... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Gerçek, Yalan ve Garnitürlerimiz

Ayrılmaların uzuuun aldım-verdim-ben-seni-yendim sürecinde akla gelen birkaç şey var. Herkes kolay kolay dillendirmez bunu ama var işte (çünkü kararsızlık içinde ne kadar zaman heba ederse etsin, sonunda kendini ve herkesi "sadece içinden gelen sesi dinlediğine" inandırmak ister insan).

Nasıl bir yemeğin sunuluşu ve yanında ne ile geldiği önemliyse, bir insanın sunuluşu da önemli; o yüzden ben garnitür diyeceğim bu ek nanelere. Adam sizin en sevdiğiniz yemek olmayabilir ama yanındakilerle doyarsınız belki (ama bir yersiniz, iki yersiniz; öyle hayat geçmez, söyleyeyim).

Garnitür dediğin patates kızartması, haşlanmış sebze, yeşilik, kırmızı lahana filan veya iyi bir aile, arkadaşların sevgiliyi çok sevip benimsemesi (karşılıklı; ama daha çok karşı tarafın arkadaşlarının kişiyi sevmesi o kişiyi düşündürür), "okumuş çocuk, boru mu" düşüncesi, para-pul, ev-barktır; birkaç şey daha sayılabilir böyle.
Ben en çok arkadaşlar kısmına takılmıştım. Gerçekten sevdiğin insanların gerçekten sevdiğin bir adamla anlaşamadığını (veya tam tersi) görmenin insanı hayattan nasıl soğutacağını bildiğimden olacak, hep bir korku olmuştur içimde: "Ya beni sevmezlerse?". Aslında sevilmeyecek bir insan olduğumu sanmıyorum. Hele veliler pek sevegeldi beni şimdiye dek. Ama birkaç insanı irrite ettiğimi fark ettiğim oldu (İyi de, ne yapayım yani, sen de "marangozcu" demeseydin?!)

Aslında bunların kafamı son kurcalamasının üstünden yıl geçmişti neredeyse; ta ki, dün o beni pek seven arkadaşlardan birine rastlayana kadar. Aynı uçaktaydık, indik, bana baktı ve tanıdığını belirten bir işaret yapmadı, ödeme sırasına girdik, ben ona (çünkü karşı karşıya gelmiştik artık) "Naber?" dedim, o beyninin içinde beni ve ismimi arayarak "iyidir, senden?" dedi, sonunda "Ee, Pınar!" diye ekledi.

Hakkını yemeyeyim, 2-3 denemeden sonra hatırladı beni aslında. Yine de hakkımda ne hatırladığından emin değilim. Oysa ki ben onun kim olduğunu, kiminle evlendiğini, evini, çocuğunu, nerede çalıştığını, baskın karakter özelliği olan dominantlığını hatırlıyorum. Tıpkı tanıştığım insanları da hatırlamaya ve karşılaştığımda selam vermeye (karşılık alamasam da) gayret etmem gibi. Neden hatırlıyorum bunları? Bilmiyorum.

Burdan varmaya çalıştığım nokta şu: Sizin, başkalarının da sizi onlar kadar sevmeyebileceğinden korktuğunuz, karşı tarafın o arkadaşları var ya... Onlar size siz olduğunuz için zerre kadar değer vermiyor olabilir. Çünkü siz sadece sevgilinizin yanında bir "aman ne şeker"sinizdir, gidişiniz olursa dönüşünüz olmaz. İşte bu arkadaşlar, yalandan arkadaşlardır.

Ben size biraz da, gerçek olan bir şeyden bahsedeyim. 7 yıl boyunca haftanın 5 günü veya daha fazla gördüğüm, sonunda kendimi kaybedercesine ağladığım kavgalar ettiğim, ilk heyecanım, ilk aşkım ama daha önemlisi arkadaşım bir adam var. Hala araşıyoruz ve görüşüyoruz, hala ben onun zaman zaman kendini veya beni paralamasına izin vererek onu dinliyorum ve ben onunla inanılmaz eğleniyorum. Ardından üzüldüğüm zamanlarda merak ettiğimin, çok merak ettiğimin aksine, yıllar geçtikçe sıradan olmadı, sevdiğim gibi kaldı.

Nasıl görüşmeyebilirim ki? Onun gözünde farklı bir yerde olduğumu ve olacağımı bilmek bana iyi geliyor. Onun bana bakışında 15 yaşıma ait bir duygu görmek hoşuma gidiyor. Aşk, tutku değil de; çocukluk, saflık, hayranlık belki. Sonra aradan 8-9 yıl geçmiş, büyümüş, değişmiş halimizle; hani onun o zamandan yaşamaya başladığı ama bende görmeye alışkın olmadığı hayata başlamış halimle beni gördüğünde sanki bir de şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ifadesi ve belki ufak bir beğeni -ne de olsa iyidir benim muhabbetim- görüyorum gözünde. Bunlar hoşuma gidiyor işte.

Bir gece 22:30 sularında evinin önünden geçerken aklıma geldi, hazır ve kısa süre için buradayken bir kahve borcunu yerine getirmek üzere aradım, yanında arkadaşı vardı ama "madem kapının önündesin" indi aşağı ve inatla, ısrarla beni yukarı çağırdı yaklaşık 10 yıl sonra ailesini tekrar görmek üzere; çünkü annesi beni çok merak etmiş!

Beni, annemi, kardeşimi, hayatımı konuştuk. Daha doğrusu, onların hakkında her şeyi hatırlayan bu insanları güncelledim ben sadece; ne de olsa bu arada ben mezun olmuş, işe başlamıştım; kardeşim ikinci kez mezun olmak üzereydi ve ayıptır söylemesi eşşek kadar olmuştu. Ben ne yapıyordum, hayatımdan memnun muydum, ah bi de Gamze vardı o neredeydi, Nefise vardı, ne, evlendi mi, ne kadar erken!di, Maho vardı sonra, lisede de neler neler olmuştu değil mi, üff...

O kadar çok güldüm ki, gözümden yaş geldi o gece. O evden, arkadaşım yokken de kahve içmeye geleceğime söz vererek, herkese sarılarak ayrıldım gecenin 1'inde, o da, sabah 5'te kalkıp bir uçağa yetişiyor olacağım için. 10 yıldır benimle ilgili her şeyi hatırlayacak kadar beni sevmiş ve benimsemiş insanların yanından, dönüşümde 1 yılda adımı dahi unutacak kadar beni hayatına dahil etmemiş biriyle karşılaşmak üzere ayrıldım.

Sonuçta, gerçek olan o kadar büyük yer kapladı ki içimde, yalan olanı kafama takamadım bile...

Madem yeni yıla yaklaşıyoruz, bir dileğim olsun:

Herkese, bu kadar gerçek mutluluklar bahşolsun!

(28-29 Aralık 2009, Ankara, İstanbul)

Ha benim spoylırıma!

bence,
eğer her dakika bir şey yazıyor ve insanların önüne koyuyorsanız, arada üç-beş satır spoiler okutmayıvererek insanlara bir şey kaybettirmezsiniz.

ancaaaak,
kırk yılda bir yazıyorsanız, o zaman az ye de azıcık film yazma derler adama.

ne yani, düzenli olarak film izlemeyen ya da sinemayla yalandan bi ilişkisi olan adamın blog izleyicisi olması mümkün değil midir?


hayır, ondan sonra çok asabisin bellatrix, aman ne kızıyosun bellatrix...
insana ağız tadıyla işten çıkmadan bi kafa dağıttırmıyosunuz ki!
:)

naçizane (on iki)

Hayatımdaki her şey gibi yazdıklarımı da geride bırakamayıp, dönüp dönüp bakıyorum ve çoğunlukla, ilk birkaç okuyuşta bir şeyler değiştiriyorum.

Yani hem düşüne düşüne yazıyorum; hem de dönüp tekrar bakıyorum, değiştiriyorum, tekrar, acaba bunu boşuna mı yazdım, başka bir yazının içine iliştirse miydim diyorum, bazen yapıyorum bunu, HOF! Sıkıldım yav yazarken :)

Demem o ki, canınızı sıkmak istemem aslında beni takip etme gibi bir eziyete girişmiş bir avuç insan bulmuşken ama, Herakleitos'a da karşı gelecek değilim -zaten anlamam felsefeden, biz hep dönerciyiz-:
"Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz"


Okuduğunuz hiçbir şey aynı kalmayabilir. Üzgünüm, matah bir şey olduğum için söylemiyorum ama, beni takip etmek zordur :)

Saygılarımla efendim.

inat ettim, inat eyledim

-bu da bir nevi oruç sonuçta-

aramayacağım.

Tetris



Al bakalım Umut Sarıkaya, bir mutsuzluk tanımı da benden:
Tetris oynarken ilk gelen parçanın Z şeklinde olması

Mutluluk

Şu an, tam bu an evet, çok mutluyum!

Mutlulukları yazmayı yarınlara bırakırım hep ben (çekingen, tutuk, saygılı) ama şimdi kriz gelmişken yazmak istedim:
İçimden kocaman bir ışık çıkıyor!

Halesi de üzerinde ışığın, kendiliğinden. Valla ben bir şey yapmadım :)

-miş, -mış

Olumlu bir şeyler olmuş son zamanlarda, daha da olmaya devam edecek-
Tebdil-i mekanda ferahlık var-

Kafamı yoran ve beni mutluyken mutsuz edeceğini, rahatsız edeceğini düşündüğüm her şey, düşüncesi dahi bana fenalık getiren her şey
gidecek-

"Dünya varmış!" diyecek, "Demek ki bu işler böyle de oluyormuş, böylesi de varmış" diye ferahlayacak;
üç vakte kadar
özgür,
kendi hayatına hakim
ve büyük bir mutluluk içinde olacak-
ım.

Fala bak fala, kamyon farı gibi.
AMİN be ya!
fal (temsili)

Hey there, sucker!

Sucker, benim. Hani uçurumun kenarından koşmaya devam eden Coyote azıcık havada sallanıp, sonra birden alnında Jackass yazan bir eşeğe dönüşür; sonra da aşağı düşer ya. Ben galiba hala düşüyorum :) Gülümsedim evet (yüzümde hiç gülümseme oluşturmayan ifadelere smiley kondurmak adetim değildir). Sinirden güldüm yalnız, yanlış anlaşılmasın.

Yahu... Hiç tutmadığım bir Mojito sözü vermişim o sırada uzaklarda olan arkadaşlara günün birinde. Hiç veya hiçbir zaman istediğim gibi yanıtlanmayacağını önemsemeden uzuuuun uzun günlükler, haftalıklar yazmışım. Benimle hiç konuşmak istemediğini gayet açıkça belli eden adamlara "devam ediyoruz, çünkü devam etmeliydik" demişim. Benimle hiç konuşmak istemediğini gayet açıkça söyleyen adamlar için de üzülmüş, bunu çok sorgulamışım. Ve belki de atlatamamışım uzun bir süre, belki de hala.

