... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

fasıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fasıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yalnız benim için / Bebek'te üj bej tur

Duygulu duygulu "kapat gözlerini kimse görmesin / yalnız benim için bak yeşil yeşil" söylenen bir fasıldaydım. Geçen yıl yine aynı ben, aynı doğumgünü için -neredeyse- aynı fasıldaydım. Bunun tek iyi yanı, gitmemin -neredeyse- zorunlu olduğu bu fasıl sayesinde midemi rakıdan fazla uzak tutmuyor olmam.

"Seni çok sevdim / ölürcesine" diyordu adamlar. Adamlar çingeneydi. Oldum olası çingene fasılı sevmem. Oldum olası, "madem çingene çıkaracaksınız o zaman neden kişi başı 95 lira alıyosunuz amına koduklarım?!" dediğim fasılları da sevmem. Ama bu şarkıyı severim işte. Benim için, çocukluğumda ne kadar çok İngilizce bildiğine şaşırdığım annemin "close your eyes / anybody don't see" diye saçmalayarak İngilizce'ye çevirdiği bir Emel Sayın şarkısıdır bu. Dinlerken yeşil gözlü birilerinin aklıma geldiği bir şarkı olmamıştır hiçbir zaman ama işte, çocukluk hatırlatır. Fil hafızamı tazeleyen ve blogdan iyiden iyiye koptuğum bu yoğun zamanlarda beni herhangi bir şey yazmaya iten şeylerin tümü için emeğe saygı + rep.

Ve ben çok saçma şeylerden bahsetmek istiyorum; evet 3 duble içtim ve evet yerlerde kurular var, bugün liseden bir arkadaşımın umre fotoğraflarını gördüm. Geçenlerde nişanlanan çiçeği burnunda tesettürlü bir arkadaşım bu. Kendisi beni bir ara şaşırtmıştı. İnsan, orta 3'te bir arkadaşının evinde bira içip erkek arkadaşı Ege'den bahseden, sonra midesi kötü olup da hiçbirimiz nane limon kaynatma tecrübesi olan yaşlarda olmadığımız ve Alka Seltzer henüz icat olmadığı için kaynattığımız acayip şeye razı olan yaşam dolu bir insanın gidip "kapanacağına" ihtimal veremiyor. Veremiyor abi, avukat çıkıp, akabinde nişanlanacağına -yine Armine katalog çekimi gibi kıyafetler giymiş olarak- ve Umre'ye gideceğine, orada "aman da fistan pek yakışmış", "ah o Kabe ne güzeldi" gibi fotoğraf yorumlarının nesnesi ve öznesi olacağına inanamıyor. İnanamıyor abi.

Peki şuna inanabiliyor mu insan: 20 yıllık arkadaşı insanın, hani o eskiden rakıları takır takır deviren, her ay bir sevgili değiştiren arkadaşı uzun kollu elbiselerle gezip de birden içmekten vazgeçtiğinde (basbayağı bıraktığında içmeyi!), Bahçeşehir'de ev tuttuklarında, yakında evleniyor olduklarında ve çalışmaktan hepten vazgeçeyazdığında... İnsan buna inanıyor mu acaba, gerçekten kendi isteğiyle yaptığına her şeyi (belki,) ama gün gelip de eşi diye seçtiği adama "ben kendimi senin için bu kadar değiştirdim" demeyeceğine, inanıyor mu?

Garip geliyor.

En az, "bak yeşil yeşil"den sonra çalan "bebek'te üç beş tur atarım" kadar garip geliyor bu durumlar bana. Bu kadar saçma, bu kadar sığ ama her ikisi de aynı fasılda.

Şimdi kimin rüzgarına püf der bilmiyorum ama, bu fasıl bitmez.

Ben hiç... Uludağ'a gitmedim!

Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.

