... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İngilizce, sen kocaman bi çılgınsın!

otlakta otlayan koyun

Bize ağzımızda pinpon topu varmış gibi şarkı söylememizi öğütleyen bir müzik hocamız vardı. "Korkmuaa sönmeez bu şafoaaak, loardaa yüzen al sancoaaaak..."

Çelik bu "ateşteyim" şarkısında en belirgin olmak üzere tüm şarkılarını da böyle söylemiyor mu?

atueşteyim ateşte ateşte, akluım gitti bir kuıza iüşte, hayır mı şer mi bilmem ama, atueşteyim ben atueşte...
bulabildiğim en konuyla alakalı fotoğraf


Şarkı söylemeyi öğrenmeden önce İngilizce öğrenmiş olabilir Çelik. Yine bizim bi hocamızdan. Mr. Nick, "windows is pronounced as "uindous", not vindovs"

Beynimizi yedin Mr. Nick. Senin yüzünden gecenin bi yarısı yaptığım benzetmeye bak.

Novaljin duası

Kuzene, Novaljin diye okunan ilacı neden kullanmamamız gerektiği konusunda bir mail atıyordum bugün. Maili FYI diyerek bitirdim. 4 yılı aşkın korprıt iş ortamının getirdiği bir alışkanlık, kısa mesajları bile icabında FYI diye sonlandırmak. Kuzen cevap verdi: "FYI nedir, Fuck You, Indeed mi?"

Evet. Karşımdakinin İngilizceyi benimle aynı şekilde bildiği, aynı tarzı benimseyip konuştuğu yanılgısına yine düşmüştüm, tıpkı bundan yirmi yıl öncesinde olduğu gibi.

İlkokula yeni başladığım sıralarda, henüz apartman görevlilerinin kapıcı olduğu senelerde yani (teeey tey), oturduğumuz evin kapıcısı Nurettin efendi her akşamüstü uğrayıp "bir şey lazım mı?" diye sorardı. Bir keresinde kapıyı açtığımda bana aynı soruyu soran Nurettin efendiye "no" deyip kapattım kapıyı. Benim İngilizce bilgim yes, no ve "yes it is a book, allright please"den ibaret olduğu halde yaptım bunu. ("Yes it is a book, allright please" annemin anlamsız olduğunu bildiği halde kullandığı bir söz öbeğiydi, Ayrılsak da Beraberiz'deki frankafon çakması kayınvalidenin "je ne pas, s'il vous plait"i gibi bir şey işte. Tabi o seneler sonrasına tekabül eder. Neyse, telif mevzuuna girmeyelim.)

Kapıyı "no" deyip kapattığımı gören annem, ne yaptığımı sordu. "Hayır dedim işte" dedim. "Kızım Nurettin efendi okuma yazma bilmiyor, yesi noyu nerden bilsin?" dedi annem. Şaşırdım. "No'yu herkes bilir ya" dedim, ben biliyorum ya...

For Your Information'ı da herkes bilir ya!
Bilmez mi?
:)

Novaljin meselesine gelince...

Bizim doktorlar, Novaljin'in etken maddesi olan metamizol'ün, parasetamol ya da asetilsalisilik asit gibi bildiğimiz ağrı kesicilerden etkililik olarak farkı olmadığını, fakat kemik iliği hücrelerini başarıyla yok etme gibi bir yan etkisi olduğunu söylediler. Biz de onlara inandık, onlara sığındık. O yüzden (burayı makamlı okuyunuz) Novaljiiiine tercih etmiyoruz, FYI.