Bunlara neden dönüp dönüp bakıyor ve kendimi kaşıyorum bi nevi, bilmiyorum. Sayfalarca yazmış, saatlerce kendimle konuşmuş, rüyalarını görmüş, senaryolar yazmış ve oynamışımdır; ama ne yaparsam yapayım geçmedi yahu hırsım, üzüntüm, öfkem; hiçbirinde de "amaaan çok da fifi!" diyemedim! Biliyorum aslında tek yapmam gereken, hepsini ordan burdan toplayıp karşıma dizmek ve teker teker, o zaman söyleyemediğim şeyleri söylemek; "demek ki hepsi, bi kız arkadaş bulana kadar - o istedi diye veya istemedi diye her şey tepetaklak oluyor öyle mi? o zaman sana diyecek tek bir söz var: amsalak", "demek büyüyünce... tamam, bi 10 yıl sonra konuşalım bakalım", "evet, gerçekten çok ortak yönümüz var, seninle onun arasında olmayanın aksine", "sen bu işi yapamazsın. bitti.", "sen, önce birisi hakkında ne düşündüğüne, ne hissettiğine, ne tükürdüğüne ve ne kadarını yalayacağına bi karar ver de sonra konuşalım; daha dün savunduğum adamlarla beni karşı karşıya getirip, sonra da en kötü lafları ben etmişim gibi çıkamazsın işin içinden. oh ne ala memleket be!", "ne kadar safsın, gerçekten. yoksa rol mü yapıyorsun acaba, anlamazdan gelmek daha mı kolay geliyor, ancak öyle mi kaldırabiliyorsun bu yükü... belki. belki de öyle bile kaldıramıyorsun. neyse, bana ilişme de", "demek ki arkadaşlığın buraya kadarmış. o halde senin için üzülemeyeceğim bile. ne de olsa, gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren bi adamdan ilişki konusunda icazet alacak değilim", "sevmiyorsan konuşmazsın arkadaşım, zorla mı yani :)"

Acaba gerçekten, ama gerçekten düşündüğüm kadar büyük bir haz mıdır bu, yoksa daha büyük bir vicdan azabı mı?
***

Sonuçta az gidip uz gidip anladığım, değer vermekte ve verdiğim değeri göstermekte etrafımdakilerden neredeyse hep bir adım ileride olduğum. Hep daha bağımlı, daha istekli, daha muhtaç olduğum için; hep onların yanında olmak veya istediğimde onları hep yanımda görmek için. "Seni seviyorum" diyemediğini sanan biriyken, aslında belki de gereğinden fazla veya yanlış insanlara söylediğimi, azcık daha cool dursam ah belki de ne güzel olacağını görmek ilginç (zaten strateji oyunlarında da hiç başarılı olamamışımdır ben).

Eğer "pişman olduğun zaman dönebilirsin / ben yine burda olacağım"cı biri iseniz; eğer kırılıp, ister istemez uzaklaşıp sonra kapınız çaldığında yüzünüzde bir gülümseme ile kapınızı açıyor ve kendi kendinize oluşturduğunuz kırgınlıklar hakkında konuşmuyor, laf sokmuyor, trip atmıyorsanız; alabildiğine sakin, huzurlu ve karşınızdakinin huzur bulduğu biriyseniz, o zaman sanırım her şey çok güzel oluyor.

Yok, göstererek veya göstermeyerek sürekli isyan eden bir yapınız varsa ve geçmişle sürekli hesaplaşıp aslında karlı olmanız gerekirken zarara uğradığınızı fakat yapacak hiçbir şey olmadığını fark ediyorsanız, yandığınızın resmidir.


İşin garibi, tüm bunları aynen çevirip bana sokabilecek tek insana da ben aynı, bu serzendiğim şekilde davranıyorum. Ne kadar kötü hissettirdiğini bilerek. Ama kesinlikle istemeyerek.

Biliyorum sen "özür dilemek, tekrar yapmayacağım demektir" dersin hep ve ben bunun için söz veremiyorum ama yine de, özür dilerim anne.

(25 Aralık 2009, Gayrettepe)

Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin ebedi olmadığını kendine tekrarla - 40 kere söylersen, olurmuş.

yine gülecek bir neden :)

Bu yazının arkaplan müziği şudur:
http://www.youtube.com/watch?v=xB67guV1dGg

Yeni bir aşk, yeni bir iş değil ama, yine gülecek -hem de kocaman gülecek- bir neden! :)

Bu heyecanım geçmeden, kanıksamadan, büyüsü bozulmadan ve "bir zamanlar bizi mutlu etmiş şeyler" rafına kaldırılmadan yazmak istedim. Aslında saat 04:30, pazar sabahı. Uyumuyorum, uyuyamıyorum; uyumamak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Üstelik inanılmaz yorgunum: İ-NA-NIL-MAZ! Taşınma işimin arasında sadece kendi isteğimle karar vererek, gözlerimin kapanması pahasına gittiğim Avatar'dan -ki bu başka bir yazının konusu- döndüm. Sadece kendi isteğimle karar veriyor olmamın bünyemi bu kadar zorlamakta etkisi olduğu aşikar; kaldı ki güzelim filmin 2-3 yerinde kendimi kaybedeyazdığım oldu. Neyse, konu bu değil.

Daha tam yerleşmedim. Dolabım, ayakkabılarım, shot bardaklarım, yaka kartlarım, kitap ayraçlarım ve kitaplarım burada değil. Yeni odamın ortasında bir koli var, içinde de yangından ilk kurtarılacaklarmış pahasına doldurduğum ıvır zıvır :) Daha çıkardığım çorabı nereye atacağımı dahi bilmiyorum; bir yer bulduğumda da çorabımın takibini kendim yapmam gerekecek artık, bunu fark ediyorum - değişik.

Hayatım, işim bir şeyleri takip etmek üzerine kurulu ama bu hiç bu kadar keyifli olmamıştı.

Beni sinema çıkışı eve bırakan dostumun gözünden tekrar gördüm sanki yeni evimi, bu saatte. Belki uykudur gözünden akan ama ben değişik bir bakış sandım; "vay be" bakışı, "artık inandım" bakışı, "çok iyi oldu senin için" bakışı, çoğunlukla şaşkınlık, belki biraz gurur... Yanlış anlamış da olabilirim tabi, ya da tüm bunları ben bakmış da olabilirim.

Şimdi yatmam gerek, başka bir evdeki kendi yatağımda, ilk defa. Ben zaten yerini yadırgayan biri olmadım hiç ama, yattığım hiçbir yeni yerde hiç bu kadar huzurlu olmamıştım.

-- ve kendi evinde takılmak da süperötesi bir duyguymuş.

(20 Aralık 2009, 04:30)

naçizane (on bir): BFF

Lucky diye bir şarkı var; nasıl olup da daha dinlemediyseniz şurdan dinleyin beni uğraştırmayın lütfen, Jason Mraz ve Colbie Caillat beraber söylüyor. Bu abi ve abla diyor ki:

I'm lucky I'm in love with my best friend
Lucky to have been where I have been
Lucky to be coming home again
Ooohh ooooh oooh oooh ooh ooh ooh ooh

Ooooh, oh no hatta!

En iyi arkadaşınıza aşık olun, sonra bakın bakalım ortada ne aşk, ne arkadaşlık kalıyor mu? Kısa bir süre için dünyanın en iyi ilişkisi, en şahane duygusu oluyor ama sonra...

Bir gezi dergisinde okumuştum fakat adını hatırlamıyorum; dünyanın en iyi afrodizyakı çok nadir bulunan bir yiyecekti ve onu yedikten kısa bir süre sonra öleceğiniz kesindi. Bunun gibi bir şey işte en iyi arkadaşına aşık olmak.

Boşa sallamıyorum, bana güvenebilirsiniz.

/ yalandan / kocaman / rengarenk / geçici / oyuncak /

Düşündükçe burnumla oynarım ben. Böyle üstten üstten dürterim burnumu, sanki salyangoz gibi kıvırabilecekmişimcesine oynarım. Annem "kanca gibi yapacaksın güzelim burnunu" der hep - ki burnumun güzelim olduğu konusunda haklıdır (yaygın kanının aksine estetikli değilimdir).

Kırmızı, kıpkırmızı yaptım burnumu son zamanlarda. Çok düşünmek iyi değil be abi be, ah be, ama huylu huyundan vazgeçmiyor ki işte, napıcan.

Kendimi sadece kendi kafama göre dışarı atabildiğim ilk gece, bir de baktım uzun zamandır yüklenmediğim kadar Türkçe pop yükleneceğim bir partideyim. Bunun mevzubahis olmasına da gerek yoktu, eğer dönerken radyoda çalan o şarkı olmasaydı. Olmasaydı, "Ne yapıyorum lan ben?" de demeyecektim ve gereksiz bir hüzne de bulanmayacaktım ve dahi saçmaladığımı fark etmeden koltuğuma zıbarıp uyuyacaktım.

Kendimden başka kimsenin fark etmeyeceği saçmalamalarda üzerime yok. En azından sadece kendimi kandırıyor ve sonunda birine karşı suçluluk duymuyor olmakla övünebilirim. Çünkü sadece kendime karşı saçmalamadığım ve durduk yerde ve çoğunlukla gereksiz şekilde suçluluk duyup kendimi paçavra gibi hissettiğim çok an oldu.

Tenkit ettiğim her şeyi farklı kılıklarda yapmamın bir açıklaması olmalı. Ceza gibi bir şey bu; hani derler ya kızlar büyüyünce aynı anneleri gibi olurlar; onun gibi, çok uğraşırsan, çok dalga geçersen, insanların hayatlarının merkezlerine oturttuklarına şaşırarak, kahkahalarla gülersen...

...sonunda şunu diyecek hale gelebilirsin: "en azından o karşılıklı bir bağımlılık"

Kötü gün dostu olmak için yaratıldığımdan, veya, o kendimi paçavra gibi hissettiğim zamanlarda hep birilerini aradığımdan olacak, hayatımın acil durumlarda aranacak kişisini arayıp dururken, kendi kendimi birilerinin acil durum kişisi yapmaya çalışıyorum.

İşin garibi, hayatımda hiç tek olmadı benim: Tek bir kişi (hani "ilk ve son" anlamında), tek bir en iyi arkadaş, her şeyin anlatıldığı tek dost, yakın olunan tek aile bireyi... Tek bir ben de olmadım hiçbir zaman, tek bir düşüncem de olmadı; dolayısıyla kendimi de hep birden çok insanla paylaştım:

Kız arkadaşlarımın saçmalıklarından sıkıldığımda erkek arkadaşlarıma,

Erkek arkadaşlarımın saçmalıklarından sıkıldığımda kız arkadaşlarıma,

Sevgilimin saçmalıklarından sıkıldığımda en yakın kız arkadaşlarıma,

Saçmalamak için hayatımda en beraber saçmalanası adamlara -ki 3-5 tanedir-,

Birine sarmam gerekiyorsa o an etrafımdaki herkese,

Birine sarılmam gerekiyorsa çok belli birkaç kişiye (kendisine sarılacağımı gözümden anlayacak, liseden kalan en önemli yadigarlardan tek bir adam var ve ileride, "işyerimden bana kalan en önemli yadigarlardan" diye bahsedeceğim iki kadın)

İçip de hayatın anlamını aramak istiyorsam birkaç kişiye,

İçip de saçmalamak istiyorsam illa ki bir kulübe (çok mu belli ettik ne:))

Birini eleştirmek istiyorsam herkese ve her şeye, ama en çok da kendime

...döndüm hep.


Ben biliyorum ki aslında boşuna burnumla oynayıp durduğumu ama elimde değil ki ulan, hayatımın gidişatı konusunda birazcık umutsuzum.

İki Resim Arasındaki Yedi Farkı Bulunuz.

Biri Viyana Hayvanat Bahçesi'nden, ben çektim ama pek parmağım olduğu söylenemez fotoğrafın başarısında, zira model güzel (herkes de model olamaz yani!)
Diğerinin menşei hakkında hiç fikrim yok.

Ama poz aynı poz değil mi allahaşkına? :)

Wiener Schule*

Viyana’ya gidemezsem üzülmem dedim ama (dedim valla), kazın ayağı öyle değilmiş!

Özel olarak Viyana’ya ve şimdi gitmediğime üzülmeyebilirdim ama, hem araştırıcılarımla bu kadar zaman geçiremediğime veya onların aralarındaki esprilere dahil olamadığıma; hem de Viyana sokaklarını tek başıma dilediğim gibi arşınlayamadığıma çok üzülürdüm.

