken daha huzursuz oluyorum.

Artık aram bozulmasın kimseyle istiyorum. Böyle, şu an hayatımdaki adamlar bana hiç kızıp darılmasınlar, ben herkese takdire şayan bir hoşgörüyle yaklaşayım... Giderek daha asabi oluyorum belki, ama asabiyetimi benimle birlikte, benim bir kusurum, uzantım -ya da her neyse- kabul eden adamlar artıyor çevremde sanki ve ben onların hep artmasını istiyorum. Sadece onların...
İstiyorum.

Bir şeyleri düzeltmiş olmak dinlendiriyor beni; bir şeyin, bir ismin üstünü çizmek güzeldir bazen.

Çok anlatmak, çok çok yazmak istiyorum; bu içinde bulunduğum huzursuzluk yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) oluyor bu, biliyorum. Dibe batışımdan kohezyon kuvvetiyle yazı çekiyorum ama her yazıyla beraber, bir miktar karın ağrısı da çekiyorum.

Korkuyorum, bildiğin; yalan olmaktan korkuyorum; bencil olmaktan ama daha çok bencil olamamaktan korkuyorum; ölmekten ama daha çok yalnız, daha da çok yalnızlıktan ölmekten korkuyorum.

Korkuyorum, bildiğin korkuyorum; korkum bana gecenin bir yarısı yüzümü yıkatıp sokağa döküyor; uyutmuyor beni bu araf, yattığım vakitte gece lambası yakmam bile gerekmiyor.

Ben uyumaya çalışıyorum, bir dudak hissediyorum alnımda, boynumda bir el, kulağımda bir fısıltı ama hiçbiri uyandığımda orada olmayacak olan, biliyorum, uyumaya devam etmeye çalışıyorum işte, ama biri bana uyan artık diyor,
uyan...
artık,
uyan. 04:55-...

Aşığım bu dile!

Boğaziçi Tarzancası içinden kopmuş gelmiş biri olabilirim, hayatım uzunca bir süre "Ya elective dersin istediğim section'ı için consent alamadım, advisor'ım da programı approve etmiyor; add-drop'ta bakıcaz artık" gibi cümlelerin alabildiğine normalliği içinde geçmiş; oradan da çokuluslu bir şirket ile "Bu merkezde bir sürü issue var ve çözülmesi için deadline iki gün sonra, yurtdışından comment alsam mı?"ya zıplamış olabilir. Sonracıma, thanks artık o kadar normal bir teşekkür gibi geliyor ki gözüme! Sizi bilmem ama kulağıma gelmiyor en azından, işle ilgili acil bir şey isteyip sonuna tnx ekleyiveren biri olarak, söylemeye gelince laf ağzımdan çıkmıyor neyse ki!

Boğaziçililer, İngilizce eğitime uzun süre maruz kalanlar, çok fazla yabancı dizi izleyenler, apaçiler filan derken kalabalık olduk: Bir şeyi iğrenç bulduğunda eww, sevindiğinde yay!, canı acıdığında ouch (dalga geçiyorum sanıyorsunuz ama eline bir şey battığında bunu diyen lab asistanımız vardı bizim) diyen bir insan grubuna evriliyor olabiliriz, hem de şimdiye kadar görülmemiş bir hızla.

Ve bu duruma Harun Yahya bile SAHTE! demez, emin olun.

Hala kullandığım frenkçe sözcükler de var, ama karşılığını bulamadığım için. Awkward konusunda çok dertliyimdir örneğin. Buffer, veya cool konusunda da. Bunları italik mitalik yazar gene kullanırım eğer daha iyi anlattığını düşündüğüm bir sözcük yoksa Türkçe'de. Ya da bir repliğe referans veriyorsam mutlak surette orijinalini koyarım, espriyi anlamazsanız sizin bileceğiniz iş :)

Bu arada biraz ikiyüzlü olduğumu da belirtmemde fayda var, sıklıkla kullandığım tekabül, mütemadiyen, ekseri sözcüklerini kullanırken içim sızlamıyor; onları daha doğal, daha sempatik kabul ettiğimden mi; yoksa pek sevdiğim ismim Arapça'dan geldiği için özüme sırtımı dönemediğimden mi... Bilmiyorum.

