... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Umut Sarıkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut Sarıkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağlamayın Melisler!


nereye de koydum RTE'yi acaba...

Obama'nın "doğal" fotoğrafları vardı ya hani, seçimden önce günün yorgunluğuyla gazeteleri karıştırır, eşinin yanında huzur bulurken...


Hah işte, bu aşağıda göreceğiniz fotoğraf da o hesap.

Dekor bakkal. Ama boş bakkal. Bu boşluk halkın cüzdanıı temsil ediyor diyebilirdi, Umut Sarıkaya olsa. Mesela yani. Hatta daha ileri gidip, "siz burda sefa içinde yaşarken halk petit beurre gibi çifte kavruluyor" da diyebilirdi.


"Başbakanımız"mış...


Mesela yani.

Türkiye Foto Muhabirleri Derneği tarafından 26 yıldır aralıksız olarak sürdürülen "Vakıfbank - TFMD Yılın Basın Fotoğrafları" yarışmasında ödüller sahiplerini buldu.

Yarışmada Yılın Siyaset Fotoğrafı Ödülü, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'da bir markette yapmış olduğu telefon görüşmesinin yer aldığı kareye verildi.

Anadolu Ajansı'ndan Kayahan Özer'in çekmiş olduğu fotoğrafta Başbakanımız'ın doğallığı dikkat çekiyor.

Oy hanımey hanımey!

Bir arkadaşım bana aşağıdaki videoyu göndermiş. İzleyince aklına gelmişim, haliyle. Dostlara izlettim videoyu, hepimiz aynı konularda hemfikir olduk: Türk çizgi film sektörü biz görmeyeli bayağı ilerlemiş, ve Türk ya da yabancı fark etmeden, bu çizgi film yaratıcıları alınlarına asiti yapıştırıp öyle yapıyorlar bunları. Başka türlüsü olamaz.


Kıraç'ı ve onunla paket halinde gelen şeyleri günahım kadar sevmesem de (buna Ayşe'si, Funda Arar ve şarkının orta yerinde giren şiirler de dahil) bu videoyu bayağı komik buldum. Ayşe'nin genizden gelen sesini kes, türküde Kıraç'ın sesini duymamış gibi yap, oldu bitti.

Hadi, hazırsak hoppaaa! Tey tey teeey!

Türkiye bölünemez pastası

@kitschest karşı masadan bildirdi.

Bu habere "baeyaa komiğiz", "daha ne kadar salaklaşabiliyoruz, ona baktık" gibi bir başlık daha uygun düşerdi.

Kılıçla kesmişler pastanın kesebildikleri bir parmak yerini de. Umut Sarıkaya'nın Çile hikayesi kahramanları gibi konuşmayı göze almak pahasına söylemem lazım: Bu hal, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun özetidir, bölünemez ülkeden arta kalan "creme de la creme" tabaka, kılıçla kesilse acımamaktadır.

Gerizekalılar.

afiç

"Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye'nin "BB" olan yerel ve yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notunu teyit ederken, not görünümünü "Pozitif"ten "Durağan"a çevirdi."

Şimdi, haberde kullanılan görsele bakalım:


Benim başıma gelmiş bir olay değildir ama Sinan anlatmıştı; StepS'in editörü olduğu zamanlarda serbest ticaret konulu yazının (Koray'ın yazısıydı sanıyorum) mizanpajını gözden geçirirken, yazıda kullanılan fotoğraf takılmış gözüne. Alt alta üst üste birtakım adamlar varmış görselde. Bunun ticaretle ilgisi ne, diye sormuş tabi Sinan, o zamanlar beraber çalıştığımız ajans olan Figür'deki kanka elemanlara... Görünen o ki, adamlar serbest ticaret yazıp stoklarda aratmış ve muhtemelen karşılarına çıkan ilk şeyi kullanmışlardı: Serbest güreşle ilgili bir görsel.

3000 baskılı bir kampüs dergisinin sayfa sayfa tüm yazılarını, tüm görsellerini ezbere bilirdik biz. Çünkü sonunda iyi bir şey yaptım demek önemliydi, onu yıllar sonra hatırlamak veya bizim yıllar sonra o dergilerle hatırlanmamız önemliydi. Seviyorduk yaptığımız şeyi, aşıktık belki.