İş için gittik, malum (tabi blogu takip edenlere malum). Toplantının ilk gününden ilk hatırladığım, isim vererek afişe etmek istemediğim karizmatik çalışma ekibi kişisi… Hani bilgisayar başında İngilizce’nin elverdiği ölçüde sizli bizli olduğum; kimdir, nasıldır bilmediğim bir adamla tanıştığımda ağzımdan çıkan ikinci şey bu kadar genç birini beklemediğimdi. O da aynı şekilde karşılık verdi ama;
- You look young.
- I am :)
3 gün sonra 32 yaşını dolduracakmış (doğum gününü kutlamak üzere aklına not et, tamam).

Tabi bu küçük gösterme veya kendini genç hissetme nanesinin insana verdirdiği aşırı tepkiler de oluyor. Araştırıcılarımdan biri bana “Evli misiniz?” diye sorduğunda öyle dehşetli bir “Hayır!” dedim ki, açıklama yapmak zorunda hissettim kendimi: “Ben, daha erken olduğunu düşünüyorum da ondan, şaşırdım sorunuza”. Nitekim, erken olduğuna ve evlenip de ne yapacağıma oybirliğiyle karar verildi, hepimiz rahatladık.

Başka neler oldu toplantıda… Tabi çalışmaya özgü bir şey anlatmayacağım ama; akşamları ve araştırıcılarımla yalnız kaldığım zamanlar değerliydi. Avusturya HCO'sunun benimle tanışması ve dünyanın, bizim sadece departman toplantılarında duyduğumuz “diğer ülkeler” tarafını, o taraftan birinden dinlemek değerliydi. Aslında Türkiye’de bizim ne kadar kaliteli bir iş yaptığımızı, konumuza ne denli hakim olduğumuzu anlamak, sadece para için çalışan altı aylık adamlarla aramızda dağlar kadar fark olduğunu başkalarının onaylaması çok değerliydi. Bir de, toplantıyı düzenleyenlerin, onlara aldığım ufak nazar boncuklu bilezikleri takması ve her fırsatta bana göstermesi, çok sevimliydi :)

Bu arada ben herhangi bir siyasi veya dini yorum yapmamaya özen gösterirken ve yorum yapmaya meyilli arkadaşları uyarmak üzere kurulmuşken, hepsi birbirinden espritüel araştırıcılarım daha uçağa binmeden, sabahları tüm apartmana inat okudukları ve hatta ibret-i alem babında bir tane de fazladan alıp kapının önüne bıraktıkları gazeteleri, bak-işte-uyduda-özellikle-yayınlanmayan-ama-neyse-ki-Digiturk’ten-izleyebildikleri kanalları, hani o son mitingde on binleri güldüren fıkraları anlatmaya başlamışlardı bile :)

Toplantıdan 1 (yazıyla bir) tane fotoğrafımız olmayabilir ama 774 tane fotoğrafla döndüm ben Viyana’dan. Bu sayı sizi şaşırtıyorsa, 678 veyahut 890 desem de şaşıracağınız için dönüp gerçekten kaç fotoğraf olduğuna bakmak için zahmet etmiyorum. Sonuçta deli gibi fotoğraf çektim her zaman olduğu gibi. Ama sadece benim suçum değildi bu: Viyana, ancak her heykelin fotosunu çekme kafasından kurtulunca gezilebiliyor. Çünkü her yerden, her binadan sanat fışkırıyor - o koca kiliseleri, katedralleri, müzeleri, meydanları saymıyorum bile! (Stephansplatz’ın ortasındaki Do&Co Otel’i tenzih ederim. Hala bu binaya dair ilk intibamdan daha uygun bir benzetme bulamadım: 1. Erkek Yurdu’nun yamacındaki Natuk Birkan!)

Peki ben bir şeylere takmasam hayatım ne kadar eksik olurdu? Çok. O zaman azcık isyan edelim, bariz bir isyan da olsa: Gavur ellerde taharet musluğu olmayışı çok ayıp, ve bu konuda bir dostuma hak vermemek elde değil: “Neyse ki duş başlığı klozete yakındı!” :)

Ayrıca, Viyana çooook pahalıydı! İnsan bir şişe suyu 1,3 euroya içmemeli. Üstelik su deyince önüne gelen gazlı garip şeyi reddedip özellikle still water istedikten sonra. Pahalı diye mi, pahalı diye az içtim diye mi bilmiyorum; su çok güzel geldi ama. Tabi o 1,3 euro verdiğim yarım litre suyun gece ağzımı musluğa yapıştırdığımda içtiğim suyla aynı olduğunu anlayana kadar! Ama restoranda musluktan doldurulduğuna emin olduğum suyun hep insanın dişinin kovuğuna gitmeyen minicik bardaklarda gelmesini hiç anlamadım. Ve işte o suları içerken obez Amerikalıların litrelik kola bardaklarına çok özendim.
Dünyanın en saçma şeyi: Lagos

Sonra, dünyanın en saçma şeyi dahi 2 euroydu yahu! Lagos; yani sirke suyuna batırılmış, kızarmış hamur. Patatesli olduğu iddia edilse de içinde gerçek patates parçacıklarına veya aromasına rastlamak mümkün değildi. Ve tabi yanında bir bira olsaydı çekilebilir olurdu ama, büyük umutlarla gittiğim Beer House (veya onun Almancası neyse) adlı yerde bira yoktu (satıcının bana “yok” deyişinden anladığım kadarıyla hiçbir zaman da olmamıştı).

Bira içemediğim gibi, kola da içemedim; çünkü Pepsi sarmıştı dört bir yanımı. Türkiye’de konuşulmaya bile değmeyecek pazar payına rağmen Viyana’da neden karşıma sürekli Pepsi çıktığını kendi kendime sordum. Cevap bulamadım tabi, ne anlarım ben pazarlamadan satıştan. Kendi kendime mırıldandığımla kaldığım nice şeyden biri oldu bu da (sanırım bu konuya bilahare döneceğim).

Öğrenci kimliğimi okula geri vermemiş olmamın ekmeğini çok yedim bu pahalılıkta. Yaş haddini de doldurmadığımdan, tüm müze ve sergiler kabul etti öğrenci kimliğimi. Yalnız, gofretmişiz misali üzerinde barkodu unutulmamış olan okulum kimliğinin üzerinde tek bir İngilizce sözcük olmadığını yeni fark ettim. Bizim okul ekolünü düşününce, şaşırdım da. Karşımdaki Almanımsıların, hiçbir şeyini anlamadıkları kimliği kabul etmelerine daha çok şaşırdım. Belki de oradan kurtardığım parayı her müzenin çıkışındaki hediyelik eşyalara -illa ki- dalarak harcayacağımı tahmin etmişlerdir?

Nerelere gittim peki… Albertina’da kültür mantarı gibi dolaştık saha görevlimiz Elif ve Sibel hocamla, Empresyonist sanatçılar sergisi vardı hem. Benim kültür mantarlığım, sanatın bana bir şey ifade edişiyle (bkz. çok net anlamak) kendine hayran bırakışı (bkz. hiçbir şey anlamadan hayran olmak) arasında bir yer bulduğu için kendine, pek bir şey hatırlamıyorum, ağzımın çok kez açık kalması haricinde tabi.

Ağzım kapanmadan Stephansplatz’da buldum kendimi. Devasa bir katedral; mükemmel vitraylar, işlemeler, varaklı çerçeveler, resimler her yerde, ve nasılsa çok iyi korunmuş hepsi. Bir de kilise orgu vardı tabi, hayatında ilk ve son orgu Albert Long Hall’de gören benim için şaşkınlık verici derecede büyüktü.
Uğruna cennetten kovulunası bir Viyana Şinitzel ısmarladım araştırıcılarıma sonra. Ismarladım dediğime bakmayın, tabi ki onlar beni götürdü Figlmüller’e. Yoksa ben nereden bileceğim en iyi şinitzelin nerede yapıldığını, şinitzelin yanında patates salatasının default geldiğini… Ne kadar bahşiş bırakmam gerektiğini dahi onlara sordum. Ufacık, sevimli ve hıncahınç dolu bir dükkan, 1905’ten beri ayakta bir isim; üstelik kendi şaraplarını da kendileri yapıyorlarmış – ama ne buruk bir kırmızı şaraptı o!
Kafam kadar, evet.
Sonracıma, Sacher Café’ye gidip Sacher torte yedik, bakalım neymiş diye. Apfelstrüdel, Almancamın adını hatırlamama izin vermediği portakallı, zencefilli kek, kahvelerimiz, hepsi gayet güzeldi. Günün ilerleyen saatlerinde gittiğimiz Mozart Café’nin menüsünde “Türk Kahvesi” görmek de hoş bir sürpriz oldu, hem de yanında lokumla.

Başka başka… Mesela birçok deniz ürünü gibi istiridyeyi de sevmediğime karar verme fırsatım oldu – ööööf neydi o ya, yutamadım bile! Bye bye love, bye bye world’s best afrodisiac, sizin anlayacağınız. Hazırlık’ta Exploring English kitabındaki hikayelerde karşımıza çıkan ve İlknur hoca’nın bize “ya işte pastırmalı yumurta gibi bir şey çocuklar” dediği bacon & egg de alabildiğine yağlı ve alabildiğine güzelmiş, bunu gördüm.

Bu arada hep yediğini içtiğini anlattın, demeyin; adamlar buzdolabı mıknatıslarının, kartpostallarının üstüne dahi bu saydıklarımı koymuşlar. Övünmek gibi olmasın ama, şu ülkemizi pazarlama (yaygın kanının aksine sadece turizm açısından, tabi) işine çok giremediğimiz için bizim her bir şeyimiz bu kadar tanınmıyor, bilinmiyor. Övünme bunun neresinde derseniz, tıpasında: Hiç üzerinde kebap, künefe, Amasya elması, Arkeoloji Müzesi veya İbn-i Sina olan buzdolabı mıknatısı gördünüz mü? Ben görmedim. Zaten hangi birini yapacaksınız, o kadar çok var ki ünlü, meşhur, önemli, nefis…

Elinde pek bir şey olmayınca, taşı sıksan heykel çıkarır, çikolatalı kek yapsan kartpostala basarsın, gibi geldi bana. Şunun şurasında üç-dört yüzyıl önce yaşamış adamların hatıralarını ve bıraktıklarını da, sanki tarih öncesinden kalmış gibi anlatırsın.

Ama iyi anlatırsan, herkes etkilenir. Schönbrunn Sarayı’nın bahçesindeki labirente girmek için para vermeye razı olur herkes (Yok, ben girmedim. Hayır, Harry Potter ve Ateş Kadehi’nin bunda bir etkisi yok:)) veya sarayda Imperial Tour için 36 euro sayabilir.

Böyle dediğime bakmayın, ben kendi kendime ve görünürde eğlenecek hiçbir şey yapmadan çok eğlendim. Ben de çok etkilendim her şeyden, tamam çok bariz şeyler yapmadım belki işte yukarıda bahsettiğim saray turu gibi, ama kısıtlı zamanımda görmek istediğim her yeri gördüm. Sarayın önünden aynen geçip, hayvanat bahçesine gittim; o kadar alakalıyım Hofburg hanedanıyla. Adlarını bile yanlış yazmış olabilirim :)

Ama hayvanat bahçesi kocamandı yahu! Koca koca hayvanlar, küçücük hayvanlar… Bir de onların heykelleri. 3 yaşında çocuklarla birlikte kaplumbağa kabuklarının içine girdim, gergedan heykellerinin üstüne tırmandım güç bela (eh, 14 yaşımın çevikliğine sahip değilim haliyle ve üzerimde palto vardı, anlayış gösteriniz) ve bana şaşkın şaşkın bakan annelerine fotoğrafımı çektirdim. Etrafımda hep beni bir daha görmeyecek insanlar var diye, çocuklaşabildiğim kadar çocuklaştım yani. Koala gördüm, hatta beslenmelerini izledim (Koala-okaliptüs ilişkisi bülbül ile gül’ünkine benziyor ama biraz daha trajik bir son ile). İlginç bir tespit, bana mı denk geldi bilmiyorum ama, sevgilisini kapan hayvanat bahçesine gelmişti bu arada.