Azar-like

Çünkü bazı insanlar ittire ittire öğrenir.
Çünkü,
öğreticiler de insandır!

hayli naçizane

Pek sevgili arkadaşım inesistente geçenlerde demiş ki:

"türkçe çok saçma lan. uykulu/uykusuz ve sallama hiç/salla gitsin. tdk bunlara bi şey yapsın"

Türkçe çok saçma değil bence, çok da güzel bir dil. Ama saçma tarafları var, evet. Tabi biz de eğip büküyoruz dili günlük / argo konuşmada. Yoksa düzgün kurulmuş hiçbir edebi cümlede veya bir atasözünde günümüzde en sık kullanılan anlamıyla "sallamak" diye bir şeye rastlamadım ben. "Uykulu" için pek bir şey diyemiyorum, o bayağı başarılı bir örnek :)

Bir de gün içinde çok fazla İngilizce kullanmaktan gelen bir alışkanlık var ki o da duyduğunu çift taraflı düşünmek. Örneğin "nice" sözcüğünü Türkçe bir paragrafın içinde başka, İngilizce sözcüklerin arasında başka okuruz. Bugün biri "hayli enteresan" dedi yanımda ve benim aklıma şu geldi:

"Hayli enteresan"ın haylisi, "highly" olmasın aslında?

Bunları düşünmek lazım...

and that's something

Ah bu yurdum insanı beni öldürecek yemin ediyorum.

Bir tane daha var böyle, fotosu yok ama o da iki yıl önce Uludağ'ın başarısız otellerinden birinden, bir menü anısı: Günün Çorbası (Day of the Soup)

Bunları duydukça daha bir emin oluyorum ki logi (mantı) hikayesi de bir şehir efsanesi değildir!

Tsss - sometimes

Blogda sıkça kullandığım "Tsss - sometimes" etiketine sahip kayıtların tümü; Fatih Terim'in İngilizcesini yardırdığı şu meşhur ve meşum basın toplantısında o lafı ederken yüzünde oluşan ifadenin, çeşitli durumlarda benim de yüzümde oluşmasından mütevellit o etikete sahip oldular.

Lie to Me kafasıyla, microexpression bazında incelersek; böyle ne diyeceğini pek bilemeyen, çok hafif bir tiksintiyle bolca bir "hassirelee ordan" hissiyatı taşıyan müstehzi bir gülümsemedir.

İnsanın başkasına, özellikle küçümsendiğini duyurmak için dediği "ssh!" efektiyle birlikte yüzde oluşması muhtemeldir.

İfade, şudur:

Şekil 1.a. "Tsss - sometimes"

Bu surat blog sayfamın sağ alt köşesinde kendine yer bulur; ayrıntılı açıklamaları için üzerine tıklanabilir.

(31 Ekim 2010, İstanbul)

İngiltere Gün1: "Charlie bit meey... Ouch, Charlieey!"

İngiltere'ye geldik. "İngiltere'ye gidiyoruz" dediğimiz herkesin, buraları avucunun içi gibi bilirmişçesine "nereyeee?" diye sorduğu, yanıtlandığımızda da "Londra'ya yakın mı?" dediği Sutton'dayız. Bir süre buralardayız, cuma Londra'ya taşındığımızda bu bahsettiğim kişileri bekliyoruz. Gönül rahatlığıyla gezdirsinler bizi.

En baştan başlayalım. Türkiye'de dış hatların her daim uzun olan kuyruğuna girerken "hiçbir yerde böyle kontrol yok şekerim" klişesiyle girdiğiniz havalimanının İngiltere ucundan çıktığınızda, eğer ki AB vatandaşı veya bizınısklas değilseniz, delice bir kuyrukta bekliyorsunuz. Kontroller kısa süre önce artmış, duvarlarda yazıyor "Tougher controls take more time." Bu bilgiyi nereye sokacağım diye düşünürken henüz İngiltere'nin -bizim askeriye misali- insanı gerizekalı yerine koyup her-bir-şeyi-her-yere yazdığını bilmiyordum. Bu arada, İngiltere'ye girmek için bu rezil sırayı beklediğimde, vize işlerine "paranla rezil olmak" demekten vazgeçtim. Asıl rezillik bu. Artı, her iki havalimanındaki leşliği gördüğümde vizeden filan korkmaktan hepten vazgeçtim. Bir sürü Recep İvedik, bir sürü Kolpaçino veya Türk Malı filan alıyorsa vize, benim korkacak hiiiiçbir şeyim yok. İsterlerse vermesinler (vermesinler! bana vize vermesinler!)

