... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nerede o eski açma halkaları...


_ Hiçbir şeyin değerini zamanında bilemedin sen Hamdi. Sen böyle şeyleri fark etmezsin ama, eskiden kola kutularının kapaklarındaki açma halkaları yarım yamalak lehimliydi o kutulara. Açma halkaları yok mu canım, hani biriktirene uyduruk bir şeyler verirler de utanmasalar beleş diye evine kamyon lastiği alacak adamlar oyalanır o hediyelerle... Hah işte onlar. Onlar eskiden, kola kutusundan sevgili falı bakarken çat diye kırılıverirdi. A, B, C, Ç, D, E, F, G, (Ğ ile başlayan isim yok), H, I, İ, J (belki gavur sevgilimiz olur, diye - babamız bizi gavura verirse tabi, belki çok seversek...), K, L, M...çat! Buraya kadar bile gelmezdi o fal genelde. O dönemlerde adı Yahya veya Zühtü olan oğlanların hiç şansı yoktu, 1-0 yenik başlarlardı hayata. Bırak 1-0'ı, 29'a 0'a kadar yolu vardı mağlubiyetlerinin. İşte o dönemin ekmeğini hep sen ve senin gibiler yediniz Hamdi. Etrafında dönüp durduğun tüm kızlar H geldiğinde hep "acaba?" dedi. Akıllarına düştün bu dededen kalma isminle bile.

Keser döndü sap döndü, senin zamanın geçti artık Hamdi. Alfabede üç tur atılıyor açma halkası falında. Bundan sonra Zühtü neyse, sen de osun. Bir özelliğin yok, tüm güllerle aynısın. Benim bahçemse daha geniş eskisine nazaran. So many men, so little time.

Benim tek ve eşsiz gülümken düşünecektin bunları. Ee, ama hiçbir şeyin değerini zamanında bilemedin ki Hamdi sen...

çiçek olamayan çocuklar

_ Abi bazen daha cok darliyo, ulke gundemi bu kadar kesmekes oldugunda, cok hosgorulu gibi gorunen herkes birbirine höt zöt dediginde... darlaniyorum. Tabi cevap veriyor, yaziyor, sorguluyor, sonra da tam ortasina dusuyorum muhabbetin. Belki de bunu yapmamak lazimdir ama bu sefer de “apolitik genclik”sin. Baskalarinin apolitik diye yaftalamasi degil derdim ama ben bunlari dusunmeye mecbur hissediyorum kendimi, aklima geliyor, yani, hayat hep ringo dingo mu yahu? Biz hic etkilenmiyor muyuz bunlardan, yani birinin askere gitmesi sadece raki balik yapmaya bahane, “oh iyi yere cikti”, “oh keyfi yerindeymis”ten ote bir sey degil mi, bunun lazimligi sorgulanmayacak mi? Yazdiklari, cizdikleri yuzunden iceri atilan adami “ben onu okumuyodum zaten yea” deyip desteklemeyeceksek, “soykirim yoktur”u kabul etmekten ote “soykirim yoktur diyeni iceri atarim” diyen sansurcu fransa’dan ne farkimiz var? Yarin beni iceri atmalarini kim engelleyecek?

çiçek olamadık ama denizyıldızı oluruz belki bir gün.

lök

"Sana yarın öleceksin deseler Hamdi; ya oturur tüm gün kara kara bu son gününde ne yapacağını düşünürsün, ya da "ya ölmezsem?" deyip ofisindeki yerinden kalkmazsın bile.

Sen böyle bir adamsın çünkü, tam da herhangi bir yerde lök gibi oturacak bir adamsın.

Böyle devam et Hamdi. Hiç bozma. Çekiyorum ben nasılsa."

Yarım Kalan Çaylar ve İlişkiler

"Yirmi dakika mola versek ayrılığa, aylar sonra?
Hani otobüsler bile bir kez duruyor ya, hepi topu altı saatlik yolda."

buro'ya gelsin.



"Lütfen dikkat,

Saat 17:17'de başlangıç noktası Edirne olup, Ardahan yönüne gitmekte olan değerli Hamdi; aracınız hareket etmek üzeredir. Lütfen ilişkinizdeki yerinizi alınız.


İyi yolculuklar dileriz."



Bu ilişki nereye gidiyor Hamdi... Hamdi?
Hay allah seni kahretmesin adam gibi.