2,5 yaşında martıyla konuşmuşum, 24 yaşımda pelikanla konuştum. Az gidip uz gidip, hayatımda bir arpa boyu yol gittiğimi görmek, içimdeki çocuk açısından umut verici. Bir de, o kadar çok kendi kendime konuştum ki tamamen yalnız olduğum 1,5 gün boyunca. Bu bile eğlenceliydi ama, yine de yanımda beni çok iyi anlayacak birim, bir aynam olmasını istemedim dersem, yalan olur.

Sonra, dönmedolabı deneyeceğim diye 4 metro değiştirip, doğru lunaparka. Tabi hayvanat bahçesiyle dönmelolabın biletini beraber alınca bayağı ucuz olmasının da etkisi var (cost-minimization kafamla ünlüyümdür söylemesi ayıp). Bu arada, lunaparka gittim derken, metro çıkışından lunaparkı bulmaya çalışmam komikti. Ben nasıl dönmedolabın İngilizcesini yeni öğrendiysem, Almanımsılar da bilmiyordu. Neyse ki şehir haritasına resmini koymayı akıl etmiş Viyana Büyükşehir Belediyesi. Dönmedolapta yine bir olay yoktu ama, 8-10 kişilik kapalı odacıkları olan dönmedolabın her bir odacığı birbirinden farklı dizayn edilmişti: Bizim gibi halktan insanlar ayakta durup veya ortadaki bankta oturup etrafı izler, bol bol fotoğraf çekerken; başka bir odacıkta iki kişilik romantik bir yemek sürüyor, bir diğerinde 5-6 tane kalantor amca şampanyalarını yudumlayıp kanepelerini atıştırıyordu. Eyh, etrafta Kız Kulesi yoksa evlenme teklif etmek için dönmedolap kabini ayarlamak normal olsa gerek? :)
Oradan çıktığımda artık gece olmuştu. 4 derece soğukta yanaklarım Heidi gibi kıpkırmızı olmuşken dondurma yedim - en çok merak ettiğim elma, after eight ve çilekli cheesecake aromalı dondurmaların hepsini denedim. Mozartkügel aldım ofistekilere ve evdekilere, her yurtdışından dönen gibi bastım ben de çikolatayı tabi.

Hostele dönerken, kalan yarım günümün planını yaptım, kimlere ne alacağımı düşündüm. Telefonla yapmak istemediğim güncellemeleri internet üzerinden yaptıktan ve herkese sağ ve salim olduğumu bildirdikten sonra odama kavuştum. Ne sevimli odam vardı yaa :) Kitap okumaya çalıştım, bir Freud hikayesi okuyordum o zamanlar, ama ne fayda, hemen uyumuşum. Hostele döndüğümde bir omzumu ve belimden aşağısını hissetmiyordum zaten – o kadar çok yürüdüm ki! Yalnız, demek ki yürüyebiliyormuşum, yürümeyi sevmemem hep aynı yerlerde yürümemle ilgiliymiş. “Likya yolunu bile yürürüm ki” dedim kendi kendime o zaman (o zaman yürürdüm). Peki, bir daha bu Viyana yollarını aynı hevesle yürür müyüm? Tabi ki, ama gezdirmek isteyeceğim biri veya birileri olursa yanımda.

Ertesi gün hediye almaktan arta kalacak olan kısıtlı zamanımı en çok görmek istediğim iki yere ayırdım; Sisi Museum (öyle olmasını isterdiniz biliyorum ama travesti olan değil, imparatoriçe olan) ve tabi ki Freud Museum.

Sisi, çok ilginç bir karakter; kitabını dahi aldırdı bana müzeden çıkmadan. Kadın diye bahsedemeyeceğim ondan, çünkü hep asi bir kız olarak kalmış. Hayatını anlatmak istemiyorum, Wikipedia’da vardır o. Sadece kendi yazdıklarının, şiirlerinin, hissettiklerinin, hiç bitmeyen yasının beni çok etkilediğini söyleyebilirim. İmparator kuzeni Franz Joseph’e aşık olan ve onunla evlenen bir kadının olması gerektiğinin aksine bu kızın sadeliği, zarifliği, gösterişten ve saray adetlerinden hiç hoşlanmayışı, özgürlük sevdası, gezmeyi çok sevmesi… Her şeyi etkiledi beni.

Yazdığı birkaç şey var ki uzun bir süre aklımda kaldığı için ben de not aldım defterime. Tabi ki orijinalleri İngilizce değil ama, ben öyle dinledim, ne yaparsınız:

(imparator ile tanıştıktan ve onun kendisiyle ilgilendiğini öğrendikten hemen sonra)
“How can he think of me? I’m so insignificant. (…) I’m so fond of the emperor. If only he weren’t the emperor.”

(hayatının ilerleyen dönemlerinde)
“Destinations are only desirable because a journey lies in between. If I arrived somewhere and knew that I would never leave again, even paradise would turn into hell for me.”

Sisi’nin ölüm haberi Franz Joseph’e ulaştığında, imparatorun ağzından ilk çıkan sözcükler de şunlar olmuş:
“You do not know how much I loved this woman.”

Kaldı ki, barizmiş eşini ne kadar çok sevdiği; üstelik o dönemin şartlarında insanlar birbirlerine özellikle mesafeli durur, hiçbir şey belli etmez; Türk arkası-yarınları gibi birbirlerine düşündüklerini pek anlatmazken… Sadece kendisi için yaptırdığı ve çalışma masasının önüne boylu boyunca astığı Sisi portreleri bile yeter bence.

Sisi Müzesi’nden çıktıktan sonra Freud’un evini, hastalarına baktığı yeri görmeye gittim. O meşhur koltuk yoktu (Londra’ya sürüldükten sonra oraya götürmüş Freud koltuğunu) ama yine de o mekanda bulunmak paha biçilmezdi. Daha onun ve Jung’un hakkında okuyacak çok şeyim var…
Freud müzesi çıkışı, Viyana’daki ve hayatımda sokakta gördüğüm etekler arasındaki giyilmesi unutulmamış en kısa eteği gördüm (bundan daha kısa etekler zaten yoktular, demeye çalışıyorum ama benim Türkçem dahi yetmedi – cümleyi baştan yazmadan bunu yapabilen varsa, kabulüm). Her zamanki refleksimle etraftaki erkekleri gözlemledim ve gördüm ki, ne kadar kabullenmiş de olsalar erkekler hep aynı. Biraz önce çıktığım yeri ve henüz etkisinden kurtulamadığım psikanalizcinin savunduklarını düşününce, tam yerine rastgeldi (de, manzarayı koyan ben değildim:))

Başka kafalardan bahsedeyim ufak tefek; mesela Mehmet Ali Erbil misali kemik gözlüklüydü özellikle genç ve gözlüklü (cesur ve güzel gibin) kesimin çoğu, ilginç. Hediyelik eşyaların yüzde doksanı Mozart temalı, yüzde onu ise içkiydi (onun da yüzde doksanı Mozart veya keman temalıydı ya, neyse). Yurtdışında yaşamanın en hayran kaldığım tarafı olan bisikletler, her yerdeydi ve trafikte de oldukça öncelikliydiler – aynı yayalar gibi. Bir Türk olarak, burda yaptığımın aksine (çünkü burda başıma bir şey gelsin ama yurtdışında gelmesin dimi, kimim kimsem yok) bana 50 metre uzaktaki arabayı görüp durduğumda arabanın da durduğunu görmek şaşırttı beni, hem de birçok kez şaşırttı. Öyle karşılıklı duruşup bakıştık bir süre arabayla. Evet, arabaların da yüz ifadesi vardır. Dikkatli bakın. Bisikletle metroya binilmesi beni gülümsetti, 40lı yaşlarında kocaman kadınların scooter kaykaylara binmesi beni güldürdü, Viyana’daki dört günümde tek bir korna duymak beni rahatlattı (“demek ki korna varmış!”:))

Çok uzattım anne, çok. Viyana budur benim için, şimdilik. İyi ki gittim, iyi ki yalnız kaldım, iyi ki sırtımda çantam, elimde haritamla hiç oturmadan gezdim durdum, iyi ki… Bir sürü iyi ki. Olabildiğince mutlu döndüğüm bir yolculuktu. Bir dahaki kuşatmaya kadar, Auf Wiedersehen!

(17-18 Kasım 2009, Viyana)
* Viyana Okulu, manasında. Zorlamayınız :)

naçizane (on): Otoparktan çıkan tespit

Araba park edememek, bir beceriksizlik göstergesi değil. Buna kesin olarak ikna oldum bugün.

Kendisine ayrılan şerit dahil hayatta hiçbir şeyin içine sığmak zorunda kalmamış; para yetiştirme, ev geçindirme, aldığıyla verdiğini ucuca getirme gibi dertleri olmamış insan, araba da park edemez.


(15 Aralık 2009, kalburüstü bi otopark)

Büyükler

Zaytung'luk bir haber çıktı bugün karşıma, şirketin günlük haber silsilesinde. Spot cümlesi şu:

Amerikalı, İsviçreli ve Alman bir psikolog tarafından yürütülen çalışmaya göre sigaraların üzerindeki uyarıyı okuyan tiryakilerin "ölümün kâçınlmazlığıyla başedebilmek için" daha çok sigara içtiğini ortaya koyuyor.

Bu üç menşeiden nasıl "bir" psikolog çıktığına, kaçınılmazlığın gereksiz şapkasına, cümlenin düşüklüğüne veya ayrı yazılması gereken birleşik fiile takacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonuçta tırt bir gazete sözkonusu, bir kampüs dergisi kalitesi beklemek saçma olurdu.

İsviçreli bilim adamına rağmen bu araştırma sonuçlarının doğru olduğunu varsayıyorum. Bu bana çok sevdiğim Küçük Prens'in bir bölümünü hatırlattı, ondan zahmet ettim bu kadar. Hani Küçük Prens'in uğradığı gezegenlerden birinde bir sarhoş yaşıyordu ya...
...

Vardığı gezegende bir sarhoş oturuyordu. Orada az kaldı, ama büyük bir kedere kapıldı.

Dizi dizi boş ve dolu şişeler arasında ses etmeden duran sarhoşa sordu:
- Ne yapıyorsun?
- İçiyorum, diye karşılık verdi sarhoş. Sesi hüzünlüydü.
- Niçin içiyorsun?
- Unutmak için.
Onun durumuna üzülmeye başlayan Küçük Prens,
- Neyi unutmak için? diye sordu.
Sarhoş başını önüne eğerek içini döktü.
- Utancımı unutmak için.
- Neden utanıyorsun?
Küçük Prens ona yardım etmek istiyordu. Ama sarhoş kesin bir sessizliğe gömülerek konuyu kapadı:
- İçmekten utanıyorum.
Küçük Prens iyice şaşırmıştı, oradan uzaklaştı.
"Büyükler gerçekten çok, çok tuhaf oluyor," diye düşündü yol boyunca.

Evet, büyüklerin gerçekten de çok, çok tuhaf oldukları, yukarıda araştırma ile ortaya konmuş. Gerçekten.

(14 Aralık 2009, Gayrettepe)


* Gözünü sevdiğim Tomris Uyar - Cemal Süreya çevirisinden, oturup yazdım. Her yerde bulamazsınız, değerini bilin :)

Cehenneme kadar...

Kimseden kendi fikrim olmadığı için akıl almadım. Akıl akıldan üstün oldu zaman zaman, birilerinin aklına da sevgisine, şefkatine, ilgisine muhtaç olduğum kadar muhtaç oldum. Ama kimse bana şunu şöyle yap, desin diye el açıp, gerçekten beklemedim.