Şimdi bak, milyonların okuduğu iddia edilen gazetenin yaptığına... Bir Umut Sarıkaya karikatürü olsa, "ehehe afiç" der geçerdik ama, değil.

Yaptırdığınız reklamlar hariç hiçbir elle tutulur özelliğiniz yok sevgili Zaman. Reklamlarınız için de size değil, çalıştığınız ajansa veriyorum şuku, tabi ki. Sizse, işinizi ciddiye almıyorsunuz bile.

Yaftalamadan düşündüm, bu sonuç çıktı.


(24 Kasım 2011, İstanbul)
Mutlu yıllar Sinan!

Kakalanan yaşam stillerini sizler için toparladık.

KADIN- Sevdin sen o kitabı, hı?

ADAM- Nereden anladın?

KADIN- Altı aydır berabersiniz... "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git..."
Yani bir yol hazırlığı da bu kadar mı uzun sürer, hayret!

ADAM- Ben yavaş da olsa okuyorum, sen okumayı yazmayı unutmak üzeresin.

KADIN- Yani "Sevme Sanatı"nı bitirmedim diye soktun bu lafı değil mi?
Ben sevmeyi Eric Forum'dan öğrenmek istemiyorum belki.

ADAM- Erich Fromm.

KADIN- Her neyse...
ADAM- Tabii sen bunu tuhaf kadın dergilerinden öğrenmeyi tercih edersin.
Elin Amerika'sında yapılan manasız anketlerin Türkçe'ye çevrilmiş halleriyle çizersin rotanı... "Bakalım sevgiliniz ne kadar Angut" ya da "Diyelim ki o akşam çok sevişesiniz var ama sevgiliniz beyzbol maçına gitmek istiyor ne yaparsınız?" a) Kafasına beyzbol sopasıyla vururum. b) "Tamam ben de gelirim ama devre arasında sevişirsek" dersiniz.

(Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan)

Bu "Yaşam Stili Kakalayan Anketler" diyaloğu bana hep Apple'ı hatırlatır. Ne kadar teknolojik açıdan şukusunu verip önünde eğilsek de, kabul edelim ki hiçbir ayfon bağımlısı, hiçbir ayped müdavimi hayatında ısırılmış bir elmanın bu kadar önemli olacağını aklına getirmemiştir (yaradılışçılar hariç).

Geçenlerde metus'la "inovasyon deyince akla gelen Apple"ı konuşurken "karizma" sözcüğü cümle içinde kullanıldı. Ben bu tip karizmayı, kakalanmaya çalışılan tarz olarak görüyorum. Bir kere eli verdin mi, kolunu kaptırıyorsun elmaya; çünkü genelgeçerliğin zıttı Apple. Her şeyi oradan alıyorsun (çoğunlukla, mecburen - başka bir şey kullanma opsiyonun olmadığı için), ardından yüzlerce çeşit aksesuar geliyor... Örneğin, hiç koşuya çıkmayan biri olarak kendini eBay'de kola aypod takma bandı alırken görebilirsin. Hayatında burçlara ve uğurlu renklere inanmayan biri olmana rağmen, aypodunun rengi, ayfonunun kılıfındaki desen tarzını yansıtsın diye, hatta sana tarz yaratsın diye uğraşıyor bulabilirsin kendini. Dahası, bu tarz meselesi mekbuukun sorunsuz çalışmasından veya herhangi bir yazılım artısından çok daha önemli olabilir. Ve şu an olan da aynen bu.