Hem de ilk kez kayak üstüne portakal keyfi yaptım. Alçak basınçta daha iyi oluyormuş, deneyimledim, sabitledim. Bir yandan da tek kulağımda çalıp duran albümü dinlerken dedim ki, kayarken dinlenecek en iyi Büyük Ev Ablukada şarkısı "nasıl istediysen öyle işte"dir. Tam kararında bir gaz.

Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.

Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.

Masadaki en kıdemli adam olmaktan çok uzaktım, benimle kadeh tokuşturan adamın 11. kar tatiliydi bu mesela. Öyle bir mazi. Ama gelin görün ki, en kıdemli kadındım ve süt yönkurun dişi kısmısına rakı içirmek bana düştü. "Ee" dedim o zaman "madem eşitsiniz, bir dikişte için de görelim."

Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.

Fatoş'u bizim söyleyeceğimiz başından beri belliydi ama yine de müzisyenlerin bir ses vermesi gerekti, onlara ağızlarından girip burunlarından çıkıp "Fatoş almış orağını" dedirtmek de benim kuzenin sevgilisine düştü. İşin acayibi, adam ENSOlu olmak şöyle dursun, Boğaziçili bile değildi. İşte adamın kanına böyle girerler :)

"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!

Son gece, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp kendimizi yollara vurmadan başka bir gelenek olan pijama partisi vardı, herkesin en janti pijamalarını çekip gittiği cinsten. Ben nasıl gittim, hiç bilmiyorum. Ne giyerek değil, nasıl. Kendimde değildim, yeni uyanmıştım; nasıl da kısacık, musmutlu bir hayalden uyanıp ölesiye mutsuz oldum aniden, nasıl kaldırdım kendimi yataktan ve gittim o pijama partisine ve oldu, oldum ben sonra... Bilmiyorum. Topladım. Oldum. Olmuşum ben.

Sonra bir an aha, dedim, sıçtığımızın resmidir. Aslında zevk, renk, entellekt değil takıldığım. Adamın beni canımı acıtmayacak şiddette (şiddetin ne hoş) çekip alamayacağından korkuyorum. Bunca naif adamlara tutuluyorum.

Ve bu kez ben soruyorum: "Çekimin hiç mi önemi yok?"

Tamam, ilk adımları ben atacağım o zaman, bebek adımları da olsa. Ya sonra? Reddedilmek değil derdim. Sonunda hiçbir şey olmamış gibi bu aşkın katilini karşı taraf ilan edip kendi içimde, sanki o adımları ben atmamışım gibi uzaklaşmak. Sakin sakin uzaklaşabilecek miyim? Yoksa kaçacak mıyım topuklayarak? Hiç hoş değil, hiç havalı değil bu.

Benim biriyle çıkmam için kalbimin şöööyle bi çarpması lazım, ondan bilmiyorum kalbi sonradan şok etkisiyle nasıl çarptıracağımızı. Ve nasıl iki kez kahve içip sonra, konuşmadan "olmadı" diye karar veriliyor ya karşılıklı, buradan sonra nasıl o ilk ana dönülüyor, bilmiyorum.

Eski kafalıyım oğlum. Oyunda atılgan, gerçekte titrek. Bu bir doğruluk/cesaret oyunuysa, ben doğrulukla kendimi ifade edeyim, karşı taraf cesaretle bana yaklaşsın istiyorum. Bir geceden sabaha oturup (tövbe, tövbe) batının ahlaksızlığını aldığımız gibi devam etsin hayat istiyorum. Aşk mümkün olsun hala, haydi o da gelsin benimle olsun istiyorum.

Ve Monte Baia'da olan Monte Baia'da kalır, o yüzden fazla bir şey söylemiyorum.

Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*

Evet ne diyorduk, Levent Yüksel bise çıktığında ben bir önceki şarkının, benim şarkımın, kendimden geçercesine eşlik ettiğim "ölürüm yoluna, ölürüm de yine boyun eğmem"lerin yarattığı boğaz ağrısı içinde oturuyordum. Bise halim kalmamıştı, ve şunu düşünüyordum: Acaba hep böyle mi oluyor? Acaba benim halim tam da kuyruğuna gelmiş, mevsim bahar olmuşken mi kaçıyor?