Hiçbir yerden kovulmadım; sınıftan, okuldan, kulüpten, herhangi bir arkadaş grubundan... "Defol git!" denmedi bana şimdiye dek. Cehenneme kadar yolum olmadı.

Bunları yüzümde müstehzi bir ifadeyle ve sakince karşılayacağımı söyleseler ona da inanmazdım da, insanın kabuğu büyüdükçe kalınlaşıyor galiba. En sevdiklerini belli bir mesafede tutmak pahasına, kendini korumak için kalınlaşıyor. İyi de oluyor-muş.

Ben galiba hiç bu kadar soğuk ve soğukkanlı olmamıştım.

Oldu o zaman, hadi ben kaçtım, görüşmeyiz, kib, bye!

Ey Özgürlük Nerdesin / Vodafone 3G'desin

O kadar çok şeye takarak ve takılarak geçiyor ki hayatım; tam bir eleştiri, saplama, muhalefet ve müdahale kumkumasıyım.

Ama bazı şeyler de takılmayacak gibi değil be abi! Bu hazımsızlıklarımla ilgili ara ara yazıyorum, ara ara da daha sonra yazmak üzere notlar alıyorum ama her iki durumda da, her kadın gibi ben de "affediyorum ama asla unutmuyorum!".

Ukalalık hayat tarzım olsa da, yaşamadığım dönemler için fazla atıp tutmayı sevmem. Bu yazı, bu konudaki düşüncelerimi daha iyi anlatamayacağımı düşündüğüm için bir başkasının yazısına ayrıldı. Bu başkası Berat Günçıkan, bilen bilir. Konumuz da, Vodafone 3G reklamlarının fonunda çalan "Ey Özgürlük" şarkısı...

Buyrun:

***

Ey Özgürlük! 12 Eylül'den Vodafone'a...

Bestecisi almış telifini, vermiş müziğini, bana ne mi? Eh belki. Siz daha iyi bilirsiniz de, bir şeylere de dokunmasanız, dokunmasalar... Bıraksanız, bıraksalar bazı şeyler o tarihin anlatıcısı, taşıyıcısı olarak, manalarıyla kalsalar...

Herkes içerde biz dışarıdaydık. Yoksa tersi miydi, biz içerdeydik, onlar... Galiba içerisiyle dışarısının pek fark etmediği zamanlardı. İçerde dışarıda gibi yaşanamıyordu pek de dışarısının içerisinden farkı kafanı çevirip yukarıya baktığında gördüğün bulutların hacmi ve genişliğiyle ölçülüyordu.

Hayat halkaları içeren dışarıya doğru genişliyordu... İçerdekiler, yakınları, yakınlarının yakınları, onların arkadaşları... Bitmeyen operasyonlar, işkenceler, idamlar, cezaevindeki baskılar, tek tip giysiler, ölüm oruçları... Halkanın dışına çıkmak işten bile değildi de, insanın kendini inkarı öyle kolay hazmedilebilir bir şey değildi. 82 Anayasası'nın yüzde 8.6'lık mavilerinin yarattığı hayal kırıklığı, bir de sol adına günah çıkarmaların verdiği mide bulantısı tenin üzerinden öyle kolay kolay akıp gitmiyordu.

Küçük cepheler, küçük hezeyanlar, görülmüştür damgalı mektuplara sığdırılan yolculuk notlarını hafifletmek için kullanılıyordu. Bir şiir, bir şair, bir yönetmen, bir film, bir şarkı, bir şarkıcının etrafında toplanılıyordu alıcı kuşlar gibi. Her biri kendi değerinin çok üstünde bir kabul ya da ret görüyordu. Bu kabul ya da ret bünyeye iyi geliyor, solunumu öyle ya da böyle düzenliyordu. İnat bilemeye de yarıyordu bu saydıklarım ama en çok kederimizi biraz daha kolay taşımamızı sağlıyordu. Sessizliğimizin üzerini örtüp tahammülümüzü arttırıyordu...

Tam da o sıralar Zülfü Livaneli "Ada" albümüyle çıkageldi. Albümün bazı şarkıları yakmaya fırsat bulamadığımız ağıtlarımız için indirilmiş ayetler gibiydi, bazıları eşlik ederken kederimizi yüksek sesle dillendirmemize yarıyordu, ama bir şarkı vardı ki, ne zaman, nasıl sona ereceği belli olmayan o darbe sürecinin bizi bitiremeyeceğini haber veriyordu, adeta. Bir kavim değil, sadece bir kuşaktık, ama namımızı apoletli, apoletsiz darbecilere ezdirmeyecektik. Çünkü ilk değildik, son da olmayacaktık. O yüzden de birkaç kişi toplandığımızda, gözlerden uzak, takibi mümkün olmayan yerlerde, avazımız çıktığı kadar haykırıyorduk:

Okulda defterime, sırama ağaçlara, yazarım adını,
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara yazarım adını,
Yaldızlı imgelere, toplara tüfeklere, kralların tacına,
En güzel gecelere, günün ak ekmeğine, yazarım adını,

Tarlalara ve ufka, kuşların kanadına,
Gölgede değirmene yazarım.
Uyanmış patikaya, serilip giden yola,
Hınca hınç meydanlara adını, ey özgürlük...

İlaç gibi bir şarkıydı. Paul Eluard'ın 1942'de, savaş yıllarında yazdığı şiirinden, topyekün bir esir kampına dönüştürülmüş Türkiye'ye muhteşem bir zamanlamayla düşmüştü... Şarkının ya da yorumcunun yani Livaneli'nin başına bir şeyler geldi mi hatırlamıyorum, ya da bu şarkıyı dinlediği için birilerinin başı derde girdi mi, bilmiyorum. Ama benim için sesimi kaybetmemi engelleyen, dahası başka seslerle buluşturan, yürüyüşüme eşlik eden bir şarkıydı... Sonraki yıllarda eskisi kadar dinlemesem de, dinlenmese de miadını doldurmamıştı.

Peki, şimdi bu şarkıdan söz etmem niye?

Bu soruyu, cep telefonu ve internette "devrim" olarak sunulan "3G"nin satıcılarından Vodafone'un reklam müziği olarak kullanmasının yarattığı kızgınlık diye yanıtlayayım tek cümlede.

Üstüne üstlük 12 Eylül darbesinin suçlusunun hastaneye kaldırıldığını, durumunun ağır olduğunu bildiren haberlerin hemen ardından izleyince kızgınlığım daha da arttı. 12 Eylül'le hesaplaşma tamamlansa, darbecilerin yargılanmasını engelleyen yasa kaldırılsa, 82 Anayasası şimdi ve gelecekte iktidarda olacakların çıkarlarına değil, toplumun taleplerine ve günün gereklerine göre, insan haklarını, demokrasiyi önceleyerek topyekün değiştirilse, yenilense bu kadar kızar mıydım? Elbette hayır...

Bir kez daha paçayı sıyırır mı, kalp piliyle yeni aylar, yıllar alır mı bilinmez ama darbeci general tutar da ayak izlerine basarak ilerleyenlerin yargılandığı bugünlerde ölürse, "şaka" gibi olacak! Çünkü kışladan Çankaya'ya geçme becerisinden dolayı devlet töreniyle gömülecek. Bilirsiniz o törenleri, sivil, üniformalı devlet erkanı tabutun arkasında uygun adımla yürür. Yine yürünecek, bu kez yüzlerce, binlerce ölünün üzerine bir kez daha basa basa... İhtimal cenaze töreni televizyonlardan canlı yayınla aktarılacak... İzler miyim? Sanmam...

Çıkıp Taksim'e avazım çıktığı kadar "Ey Özgürlük" diye bağırmak, şarkıyı baştan sona söylemek isterim avaz avaz... On küsur sene yatıp çıkmış arkadaşlarımla kucaklaşmak, ölüme sevinmek, çok sevinmek, sevindiğimi göstermek, isterim... Ağlarım da, ama sevinçten, keyifle, neşeyle... Çocukluk mu, edepsizlik mi? Ölünün arkasından konuşulmaz mı diyorsunuz? Bu öğretinize bakıp, insanlar asılırken, işkencede öldürülürken neredeydiniz diye sormazlar mı insana?

Sorarlar, sorarım...

Anlaşılan "Ey Özgürlük"ü Vodafone'a ve sözlerini değiştirip sahalara taşıyan Beşiktaş taraftarlarına bırakıp bir başka şarkıyla göstermeliyim sevincimi... "Sabahın bir sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar" neden olmasın, ya da herhangi bir şarkı, içinde yastan, kederden eser taşımayan...

Sekter miyim? Bestecisi almış telifini, vermiş müziğini, bana ne mi? Eh belki. Siz daha iyi bilirsiniz de, bir şeylere de dokunmasanız, dokunmasalar... Bıraksanız, bıraksalar bazı şeyler o tarihin anlatıcısı, taşıyıcısı olarak, manalarıyla kalsalar...

Olmuyor, olamıyor değil mi?

Alın o zaman şarkınızı..


Şurdan kopyadır: http://bianet.org/bianet/siyaset/116294-ey-ozgurluk-12-eylulden-vodafonea

a big fat smiley

Şimdi ben psikiyatra gitsem, bana üzgünlük teşhisi konsa ve yazılabilecek en göz önündeki ilaç yazılsa...
...ironinin tanımı hiç* bu kadar açıklayıcı olmamış olurdu.

(09 Aralık 2009, Hacettepe)


*Hiç, iddialı bi laf. Saki'nin Laura öyküsünü tenzih ederim :) Okuyun, zevklidir.

Şalter

sabah alışkın olmadığın bir trafiğe giriyorsun, arabanı hiç de güven telkin etmeyen bir yere bırakıyorsun, bina senin binan değil, döner kapılardan geçiyorsun, ziyaretçi kartını alıyorsun, elindeki renkli kalem, sürahi, decision maker (o olmazsa olmaz), kurutulmuş begonvillerle dolu vazon ve bilimum kıvırzıvır dolu kutuya şaşkın şaşkın bakan güvenlikçilerin (siz ortaköy'den mi geldiniz?) ve bir sürü takım elbiseli insanın arasından turnikelerden geçip, asansör bekliyorsun, biniyorsun, iniyorsun, başka bir şirketin adı yazan kapıya geliyorsun -halbuki sen iş değiştirmedin ki?!-, kartını okumuyor kapı ama bir de bakıyorsun ki hala şirket kartını okutmaya çalışıyormuşsun meğer; içerde koliler var, açıyorsun, dolaplar paylaşılıyor, yerleşiliyor, ama dolaplar senin dolapların değil ve yanında bi kapak yok ki panonu asabileceğin - en sevdiklerinin resmini göremiyorsun başını çevirince (neyse onu da halledersin bi şekilde); iş-güç hak getire tabi bugün ama napalım, sabah kahvesi yapıp getiriyor biri hatta sen mi yapmak istiyorsun kahveni - yok canım!, burası daha mı ferah - bence değil, bence öyle, aman ne modern, evet, ne modern falan filan, bu masa benim masam değil, bu dosyalar neden mavi değil de kırmızı, bu ilaçlar ne, bu adamlar kim... öğlen oluyor, ne, yemek kartı mı, iyi madem küçük burjuva sushico'ya gitsin o zaman (en azından kendinize bir iyilik yapın, seratonin için çikolata yemek şart değil ya?), yemekten sonra starbucks yok, merhabalar bellatrix hanım bugün nasılsınız? grande chai tea latte mi? yok, Pelin-Pınar yok, aslında ofiste kahve makinesi var ya, para harcamaya gerek de yok; neyse biraz çalışalım bari yerleştik sayılır artık, bak bir arkadaşın diyor ki bıraktığınız ofis de tatsızmış meğersem (bencilce, herkes için tatsız olmasını diliyorsun sonra kovalıyorsun bu fikri kafandan, olmasın, olmasın), üff hava kararıyor neredeyse, ofisten güneşin battığını gördüğün hiç olmamıştı ve bu değişik bir durum ama günbatımı izlemiyorsun ki, güneşin battığını görüyorsun alt tarafı ("tu sais… quand on est tellement triste on aime les couchers de soleil…") ve dürtüyor seni bir şey, yazman lazım, anlatman lazım ama burda bu şirketin de yasaklarına tabisin anlaşılan, blogspot açılmıyor!

neyse ki blogger, blogspot yasağının etrafından dolanıyor da bir çırpıda, 2-3 dakikada döküveriyorsun içindekileri ve her zamanki temkinle ctrl-a, ctrl-c ve aynen, olduğu gibi -

(07 Aralık 2009, gayrettepe)
bugün her şey ters...


düz hali, burada.

permanently Out of Office

Taşındık. Ofis olarak kabul ettiğim yerden bilinmeyen bir süre için uzaktayım artık. Kalıcı olarak ofis dışındayım, e-maillerime erişimim mevcut, sohbeti beni açan insanlara erişimim sınırlı.