The Best Page In The Universe www.maddox.xmission.com'u yıllar önce keşfetmiş ve çok gülmüştüm. Benim hiç olmayı tercih etmeyeceğim bu küstah aşağılayıcı haller çok komik olabiliyor (yıllarca Zaga'yı da bu yüzden izlediğimizi kabul edelim lütfen!) Giderek sıklığı azalan yazılarını hala açar okurum ara ara, geçenlerde "The iPhone is a piece of shit, and so is your face." başlıklı yazı da aklıma çok önceleri okuduğum "One thing PC users can do that Mac users can't..."i getirdi. Maddox'un yanıtı aşağıda (ben yazmadım efendim yazıyı, çemkirmeyiniz):

Şu aralar şahane bir metafor denizinde bilinmeyen yerlere sürükleniyoruz, gibi geliyor mu size de bazen? Bir blogcu olarak bunu benim söylemem saçma belki, çünkü ben de bir yerinden dahilim bu güruha. Ama özellikle bu trendy tumblr'cılar, her yerde gördüklerini birbirleriyle paylaşmaktan ve içine aslında kendilerinden hiçbir şey katmadan sözde-kişisel bir alan yaratmaktan çok zevk alıyorlar gibi. Çok acayip fotoğraflar ve çok süpersonik şarkılarla dolu her taraf, siz yetişebiliyor musunuz bu hıza? Peki üstünde hiçbir şey yazmayan bu paylaşımlardan, kişiyle ilgili bir fikir edinebiliyor musunuz? Paylaşıma hayır, demiyorum, haşa! İçinde paylaşım yapılan her site, kişisel blog değildir diyorum.

Umutçuğum da benim gibi düşünüyor:

Normal insanlığımızla arada bir de olsa yüzleşelim: Annemiz kahvaltı sofrasını bize zorla toplattıktan sonra kaçtığımız odada bilgisayar başına oturup dün dinlediğimiz ve paylaşmayı bugüne bıraktığımız şarkının linkini twitter'a atınca, veya yarı gölgeli çekilmiş bir sarı vosvos minibüsünü başlıksız/yorumsuz tumblr'ımıza koyunca çok acayip bir karakter kazanmıyoruz. Aynı, 150 lira bayıldığımız Converse'in bizi daha hızlı koşturmadığı gibi.

Ha, benim de 3 tane Converse'im var.


Yaklaşık 75 kişi bu yazı ile Maddox hayranı oldu (yaklaşık 75 kişi de düşmanı).

Uykusuz Yaz'a isyanımdır.

indeed.


Uykusuz, şimdiye dek tüm sayılarını sektirmeden aldığım (iki sayısını olağan taşınmalar esnasında kaybetmişim sanırım yalnız), ciltletip eniştemin gençliğinde arşivlediği Gırgır'lar gibi bir şeyini oluşturmayı ve onu "bunu satsana çok para eder bu yea" diyenlere inat satmamayı hedeflediğim bir dergidir. Bir Penguen okuru olarak peşinden gideceğim üç adamın ayrılıp kendi dergisini çıkarması, benim de çark etmeme yetmişti: Ersin Karabulut, Yiğit Özgür ve Umut Sarıkaya. Sonradan tanıştığım birçok insan ki saymakla bitmez, takıntımın altını çizdiler sadece ki ben her perşembe, bilemedin cuma (Antep'e, Trabzon'a filan geç geliyor ya dergi) gazeteciye koşayım, dergiyi almak için yolumu filan değiştireyim deyu.

Benim gibi sadık olamayanlar için 13 sayılık ciltler çıkması, özel sayısı, poster sayısı şusu busu işin ticari tarafı elbette. Keza, yine ticari bir girişim gibi görünen Uykusuz Yaz'ın aylardır reklamı yapılıyor derginin içinde. Bunlar normal. Şu yaz sayısı için ne muhabbet döndü twitter'da kaç gündür... Umut Sarıkaya'nın sayıda yer almayışı bir yana, PuCCa şahsiyetinin varlığı diğer yana (neyse ki ergenlik kokan bir basın açıklaması ile sadece yaz sayısında var olduğunu ilan etti, rahatladık). Bu durumu bile ticari kaygılarla açıkladım kendi kendime ve tabi ki bugün gidip dergiyi aldım. Neredeyse hepsi bittikten sonra PuCCa'yı da okumaya niyetlendim. Bilen bilir, bir şeyin hakkında atıp tutmak için (özellikle de kötü bir şey söyleyeceksem) önce hakkında fikrim olmasını isterim. Politika için, spor için, başarısız yazım örnekleri için; her şey için bu geçerlidir.