Bilemedim.

Yoruldum galiba. Yorulmuşum tatilde. İstanbul, tatilde de olsam çok özlüyorum seni. Gel öpeyim gerdanından.


(13-17 Şubat 2011, Uludağ)
Fotoğraflar için fahri ENSOlu/fahri kuzen Emre'ye teşekkürler.



* Bu yazıda; aşk mümkün müdür hala, ya sonra, yarim İstanbul, dedikodu, med/cezir, karaağaç, kaybedenler, bu gece son, haydi gel benimle ol, bu aşkın katili sensin, sultanım, tövbe, yarabbim, ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve yeter ki onursuz olmasın aşk var. Bu yazıda; yemenimde hare var, gel gel sarışınım, zalim, değer mi hiç, ayrılmam, kadınım yok.

Bir de hem tatilde, hem yazıda olmayanlar var... Levent Yüksel, Tuana'yı söylemedi. Sezo'yu bekliyor olmalı Tuana, o olmadan söylenmiyormuş o şarkı.


Biz de istememiştik ki zaten.

Rakı bardağında rakı, votka bardağında su

-Asker No. 1, İstanbul, emret komutanım!-

Cukka. Rakı bardağında rakı, votka bardağında su içtim. Uğraşamadım. Kendileri düşünmeliydi, normal bir insan neden üstünde binboa yazan uzun, kalın bir bardakta su içer (porselen fincanda çay içmek gibi adeta)?

Leylim ley dinledim, reloaded - Zülfü Livaneli, bir grup çingene tarafından enstrümantal olarak yeniden yorumlanan parçasını duysa sağ haliyle kemikleri sızlardı yemin ediyorum. Keza pumpkin ve honey bunny de öyle; o kült filmin kült müzikleri yapılırken/derlenirken bir gün bir Levent'te fasıl mezesi olacaklarını düşünmemişlerdir eminim.

İki eski arkadaşım bana iki dakika arayla "ee, yok dimi bişey?" diye sordu. Acınma eşiği, dedim, anlamadılar. Birbirlerini bu kadar tanımaları, beni bu kadar tanımamaları ne hoş; ama yine de seviyorum onları ve naifliklerini. Yok efendim ayrılış o ayrılış, kapatmışım kendimi falan... E benim arada aşık olduğum civan ne olacak? Yav diyorum, ben kapatmış değilim kendimi filan, olmayınca olmuyor, ölelim mi yani? Yok.

Eski erkek arkadaşlarımdan biri ve yeni kız arkadaşıyla takdire şayan bir haybedengerçeküstükonuşmalarbarbekübuluşması oldu ayaküstü. Bilmemkaçıncı kız arkadaşı o onun. Ooo, adam atlatalı çok oldu beyler. Peki ben yerimde sayıyorum da, o adam çok mu başarılı peki, benden çok olan leş sayısıyla? Bunu tartışırız istediğiniz platformda.

Işın Karaca a la turca, sağolsun CD'yi takıp gitti ucuzcu mekan sahipleri, oysa ki Dr. Bilal 11'de sahneye çıktığında meyve tabaklarında bir tek elmalar kalmıştı. Işın kustuk yani, eğer öyle bir şey mümkün ise, ışın manyağı olduk. Işın kılıcı. Emin olun iyi bir şey değil. Hem Işın Karaca neden maviii maviii masmavii'yi söylemiş ki? Oldukça saçma.