Artık Mayalıyız -BOOOZAAAAAAA-. Gönülden gördüğümüz Maya takvimine göre, aldığımız her nefes bir gün sayılacak mı, göreceğiz. Züğürt tesellilerimiz "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" tarzı boş umutlarla; daha ferah bir ofisimiz olacağı, yemekhaneye mahkum olmayacağımız, öğlen sınırsız sushi yiyebileceğimiz ve iş çıkışı sinemaya gitme planları yapabileceğimiz ve benzeri somut gerçekler arasında çeşitli noktalara atış yapıyor.

Bu taşınmanın üzdüklerinden çok sevindirdikleri kafamı kurcalayıp durdu uzun süre, üff tamam artık gidin başımdan! Şimdi, gidişimize gerçekten üzülenler var, görüyorum. "Nasılsa dönersiniz"le kendi içini de ferah tutmaya çalışanlar da var, "ayyy artık öğlenleri Starbucks'lar da bitti, görüşmicek miyiz yane!"lerle insana istemeden kendini daha sıkıntılı hissettirenler de :) Ama olsun, sonuçta özleneceğini bilmek güzel, kim tarafından, kaç kişi tarafından olursa olsun.

Direnç göstermeye niyet etmedim; ama kabullendiğimi de söyleyemem. Sevmediği yerde çalışamaz insan: Office Is Where The Heart Is, kalp de şirketin geri kalanı orada olduğu sürece, Ortaköy'de.

(05 Aralık 2009)

Hayat Sineması

Güzel ve yalnız ülkemin güzide yönetmeni Sinan Çetin'in, yine insan dram(ımsı)larından ekmek yemek üzere planlayıp programladığı yeni bir şey başlıyor: Hayat Sineması.
Anladığımı aktarırken abartmamaya çalışacağım. Özetle olay şu: Her yıl Kıbrıs adası kadar evli çifti denize döküyoruz. Ancak, hayatımızın en önemli kararı olan evlilik kararımızı bu kadar çabuk çöpe atmamalı, daha sonra pişman olabileceğimizi düşünmeliyiz. Yani çıkarken kapıyı çarpmamalıyız ki, bir daha çalmaya yüzümüz olsun.

Bunun için, programa başvuran çiftlere hayatlarının filmi ("hayatımın kadını" tamlamasındaki anlamda değil) çekiliyor ve izletiliyor; belki de boşanmaktan vazgeçerler, diye.

Nasıl, güzel mi?

///

Şimdi, benim yorumlar, çağrışımlar ve abartmalar içinde at koşturabileceğim bölüme geldik, yaşasın!

Şu program fragmanını ilk gördüğümden beri hiç kanal değiştirmeden izliyorum, belki görmediğim bir şey görür, anlarım veya bir aydınlanma yaşarım, umuduyla. Ne yazık ki şu fikirlerim hiç değişmedi:

- "Hayatımızın en önemli kararı olan evlilik kararı" mı? Bence değil. Ben, hayatımızın en önemli olacak kararlarını daha aklımız başımızda değilken ailemizin verdiğine inanıyorum. Hadi bunu bir yana bırakalım; kendi verdiğimiz kararlar içinde evlilik nasıl bir önem arz ediyor acaba?

"Amaan nolcak canım, anlaşamazsam boşanırım"cılar smokin/gelinlik kiralama dükkanlarında ve herkesin çağırılıp aradan çıkarılabildiği nikah salonlarında kol gezerken; bu modern düşünceye sahip olmayan insan topluluğunun çoğu da ailesinin münasip gördüğü birileriyle evlendirilirken, evlilik kararının örneğin meslek seçiminden önemli olduğu düşüncesinin toplumda egemen olduğuna beni kimse ikna edemez.

(Bir gün kendimi bir nikah salonunda başrolde bulma olasılığımı göz ardı ederek söylüyorum: Bu 15 dakikalık kalabalık nikahlar bana Amerikan dizilerindeki çiftlerin restoran tuvaleti kaçamaklarını çağrıştırıyor! Arkasından özenilmiş, az ve öz ve gerçekten görmek istenen insanların çağırıldığı başka bir şey yoksa, felaket. Konsolosluk veya yıldırım nikahlarını şiddetle tenzih ederim.)

Hayatımızın en önemli kararının evlillik kararı olduğunu düşünmenin başlattığı akış şemasında son nokta, erkekler için 'evlenmeden önce ne yaparsan yap, hatta mutlaka yap ama bakire kız ara' hayvanlığı, kızlar içinse hayatının en önemli gününü düğün günü addedip yıllarca madden ve manen ona hazırlanma saflığıdır. Çok mu acımasızım? Tsss - sometimes. İkisinden de o kadar çok var ki çevremde...

- Henüz program başlamadığı için bu film ne menem bir şey olacak, bilemiyorum ama her şekilde bir film, canlandırma, slide show vb izleniyor. Canlandırma olursa çok fena bu arada da, neyse. Hesapta boşanma kararı vermiş bu insanlar da bunu izleyip "ehi mehi, ne güzel günlerimiz olmuş, iyisi mi biz boşanmayalım" diye karar değiştirsinler, bir yuva kurtulsun, diye umuluyor. Açıp dizi dizi fotoğraflarına evde bakınca bir şey hissetmeyen yurdum insanı, Sinan Çetin kendisini mır mır konuşmasıyla hipnotize etsin diye bekliyor olabilir. Peki, bir film şeridinin ucunda sallanan bir evlilik kaç yıl (daha) dayanır acaba olduğu yerde?

- Bu programa başvuran insan zaten boşanmak istemiyordur. Bu programa başvuran insanın çağırdığı eş programa geliyorsa, zaten boşanmak istemiyordur veya en iyi olasılıkla kendini dikkat-70-milyon-bizi-izliyor'a rezil/meşhur etmeyi göze alacak kadar kararından şüphelidir. Dolayısıyla bu boşanma kararının "- Yeter be sıkıldım senden! - Boşanalım o zaman!" şeklinde bir kavga sonucu, sinir içinde verildiğini düşünebiliriz.

Sizin anlayacağınız, izlenecek durumlar "Hanım çok sinirliyim, içerden benim Vınn'ı getir Sinan Çetin'e başvurucam"dan ibaret olabilir.

- Bu programa başvuran insan zaten boşanmak istemiyordur. Bu programa başvuran insanın çağırdığı eş programa gelmiyorsa, zaten boşanmak istiyordur; herhangi bir filmin bu fikrini değiştiremeyeceğine emin olacak kadar kafa yormuş ve emek vermiştir evliliğine. Can-ı yürekten umarım, tüm boşanma kararları bu kadar net veriliyordur.

Sevgilerimle efendim.

(04 Aralık 2009, İstanbul)

Ayrılıklardan bahsetmek için ironik bir tarih


Not: Ne ile karşı karşıya olduğunuzu anlamak için Google'dan Hayat Sineması'nı arayın ve karşınıza çıkan sitelerdeki yorumları okuyun. Mesela şurdakini:
http://www.bilgiservisim.com/kanal-d-sinan-cetin-ile-hayat-sinemasi-basvuru-formu-telefon-numarasi/

Ayrıca, evlilik hakkında aklı başında bir yorum okumak isterseniz, buyrun:
http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=3381



(yersiz ve zamansız) mektup

Sevgili olmayan adam,

Bitti, diye başlamak isterdim. Onun yerine bitirmeye karar verdim, bitecek, diyeyim. "İstersen hiç başlamasın / Bu hikaye eksik kalsın" demeye içim elverene kadardı her şey, bugün bunu söyleyebiliyorum. Yarın, seni istemeyebileceğim. Öbür gün, senin hakkında konuşmayabileceğim, yazmayabileceğim (Bundan önce tüm yazdıklarım, bundan sonra bana kalacak). Bir gün, seni görme ihtiyacı bile duymayabileceğim, o-kadar-sevdim-ki-resmine bakmayabileceğim.

Kalbim kırık be, sevgili olmayan. Senin, benim veya üçüncü birinin yapabileceği hiçbir şey yok. Ben kendimi suçluyorum, o başka. Seni suçladığımda da hatırlatıyorum kendime bir dostun lafını: Belki de gamzeli kızlardan hoşlanmıyorsundur sadece, olamaz mı?

~

Ben senin eğlenen, saatlerce dans eden, durmadan gezen, gözlerinin içi gülen, espri yapan, laf sokan, muhabbet etmeyi çok seven haline tav olmuştum.

Ama bir şeylerin düşüncesi dahi seni soğutmaya yetti. Görüyorum, ne yapacağını bilemiyorsun. Daha kötüsü, artık gülmüyorsun. Ve ben artık seni gördüğümde mutlu olmuyorum.

Hiçbir şey olmadı, herkes hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilir. Ben gidiyorum, gerçek anlamda. Sen gül, lütfen.

(yersiz ve zamansız)


Hiç sevmem ki dolambaçları...
Ben bunları yüzüne söylemek ya da bunları gerçekten sana yazmak isterdim, keşke o kadar konuşabiliyor olsaydık.

Ama ağlardım, eminim. Hiç kendime yakıştıramadığım şekilde avaz avaz bağırarak ağlamak istiyorum uzun zamandır ilk kez. Ve beni kimsenin dinlemeyeceğine eminim.

Adem ile Havva ve Yılan hikayesi

Kendisinden hoşlanıldığını anlayan (nadirdir bu) veya bilen (bu, erkeğin yakın bir kız arkadaşı varsa ve esas kız yeterince salaksa, olabilir) erkeğin ne yapacağını bilemeyişi, takdire şayan bir çaresizlik durumudur.

Kızlar, bu anlamda ilgilenmedikleri (bkz. seni arkadaşım olarak görüyorum) ve kendilerine açıkça açılmayan erkekleri belli bir mesafede (mesafeyi abartmadan) tutmayı bilirler. Bu, sadece kadınlık içgüdüsünün elverdiği bir sanat olsa gerek. Bu durum senelerce sürebilir, arkadaşlığı hiç bozmadan, adam vazgeçene kadar...

Erkeklerin ise eli ayağına öyle bir dolanır ki... Gayet normal düzeyde muhabbet edebildiği, gelip yanına oturabildiği kızdan fersah fersah kaçmaya başlamalar -kız, hayatta nihai amacı onu takip etmek olan bir sapıkmışçasına kaçmalar hem de- ve kaçtığını da belli etmeler; gideceği yerleri, göreceği insanları kızın orada olmayışına göre ayarlamalar; tamamen profesyonellik gerektiren noktalarda dahi toptan görmezden gelmeler...

Kızlar, açığa çıkmayan durumlarda erkekleri kırmadan reddetmeyi bilirler.

Erkeklerse, birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da biraz küttürler. Tereyağından kıl çeker gibi olacak veya olmayacak bir olayı, yılan hikayesine çevirmeyi çok iyi becerirler.

Ve saklanma, gizlenme istekleri ve "olmaz"ları, tamamen kendi kütlüklerine ayarlıdır; kızınkine değil.