(18 Temmuz 2011 Pazartesi,
Çeşme-İstanbul arası mola noktası -neresiyse artık orası-)
Fotoğraf: April

down to Gorki Park

_ Sana “bir şarkı seç, o bizim şarkımız olsun” desem, sırf ıslık sesine meftun olduğundan gider “Winds of Change”i seçersin Hamdi. Hiç okudun mu o şarkının sözlerini? Neyden bahsediyor, bir fikrin var mı acaba, ha Hamdi?

Hiçbir şey anlamamışsın Hamdi. Ne müzikten, ne ilişkiden, ne de kadınlardan.

Toy.

_ Ben ki, sanki bana sorulmuş gibi düşünmüştüm "hiç kendimden küçük biriyle beraber" olup olmadığımı ve hayır demiştim kendime, sonra da sormuştum "hangi şartla olurdum acaba?" ve cevap vermiştim: Benim bilirkişi olmamam şartıyla.

Oysa sen o kadar toy, o kadar bihabersin ki her şeyden. Puf'u salona getirmeden önce bıçakla üstüne bi 'tık' atman gerektiğini bile bilmiyorsun. Bilmeni beklerdim halbuki, Eti Puf'un normal şartlar altında açılamayan bir besin maddesi olduğunu, o "buradan açınız" yazan yeri çektiğinde ancak o yazının kapladığı yer kadar jelatinin elinde kaldığını ve paketin geri kalanının bütünlüğünü koruduğunu.


Ama bilmiyorsun işte, çocuk.

Coco'ya

"Harp, iki kişiyle olur."un başı. Onu Coco yazmış olmalı aklıma girip, cevap mahiyetinde. Vecihe'nin aklından, benim aklıma girip, parmaklarımı hareket ettirmiş olmalı.

Peki, baştacı edilesi değil mi iki kişinin bir diyaloğun iki ucunu yazması, birbirlerinden habersizce, monolog olduğunu sanarak haykırması bir şekilde?

Çok...


***

Bahar geldi Coco. Sen seversin cok.. Hava cok taze ve temiz. Yesil erik mevsimi geliyor... hava gec karariyor. ogleden sonra uykulari gereklilesiyor. Senin gezme sezonun da aciliyor, ki ben bunun icin cok mutluyum. Hem bu guzel arazi ve evin de var... Ne buyuk nimetlere sahipsin Coco.. Sen bazen, eger islerin erken bittiyse, bu sehir disindaki guzel eve ogleden sonra gelirsin ya, 3 bucuk 4 gibi.. Yagmuru getirirsin o bizim kadar huzunlu sehirden cogu zaman... o anda hava aniden kararir, bembeyaz evin uzerinde kara, yogun ve sinirli yagmur bulutlari toplanip, , daha hava kararmadan, topragi iclerindeki tum pisligi atarcasina, kufreder-kusarcasina sulariyla yikarlar. Senin bahceni nemli bezelye tanesi rengine boyar, buradan uzak diyarlara dogru yol alirlar- tum ofkeleri hala icinde, kaybettiklerini dikkate almayarak..

Ama sen cogu zaman aksamustu gelirsin Coco.. Yemek saatine az kalmistir ve senin araban bahce kapisinda belirir. Aslinda farlara gerek kalmasa da soforun onlari acip olmeye yaklasmis tum kelebekleri uzerinize ceker. Iste tam da o anda cicek bahcesinde guller acar, hemde kirmizi uclu sari guller. bu ne guzel renklendirmedir bir gorsen. ama gormuyorsun Coco, kor degilsin ama gormuyorsun...

Hatirliyorum, toz pembemsi pudra rengi pantolonunun ustune cizgili bluzunu giydigin bir gundu, herkes bahcedeki veranda da oturuyordu... Sen sarmasiklar ve ciceklerle dolu olan bahcenın sol kosesındeydın. Orada sadece ayakta duruyordun,bir melodi mirildanarak. cok zariftin, durusundan asalet akiyor, saclarin damlalar halinde dokuluyor, gozlerinden uyku damlıyor ve icin kan agliyordu. Anlamadigimi sandin, ama ben anliyordum Coco. Senin ne yapmaya calistigini, neden boyle oldugunu anliyordum. Hakvermek elimde degildi- cunku seni boyle gormeye dayanamiyordum- ama seni anliyordum Coco. neden boyle yaptigini, nasil bu raddeye geldigini anliyor ve saygi duyuyordum. devam etmeni, bu ruh halinin en uclarina kadar gidip biktigini ve birseyler degistirmek istedigini gormeyi istiyordum ama ben yine de bizi cok seviyordum, Coco.. cunku sen benim ilham kaynagim ve birlikte olmak istedigim tek insandin.