Üçe beşe bakmamak lazım. Ben "şarkıyı geriye sarıp sarıp içime çekiyorum" yazabiliyorsam bir dilde, bence o dil Büyük Sözlük'ünün kalınlığına bakılmaksızın şahane bir dildir!

Ben de o dile aşığım.

Doğu numerolojisinde delilik sayısı: 117

Askı'm kanjimden eski bir rüya daha, paylaşmadan edemedim ama tamamen kendi ağzından bu sefer (evet dayanamayıp noktalamalara karıştım tabi ki, ama vallahi o kadar!)

"bellatrix, erce, özgür ve ben bizim eski apartmanın bahçesindeyiz. bizim eve diil de karşımızda pitilerin evinde balkona gidip ağaçlardan meyve toplicaz. erce her zamanki gibi, kendisi istemediği için durmamacasına konuşup kafa açıyor, ben ona laf yetiştiriyorum, bellatrix de kime kızdığı belli olmaz bir halde homurdanıyor. merdivenleri tırmanırken biz kavgaya devam ediyoruz, ben vazgeçmiyorum inadım tutmuş, illa ki filizlerin balkondan meyve toplicaz, hem bence haksız değilim, ne var sanki beş dakka takılsak? sonra balkona varıyoruz, erce merdivenlerin yarısına kadar çıkıp gelmemeye karar veriyo, özgür de bi an önce işimiz bitsin de çenemiz kapansın diye korkuluklardan dışarıya doğru çıkmaya hazırlanıyor. bu arada balkona uzanan meyve ağaçlarının yanında bi de meyveler var. yani apartman büyüklüğünde şeftali var mesela, meyve toplamak dediysem illa dalından koparılacak demek değil: böyle dev şeftaliye bıçağı uzatıp üstten bi parça kesiyosun. sonra o nasıl eski haline geliyo, ya da madem bu meyve apartman kadar, aşağıdan bi parça koparmadık da niye 4. kata çıkmaya kastık, onu hiç bilemiyorum. neyse, özgür korkuluktan uzanıp elini uzattığı an pat diye aşağıya düşüyo. biz bellatrix ile aynı anda çığlığı koparıyoruz, ve bellatrix balkonda yere yatıyo, bense yere oturup sırtımı duvara dayıyorum. özgür'ün arkasından nedense bakmıyoruz ve nedense saklanıp yere yatıyoruz, töbe yarebbim. ikimizin de elinde telsiz telefonlar var, bellatrix yardım çağırmak için itfaiyeyi arıyor ama kimse cevap vermiyor. sonra ben çeviriyorum numarayı ama dahili numarayı yanlış çevirdiğim için alakasız bir yer (itfaiye de gerçekten çok alakalı ya neyfse) cevap veriyor. ikimiz de donmuş bi halde ifadesiz suratlarla bakıyoruz ve ben o an gerçekten içimin acıdığını hissediyorum, çünkü oraya benim için çıkmışız. neyse, sonra ben tekrar arıyorum itfaiyeyi -ki numarası 11 ve dahilisi de 7 imiş- ve holivıd filmlerindeki gibi adresi verip olayı çok kibar bi dille anlatıyorum. sonra bellatrix'e dönüyorum ve o an tek derdimiz aslında itfaiyeye ulaşamamakmış gibi acayip rahatlıyoruz; birden tüm olayı boşverip alakasız makara tukaraya başlıyoruz.

rüyalar gerçek olsa ben harbi sıçmıştım. bu arada 117 diye acil bir numara olmamakla beraber 117 doğu numerolojisinde delilik sayısıymış. allahım yaratıyosun takip et, sen benim aklımı koru!"

rica etsem saçımı okşar mısınız?

Landon Pigg'den Coffee Shop, kardeşimden nokta atışı şarkı tavsiyesi!

Bugün bir aile saadeti günüydü, haftasonlarımın her 1 günü gibi. Tek fark, Yeşilköy sahilinin esintisinde, dişimde haşlanmış mısır kalıntıları varken, uzun zamandır yapmadığım gibi annemin omzuna başımı koyup gözlerimi kapamamdı.

Bunu daha sık yapmam lazım.

