Obama'nın "doğal" fotoğrafları vardı ya hani, seçimden önce günün yorgunluğuyla gazeteleri karıştırır, eşinin yanında huzur bulurken...
Hah işte, bu aşağıda göreceğiniz fotoğraf da o hesap.
Dekor bakkal. Ama boş bakkal. Bu boşluk halkın cüzdanıı temsil ediyor diyebilirdi, Umut Sarıkaya olsa. Mesela yani. Hatta daha ileri gidip, "siz burda sefa içinde yaşarken halk petit beurre gibi çifte kavruluyor" da diyebilirdi.
"Başbakanımız"mış...
Mesela yani.

Hadi, hazırsak hoppaaa! Tey tey teeey!
Şu aralar şahane bir metafor denizinde bilinmeyen yerlere sürükleniyoruz, gibi geliyor mu size de bazen? Bir blogcu olarak bunu benim söylemem saçma belki, çünkü ben de bir yerinden dahilim bu güruha. Ama özellikle bu trendy tumblr'cılar, her yerde gördüklerini birbirleriyle paylaşmaktan ve içine aslında kendilerinden hiçbir şey katmadan sözde-kişisel bir alan yaratmaktan çok zevk alıyorlar gibi. Çok acayip fotoğraflar ve çok süpersonik şarkılarla dolu her taraf, siz yetişebiliyor musunuz bu hıza? Peki üstünde hiçbir şey yazmayan bu paylaşımlardan, kişiyle ilgili bir fikir edinebiliyor musunuz? Paylaşıma hayır, demiyorum, haşa! İçinde paylaşım yapılan her site, kişisel blog değildir diyorum.
Normal insanlığımızla arada bir de olsa yüzleşelim: Annemiz kahvaltı sofrasını bize zorla toplattıktan sonra kaçtığımız odada bilgisayar başına oturup dün dinlediğimiz ve paylaşmayı bugüne bıraktığımız şarkının linkini twitter'a atınca, veya yarı gölgeli çekilmiş bir sarı vosvos minibüsünü başlıksız/yorumsuz tumblr'ımıza koyunca çok acayip bir karakter kazanmıyoruz. Aynı, 150 lira bayıldığımız Converse'in bizi daha hızlı koşturmadığı gibi.
Bir zamanlar toplanmaya doyulmayan Trol bebeleri vardı, her renk saçlısı, her boyu filan olurdu bunların ki daha çok, daha da çok çok satılıp paraya para denmesin; hatta sonra kolyeleri filan çıkmıştı, kafalarından boynumuza asmamız bekleniyordu bebeleri, aman yarabbi. Yine de sevimli bebelerdi, haklarını vermek lazım.
Ay lav Umut Sarıkaya. Ay lav veri Umut Sarıkaya.
Biraz karamsar da olsa, benim sebebim bu. İnsanlar öldüğünde, veya basitçe, aradaki bir şeyler öldüğünde fotoğraflar umut veriyor insana. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı yaşta veya kiloda değil belki ama "bir resim de bu geceden" çektirme umudu.
Benimki doğru, demiyorum. Lakin fotoğraf edebiyatı lafı ile anlatmak istediğim sadece fotoğraf çekmekten zevk almanın ötesinde, çekmiş olmak için fotoğraf çekmek. Galata Köprüsü'ndeki balıkçılar örneğin, Yeni Cami'nin önündeki güvercinler, mavi gözlü sokak kızı filan... Herkes portre veya natürmort çalışmak zorunda değil ancak herkes de nar resmi yapmasın, fotoğraf çekeyim derken fotoğraf edebiyatı parçalanmasın, dimi ama?
Bizim oranın adetleri, meşhurdur karikatürleri:

Böyle bir şey olmasına karşıyım fotoğrafçılığın, azıcık boş vakti olan her korprıt kafa gidip bir fotoğrafçılık kursuna kaydolup, sonra D90'ıyla suriçinde foto turlarına çıkıp, bir de vitrin camından kendini çekmesin. Lütfen. Şirketin yarısı aynı fotoğrafçılık kursuna, geri kalanın da yarısı bir başkasına gitmesin; fotoğraf çekmek antidepresan almak gibi bir alışkanlık olmasın.
Anının bir anlamı olsun arkadaş ya, şu zavallı hayatın teneffüs aralarına kurban giden bir şey olmasın fotoğrafçılık.
Kolaylıkla sınıflandıramadığımız komiklikler, bize aynı kolaylıkla "komik" sıfatı kazandırmıyor mu acaba?