***

Coco, senın bir ara cok mutlu oldugun anlar da vardı, derin muhabbetlerinin oldugu zamanlardan bahsediyorum. O zamanlar beni daha gozden cikartmamistin. Herseyi yapabilecegini, bundan sonra sadece daha iyi olabilecegini dusundugun zamanlar var ya, onları anımsıyorum.. Aslinda cok da uzakta kalmis, eskimis, sararmis bir zaman degil bu bahsettigim- ama simdi bu guzel evde sana gore o zamanlarin ustunden bir omur gecmis gibi geliyor olmali, oyle degil mi Coco? biliyorum Coco, biliyorum.. yuzunden okunuyor zaten.. baskalari anlamaz, gormez, belki de dikkat etmez, ama ben anladim Coco. Sen bu duyguyu hissetmesi gereken bir insan degildin, ama oldu, napalim.. Buyudun Coco, buyudun.. Hala ne kadar saf ve naif gorunsen de sen beni oldurrmeye karar verdin Coco. yok edecek, yıkacak, donusturecek ve degıstırecesın. Yapmak zorundasin ve yapacaksın. Ve ben artik sana uzaklardan bakmak zorundayım, seni, guzel yuzunu, harıka sıluetını, yerimi kapan umarsizlik ve bosvermisligi hayranlikla izliyorum.. Onlar elbet basaracaktir, ama ben basaramadim...

Hayat cok kisa Coco, ve hicbir seyin buyuk anlamlari yok. onun icin bu yuvarlak merdivenlerden bu kadar huzunle tirmanma. Mermer kadar beyaz tenin en az onlar kadar soguk olmayi haketmiyor. Beklentilerin teker teker yokettiginde izdirabin cogalmis olabilir ama neticeye bak Coco, ozgurlestin. Denklemlerdeki her sembol o kadar degisken ki, sonuca asla ulasilmiyor. Cunki aslinda bir sonuc, bir anlam, veya bir onem de tasimiyor hicbirsey ya. hic birseyin anlami olmamasi kadar oldurucu ama ozgurlestirici birsey daha duymamis olabilirsin hayatında, bunu anladigin an beni yoketmeye karar verdigin andi zaten. ama ben bunun icin cok mutluyum coco, ama keske boye olmasaydı demeden de duramiyorum tabi..... anladim, beni bitirdin ama ozgurlestin. hayat sana guzel, sakin sucluluk duyma, sakın duygusallik yapip benim geri gelmeme izin verme. Sakin ol Coco, ve kendini kotuluklerden sakın...

***

Kararini verdin, simdi bu ev, bu sutunlar, bu bahce derin bir sessizlige burunmus biraz sonra olacaklari bekliyor. Sen tum huznunle mermer merdivenleri tirmaniyorsun. uc adim da bir durup siyah cilali trabzanlari koyuya boyanmis tirnakli ellerinle tutuyor, bedenini hafifce geriye, asagiya cevirip bir elinle karnini tutuyorsun. kararsizlik yasiyor, hala kuruntulu davranislarina devam ediyorsun Coco. Bu sabitlesmis, takintili, herseyin iyi olacagi dusuncenden kurtulamadin gitti. Bu yalan yanlis, bu adice, bu kuralci dusunce tarzini yok etmek icin kararli davranip siyah beyaz ipek elbısenin içindeki bedenini yukari katlara yoneltmen lazim! Iyi gidiyor Coco, ben hala yanindayim, devam et. sana su an cesaret verebilmek benim su ana kadar yaptigim en iyi hareket olsa gerek. zaten bundan sonra hic bir yaptirimim olamayacak. en azindan son dakikalarimda senin isine yarayabileyim Coco, en azindan icice gecirdigimiz bu son saniyelerde hakkimda iyi dusunmeni saglayabileyim...

