... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

taktik maktik

Kadınım, futbolla da futbol oyunu oynamakla ilgilenmem (fifa 98 hariç).

Ama kadınım, meraklıyımdır.

Tabi ki sonuna kadar okudum.


(bu bayağı öncenin ekşisözlük geyiğiymiş diyor arkadaşlar,
ben görmedim ama arkadaşlar iyidir.)

dört büyükler, sonsuz küçükler

Uzun zamandır, uzun aralıklarla yazışmaya devam ettiğim bir arkadaşım bir futbol muhabbetinde bana Mersin İdman Yurdu Spor'u (sanırım böyle, veya bitişik yazılıyor, bilmediğim için bundan sonra MİY diyeceğim) tuttuğunu söyledi. Biraz şaşırdım. Çocuk Mersinli olmadığından değil, takım sorulunca direkt MİY dediğinden.

Öyle bir hissiyatım var ki herkes dört (üç değil) büyüklerden birini tutar ve gerisi laf-ı güzaftır gibi. Biz küçükken, futboldan anlamayan ve sevmeyen, evinde de belli bir seviyenin altında futbol muhabbeti olan insanlar arasında milli takımı tuttuğunu söylemek esastı. Sonuçta ateşli bir taraftarı olmasanız ve pek umursamasanız da, milli takım milli takımdır ve maçlarda onu tutmanız olağandır zaten. Bunu geçiyorum. Şimdi bile, geçen haftalarda Denizli-Göztepe maçını izlerken Osman'a hangi takımı tuttuğunu sorduğumda aldığım "Göztepe" yanıtı beni şaşırtıyor. "O tamam da, asıl hangi takımı tutuyorsun?" deme ihtiyacı hissediyorum. Oysa ki Göztepe de, bong asya liginde de olsa, normal ve tutulası bir takım.

Bizim evde annemin beşiktaşlı, kardeşimin fenerli ve benim de beşiktaştan dönme galatasaraylı (ama daha 7 yaşında filandım!) olduğumuzu düşünürsek, babama takım sorduğumuzda "Altay" yanıtını almamızın oldukça şaşırtıcı olduğunu tahmin edersiniz. Belki de dengeyi tutturuyordu, diye düşünürdüm; hani hiçbirimize hak geçirmiyor, filan...

Şaşkınlığın büyüğünü bundan daha 2-3 yıl önce, Altay'ın bir İzmir takımı olduğunu öğrendiğimde yaşadım.

Peder bey, Trabzon asıllı bir İstanbullu olarak dengeyi korumak adına Trabzonspor'u tutsan nasıl olurdu?

Cins adam, işte.

İçimizdeki Estonyalılar

10 Ağustos 2011 Estonya - Türkiye maçını izlerken, spiker "estonyalı taraftarloaar" dedi. Kameranın yönü değişti, 3-4 kişilik bir grup, ellerinde "GÜLE GÜLE ARDA / BIENVENIDO ARDA" yazan koca bir pankartla göründüler. Dönüp yanımda oturan Can'a "abi bienvenido, hoşgeldin demek değil mi ya?" dedim. Estonyalıların İngilizce bilgisinin pek de iyi olmadığnı düşündüm. Bienvenido'nun İngilizce olmadığı aklıma geldi. İsponyalca'ydı dimi, dedim. Demek ki Estonya'da İspanyolca konuşuluyormuş, sonucuna vardım ve aynı anda da Türkiye'nin baybay dediği Arda'ya Estonyalıların hoşgeldin dediğini ve bu kelime oyununu anlamadığımı fark ettim.

Bu sabah "bir başarı hikayesi" diye bir mail geldi; fotoğrafıyla videosuyla işte o iki gün önce izlediğimiz maç ve o pankart, kamera arkası "pankart hazırlanışı" fotoğrafıyla beraber. Pankarttan sonraki bir dakikaya da dikkat, diyordu mail.

Meğersem İçimizdeki Estonyalılar, benim Erce kanjimle zıpır arkadaşları Berkay, Engin ve Alper'miş! Erce'nin maç akşamı dediği gibi Fanatik'e çıkamasalar da, televizyon vasıtasıyla meşhur olup ömürlerinin o 15 dakikasından birkaçını stattan atılmadan yaşamışlar, hala da yaşamaya devam ediyorlar aşağıdaki videonun aldığı tıklarla.

Hep derim, Estonyalılar kafaları güzel ve pek barışçıl insanlar.