Ama efendim, Cukka öyle elit bir fasıl mekanı ki, hem sahneye çıkan Dr. Bilal size yan gözle bakmıyor, hem de kadın kadına gidip eğlenebiliyorsunuz, herhangi bir engel veya rahatsızlık olmadan... Güzel. Demek ki orta yaşlı, fasıla giderken boya sarısı saçlarına acayip şekiller yaptıran kadınlardan olduğumuzda, mekanımız belli. Ha, ben hala Meseret sayıklıyorum, o ayrı.

-yol-

Sırf şu "dert" için alınır Athena'nın albümü.

Metro beklerken yanıma dar siyah pantolonu altına topak gibi Nike ayakkabıları giymiş, gençten bir çocuk oturuyor. Müzik dinliyor benim gibi, ne güzel, bu insanlar hep ruh ikizlerimmiş gibi geliyor. Ben The Call dinliyorum Regina Spektor'dan, bir film sahnesi geliyor gözümün önüne, dört kulak-iki ezgi; farklı müzikler dinleyen, bir metro bankında yanyana oturmuş bir kız, bir oğlan.

Sonra metrodan iniyorum; kulaklıklarımı kulağıma sokarcasına İstiklal'de peçete satıcılarını, cüzdancıları, çorapçıları geçiyorum; mekana varıyorum. Yeni mekana... Ben gelene kadar ya herkes sarhoş, ya da sindirimleri bitince sarhoş olacaklar, aman ne hoş!

-Asker No.2, Kayseri, emret komutanım!-

Bir erkek bloguna girmeye çalıştım. Belli olmaz; ama insanlığa bir faydam olmuş olur, fena mı?

Merhaba eski sevgili! -Görüşürüz eski sevgili! Bugünü hatırlamadığına veya bana hatırlatmadığına sevindim; kendim yeterince hatırladığım şeyler için ajandalığına lüzum yoktu. Güzel. Çok iyi anladın arkadaşın sevgilisinden neden ayrıldığını, sanki (sen öyle sandın), gülümsedin ama öyle değil o işte. O da seviyordu, ama olmazdı o iş. Beklemeyeceğinden değil sadece, askerlik nedir ki, beklenir. Hem bir gece Figür'de sabahlarken gelebilir bile -sürpriz!- ve bir kolye verebilir sevgilisine, üstünde 4.XII kazınmış... Ama bu ayrılık o bildiğinden değil, her zamanki "biliyorum" tavrınla acı acı gülemezsin. Biz başkaydık.

Sonra ben ağlayan birine sarıldım. Kollarım anca kavuşuyordu beline sarılırken. Kalbini tuttum, elimde attı kalbi. Ağladı. Ağlasın. Peluş hayvandan daha iyiyimdir ben; benim bir tek peluş hayvanım vardı benzer zamanlarda. Peluş hayvanlardan nefret ettiğimi daha önce de söylemiş olmalıyım...

Eve geldim, sütümü içtim, yukarıdakileri yazdım, üstümdekileri çıkarıp kat kat yorganın altında pijamasız uyudum (bir aralık gecesi!), kocaman sevgilerime sarındım sanki ve her şeyin güzel olacağına dair; her şeyin hepimiz için güzel olacağına dair hislerle uyandım bu sabah.

Hayat güzel hikayemde kalınca.


(04-05 Aralık 2010, İstanbul)

Merhaba meyhaneci...



Meyhaneye gitmek istiyorum ben. Şimdi sorsanız bana hangi dönemde yaşamak isterdim diye, en klişe Lale Devri cevabının üstünden atlayıp Meyhaneler Devri derim. Meyhane dediğim, hani şu Ramiz-Kenan flashbacklerinde gördüğümüz, içinde sanat müziği söylenen ve rakı içilen mekan. Gazino da olabilir adı, ama janjanlı ışıklar ve assolist kıyafetleri olmasa da olur. Hatta olmasın. Şakşak olmasın, göbek atma olmasın (Bir "Mazi Kalbimde Yaradır" tangosu ötesine geçmesin danslar), tef olmasın, yar saçların lüle lüle olmasın, ayva çiçek açmasın, yaz gelmesin.