Bu guzel evin ucuncu katina ulastin Coco, artık dönüş yok.. holden sola donerek koridorun sonundaki, disaridan kule gibi bır goruntu vermesi icin yuvarlak mimariye sahip olan odaya giriyorsun. Yerler siyah beyaz karolarla bezenmis, odanin yuvarlak olan cephelerinde uzun pencereler, kapidan hemen girince sag tarafta kocaman bir somine mevcut. sominenin hemen onundeki iki buyuk yumusak mınderlı kırık beyaz renklı ıki koltuk odun atesinden gelen renkle ahenk icinde duruyorlar. Duvara dayatilmis siyaha yakın cevız agacı büfenin ustune asilmis uzun bir ayna bundan sonra yapacağın hreketi bekliyor.oda da kı ıkı beyaz koltuk, bır uzun kanepe ve küçük kahve masaları dışında bulunan tek mobilya olan büfeye yöneldin. işte benim son dakikalrıma yaklaştık. büfenin anaharını aynanın sol köşesınden arkaya elini sokup buluyorsun. dolap kapaklrı açılıp 4 çekmece sunuyor. sondan ikincisii açıp içndn zümrüt yeşili parlayan tırbişon benzeri bir aletı elıne alıyorsun. işte ruh söken de ortaya çıktı. bndan sonrası kolay dvam et coco, boyle devam et.

odunu bitmek üzere olan şöminenin önünde bir kaç saniye bakınıp kocaman koltuklardan pencereye bakanına oturuyorsun. elinde ruh söken, içinde hala ben, aklında hala bir umut var. neden bu kadar zor coco? sök bırak artık daha neyi düşünüyorsun? acı her dilde aynıdır.. ama hep anlamsızdır. canının yanacağını düşünme, büyük düşün, geleceğin için akıllı ol coco.

sarmaşıkların sonunda ki cıcek bahçesindeki kırmızı uçlu sar güller tüm myhoş ve davetkar kokularını saldı. tüm yaşanılan anlara ve modlara uygun melodiler bulundu. ıslık sesleri ve boguk çığlıkar eşliğinde serin bir yaz rüzgarı esti. emirler yazıldı ve uygulanmakta..

***

Harp, iki kişiyle olur.


Eeeh tamam artık be bir ararım, iki ararım, bırakırım sonunda ben de!


Off, hayır sinirli değilim, sadece yorganı kafama çekip yatmak istiyorum ve hiç kalkmamak...

Nasıl bu kadar berbat olabildi her şey? Ne zaman böyle unutturdum kendimi, ne zaman inanmamaya başladım karşımdakine, "bak, sonunda kötü olacak"larını "tehdit ediyor, ültimatom veriyor pis" diye karşıladım da, hiç sallamadım? O kadar güveniyordum da, neden inanmadım bir an bile? Ondan çok kendime güveniyormuşum demek.

Tek tesellim, yanımdaki. Sevgili, merak etme, bozulmayacak aramız bunlar yüzünden. Sen benim (bazı şeyleri) konuşabildiğim tek insansın (artık). Bil ki gerekirse, seni seçerim mutlaka. Seçtim bile hatta? Seçim yapmam hiç gerekmedi ve gerekmeden bile ben, bağıra çağıra seni seçtim! Gerçi neden bağırdım, pek emin değilim. İhale bana kalsın istemedim sanırım. Senin sevilmemen daha kolaydı, daha çok işime geldi. Sevgilini bilirsin, ben yüzleşemem böyle şeylerle.

Hayat çok garip, vapurlar falan. Ayrıca hayat berbat. Üzülüyor insan, tek başına kaldığında ya da sadece o ikinin anlayacağı anlar olduğunda ama artık hiç önemli olmadığında, bunlar sevimli, hayat dolu bir gülümsemeyle değil de böyle acı, buruk bir dudak kıvrımıyla karşılandığında filan -ki aslında hayat dolu gülümseme onlar değil mi, e hayat berbat, dedik ya?- öyle boşa gidiyor, uzaya gidiyor, kimsenin umrunda değilmiş gibi oluyor ya artık (ve bir süre sonra da gerçekten umrunda olmuyor kimsenin), o umarsızlığa ulaşırsam ölürüm sandım. Ölmedim. Ölünmüyormuş. Tevekkeli değil, ben de öldüremedim karşımdakini. Güçlendiremedim de ama. Yenişemedik biz. Yenişemedik, oynamadık çünkü, çünkü harpler iki cephelidir en az. Bizim sinir harplerimizse tek. Teke tek bile değil, sadece tek, o da ben değilim. Ben sinirlenmem ki.