Bir kere, beraber tatile çıkacak kadar -güya- birbirine yakın olan kızların aklından birbirleriyle ilgili zerre kadar iyi bir şey geçmeyişi, o anlatılan kız çekişmeleri, kötü niyetler, rezalet! Elimde dergi, zaten büyük bir zaman kaybı içinde boşluğa düşüyorum, bir de dişi olarak aşağılanıyorum. Böyle bir kompleks içinde sürüklenmek olamaz; bunlar itiraf değil, düpedüz kendine hakaret. Anlatılan şey eğer PuCCa'nın kendisi ise, ev arkadaşı için çok üzülürüm, çünkü kızı tanıyorum, yazık, bu kadar boş biri de değildir kesinlikle.

Neyse, ama bana bu yazıyı yazdıran o değil. Esefle kınayıp mention'larca küfür etmedim Uykusuz'a ve PuCCa'ya ama bugün yazıyı okumaya çalışırken bir şeye çok sinirlendim: Aylarca reklamı yapılan, hazırlanan, içinde örneğin Ersin'in mükemmel bir yeraltı öyküsünün olduğu bir dergiye, sekiz bin küsür kişinin takip ettiği blogundan bir yazı beğenip koymak ne büyük saygısızlık?! "Bu hafta hastaydım, eskilerden koydum" der gibi ama içinde ilk kez yer aldığın bir dergide, okurların hoşgörülü olup olmayacağını bilmeden daha!

Yazı da şu (dergideki yazının yarısı gibi bir şey oluyor aynı zamanda):

http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/2010/11/yeni-cagn-kadn-korkusu.html

Yazacak zamanın mı, malzemen mi yok, demezler mi adama? O zaman neden girişiyorsun bu işe?

Peki Uykusuz'un dergiye emek veren diğer üyelerine ne demeli? Bir tane aklı başında adamın çıkıp "abi biz bu kıza üç sayfa verdik şimdi tamam da, tanımayız etmeyiz, blogunu da okumayız, bi bakalım iki cümleyi alıp şurdan aratalım bakalım çıkacak mı" demeyişi, bir PuCCa hayranı bulup orda burda, okutmayışı şu yazıyı... Ben ki toplamda 10 kadar yazısını okumuşumdur kendisinin, benim gözüme çarptıysa kim bilir daha kaç kişi fark etmiştir...

"Yazık lan" dedim, Uykusuz'un normal sayılarında görüşmek üzere yaz sayısına veda ettim ve başka bir dergi aldım elime.

_ Hello canım...

iyk. kodumun bebeği.

(Vecihe sen gözünü kapat, şimdi bu Musti çakması bebeye saydırıcam bi miktar.)

Hello Kitty denen bir mahlukat var hayatımızda, bilmem farkında mısınız diye bitiresim geldi cümleyi ama farkında olmamak mümkün mü? Bi kere hayvanın adı falso: Hello Kitty (çev. Moşi Moşi) diye isim mi olur allasen, gerizekalı oyuncak endüstrisi?

Bir zamanlar toplanmaya doyulmayan Trol bebeleri vardı, her renk saçlısı, her boyu filan olurdu bunların ki daha çok, daha da çok çok satılıp paraya para denmesin; hatta sonra kolyeleri filan çıkmıştı, kafalarından boynumuza asmamız bekleniyordu bebeleri, aman yarabbi. Yine de sevimli bebelerdi, haklarını vermek lazım.

İşte bu Hello Kitty çılgınlığı bana Trol'leri hatırlatıyor. Bunun da donu gömleği, çantası yetmedi, tokası, yaka iğnesi, taşlı küpesi (bildiğin kristalden yapılma kedi kafası yahu, kurdelesi de taştan), ayfon kılıfı gibi günümüz icatları peydah oldu her yerde. Pazara bile gitsek Hello Kitty orada.

Benim için Hello Kitty'nin hayatta tek tahammül edilebilir kullanım şekli şudur:

Ay lav Umut Sarıkaya. Ay lav veri Umut Sarıkaya.