***

Bir kitap ilanı gördüm gazetede, muhalif diye bildiğim bir köşeyazarından üstelik, okumadım kitabı hatta sunuş yazısını bile okumadım ama çarptı kitap beni,

o kitabı şu an ben yazmış olabilirdim veya yazdığım kitabın adı çok isabetle bu olabilirdi.

Blogumu hiç okumayan / hiç blog okumayan canlarımdan biri bana ciddi ciddi "Kitap yazmayı düşünüyor musun?" dedi bir vakit. Düşünmüyordum.

***

Saat 00:00, sevdiğim beni düşünüyor, mihmihmih...

***

Oldu olacak uzun zaman önce çektiğim bir fotoğrafı armağan edeyim, tüy dikelim Yeşilköy sahiline.

19 Eylül 2009;

Can I confess / I've been hangin' around your address

Mutlu haftasonu bitişleri ve hafif Pazartesi sendromları efendim; her nerde yaşıyor ve yaşatılıyorsanız.

Bir kadın şöförün itirafları

Bi bırak ulan arabayı şöyle milletin bıraktığı gibi, kaldırıma yarım metre uzakta, aynalar açık, sereserpe...

Yok arkadaş! Park edicen illa, sıfır yanaşıcan oraya.

Peki, bunu yapmak uğruna arabasının arkasını kaza yapmış gibi haşat eden ve kesinlikle de düzeltemeyen kaç tane daha moron vardır dünyada?
***

Kadın şöförler, şöförlükten nasibini almamış varlıklardır, ben de önden koşanlarıyım, nokta.

Google'a "kadın şöför" yazdım, benim arkamdan bunlar çıktı:



Ruhum

Yalnız yatıyor kız iki kişilik bir yatağın kendine ayırdığı tarafında. Öbür taraf hep boş, ne olur ne olmaz. Çok zor uyudu bu gece, hızla uyumak için kendini telkin edişleri veya içtiği sigara veya kirpiğinin son damlasına kadar yatmaması da işe yaramadı, bu gece özellikle yalnız bir gece.

Bazen insan, keşke düşündüğüm iş olsa, der kendi kendine. İş, insanın karnını gondolun tepesinden aşağı bırakılırcasına ağrıtmaz hiçbir zaman (başka türlü ağrıtır).

Uyudu ya sonunda, bir sürü rüya görüyor ama hiçbirini hatırlamayacağını daha rüyadayken biliyor; zaten hatırlasa ayıkken daha mutsuz olacak, ne güzel rüyalar çünkü onlar öyle! Hatırlamayacak ama en yakın arkadaşına anlatırken rüyalarını "bağlandığı ağaç dalı, benim göremeyeceğim kadar yukarıda olan bir salıncakta yavaş, kararlı ve inanılmaz özgür, gidip gelmek gibi" diye benzetme yapacak (teşbihte hata olmaz).

Bir kıpırdanma hissediyor yanında, gözünü açıyor kız. O, burada! Ama kalkıyor yanından, neden ki, ben niye hissetmedim yatarken, o kadar mı dalmıştım salıncağıma ya da her neyse?

Tutuyor bileğinden, bir saniye daha geç kalsa yataktan değil, hayatından kaybolacakmış gibi tutuyor, şefkatle, ihtiyaçla.

_ Ne zaman geldin ruhum,
diyor,
_ görmedim seni.

(16 Mayıs 2010, Nişantaşı)

noktası nerde evladım, demiş, 'belki'sinde demiş çocuk

Belki.

(belki üstümüzden kamyon geçer)
***

Beğenmedi bu cevabı, olur öyle. Ayrıca, oh olsun. Ben de her zaman uğraşamam, öyle.

***

Öğretmen kaldırmış öğrenciyi, sormuş "bana içinde P harfi olan bir kelime söyle evladım"

"Şişe" demiş çocuk.

"Oğlum dalga mı geçiyorsun, P şişenin neresinde?

"Tıpasında örtmenim."

Purgatario

Yatağımı özledim.

***

Yalnız olmak ne kadar ürkütse de, kişi bazen mutlak yalnızlık istiyor. Bilmemkaçıncı...yok onu boşver, kalabalıkta yalnız olmak değil, tek başına yalnız olmak, bir başına, kimse olmadan.

Ve bazı köşeler (rahat) batıyor insana.

***

Dün?