Neyse neyse, bir yerde bitecek bunlar biliyorum. Benden bir şey beklemeyen herkes gibi bırakacağım kuyruğunu, yakındır. Tamam yani anladım, elimden geleni de yaptım, eh, vademi doldurdum sayılır.

Ne çok konuştum, hiç adetim değildir oysa ki. Hem ne kadar konuşsam boş. Hissettiklerimi ifade etmekte o kadar başarısızım ki...

Keşke böyle olmasaydı demekten başka çare yok artık galiba.
İşin kötüsü, bunu kimseye veremiyorum. Bu benim keşkem.

Hadi sen yat, ben biraz daha görmezden gelip, geliyorum.

Monolog #4

Kimsenin siklemediği, hakkında konuşmadığı, dalgasına çanak tutmadığı ama -nedensiz- bir şekilde herkesin, en uzaklardakinin bile haberdar olduğu, sorduğu ama fazla sorgulamadığı, demek ki önemli bir acayip muhabbet.

Yakışıksız adamın iyi arkadaş olmaktan başka çaresi yokmuş gibidir ya (evet öyledir), ha işte, ondan sonra çıkıp da "aaabi ama bununla bunun ne alakası var şimdi!" demek olmaz. Alakası varmış işte kanka. Alakası varmış ki iki karpuz bir koltuğa sığmamış. Teker teker taşısaydın iyiydi de, olacağı varmış.

"bir süre sonra, hiçbir şey yapmamanın eksikliğini hissetmemeye başlıyorsun."
O süre dolmuş. Kendini anlatma fırsatı bulmadan vazgeçmek çok kötü evet ama aslında ben çok konuştum. Yanlış yollar izlemiş olabilirim konuşurken. Adres tarifinde iyi değilimdir, yanlış yola çıkarabilirim. Çıkarmışımdır. Neyse, konuşmadığımızı konuşmadığımız sürece sorun yoktu, e iyi madem.

Bir ismi zikrederken karşımda şekilden şekile girilmesi, izlemesi en zor şeylerden biri. Halbuki bu kadar kasmaya gerek yoktu. "Mutsuz olduğum kendimden sıkıldım, mutlu olduğum kendimi arıyorum" demek yeterdi. Ön koltuk boşalır boşalmaz oraya oturma hakkı bulunduğunda hiç konuşmadan, bitmişti bu iş aslında.

Ve ön koltuk boşalır boşalmaz oraya oturma hakkı bulunduğunda, hiç konuşmadan bitmişti bu iş aslında.


_ Benimle konuşmak istemeyebilirsin, ama bunu bana söyleme.
Böyle bir şey iki kez mümkünse, dünyanın bir yerinde en iyi arkadaşından bu lafı duymuşların o en iyi arkadaşları için geliyor:
Hangisi sen?

(yalanlar söylüyordun buzdan)

(görsel kesiti, şundan: Woman with a Mask, Lorenzo Lippi)

"Find the crack"

_ Kafada bi çatlak açmak lazım ki ışık girsin içeri.
_ Ee?
_ Bana bi kriko lazım, bu kafa anca öyle açılır.


"In the darkness there’s always a crack. That’s how the light gets in."

(Sheriff Mathis, Fringe S02E21)


Kaynak: Doctor Who TV

9999 in 1



_ "Dokuzbindokuzyüzdoksandokuz in bir" tetris gibisin Hamdi. İki tane numaran var, ısıtıp ısıtıp aynı şeyleri getiriyorsun önüme. Ayh, vallahi daraldım senden. Çubuk beklerken gelen kare blok gibisin Hamdi. Bi yol ver de havamızı bulalım.