Kış olsun meyhanede hep, içeri giren herkes rakının buzuyla ısınsın.

Mesela ben istiyorum ki mezesi güzel, rakısı güzel, kafası güzel bir yer olsun ve Dilek Türkan söylesin bir köşede "kaçsam bırakıp senden uzak yollara gitsem". Bu bir konser olmasın ama canlı canlı olsun; öyle kablodan, hoparlörden değil. Dijitallik aşkı öldürmesin.

İstiyorum, olmaz mı?


Meseret'in eski haline döneceği umuduyla

(Kasım 2010, İstanbul)

Kitaplar, fasıllar, koşturmacalar ve can sıkıntıları

Alabildiğine tatsız olduğum cuma akşamı, Taksim dolmuşlarına binmeden kendimi Alkım'da buldum. Bir kitap sormaya girmiştim, elim kolum kitap dolu çıktım. Okuyamayacağımı bilerek ama ümit ederek yine de, hem belki bu akşamki gibi sürpriz boş zamanlarım olur (okumaya başladığım kitap başka, boş zamanım da başka yazının konusu.) Biri bir arkadaşın tavsiyesi, biri Yekta Kopan'ın; biri de kendi kendime rastladığım ve hakkında özellikle hiçbir bilgi edinmediğim bir kitap. Bir de Uykusuz'umu aldım, çıktım. Çıkarken kendimi bayağı iyi hissediyordum birkaç dakika öncesine göre.

Okay'ın doğumgünü vesilesiyle onun deyimiyle sevdiği insanların yüzde 90'ının (benimkilerin de yarısının belki) bulunduğu ortama girdim. Şimdi burda bi parantez açıp şunu söylemem lazım hemen: Çingene fasılı sevmiyorum ben. Hayır roman havası ile hiçbir problemim yok, hatta sirtakiden sonra ilk öğreneceğim dans da bu olacak mutlaka ama sıkıntım başka: Kız olduğum için birebir başıma gelmeyen bir durum olsa da bahşiş için milletin kulağına kulağına zurna çalınmasını sevmiyorum. Bundan daha çok sevmediğim bir şey varsa o da bu adamların içlerinden gelen müzik dışında bir müzik yapmalarıdır. Ben "intizar" dediğimde çalgıcılar birbirine anlamsız gözlerle bakmayacak arkadaş! Ayvanın çiçek açtığını biliyorsanız intizar'ı da bilip, en kral bahşişi bir kızdan alacaksınız (Tavacı Recep'teki mırracıdan ne eksiğiniz var ki?) İstek yaptırırken "sakın bir söz söyleme" dedirtmeyecek, "sevemez kimse seni"yle karıştırtıp moralimi iyice bozdurmayacaksınız bana.

Rakı masası-meyhane muhabbetini daha çok seviyorum görünen o ki, ama eşlik etmeyi de seviyorum canlı canlı müzik yapan birilerine. Eşlik edebildiğim şarkıların çaldığı yerlerde daha mutlu biri olup daha çok eğlendiğimden (her şeyi bilme kafası) ve Türk Sanat Müziği'ni de çok sevdiğimden, insan gibi bir fasıl dinlemek istiyorum. Hayatımda gittiğim ilk fasıl Meseret'teydi, şimdi öyle olmadığını duydum ama benim gittiğim en iyi fasıl da oydu. İlk olduğundan değil, gerçekten kaliteliydi. Yerlerinde oturup, bildiğim şarkıları -ve bilmediklerimi de- zevkle dinletmişlerdi adamlar bana; sosyalleşmek istediklerinde de bahşiş için dilenmemiş, bizi dansa kaldırmışlardı. Kravatla Beyoğlu'na çıkan eski zaman beyefendileri gibi birilerinden fasıl dinlemenin zevki bir başkaydı, ve ben bu fırsatı bir daha neredeyse hiç yakalayamadım.