Ne diyorduk, Mind the Gap arkadaşım; Mind-The-Gap! Rahmetli nenem olsa, bu uyarıyı duyduğunda gözleri dolardı; yıllarca beni o trenle istasyon arasındaki boşluğa (ki bacağım girmez) düşürmemek için hep bir delikanlıdan yardım ister, hooop atlatırdı karşı tarafa.

Stating the obvious, yahut "görünenin ifşası". Adamların konuşası mı var ne, asansöre biniyorsun, "Elevator going up. Doors closing." Sağol bebeyim ya. ELE101: Elevator for Idiots. Veren: Staff. Yer: TBA. Yerde, sokağın üstünde yazıyor "look right"; tali yol işaretini anlamayanlara açıklama var üstünde "give way" (o zaman ters üçgen niye?); başka bir yerde "turn left" eh be abi, düz gidersem yol yok ki, ne yapıyorsun? Bu arada, burada ikamet eden arkadaşımız Vecmi'nin bize ayarladığı taksimsi ile otelimize getirileceğimizde, öne oturacak kişi olarak arabanın sağ ön kapısını açıp az kaldı direksiyona giriverdiğimi söylemem lazım. Şöför de güldü tabi bu halime, dedim napayım yavrucum, terslik sizde.

Yani işin komiği adamlar direksiyon yerinde, gidiş-gelişlerde, milde, poundda, prizlerde ayaklarını yere vura vura diretirken aslında Mersin'e değil de tersine gittiklerinin oldukça farkındalar. Kendi takip ettikleri yolun doğru olduğunu düşünseler, etrafı uyarılarla donatmazlardı sanıyorum.

Başka başka... Taharet musluğu sıkıntımız yine ortaya çıktı, üstelik burada duş başlığı da mantıklı bir yerde değil ki çekiştiresin. Ayrıca, taharet musluğu olmayan yere insan en azından 6 katlı bi Papia filan alır koyar yahu, tek katlı tuvalet kağıdını kınnn kınn kınadım.

Yettiyse, değiştiriyorum konuyu :)

Burada herkes birbirine benziyor. Kahve içerken önümüzden Weasley ikizleri geçti. "Ulan noluyoruz" dedim, gerçi Hogwarts tatildedir, bunlar atlamış King's Cross'un bilmemkaçbuçukuncu peronundan Oxford Street'e gelmişlerdir dedim ama sonra bi Robbie Williams gördüm sanki, evet evet gerçekten de bi Robbie Williams gördüm lan! Böylece emin oldum, Uzakdoğulular haklıymış.

Ha bi de Robbie'nin 20 yılını merak ediyorsanız, buyrun:

Seni biliyorsak neden 10 pound bayılalım Robbie...