Sandıklı Baza Analojisi

"Şimdi sana bi analoji yapacağım, ne alaka diyeceksin ama... Bu bizim yaptığımız iş aynı baza almak gibi. Alacağın şey baza sonuçta, değil mi? Ne kadar zor olabilir, sandıklı baza işte, kaldırıyorsun açılıyor, kapanıyor, hadi bir de kilidi olmasına dikkat et ki kafana düşmesin, o kadar değil mi? Değil işte. Mesela ben bir daha baza alırken, o üstteki, üstüne yatak koyduğumuz parçayı tutan ne var, ona bakacağım. Çünkü onlardan ikisi, iki kez kırıldı bir yıl içinde ve ben şu an yatağımda yatamıyorum. Demek ki neymiş, baza alırken nelere dikkat edeceğini aldıktan sonra öğreniyormuşsun. Önce kaza, sonra yasa.

İşte bizim yaptığımız iş de aynen bunun gibi. Bir kere sıçarsan anlarsın neye dikkat etmen gerektiğini.

Ve işte tam da bu yüzden ben anlıyorum artık bu işi neden yapmamam gerektiğini.

Çünkü biz hiç sıçmadık daha."

Kırk

_ Müziği değiştirmek istemiyorum, hayır. Özellikle koymadım ama iyi denk geldi. Birazdan başka şarkıya geçecek zaten, daha güzel bir şeye muhtemelen. Ama bu tango havası insana kendini iyi hissettirmiyor mu yani, doğru söyle? Benim biriyle böyle döne döne dans edesim geliyor şahsen. Şahsen. Konuşurken cümle içinde şahsen dediğim için kendimi seviyorum. Geçen gün ben telefonda bir türlü gelmeyen Burger King siparişimiz için "... olmakla da kalmayıp... yapılması kabul edilemez" ifadelerini içeren bi cümle kurdum, arkadaşım erkek arkadaşına dönüp "kız telefonda konuşurken bile hata yapmıyor" dedi. Kız telefonda konuşurken aynı zamanda da arkadaşlarının kendisi hakkında söylediklerini duyup içinden yorum yapıyor onlara, ehehe........ Dur dur geliyorum. Rakı koyayım mı sana da bi tane? Bi tek? Peki. Benim canım istedi. Hem aheste'lerim de boş kaldı uzun zamandır... Bayılıyorum bu bardaklara. Çok severek ve çok ucuza almıştım bunları evden ilk taşındığımda. Kendim için ev hediyesi gibi. Pek hakkını verdiğim söylenemez. Evet, ne diyorduk? Hiçbir şey galiba. Şarkı da değişti hem........ Bu aralar kendi kendime çok konuşuyorum biliyor musun? Aklıma Kelebekler Özgürdür diye bir oyun geldi, şimdi orada olmayan Hadi Çaman tiyatrosunda gitmiştik Nişantaşı'nda, Sevinç Erbulak filan da vardı ve sanırım -sanırım- Tolga Çevik ama emin değilim, kimse sevmemişti ama ben sevmiştim o oyunu, şimdi o Tolga Çevik'in ya da her kimse onun oynadığı karakterin Dragos'ta oturduğu bilgisi ve sahnedeki bir ranza dışında hiçbir şey hatırlamıyorum oyunla ilgili. Kendi kendime konuştuğumu söyleyince neden oyunun aklıma geldiğini de. Ha bir şarkı hatırlıyorum bi de, "ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür / insanlar değilse de kelebekler özgürdür" acaba bu şarkıyı ben normalde biliyorum ve şimdi mi özdeşleştirdim kafamda, yoksa çalıyor muydu oyunda gerçekten? Hatırlamıyorum. Hayır hayır bunun için bilgisayar açmayacağım, zaten bilgisayar başında olduğum bir gün bakarım yine aklıma gelirse, aklıma gelmezse önemli değildir zaten ki....... Güzel şarkıydı bu bu arada. Kelebekler özgürdür, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adam gibi, Fight Club kafası. E zaten yarın ölecek hayvan, sonsuza kadar yaşamayacağını bizden daha şiddetli biliyor...... Ben inanırım sonsuza saf gibi, kimse bana bitmeyen bir şey söylemedi ama ben yine de inandım. Sevgiye çok inanırım, biteceğine de ama... İnsanlar neden evleniyor? Yani, gençken aşık olup evlenip sonra da bunu hiç sorgulamayan kimi mutlu kimi mutsuz çiftler değil dediğim. İnsanlar neden evleniyor, mesela kırk yaşında, artık çocuk yapma gibi bir derdi de yokken üstelik, neden yani, yalnızlık korkusu mu? NoyanNoyan hayatın kırk yaşında başladığını söylerken haklı mıydı? Daha komiği, kırk yaş için neden "kimseyle evlenmezsek birbirimizle" pazarlığı yapılıyor ve insanlar kiminle evleniyor kırk yaşında? Etraflarında kaybetmek istemeyecekleri tek kişiyle mi? İlginç değil mi hayatın boyunca ya da tanıdığın süre boyunca hep sevdiğin ama hiç öyle sevmediğin, dostluğunu ona aşık olmaya tercih ettiğin biriyle evlenmek, neden evlenmek, öyle yaşayıp gidilmiyor mu zaten bundan beş yıl önce olduğu ya da bıraksan, beş yıl sonra da olacağı gibi? Acayip olan, evlenmek bu noktada, veya on yıl öncesinde de "ben bununla kırk yaşında evlenir miyim?" diye tartmak, fark ederek ya da etmeyerek tartmak bunu, söylemek veya söylememek... Bir yerde kendini sağlama almak mı, zaten onu kimsenin daha iyi anlamayacak olmasından duyulan endişe mi yoksa bir yerde gerçekten kaybetmeyi göze alamamak mı çünkü ne kadar karşı çıkılsa da vardır ya öyle bi kafa, yüzük takınca tamamdır artık. O zamana kadar kaybedebilirdin veya bunu göze de alabilirdin, ama artık etiyle kemiğiyle senindir, aynı mutlu yaşantınıza evli devam edebilirsiniz ve kimse yadırgamaz, herkes içten içe kafa sallayıp "biliyorduk zaten" der, veya demez ama düşünür illa ki. İlla illa........ Allah Allah, bu ne tür bi kaybetme korkusu? Neyi kaybediyor adam onca zaman sonra ki neyden endişeleniyor, ben insanların çıldırasıya aşık olabilmelerinden çok, çıldırasıya sevebilmelerine inanırım halbuki, öyle çok sevmek ki sevişememek........ Hayır örnek gelmiyor aklıma, demek ki kimse bana çıldırasıya bir şey söylemedi ama ben yine de inandım.