(02 Aralık 2009, Antalya)

Eski Defterden Yeni Deftere

Kafasına kazınır ya bazı şarkılarla bazı anlar insanın...
Bugün bir tanesini duydum, bir anı (bir anıyı) hatırladım. Sonra bir sürü geldi arkasından pat-pat-PAT-PAT! Bazıları cuk oturan, bazıları inanılmaz ilgisiz anlar; öyle işte. Daha çok vardır aslında ki, benim beynim tam bir çöp ev... Devam ederim geldikçe.

Kırmızı kırmızı, sizin için zahmet ettim. Buyrun...
If I kiss you like this / And if you respond like that / It was lost long ago, but it's all coming back to me / It's all coming back to me now

Céline Dion, Céline Dion olmadan, yani Titanik'ten önce, ben orta 2 miyim 3 müyüm ne, annemin müzik zevkini benzersiz bulduğum ve ne kadar çok şey bildiğine şaşırdığım zamanlar işte... Yolda yürürken çakma CD'cilerin tezgahında bir kadın, bej rengi kapağı olan bir albümden hafif gülümseyerek bakıyor, CELINE yazıyor üstünde kocaman, annem diyor ki "ayy bunu alalım, ben çok severim bu kadının sesini" Oha, nerden dinlemiş diyorum; ama ben de çok beğeniyorum, falling into you var, bu it's all coming back to me var (hala da açarım, dinlerim, koparım, giderim).

Sonra herkes yarım yamalak İngilizcesi ile Titanik'in sözlerini (tabi, o şarkının adı yoktu ki, "Titanik'in sözleri" vardı) ezberlemeye çalışırken ben Burçin'e (bir de Burçin vardı be bizim sınıfta o zamanlar) demiştim ki, yaa bu kadının böyle bi şarkısı var işte böyle çok uzun ama çok güzel bi şarkı, Titanik'ten bile güzel. Beni zerre iplememişti kız yahu.

Ben bu anıyı, sırf "zerre iplenmediğimi" düşündüğüm için hatırlıyorum, dimi? Ortaokulla ilgili çoğu şey gibi...

I've been roaming around always looking down at all I see /.../ You know that you can use somebody / someone like me

TEM otoyolu, monitoring dönüşü, Selim bol selektörlü ve makaslı bir araba kullanışında - PES oynayacaklar arkadaşlarıyla, ona yetişiyor çünkü :) Nişanlısına doğru gidiyor olmasının da payı var ama. Ben ilk defa Kings of Leon dinliyorum ve neden daha önce dinlemediğime hayret ediyorum bu şarkı çalarken... Ha, bir de motor freni diye bir şeyin varlığını öğreniyorum Selim'den.

would you know my name, if I saw you in heaven...
Lise 1, Otel Conti (şimdiki The Marmara Şişli, işte) bir şey partisi, yılbaşı olabilir. Benim erkek arkadaşım var, seçimimden ötürü aldığım eleştiriler de umurumda değil, ah bir de bu kadar eğreti durmasak... Geliyor ama, "antremandan geldim, yorgunum, dans etmeyelim" mırın, kırın. Bu şarkı çalarken artık elinden tutup kaldırıyorum eeeeh, diyerek.

Neyse ki "kardeşim" var, destekliyor beni. O hep desteklerdi, korurdu beni bu gereksiz gizlenme huylarına, değer vermeme ifadelerine karşı. Ben ona dayanırken, bir de baktım ki artık arkamda değil, üstelik en büyük yarayı da o açmış bende.

Bunun için bir şarkım yok ama.

I can be your hero, baby / I can kiss away the pain

İlk aşkla ikinci defanın şarkısı bu; daha güçlü, daha mutlu ve daha umursamaz bir şey :)

o kadar sevdim ki resmini / işte bugün konuştu benle
Ah, YD kantin. Uzun bir süreden sonra ilk kez orada duymuştum bu şarkıyı fizik dersi öncesi bir poğaça sırasında; üstelik Yeni Türkü'ymüş bu ya, demiştim ve oradaki abi (ki ne ayıp, adını bilmiyorum) benim şarkıya gülümsememe gülümsemişti.



gel gel sarışınım gel / gel sana aşığım gel
Ne, aşk mı, yok canım da; hoşlanma diyelim. Hoşlandığım tek sarışın adamla Moda sahilinde tavla oynuyoruz, yüzüme bakıyor, "at güzelim zarları" diyor (ben yeni öğrenmişim tavlayı, hem ben yavaş oynarım ki, bekle!), saçları ne kadar güzel, tam karıştırmalık! Kardeşimin armut dişlerkenki küçüklük fotoğrafı gibi, diyorum. İçim ısınıyor şefkatle, keşke uzanıp karıştırıversem saçını. Anlamış gibi, gözümün içine bakıyor, bakma öyle, olmaz, olmaz işte.

Orada bu şarkı hiç çalmadı zaten.

I was the one to let you know / I was your sorry-ever-after, '74-'75
Ya geçen gün gittiğimizde kötüydü Paparazzi ama anlamadım ben, herkes çok beğeniyor orayı? Peki, gidelim bakalım, müzikler bizi açmazsa çıkarız. Ama açtı yahu, aa böyle bi şarkı vardı 74-75, ne demek ki bu ben hiç anlamadım bunun sözlerini.
Hala da anlamadım bunun sözlerini. Ama önemli değil ki, dinle huzurlan işte, hem Martini'nin yanında iyi gider - Barmenin adı ne? Cüneyt mi? Peki. Cüneyt, bi Martini daha alabilir miyim? Zeytini bol olsun. Yok, beyaz peynir istemez :)

Most girls want a man with the mean green / Don't wanna dance if he can't be everything that I dream of / A man that understands real love

Antalya, Lise 1'i 2'ye bağlayan yaz. Evin önünde paten kaymaktan ve yandaki internet kafede Counter oynamaktan (CS dememi beklemesin kimse, onun adı Counter) ve, ayıptır söylemesi, millete "bu kim yaa?" dedirtmekten büyük keyif alıyorum.

Bu arada bir çocuk beni beğeniyor (nedenini hala bilmiyorum); ben sırf beni beğendi diye, bir çocukla tanışmış oluyorum. Hayatımda ilk ve şimdilik son defa böyle bir şey oluyor :)

Bu, o evin önündeki duvara dinlenme bahanesiyle oturuşumun şarkısıdır.

bundan sonra adını kırk yılda bir anarım / sende kaybettiğimi başkasında ararım / benim için üzülme... benim için üzülme

Ne değişik kafalar yahu, bizim müdürler ne kadar canayakın olsalar da hiç gözümün önüne getiremiyorum beraber şarkı söylediğimizi filan... Hayır bi de şaşırdığım, Funda Arar! Funda Arar dinliyor adam. Evet yani ben de orda burda duyup sözlerini ezberlemiş olabilirim, bu hayran olduğumu göstermez ama kareokede... Yani.

Bu kocaman adam -bunu kesinlikle küçümseyerek söylemiyorum, bilakis,- basitliğiyle şaşırtıyor beni...

Darcy Maguire'ı hatırla bellatrix, hiç işe yaramasa da nasıl tekrar etmişti kendi kendine: "Don't fall for a guy at work. Don't fall for a guy at work."

Dönüp dolaşıp bu şarkıyı kendine söyleyeceksin günün birinde...
...alışamadım bir türlü bu kente... - ...saçlarımda nefesin yerine yağmur...

Akatlar'da ufacık, tek oda bir ev, bir bank ("Beşiktaş Belediyesi"), genetikçiler ve bir de inşaatçı Deniz, hepimizin sıkış sıkış, yanyana yatmamız, "uyumayın abi neden uyuyosunuz yaa, muhabbet edelim!" (ki benim kanımdaki alkole rağmen uyumamakta ısrar ettiğim tek vakadır)

O adamların hepsinin, bir daha o hislerle bir araya gelmeyeceği içime doğdu herhalde.


One day, I'll find relief

I'll be arrived and I'll be a friend to my friends
Who know how to be friends

One day, I'll be at peace
I'll be enlightened and I'll be married
With children and maybe adopt

One day, I will be healed
I will gather my wounds
Forge the end of tragic comedy

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

One day, my mind will retreat
And I'll know God
And I'll be constantly one with her
Night, dusk and day

One day, I'll be secure
Like the women I see
On their thirtieth anniversaries

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Ever unfolding, ever expanding
Ever adventurous and torturous
But never done

One day, I will speak freely
I'll be less afraid
And measured outside of my poems and lyrics and art

One day, I will be faith-filled
I'll be trusting and spacious
Authentic and grounded and whole

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Abi-olay-müziktir-sözler-önemli-değilcilere inat, lan bu işte benim umuduyla yaşadığım şey, dediğim şarkı. Boşuna dinlememişim Alanis Morissette'i bunca yıl, kadın yapacağını yaptı sonunda.

Bir anım yok. Bu tam bir yol şarkısı, ben o yolu daha gitmediğimi hatırlıyorum dinledikçe.



bir küçücük kız çocuğu bak, duruyor orada hala / anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa...
Benim ne işim var lan Bursa'da, ofiste olmam lazımdı, ofiste olmak istiyorum ya ben, uff üstelik uyuyamadım adam gibi, sabahın köründe... Allahtan Görükle yolu açık, bas bas, 120, 130... Abi bu iş olmayacak galiba. Yazık lan. Ama neden enseyi karartıyosun ki, üff ortaokula döndün ha... 140, 150... Evet ya, dimi, üf ne karamsarım, ne olmuş yani; ne olmuşu mu var yaa yazık diyorum yazık. Hem neden yani, dünyanın en yakışıklı adamı sanki, o kim ki?! Üzülmeye hakkım yok mu benim be, hep sağlam mı durmam lazım, hıhh mı demem lazım, "amaan önemsiyorsam önemsiyorum" deyip yüzüme gözüme bulaştıra bulaştıra bi brovni yiyemeyecek miyim ben, Allah kahretmesin! 160, 170, 180...

...artık beni asla yaralayamaz hayat, eğer istemezsem

.........
...
İnsanın insana yapacağı şey değil bu, bu şarkı*.

(eski)


*Sertab Erener'in Otobiyografi'sinde bu şarkıyı açın, başka her şeyi kapatın. Bakalım size ne oluyor.

Yolcudur Abbas...

... bağlasan durur da, bağlayanı olmaz.

Hadi bakalım, gidiyoruz, belki de dönmemek üzere. Alıştıra alıştıra bile haber verilmedi üstelik, alıştıra alıştıra da gitmiyor olacağız (şahsen "ölsem de bir/kalsam da bir/senin için yok hiçbir farkı" şarkısını mihenk taşı edindiğimden, yokluğuma kimin alışması gerekecek bilemiyorum ama yine de umut fakirin ekmeği, işte).

Şirketin adını söyleyince hatırlayamayanlar için ardından "Ortaköy" diye eklemeleri, öğlen "acaba ne yemek çıktı"ları, her zaman kahve içilmeyen Starbucks muhabbetlerini, her zaman sigara içilmeyen sigara molalarını, sandalye kapmaları, 91% kadın yoğunluğundan çıkıp azıcık ferahlamaları, kafana estiğinde kalkıp çay koymaları, çok eserse şirket içinde şöyle bir dolanmaya bahane aramaları...
ikinci bir emre kadar unutun, dendi; ikinci emir gelir mi, gelirse ne zaman gelir, belirsiz.

Plaza insanı olacağız, ahh kahretsin!

OF!

***

"Taşınıyoruz" dendiğinde kafamda çakan ilk şimşekle ilgili bir yazı değil bu (o şimşeklerle ilgili rahatça yazamıyorum). Daha çok, bağlanma noktaları ile ilgili bir yazı.