Cuma akşamki fasıldan, çingene fasılı oluşu bir yana gerçekten zevk almadım. Normalde, en çok kalkıp oynayan olmasa da lıklık giden biri olduğumdan, "neyin var?"lara çok maruz kaldım, "çok yorgun görünüyor"muşum. 8'de işten çıkıp kendimi 9'da Taksim'de bulduğum içindir. Veya kendime telkin ettiğim sebep bu. Dışarıya ilettiğim sebep de.

Hiç yerimden kalkmamanın inanılmaz hafifliğiyle yalnız kalabildiğim anlarda börülcelerimi evirip çevirirken, hayatta beraber rakı içmek istediğim iki adam daha olduğunu düşündüm. Bu adamlardan birinin ben rakıyla tanışmadan bayağı önce öldüğünü ve zaten sanat müziği olarak Muazzez Ersoy'un garip yorumlarından hazzettiğini, diğerinin de içki içemediğini ve zaten sanat müziğinden de hiç hazzetmediğini düşündüm. Canım sıkıldı.

Bencillik ama, bir diğer adam olan Sezai'yle oturup karşılıklı rakı içemediğimize de canım sıkıldı. Karşılıklı içmek ya iki kişi karşılıklı olur; ya da ikişer kişi. Bir çift ve bir tek teker olmaz malesef, tecrübeyle sabittir. Belki alışmam lazım, bundan sonra hayatlarımızın böyle olması daha muhtemel.

Cansıkkınlığımla eve dönmeyi düşünüyordum ki, bir mesaj geldi "Taksim'e çıkıyoruz, bizimle dans ediceksin." Bu halimle! Bir şekilde hayır diyemedim (her yerde olma kafası), kendimi rakıdan biraya ittirdim. Bu arada o saatte ebeveyn gözetiminde bile sokakta olmaması gereken bir çocuğun üstüne basmaktan son anda kurtuldum ve çok korktum bir an gerçekten üstüne basmaktan çocuğun; artan adrenalimle Galatasaray Lisesi'nin önüne kadar koştum.

Beni görünce aralarına alıp "laylaylaylaylaylaylaylaylaaaaaay aaaaaa beellaaatriiiiiiiix" diye zıplayan adamların yanında olmak, insanı eve gidip uyuma fikrinden birden soğutabiliyor. Daha da iyisi, insan da onlarla zıplıyor ve etrafta sarhoş lan bunlar diye düşünen adamlar hiç mi hiç umursanmıyor.

Bir mekana girdik, tuvalete girip çıktık; neden bilmiyorum. Başka bir yere girdik, sonra leş Çınaraltı'na girdik (hala leş, ama içerde o koca çınar yok artık veya biz o kadar kafayı bulmuştuk), leş Çınaraltı'nda insomnia çalmasının şaşkınlığıyla biraz zaman geçirdik içerde, sonra Balans'a gittik - son durak. Orada ne kadar durduk, ben ne zaman çıktım, taksiyle nerelerden dolaşarak geldik bilmiyorum. Biliyorum da, "lan düzgün gitsene" diyecek takatim yoktu taksiciye. Öyle bir boşvermiştim, üç-beş liranın peşine düşemedim.

Geldim, uyudum; ertesi günkü işler beni yatağımdan kaldırana kadar uyudum. Daha saatlerce uyumak isterdim ama olmadı tabi.

Ne olacak bu halim bilmiyorum ama şöyle bir şey de var: Ben derim utanma iftihar et / sevmeyenler utansın.

Sevmeyenler utansın, sevdiğini hissettirmeyenler daha çok utansın, amin.


Ordan burdan derken fotoğraf iliştiremedim şuraya, iyisi mi hazır rakı demişken iyi bir rakı reklamı yapayım:


Fotonun orijinali için tıklayıp bir çağanoz gibi kendinizden geçebilirsiniz.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!