Görsel: Jeffrey Coolidge, Stone collection

(12 Ocak 2010, yol, İstanbul)

...çünkü ayrılanlar hala arkadaş.

Nasıl altından kalkıyor, hiç anlamıyorum. Nasıl yaşıyor, nasıl hissediyor, nasıl bu kadar rahat?
... Ben deli gibi korkarken.

Bana uzakken iyi geliyor o. Bir kol boyu mesafe alıp öyle dursun. Hiçbir şey sormak, bilmek istemiyorum. Bilmezken iyiyim. O da konuşmasın, sormasın, sadece cevap versin. Olduğu gibi kabullensin. Beni olduğum gibi kabullensin. Ben ne benimle, ne de bensiz; böyleyim.

Ben mi o mu diye sorulmasın bana. Ben, hep ben. Başka bir yanıt veremem. Daha mutlu olamam, bu kadar mutsuzum çünkü. Her şeyi, her şeyi bıraktım; hala çok mutsuzum.


...
hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
yalnızlık hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
...


Özgür
-lüğümüz
yoksa
yalnız
-lığımız
mıdır
?


(22 Eylül ~ 25 Ekim 2010, İstanbul)
Şiir: Attila İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil
Fotoğraf: Ara Güler (1965)

Monolog #3

Bir şey yazmadığım bir an bile yok. Sadece bazen kağıda veya klavyeye dökmüyorum.

Uzun zamanlar benim için birkaç saatten ibaret ve ben ne zaman uzun bir ara versem, mutlaka önce kendi kalbimi kıran bir şey yazmış oluyorum. O ara senin için uzun oluyor, bilmeyenler, görmeyenler için; benimse kendim için bir aram yok.

Tek yaptığım bekletmek ağzımda sözcüklerimi.
Söylerken, ilk beni yakıyor çünkü.


(20 Eylül 2010, Ortaköy)

Monolog #2

Naber?
Kaldığımız yerden devam edelim mi monologumuza?

***
Biliyor musun, bazen hiç (çoğu) kimsenin, hiç kimseye (sana), hiçbir şey (çok şey) ifade etmediğini düşünüyorum.

Ve yine, biliyor musun; ağzına çarpmak herhangi bir işaret dilinde bir sevgi gösterisi değildir. Hadi ukalalık etmeyip, "bildiğim kadarıyla" ekleyivereyim sonuna.