Herkesin iş, kariyer, profesyonellik anlayışı farklı olduğu gibi, iş yaparken kendini rahat hissettiği ortam da farklıdır: En basitinden, kimilerinin çalışması ancak mutlak sessizlikte mümkünken, kimileri bangır bangır müzik çalarken konsantre olabilir ancak. Kimi hızlı yükselmek ister, kimi illa ki birilerini yönetmek ister, kimi çok para, sosyal hak, daha iyi bir araba ister... Kimini ayrı bir odayla, kimini de kadroyla kandırabilirsiniz.

Halbuki bağlanmak için çok daha ufak şeylerin yettiği insanlar vardır; otoparka yürürkenki beş dakikalık mesafede deniz görmek önemlidir bazısı için. Yağmur yağıyor diye hemen kapının önüne çıkabilmek önemlidir. Sinirlendiğinde kendini dışarı atıverip 3-5 volta atarak sakinleşmek önemlidir. Masasını istediği gibi doldurmak, istediği müziği dinlemek önemlidir. Gülecek fırsat bulmak, bunu illa ki dipdibe çalıştığı insanlarla değil, sırf öğle arasında görebildiği insanlarla yapabilmek de önemlidir. Nefes alabilmek, biraz başına buyruk olabilmek önemlidir.

Belki de sırf, aynı şirkette çalıştığı insanlarla beraber olduğunu hissetmek önemlidir.

Kimseyi yermek veya yüceltmek için söylemiyorum; herkesin "önemli"si kendine. Ama şu bir gerçek ki, yaptığımız iş birçok yerde aynı. Evet, hiçbirimiz dünyada en çok sevdiğimiz şeyden para kazanmıyoruz - o yüzden de tutunacak şeylere ihtiyacımız var! Sırf profesyonel görünmek/duygusal görünmemek adına işimizi keyifli kılan anlardan teker teker vazgeçmemize rağmen şikayet etmememiz bekleniyorsa, daha keyifsiz olacağımız bir gerçek.

***

Motivasyon dediğin, insan "aman ne güzel, işe gelirken ayaklarım geri geri gitmiyor" diyorsa işe yaramıştır. O tutunduğu ufak tefek şeyler giderse elinden, bırakıp giderken arkasına dönüp bakmaz insan. Tatilin son günü havanın bozması misali...

Yazamadım, anlatamadım gibi hissediyorum ama Tuba çok güzel anlattı bugün aslında, benim anlatmak istediğim her şeyi, tüm gereken insanlara. Dinlemeyi bilene...

(24 Kasım 2009, İstanbul)

Kafamda minicik bir ses çığırıyor: Artık aynı şirkette çalışıyor sayılmayabilir miyiz acaba?

2012

Yüzümde nasıl bir ifadeyle çıktım bu filmden, tabi anlatamıyorum ama şöyle bir örnek verirsem yeterince yaklaşmış olurum: Fatih Terim'in "tsss - sometimes" derkenki yüz ifadesi!

Oldum olası sevmem felaket filmlerini. Şöyle eskilerden Dağcı olsun, efendime söyleyeyim, Derin Darbe olsun (ki LeeLee Sobieski'yi erkek milletine tanıtmaktan başka bir atraksiyonu olmamış, kızların bir işine yaramamıştır; bkz. Elijah Wood), Armageddon olsun (Meet the Parents'ın aksiyonlusu - şüphesiz daha başarılı bir soundtrack ile), Yarından Sonra olsun, Dikey Limit olsun (evet, o da olsun) ve daha nicesi, hiçbirini sevemedim yahu!

Hayır, küresel ısınma var; hadi Hollywood daya Yarından Sonra'yı burnumuza, Özgürlük Anıtı donsun. Neymiş, Dünya'ya göktaşı çarpacak; o zaman sular seller götürsün ama bu sefer Empire State binasını götürsün! Maya takvimi 2012'de bitiyor muymuş? O zaman katalım Eyfel Kulesi'ni önümüze, götürelim dünyanın yeni güney kutbu olan Wisconsin'e... "Üf, hep aynı şey" bile diyemiyorum, hepsi birbirinden tırt zira.

Şuraya yazıyorum; yarın öbür gün domuz gribine yakalanmış yüzbinleri veya GDO'lu ürünlerin toplaşıp bize saldırmasını konu alan bir film çekilecek. Çekilmezse, bu çifte standarttır!

***And hey, I've looked all my life for you, Now you're here Parlement sinema kulübü ile spoiler başlıyor And hey, I'll spend all my life with you, All my life***

Filme geri dönecek olursak; ben bir Marduk hikayesi beklediğimi söylemeliyim. Meğer olay Maya'lara dayanıyormuş. Maya takvimi'nin 2012'de bittiğini biz nasıl hesapladık ya da Maya insanları 2012'yi nasıl belirttiler, bilmiyorum, pek de merak etmiyorum. Dünya çığrından çıkıyormuş işte, neyse ne.

O değil de, ben hep günün birinde olası tüm nota kombinasyonları bitecek ve yapılacak hiçbir müzik kalmayacak, diye korkardım; bu film bana onu hatırlattı. Artık tüm öykü kombinasyonları bitiyor, hepsi birbirine benziyor.

Filmin hatalarına veya saçmalıklarına da değinmek istemiyorum ama birkaç laf etmezsem çatlarım:

* Titanic kafaları, falan; "60 kişilik filikaya 15 kişi bindiriyorlar!"
* Danny Glover ABD başkanı, ha? Oval Ofis'in köşesinden Mel Gibson fırlayacak gibi izledim filmi yahu!
* O Anheuser denen adama bir kişinin bile şöyle okkalı bir tokat çakmaması bence bir film hatasıydı.
* Filmin en yakışıklı adamlarından birine (bkz. Johann Urb, yeni keşif) Sacha diye köpek/orospu ismi koymalarını senaristlerin kıskançlığına verdim.- Bir adam sırf plastik cerrah diye her gün sabah akşam mavi ameliyat önlüğü ile mi gezer yahu?!
* Demek herkes kendini kurtarırken sadece ABD başkanı ve İtalya cumhurbaşkanı "gemisiyle beraber batacak", ha? Vay be. Bana kalırsa onlar kendini kurtaranların en önden koşanı olurlar, bayrak sallayarak koşarlar böyle (Filmin sponsorları arasında İtalya'yı göremedim, banner vermediler herhalde. Belki StepS'e reklam vermişlerdir.)
* Obama'nın kızları ileride bu kadar güzel olur mu bilmiyorum ama Rock'nRolla'dan sonra bir kez daha gözümüz gönlümüz açıldı Thandie Newton. Yalnız, üniversiteye kadar kimseyle öpüşmemiş olma iddialarını yemezler.
* Sevgili Thandie, yine sözüm sana: Her şey bitmiş, üstünden de 27 gün geçmiş, hadi ilk 2-3 gün soluklandın, olanları düşündün, babanı yad ettin diyelim, kaldı 24 gün... Ee, hiç dışına çıkamadığın bir gemide işsiz güçsüz oturuyorsan ve eğer adamla hala sevişmediysen, o zaman nasıl oluyor da ufacık kitabı bitirmek 24 gün alıyor, bunu düşündüm ben filmi izlerken. Gerçekten düşündüm.
* Burda önümüzde 3 milyar seçenek varken biz bekarız da, insanlar yaşayan son dürt yüz bin'in içinden hayatlarının aşkını nasıl buluyor? ("Dünya'da en son sen kalsan" kafası olabilir)
* Filmin en felaketli anlarında, orada ben olsam, dedim. Aklıma gelen veya en son aramak isteyebileceğim, yani "haberin yok ölüyorum" diyeceğim bir kişi oldu galiba (hayır, o değil)
* Her şeyin tekrar Afrika'da başlayacak oluşu, Darwin'e bir selam olsa gerek :)

Ve tüm arkaplan herhangi bir filmde olduğu gibiydi: Boşanmış bir çift, sorumsuz ama çocuklarını çok seven ve aslında çok cesur olan ama bunu N.Ş.A. hiç göstermeyen baba, babaya adıyla hitap eden bir çocuk (çünkü Amerika'da babayı sevmeme göstergesi ona adıyla hitap etmektir ve ayrıca "Jean, Amerika'nın şalvarıdır"), kadının mesleki açıdan illa ki eski kocasından daha başarılı yeni sevgilisi, bunların hep bir araya gelmesi falan filan...

Tabi seyirciler olarak bu aile dramında kimi tuttuğumuz çok belli ama; 1-yeni sevgiliyi safdışı etmek için öldürmeye gerek yoktu be (gerçi ilk önce gözlüklüler gideceğinden, bu hazin sonu tahmin etmeliydik) 2-yeni sevgiliyi "yeterince sevdiğini" iddia eden kadının, adam öldükten 5 dakika sonra eski kocasıyla yiyişmesi biraz ayıp oldu kanımca - adamın kırkı çıksaydı bari!

***And hey, I've looked all my life for you, Now you're here Parlement sinema kulübü ile spoiler bitti And hey, I'll spend all my life with you, All my life***

Bu filmin tek iyi ve sürprizli yanı, John Cusack'ciğimi görmem oldu, sayesinde dayandım 2,5 saat... Brad Pitt, Tom Cruise, Johnny Depp filan istemem; John Cusack bana yeter, valla :)

John Cusack'in "eski koca" olması bile yukarıda görülen tarafsızlığımı kaybettirmedi ya, ben olgunlaşıyorum galiba :D

Siz hiç kapanmış bir alışveriş merkezinin otoparkında yalnız kaldınız mı?

Aslında daha önce yalnızlık temalı bir yazı yazmaya başlamıştım; ama hayatta hiçbir önemli yoksunluk yaşamamış veya uzun bir yalnızlık dönemi olmamış biri olarak ağlanmak bana biraz şımarıkça geldiği için, taslak olarak kaldı o yazı.
---Gerçi, kime göre, neye göre... İnsan kalabalıkta yalnız olmaz mı hiç? Neyse...

Konumuz o değil.

Konumuz, benim an itibariyle kapalı bir alışveriş merkezi otoparkında kalmış olmam... Araba denen çok teknolojik aletin akibetinin minicik bir anahtar parçasının yere düşmesine bağlı oluşu ne kadar acınacak bir durum, değil mi?

Kaldı ki, bir tuşla tüm kapıların kilitlenmesine dahi şaşırıyorum ben - ama demek ki o kadar da gözünde büyütmemek lazımmış. Servisi arayıp "ya anahtarım yere düştü ondan çalışmıyor olabilir mi?" derken aslında ciddi olmadığımı ima edercesine ehi mehi diye güldüm: "Abi kıza bak yaa, araba vermişler altına ama daha bunu bilmiyor" diye koca kahkahalar atıp dalga geçerler sandım. Ama, deelmiş. Meğer olabilirmiş yahu!

Aslında önemli olan bu da değil. Şu an çok fazla boş zamanım var ve düşünüyorum. Ben kendimle kalmamak adına bütün zamanımı televizyon izleyerek, kitap okuyarak, birilerini görerek geçirmeye çalışırken, böyle boş bir zaman dilimi bahşedildi bana - düşüneyim diye! Ben de daha fazla yalnız kalmamak için bilgisayarı açtım yine...

Düşündüğüm de bir şey olsa... Eften püften, küçük sorunlarım. Arkadaşlıklarım. -Çoğu insanı etrafından yabancılaştıran, anlamında- farklılıklarım. Umutsuzlandıklarım. Çaresizlendiklerim. Kafayı taktığım fani şeyler işte.

Sonunda dünyayı kurtaracağım sanki...

içe dönüş

gel bakalım günlük,
kimse okumasın diye yazmaya devam edelim biraz...
çünkü -galiba- bundan sonra hiçbir şey
eskisi gibi olmayacak.
///
dün güzel bir gün değildi, bugün de değil.
karşındaki kim olursa olsun, gözlerinin içine bakamıyorsan, o gün güzel değildir artık.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!