Yükseldik, o kesin. Ama cenneti gördük diyemem. "Aman yesinler yesinler şeker yesinler / şu kız şu oğlana yanmış desinler" tadında da bitirmek istemezdim. Ne oldu benim Nilüfer'im?

O söyleyecekti, ben bir güzel ağlayacaktım. Yerim bile belliydi, uzak.

Bi daha!, bi daha! denecekti. Bi daha olacak, öyle bitecekti ve biz o gece artık birbirimiz hariç kimsenin müziğini dinlemeyecektik. Ve ancak ondan sonra sen gelip bana şirinlik yapacaktın. Sonra ICAMES'in son gecesinde İtalyanlar ve Okay'ımın gitarıyla bir efsanenin geleneğini yerine getirirken orada olacaktın ama hep olacaktın, sonuna kadar ve benim için olacaktın.

Bu bakış ne, ben o işlerden hiç anlamamlar ne, ben paranoyak mıyım, bu mu?

Öte yandan, ben uzaklaşamıyorum, demirler parmaklık olmuş çevremde, kaçamıyorum; o gidiyor ben duramıyorum (ne orada ne burada duramıyorum son zamanlarda). Adımımı atacağım yerler kapsama alanı dışında, Nilüfer çalmadı diyorum beni kimse anlamıyor, bi bilgisayar bulsun bana birisi, yemin ediyorum yazı yazacak halim yok, şarkı açıcam sadece.

***

Bişi diyim mi, herkes her zaman en çok istediği yerde ve herkesin hakkı var buna. Bu adalet canımı acıtıyor,
gerçekten,
çok,
acıtıyor.
***

O değil de, sonunu bardağa boşalttığım sütün kutusunu, 4 gün önce kestiğim kulakçığı ile birlikte attım çöpe. Çoktan değişti her şey; bazı şeyler hiç ama hiç değişmez.

Bazı şeyleri, elinle koymuş gibi bulmak (geri bulmak) güzel.

***

Evimi özlemişim.

(Başlık çok eski -teşekkürler Dali-, içini 15-16 Mayıs 2010'da, yolda doldurdum)

Takvim

Kendimi çılgın gibi oradan oraya atmamın hangisiyle ilgisi var?

Tatminsizlik?
Mutluluk kovalamacası?
Anlatacak bir hikayem olduğunu ve bu da yetmezmiş gibi, farklı insanların bu hikayeyi dinlemesi gerektiğini düşünmem?
Kendime yalnız başımayken tahammül edememem?

Bazı insanları çok sevmenize rağmen onlara asla yalnız başına katlanamazsınız, hep bir buffer gerekir ya araya...

İşte o insan benim için, benim.

Bir kapağa karizma çiziği!

Havalimanına gidiyorsun, güvenlikten geçiyorsun, biniş kartı almak için sıraya gidiyorsun. Burnundan kıl aldırmayan havalarda "Bir problem mi var, 15 dakikadır bekliyoruz da" derken, biletini erken uçağa aldırmaya çalışırken çok cool'sun, simsiyah giyinmişsin, merkezden geliyorsun ya makyajlısın falan mantıklı seviyede, ayağındaki kırmızı Converse'ler belli ki yolda değiştirilmiş, hem Ankara'da hava 30 derece, hem de İstanbul'a dönüyorsun; iyi hissediyorsun kendini bugün... Uçağı değiştiremiyorsun ama sana boş geçecek 3 saat işte, kafa dinle, üstelik günün sonunda çimlerinde Müslüm Gürses Rocks! Daha ne?

Bi sandöviçle meyve suyu alıyorsun, oturup bilgisayarını kuruyorsun, kimilerinin deyimiyle "Orkid reklamı çerçeveli" gözlüklerini takıyorsun, meyve suyunu açıyorsun ve yüz yıllık alışkanlıkla başlıyorsun: A,B,C,D...

Yanındaki adamın yerle bir olan karizmana acıyıp gittiğini düşünüyorsun, rahat rahat gülüyordur bir köşede, kimbilir :]

Üstelik J çıkıyor, cenabetliğine yanabilirsin!