Alışamadım bi türlü bu kente, bunu söylemek için erken ama... Viyana snobdu, Alman disiplini ile Alman olmama ezikliği arasında gidip geliyordu. Amsterdam öğrenci kafasındaydı, eğlenceliydi, kimsenin hayatı ciddiye alacağını düşünmezdiniz ve hava yağmurlu bile olsa her şey güzeldi. Burada hem hava yağmurlu, hem de hayat gri. Hem, İngilizler kibardır diyenleri haksız çıkarırcasına kıro dolu burası; ya onlar haksızdı ya da İngiltere inanılmaz göç aldı. Türk asıllı başkan Boris geldiğinden beri böyle oldu, hem önce metrolar bozuldu diyor Vec, bu iddiayı buraya taşımayı borç biliyorum :) Anlayacağınız, burada da yaşayamadık, sıradaki!
*
Dil de ayrı bir mevzu. Herkesin dışarıda İngilizce konuştuğu yer benim için herkesin turist olduğu yermiş, onu anladım. Tabi konuşulana İngilizce denirse... Helloouuv diye selamlaşıyor insanlar bi kere; a harfi çıkmış burda sözlükten, tüm o'lar olduğu gibi okunuyor, ağızlar hep otlakta otlayan koyun. Tevazu göstermeden söylüyorum ki benim kral gibi İngilizcem yetmiyor bazen ne konuşulduğunu anlamaya. İnsana koyuyor yahu, bilmediğimiz dilde meram anlatmaya çalışmak neyse de, bildiğimiz dilde? Hesapta rahat etmemiz gerekmesine rağmen, neredeyse soracağım yolda insanlara anlaşılabilir bir şiveyle konuşup konuşmadıklarını.
*
Eh artık, ikinci gün devam edelim, dimi ama? Hem gene kısa kısa yazacaktık güya, beceremedik. Daha gezdiğimi gördüğümü anlatamamışım, hale bak...
*
En kötü özelliğim detaycılığımdır efendim, umarım beyninizi yakmadım, aman diyeyim;

(27 Eylül 2010, Sutton ~ Londra)

Rewrite the sentence.

Yeah, right.

Aşığım bu dile!

Boğaziçi Tarzancası içinden kopmuş gelmiş biri olabilirim, hayatım uzunca bir süre "Ya elective dersin istediğim section'ı için consent alamadım, advisor'ım da programı approve etmiyor; add-drop'ta bakıcaz artık" gibi cümlelerin alabildiğine normalliği içinde geçmiş; oradan da çokuluslu bir şirket ile "Bu merkezde bir sürü issue var ve çözülmesi için deadline iki gün sonra, yurtdışından comment alsam mı?"ya zıplamış olabilir. Sonracıma, thanks artık o kadar normal bir teşekkür gibi geliyor ki gözüme! Sizi bilmem ama kulağıma gelmiyor en azından, işle ilgili acil bir şey isteyip sonuna tnx ekleyiveren biri olarak, söylemeye gelince laf ağzımdan çıkmıyor neyse ki!

Boğaziçililer, İngilizce eğitime uzun süre maruz kalanlar, çok fazla yabancı dizi izleyenler, apaçiler filan derken kalabalık olduk: Bir şeyi iğrenç bulduğunda eww, sevindiğinde yay!, canı acıdığında ouch (dalga geçiyorum sanıyorsunuz ama eline bir şey battığında bunu diyen lab asistanımız vardı bizim) diyen bir insan grubuna evriliyor olabiliriz, hem de şimdiye kadar görülmemiş bir hızla.

Ve bu duruma Harun Yahya bile SAHTE! demez, emin olun.

Hala kullandığım frenkçe sözcükler de var, ama karşılığını bulamadığım için. Awkward konusunda çok dertliyimdir örneğin. Buffer, veya cool konusunda da. Bunları italik mitalik yazar gene kullanırım eğer daha iyi anlattığını düşündüğüm bir sözcük yoksa Türkçe'de. Ya da bir repliğe referans veriyorsam mutlak surette orijinalini koyarım, espriyi anlamazsanız sizin bileceğiniz iş :)

Bu arada biraz ikiyüzlü olduğumu da belirtmemde fayda var, sıklıkla kullandığım tekabül, mütemadiyen, ekseri sözcüklerini kullanırken içim sızlamıyor; onları daha doğal, daha sempatik kabul ettiğimden mi; yoksa pek sevdiğim ismim Arapça'dan geldiği için özüme sırtımı dönemediğimden mi... Bilmiyorum.

Üçe beşe bakmamak lazım. Ben "şarkıyı geriye sarıp sarıp içime çekiyorum" yazabiliyorsam bir dilde, bence o dil Büyük Sözlük'ünün kalınlığına bakılmaksızın şahane bir dildir!

Ben de o dile aşığım.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!