Hello Kitty'den tiksinmemin en önemli sebebi de, sevimsizliğinin yanı sıra, özgün dahi olmayışıdır. Neden yıldız olduğu belli olmayan ama her kırmızı halı okasyonuna katılan oyuncu gibi, vasıfsız elemandır Kitty. Nedir yani, çizgi film karakteri mi? İzlemiş kaç kişi var, hani?

Ve Kitty, bir Musti çakmasıdır:

Diyalog olamayanlar (ilişkiler üstüne bir zırva daha)

Bu sabah kalkıp (eğer bir an önce dışarı çıkmam gerekmeyecekse, ki büyük olasılıkla gerekecekti, dışarı çıkmak için tutamayacaktım kendimi, erken filan kalkacaktım, o derece) büyük bir mutluluk içinde klavye başında şakıyacağımı filan düşünmüştüm. Gerçekten inanmıştım böyle bir şey olabileceğine.

Hep o senaryolar yüzünden.

Sürekli senaryolar yazıyorum kafamda, küçük küçük öyküler. O kısa öyküler, en azından gündelik olanlar, kişilerin "aynı beni anlatmış" dediği şeyler böyle oluşmuyor mu zaten? Evet. Ben de hep senaryolar yazıyorum. Repliklerle falan yani, şöyle olacak, böyle diyeceğim, o böyle diyecek vesaire vesaire...

Ama bir senaryoda monologdan öteye geçebilmek için bir kişiden fazlası lazımdır.

Gelmedi adam. Buraya gelmiyorsa nereye gelecekti, kahveye mi çağıracaktık? Gelmedi ve ben de "keşke eve gidip hazırlanmak için uğraşmasaydım" dedim. Çünkü kendim için, kendimi iyi hissetmek için hazırlanmamıştım bu kez. Bazen onu da yapıyorum ama bu kez değil. Sonuçta, benim dışarı çıkışlarımda nihai amaç birini tavlamak olmuyor, o yüzden de kendimi iyi hissetmek için hazırlanıyorum çoğu kez. Dostlarımla berabersem, beni en kötü, en paspal, en çirkin anlarımda gören adamlarla berabersem çok süslenmesem de olur.

Şimdi aklıma ne geldi... 30Rock'ta Liz Lemon'ın bir pro-con listesi vardı, erkek arkadaşından ayrılıp ayrılmamaya karar vermeye çalıştığı dönemde yaptığı. Adamın "pro"ları arasında kızı kusarken görmesi (hem de iki kez) yer alıyordu; çünkü bir insanla baştan başlamak zordur, küfretmenizden, horlamanızdan, bacağınızdaki yıllardır geçmeyen morluktan, sarhoş olmanızdan, sarhoş olmamanızdan, hızlı yürümenizden ve yazı yazmaya çok zaman ayırmanızdan rahatsız olabilir bir adam, cicim ayları denen şey bu rahatsızlıklar nüksetmeden önceki zamandır ve daha sonra puf! Birden rahatsızdır işte. Batar size o kişi her şeyiyle. Batarım, her şeyimle.

Kişilerin bu rahatsızlıkları hafif atlatabildikleri ilişkilere uzun ilişki denir ve bu kişilerin ayrılmaması biraz da, bunları baştan yaşama korkusudur. Yorgunluktur. "Beni kimse onun kadar sevmedi" içinde biraz da "çirkinliklerimi kimse o kadar kabullenmeyebilir" yatar.

"al işte bitiyor. şimdi git,yeni biriyle tanışmaya çalış, olmasın, çok çalış ve bi şekilde tanış, ona daha önce anlattığın komik anıları bir daha anlat, çok sevdiğin filmleri bir daha anlat. kendini çok düzgün onun hayatına saygılı biri olarak göster, samimiyet duvarı yıkılana kadar sofra adabına uygun olarak yemeye dikkat et. "dur fazla arayıp sormayayım da eskisinde olduğu gibi yüz göz olmayayım" diye düşün, sonra çok ara, hep ara, cebi kapalıysa kıllanıp evden ara. ilişkinin başında kıllandığın adam isimlerini, ilk kavgada yüzüne çarp, onu bütün arkadaşlarından soğutmaya çalış, kendi arkadaşlarının ne kadar süper insanlar olduğunu anlat. dayanamasın, ayrılmak istesin, debelen dur, yeniden süper bir ilişkiniz olacağını anlatarak bir sürü söz ver. insan olduğun için tutama, yeniden kavga çıksın. ayrılmaya karar versin. kim uğraşıcak yok artık valla ben gelemem bu kadar külfete. ne güzel rahattık, niye bitiyor ki... ama yapacak birşey yok işte bitiyor. kendimi düşünüyorum tabii ki... kimi düşünücem, yalnızım artık."