(14 Mayıs 2010, Esenboğa Havalimanı)

iyi orta gol getirir

İçim rahat etmedi bildiğin, yakınlardan ve uzaklardan bir anı geldi aklıma uykuya dalarken, kendime fazla haksızlık ettiğim sonucuna vardım son zamanlardaki isyanımla. Bişi diyim mi, hep bir adam yüzünden oldu bunlar, benimle ilgilenmeyişini kendi sertliğime yordum; yüz yıldır tanışıyorduk ya, artık gözünde o yerimi değiştiremeyeceğimi sandım.

Belki de çok farklı sebepleri vardı, belki gerçekten de aradaki arkadaşlık ilişkileriydi, durum karışıktı, belki Sezo'nun dediği gibi kızlar beni anlamıyor, erkekler de benden korkuyordu (ki buna kendi arkadaşları da dahildi). Sonuç itibariyle ben hala bi anlamda yalnızım :) Neyse ne.

***

Geçenlerde bir ENSOlu ve bir SKlı inatçı iki keçi, güneyde dalaştılar. Kafam çok iyiydi, belki onları ayıran veya yatıştıran da ben değildim, ama SKlı olanın bana "ben seni tanıyorum biliyorum, delikanlı kızsın, söyle şuna yapmasın şöyle" demesinin bende yarattığı hissi hatırlamayacak kadar sarhoş değildim.

***

Ortaokuldaydım, anneme okul çıkışı çektirdiğimiz fotoları gösteriyordum: 8-10 tane çocuk, bi de ben. "Erkek çocuğu gibisin" dedi annem, "bu çocuklar senin davranışlarını yanlış anlamıyolardır, dimi?". Güldüm, "hayır" dedim, "aslında iyi oluyor, çünkü o adamların hepsinin arkamda olacağını, böyle bir laf edilirse de beni sonuna kadar savunacaklarını biliyorum ben".

Çünkü o zaman da okul çıkışında Şahin'imle yarım saat bir saat muhabbet ederdik evlerimiz 40 saniye ötedeyken -her gün görüşen sevgililer gibi sanki- ve her gün okul çıkışında ettiğimiz muhabbete kimin ne dediği umurumuzda değildi. Lise mezuniyetimizden sonra hepimizin aynı evde kalmasına kimin ne dediği de umurumuzda değildi. Amsterdam'da hostel odamızda da değildi, artık anneme Özgür'lerde, Sezo'larda olduğumu söylerken de değildi.

Hayata güvenim kendimden ziyade, ortaokuldan bu yana güvendiğim adamlar sayesindedir.

***

Ben en çok olmak istediğim yerde, en çok olmak istediğim insanlarla olma lüksümü, sırf bir kız olma uğruna, böyle hımhım olma uğruna kenara mı iteyim?

Şimdi de benim umurumda olmamalı beni en bi yargılanmaya dayanamayacağım konuda beğenmeyen adamlar. Genetikçilerin ünlü lafıyla cevap veririm hepsine...

"Sikerler!"

Testosteron

30 Kasım 2009'da son cümlesini yazdığım Amsterdam yazısını bir türlü toparlayamıyorsam bir sebebi var. Artık bazı kafakola almalı "sen bizdensin" muhabbetlerinden gerçekten nefret ediyorum, öyle olması gerektiği için değil, gerçekten öyle; böyle gidip kendimi sime filan boğasım geliyor nayııır! diyerekten. Amsterdam gezim de bana bunu altını çize çize, üstüne basa basa hatırlattığı için, tam anlamıyla acaba ne kadar isyan etmeliyim ben o yazıda, onu kestiremiyorum. Bir yazıyı bu isyanla yazık etmek istemiyorum, o yüzden buraya çemkireceğim bi miktar.

Ha, bi de geçenlerde bizim müdürden "delikanlı" lafını yedikten sonra, gönül rahatlığıyla yazabilirim bu yazacaklarımı.

Sezar'ın hakkı Sezar'a; Caveman'i izledikten sonra "efemine özelliklere sahip bir erkek" olduğuma karar vermiştim. Salak salak kız triplerini hiç çekemiyorum, hemcinslerime inanılmaz öfkeleniyorum çoğu zaman. Yahu, geçenlerde bir e-mail geldi, aşağıya yapıştırıyorum. İçiniz kaldırırsa okuyun, şahsen ben her satırda daha çok sinirlendim, ama yarıda bırakamıyorum bir şeyi bir, bu "raconu" itin götüne soktuğumda "aa ama deeermişim yazıyodu onun altında, şakaydı o!" filan denmesi gibi bir sürprizle karşılaşmamak için iki, okudum sonuna kadar. Teyh.