***

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, seni hep böyle zannederdim; böyle kabul etme veya etmeme lüksüm olurdu.

Öyle bir zaman olduğunu bilmeseydim, içimde bir umut da olmazdı.

***

Bu kendi kendime konuşmaları çok benimsedim, evet. Neyse, daha bugün içinde kafayı sıyırdığımı itiraf ettikten sonra artık kendi kendime konuşmam şaşırılacak bir eylem olmasa gerek.

***

Yine kıskanç, kaprisli, sıkıntılı biri diye yaftalayıp kendimi, keşke yazmasaydım diyeceğim bir şeye doğru hızla ilerliyorum ama bir yerden sonra da kimin umurunda; yazmak benim haklı çıkma şeklim...

İkinci anlamların arkasına saklanmadan yazmak da delikanlı delikanlı içimi dökme şeklim.

***

En azından canlarımdan birine sarıldım, rahatladım. İnsanın bazen karşısında, elindekini sadece ona sarılmak için yere bırakan biri olmasını istemesi çooook mu gariptir?

***

Bu akşamki monologumun özeti, yine konuşurken anladığım şey olsa gerek:
"İçimden geldiği gibi davranmak içimden gelmiyor."

***

İyi geceler yavrum.

"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım..."

Hatırlamak benim lanetim...mi acaba? Aslında düşünüyorum da, öyle değil. Hatırlamasam yazamazdım.

Hatırladığım her şeye anlam yüklemek benim lanetim.

***

İlkokulda okuma bayramını yaşamış şanslı öğrencilerdendik. Herkesin küçük ya da büyük bir görevi vardı mutlaka; bazıları şiir okudu, bazıları dans etti, şarkı söyledi, skeçte oynadı, gösteriyi sundu; bazıları mevsim oldu, bazıları ay...

Ben kırmızı eteğimle Haziran ayı olmanın haricinde, 2,5 sayfalık bir monologun sahibiydim. Monolog lafını ilkokul 1'de öğrenmiş oldum bu vesileyle, mono- di- arasındaki ilişkiyi çözmem de uzun sürmedi. Gönül isterdi ki organik kimyada da aynı başarıyı devam ettirebilseydim :))

Şu an elimin altında o güne ait bir fotoğrafım yok. Zaten bloga fotoğrafımı koymak da adetim değil, hem üstünden yaklaşık 20 yıl geçse de ben olduğum anlaşılıyor o fotoğraflardan. Gözünüzde canlandırıverin: O zaman giydiği etek şimdi ancak tek bacağına olan bir minicik kız çocuğu (o kırmızı eteğimi saklamadığımı düşünemiyorum), üstümde beyaz önlük -pardon,- gömlek, babanın steteskopu dizlerime kadar inmiş... Kelebek gözlük de olması gerekiyordu gözümde ama imkanlarımız elvermedi sanıyorum veya şöyle yanlış anlamalara mahal vermek istememiş olabilir annem. Ha, bi de cebimde annemin ufak adres defteri, çünkü bana reçete yazar gibi yapmak için bir defter gerekiyordu ("ama kalemin ucunu açmadan yazar gibi yap kızım, tamam mı?")



Evet, küçük bir doktordum ben ve çok normal olduğum söylenemezdi, sahneye koşturarak çıkıp seyircilere dikkatle bakmam, sonra da şöyle demem gerekiyordu:
"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım! Tam muayene ediyordum, elimden fırladı kaçtı. Belki de aranıza gelmiştir. Rica ederim, görenler varsa haber versin.

Kısa boylu, uzunca; zayıf desem şişmanca, esmer yüzlü, şehla gözlü, 15'le 60 arası bir şey..."

***

Bizim okuldan çıkan (hem lise, hem Boğaziçi'dir bahsettiğim) sağlam adamlardan Levent Sevi'nin Lethe Hatırası adlı blogunda bir cümle vardır:

Çocukluğunu herkesten iyi hatırlayan kimse,
Odur kazanacak olan,
Kazanılacak olan neyse.


Yehuda Amichai'nin bu lafını çok sevdiğini söylemişti bana kendisi.
İşbu cümleye istinaden, ben de en azından bir mansiyon hak ettiğimi düşünüyorum. Gereğinin yapılmasını...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!