Umut Sarıkaya

Yorgunluk...

Ben olur sandım. Hazırdım en baştan anlatmaya her şeyi, uğraşmaya hazırdım bir miktar ama beni en çok yoran şey bir şey anlatmak değil, duvara konuşmaktır. Orada olmayan, olsa da olmayan birine anlatmaktır. Kafamda yaşamaktır her şeyi... Ve ben bundan yoruldum. Heyecanlıydım, umutluydum ama yoruldum. Çabuk da yorulmadım aslında, bayağı oldu.

E gelmedi adam.

Kendimi o kadar çok önemsemiyorum gerçekten, "ben varım diye gelmedi" diyebilecek kadar önemsemiyorum ama aklımdan geçmedi değil. Böyle olsa da üzücü olurdu ama ben o kadar önemli olduğumu sanmıyorum. Ve "ee hani?" dediğimde "Valla ne desen haklısın özür :(" değil uzun saatler sonra görmek istediğim. Ben o adamı görmek istiyorum. İstiyordum. Olmadı.

Ben haklı olmak istemiyorum, değilim de, hakkım yok hiçbir şey(d)e, öyle olsaydı şayet, ben bu sabah dün akşamki senaryolarımdan birini anlatıyor olurdum ballandıra ballandıra, öyle ki, lafımı balla kesemezdiniz, önce beni kesmeniz gerekirdi.

Neyse ki körkütük aşık olmamışız.

naçizane: Fotoğrafçılık değil, Fotoğraf Edebiyatı

Boyunda fotoğraf makinesiyle dolaşmanın insanlarda turist etkisi yarattığı yıllardı. Daha önce hiç binmediğim bir otobüsle (gizemli bir sanat yolculuğu) şehrin kenar mahallelerine gittim. Varoşları siyah beyaz yakalayarak fotoğraf sanatını kırbaçlamaya hevesliydim. Ulaştığım mahallenin havası beni gerçekten etkilemişti. "Dik yokuşlardan çıktım, ara sokaklara girdim, kara bakışlı adamların oturduğu kahvelerde demli çaylar içtim..." diyecek kıvamdaydım. Fotoğraflarım için çocukların sümüklü olanlarını, yaşlı teyzelerin yüzü buruşuklarını ve evlerin sıvası en döküklerini (fotoğraf duvarı) tercih ediyordum. İçimdeki teatral ses, buruşuk, dökük ve sümüklü olanın daha sanatsal olduğunu söylüyordu. Gerçekten de 'sıvası dökülmüş bir evin kapısında oturan yaşlı teyze ve onun yanında ekmek yiyen sümüklü bir çocuk' görüntüsü çekmeyi başardım. Zincirleme sanat tamlaması yapmıştım, çocuğun yalınayak olmaması haricinde istediğim bütün öğeler yan yana gelmişti bu karede. Bu fotoğrafı çektikten sonra halka karıştığı için gururlanan bir şehirlinin gereksiz coşkusuyla "İyi günler teyze" dedim. Buruşuk teyze beni bir süre süzdükten sonra "Kimsin sen?" dedi. "Yanlış anlamayın, fotoğraf çekiyorum" dedim. "Fotoğraf falan lazım değil bana" diyerek kafasını çevirdi. Nefis bir fotoğrafım ve arkadaşlarıma anlatacağım hiç yoktan bir anım olmuştu. Fotoğrafıma "Yaşlı Kadın" ismini verdim.

(Fırat Budacı, Uykusuz, No:131)

Korprıt kafanın olmazsa olmazlarından bir boş zaman aktivitesi irdeleyeceğiz bugün: Fotoğraf Edebiyatı.