Olamaz mı?
Kadınlığın raconu...
Niye olmasın ki?
Yapılacak şey var, yapılmayacak şey var!
Kadınlığa yakışanı var, yakışmayanı var!
Yani aslında bizim de raconumuz var da...
Şimdiye kadar yazılmamıştı... Kâğıda dökülmemişti... Hadi gelin yazalım.
- Arkadaşının ex’iyle birlikte olmaz. Zaten yürümez.
- Ex’inin arkadaşıyla da...
- Sevgili bulunca kız arkadaşını ekmez. Sevgililerin gelip geçici, arkadaşların kalıcı olduğunu bilir.
- Erkek arkadaşının hesabını ödemez. Ucuz yere gider ama yine de ödemez. Ödettirenle de çıkmaz.
- Borç para isteyenle de... Karşılıksız verir ama borç vermez (parayı!!!).
- Arabasıyla sevgilisini eve bırakmaz.
- Gece onu eve bırakmayanla çıkmaz.
- Kız arkadaşına fazla detay anlatmaz. “İyi” diye geçiştirir. Adam tek gecelik değilse tabii...
- Tek gecelikse, daha yaparken anlatmaya başlar. Sabah olsa da bir an önce anlatsam diye...
- Babet giymez.
- “Üzülme, son zamanlarda streslisin de ondan!” demez.
- Suçu kendinde aramaz.
- “Bu ne len?” de demez ama bir şekilde olayı çözer. Onunla ya da onsuz!
- Telefon kontrol etmez, ettirir.
- Askerdeki sevgiliyi terk etmez.
- Olduk olmadık yerde el ele dolaşmaz. Adama yapışmaz.
- Mecbur kalmadıkça koşmaz, yokuş yukarı ve aşağı yürümez.
- Taklit yapmaz! Tatmin olmadan da o yataktan kalkmaz.
- Ortamda küsmez, eve gidince burnundan getirir.
- Ex’lerin boyutları ve performansları yenilere anlatılmaz. Ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun...
- “Ne olacağız biz?” diye sormaz, anlar.
- Tek gecelik erkekten telefon, telefon eden erkekten tek gecelik ilişki beklemez.
- Terk edemeyeceği erkeği yakalamaz.
- Yakaladığını da terk eder.
- Suçu sadece öteki kadında aramaz.
- Sarhoş olmaz, olursa da çaktırmaz.
- İçince ağlamaz, bunalım yapmaz.
- Âşık olmadan yatmaz.
- Yattıktan sonra âşık olmaz.
- Terk edenin telefonunu açmaz.
- Terk ettiğine sonradan acımaz.
- Kız arkadaşının yatak hikâyelerini sevgilisine anlatmaz.
- Arkadaşının mevcut kocasına/sevgilisine yan gözle bakmaz. Zaten bu kadınlığa değil, insanlığa sığmaz.
Benden bu kadar... Var mı artıran?

http://www.beyazgazete.com/dilek-onder-kadinligin-raconu-yazi-y2742.html

Tabi ki dayanamadım, yorum yazdım:

hayatımda bu kadar saçma, bu kadar aşağılayıcı bir şey duyduğumu hatırlamıyorum. sizin gibi kadınlar oldukça ne desek, ne kadar eşitlik peşinde koşsak boş!
üstüne, bu boş fikirler için para alıyorsunuz ya, ben ona yanıyorum.

"Editör onayından sonra yayınlanacak"mış. Sizce? :) Neyse, bu fikrimi ordan bir kişi okumuş olsun, eli reddetme tuşuna programlanmış bir stajyer de olsa, yeter bana.

Önemli olan bu kadının ne yazdığı da değil. Bunu birisinin yazması, birinin okuması, buna katılması, oradan oraya göndermesi; bu zırvaların kadından kadına aktarılması kaç beyin hücresinin yanmasına neden olmuştur kimbilir!

Yeterince hakkını verdim Sezar'a herhalde. Uzun zamandır neresinden bakacağımı bilemediğim bu yazıyı taşırmama neden olan bir son damla var: Geçtiğimiz hafta çimlerde otururken yanımıza gelip bana "ee askerlik ne zaman?" diyen arkadaşa veremediğim yanıt. O an tutulan nutkum sanıyorum bugün açıldı, bir şey olduğundan değil, ama bugün kendimi tam bir paçavra gibi hissediyorum. Normalden uzun çalışmak zorunda olmam bir yana, işim hala bitmedi, başım ağrıyor, İstanbul'da bile değilim, tek istediğim otele gitmek - ki tek istediği otele gitmek olan birinin ne kadar acınası bir durumda olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Hiçbir şey diyemedim çocuğa, o da suskunluğuma anlam veremeyip şaşırdı bir an. Yanımda Sezo vardı, dönüp "abi ne diyosun sen de!" dedi. Kahramanım benim! "Niye lan, o da bizden" dedi çocuk, bana dönüp "bozuluyor musun?" diye sordu. Hiçbir şey diyemedim. "Bozulur tabi abi, büyüdü artık" dedi Sezo.

"Büyüdü artık." Büyüdüm artık. Büyümek istediğimden de değil. Bayılmıyorum.

Büyümekle ne ilgisi var?

***

Otele geldim, camı pencereyi açtım, konserve havadan gına geldi şu tırnağım kadar sevmediğim, kodumun plazasında zaten; nefes aldım! Sonra bi telefon ettim, nefesimi içime çektim iyice.

***

Büyümekle ilgisi yok, kendini değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, aslında memnun olduğum ve içten içe farklı olduğum için mutlu olduğum bir özelliğimi değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, değiştirsem mi bilememekle, sanki benliğimi yitirecekmişim gibi olmakla ilgisi var. Şimdi ben kendime lan demeyi bırakıp hanfendi mi diyeyim? Böyle takılıp durduğum için kafamı sikeyim diyorum, a-aa diyorum sonra, böyle küfürler ettikçe uzaklaşmaya çalıştığın şeye yaklaşıyorsun gene, ama olmaz ki kuzum?

Nasıl törpüleyeceğim bu sivri uçlarımı, kendimi kaybetmeden / kendimden vermeden?

***

Doğumgünümden sonra sanki yeterince içmemişiz gibi, son dörtlü kaldık; Kaan, Okay, Tsum ve ben, gittik Nevizade'de son açık yere oturduk gecenin ikibuçuğunda, tahta tabureli rahatsız bir yerdi işte, ve rakı söyledik. Bir küçük rakının hiçbir yerimize yetmeyeceğini bile bile söyledik.

Birilerinin takıldığı kız için "bi çakılsa rahatlayacak herhalde" gibi bir yorum yaptıktan sonra pek bi "cici kız" addedilmeyi beklemiyorum ama kendimi durduracak değilim, benim istediğim şey tam olarak şu: Ben bunu diyeyim ve karşımdaki işte bu, çak! desin, ama sonra "belki ben bilmemkime yazıyorum?" dediğimde ciddiye alsın beni, o kadar uzaklaşmış olmayayım, bizbizeyken yapılan mENSO muhabbetleri herkesin yanında yapılmasın, böyle olmasın.

Ne emmeye ne gömmeye, diyor birileriniz duyuyorum.

***

Uzattıkça çelişkim artıyor, kendimi yakıştıramadığım taraflara yaranmaya çalışır gibi hissediyorum. Sonuç itibariyle, Burcucum çok güzel çıkmışsın - sağol cnm olmayacak benden hiçbir zaman, olmasını da istemiyorum, ama bu demek değil ki "aa kıza benzemişsin" denmesi bana komik geliyor hala.

Sevdiğinin kolunun altına kıvrılıp giremeyen kim yemiş ki bu işin ekmeğini? Böyle tak diye konuşan eden, erkek gibi içen, hep bi sağlam duran, counter oynayan, ilişkisel triplerde sıklıkla erkeklere hak veren, hayatında alışveriş ve dedikoduyu bakınca görülebilecek bir yere oturtmayan, kendi gazoz kapağını kendi açan, özetle "ihtiyaç duymayan" kim yemiş, hadi göstersin birisi.

Sonra yalnızım deme bari bellatrix.

Ya öyle, ya böyle.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!