Ofisin fotoğraf çekme ve o fotoğrafları belli yerlere yükleme sorumluluğunu uzunca süre taşıyan biri olarak itiraf etmem gerekir ki, ben fotoğraf çekmeyi bayağı seviyorum. Ama insan fotoğrafı çekmeyi seviyorum; bakınca o anı hatırlatan fotoğraflar, daha çok da insanların çekildiklerini fark etmediği, rol yapmadığı, fotojenik olmadılarını onlara hatırlatmayan alabildiğine doğal fotoğraflar...

Bununla ilgili geçenlerde okuduğum güzel iki cümleyi paylaşasım var:

"Ve gerçekten insanlar öldüğünde geriye sadece fotoğraflar kalıyor.
Her fotoğrafta o kişinin yaşadığı bir gün."
(yazı için bkz.)

Biraz karamsar da olsa, benim sebebim bu. İnsanlar öldüğünde, veya basitçe, aradaki bir şeyler öldüğünde fotoğraflar umut veriyor insana. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı yaşta veya kiloda değil belki ama "bir resim de bu geceden" çektirme umudu.

Benimki doğru, demiyorum. Lakin fotoğraf edebiyatı lafı ile anlatmak istediğim sadece fotoğraf çekmekten zevk almanın ötesinde, çekmiş olmak için fotoğraf çekmek. Galata Köprüsü'ndeki balıkçılar örneğin, Yeni Cami'nin önündeki güvercinler, mavi gözlü sokak kızı filan... Herkes portre veya natürmort çalışmak zorunda değil ancak herkes de nar resmi yapmasın, fotoğraf çekeyim derken fotoğraf edebiyatı parçalanmasın, dimi ama?

Bizim oranın adetleri, meşhurdur karikatürleri:

Eğer yazabilmek yerine çizebiliyor olsaydım bunu çizerdim.

Böyle bir şey olmasına karşıyım fotoğrafçılığın, azıcık boş vakti olan her korprıt kafa gidip bir fotoğrafçılık kursuna kaydolup, sonra D90'ıyla suriçinde foto turlarına çıkıp, bir de vitrin camından kendini çekmesin. Lütfen. Şirketin yarısı aynı fotoğrafçılık kursuna, geri kalanın da yarısı bir başkasına gitmesin; fotoğraf çekmek antidepresan almak gibi bir alışkanlık olmasın.

Anının bir anlamı olsun arkadaş ya, şu zavallı hayatın teneffüs aralarına kurban giden bir şey olmasın fotoğrafçılık.

komiklikler, şakalar

Komik miyim lan ben, diye düşündüm son zamanlarda birkaç kez, neyin üstüne düşündüğümü hatırlamıyorum. Ayrıca ben kendimle lanlı lunlu ve mümkünse yüksek sesle konuşurum, ikincisine olmasa da ilkine artık alışmaya başlasanız iyi olur.

Neyse, komik miyim acaba dedim kendi kendime; kendimi birine benzetmeye çalıştım. Komik olduğunu düşündüğümüz birine şöyle. Komiksem bile, Cem Yılmaz gibi bariz, Şafak Sezer gibi gerzek, Umut Sarıkaya gibi "mükemmel gözlemlerle dolu" veya Ersin Karabulut gibi "aaa aynı ben" bir komiklik değil bu.

Kolaylıkla sınıflandıramadığımız komiklikler, bize aynı kolaylıkla "komik" sıfatı kazandırmıyor mu acaba?

Benimkisi, o an konuştuğumuz şeyi düşündüğüm başka bir şeye bağlamaktan ibaret; bir önceki muhabbet konusuna; okuduğum, izlediğim, düşündüğüm bir şeye... Düşündüğüm bir şeye! Aklıma gelen çoğu şeyi söylemiyorum bile, ama yine de çok konuşuyor oluyorum bazen.

Neyse ne, beni anlayan gülmeye devam etsin.

Tetris



Al bakalım Umut Sarıkaya, bir mutsuzluk tanımı da benden:
Tetris oynarken ilk gelen parçanın Z şeklinde olması
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!