Bir gün herkes Fenerbahçeliydi

(17 Haziran 1950)
Başbakan Adnan Menderes, 1950 Başbakanlık kupasını kaptan Cihat Arman'a verirken



Kaşıkla kestane şekeri yiyordum yine bir Bursa dönüşü. İstanbul'da her AVM'de ayaküstü satılan Kafkas'ın önünden umursamazca geçip, Bursa'ya her gidişimde kestane şekeri alırım ben, sanki daha tatlı olacakmış gibi oradaki. Kırık kestane şekerine bayılırım, sırf kaşıkla yenebildiği için. Çünkü kaşıkla yenen kestane şekeri, tekli olup lüp lüp götürüleninden daha az vicdan azabı yaratır, siz "aman yarabbi ne çok yedim" diyene kadar yarım kutu bitirmiş olursunuz.

"Kaşıkla kestane şekeri yiyorum ben" diye düşündüm. Küçüklüğümün, anlam veremediğim bir fakirliği vardı. Biz hiçbir zaman zengin ya da fakir olmadık aslında ama hayat zorlaştıkça ya biz daha az hesap yapar olduk, ya da eskiden her şey daha pahalıydı. Kestane şekeri o şeylerden biriydi. Kırık kestane şekeri moda olmadığından, Nişantaşı Konak Pastanesi'nin kocaman kutulardaki kocaman kestane şekerlerini almaktan başka çare yoktu. Onca sevmeme rağmen biz hiç almazdık onlardan, o kadar parlaktılar ki pahalı oldukları görünüşlerinden belliydi.

O yüzden, Fenerbahçe'nin "Uçan Kaleci"si Cihat Arman ile eşi Hanife Hanım'ın bize misafir olduğu günler bayram ederdim ben. Koca bir kutu kestane şekeri gelirdi eve, Cihat amcanın bastonuyla parfümü, Hanife teyzenin şıkır şıkırlığı ve üstünde Konak Pastanesi yazan bir kutu bize misafir olurdu.

Kestane şekeri kutusunun kurdelesi açılırken yapmamız gereken tek şey -ki bunu isteyerek yapıyorduk zaten, saygıdan- geçici olarak Fenerbahçeli olmaktı. Cihat amca bunu yiyor muydu, bilmiyorum ama "bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" iddiasını haklı çıkarırcasına bir günlük Fenerliydik.

Hayatım öyle sırıkla sınıf atlamadı, ben yine kırık kestane şekeri alıyorum, hem vicdan azabı meselesi, hem de ucuz oluyor. Ama şimdi, kendi paramla aldığım kestane şekerini kaşıkla yiyorum. Fenerli olmak zorunda hissetmeden, ama her kaşıkta Cihat amca'yı anarak.


(26 Ocak-08 Şubat 2011, İstanbul)

Tarafsız Futbolculuk

Sadece taraftarlık bile, başlı başına bir cinnet sebebiyken bazıları için; Metin Oktay, Rıdvan Dilmen veya Cihat Arman gibi oyuncuların yıllarca aynı takımda oynamaları, o takımı tutmaları ama bir yandan da içinde olmaları nasıl bir kudret göstergesi, bilemiyorum.

İşe profesyonel bakan adamları anlıyorum; Emre Belözoğlu "ekmek parası, kim verirse oraya giderim" diyor mesela. Yanlış mı? Değil. Ticaret bu. Ama işin duygusal bağı var, benimle şirketim arasında olandan farklı bir ilişki yok mu bu insanlarla takımları arasında? Demek ki kimileri, bunu göz ardı edebiliyor.

Tarafsız futbolcu olabiliyor.

Belki öyle gerektiği için günümüz şartlarında, belki de günümüz şartları bu yöne doğru değiştiği için... Demek istediğim, acaba genel olarak değişen ticaret kafası mıdır futbola da sirayet eden, yoksa insanlar ancak bu kadar bağlılığı kaldırabileceği için; yenildiğine kahrolacağı takımın yenilgisinde pay sahibi olmaya dayanamayacağı için işler bu yönü mü izlemektedir?

Manevi olarak güçsüzleşmemizin bir uzantısı veya göstergesi mıdır bu durum?

Rüyanda mı gördün sabah sabah futbolu derseniz, evet galiba öyle oldu.

Fenerin şampiyon olamamasıyla ilgili bir şeyler

Ben de yazayım dedim şu alakasızlığım ve Galatasaraylılığımla: Abi çok iyi oldu Bursaspor'un şampiyon olduğu, şeytanın bacağı fazla uzamıştı zira!

Sadece bu konuda en bi güldüğüm iki şeyi koyup geçeyim de birileri dünya yüzeyseli bi futbol yazısı okusun, ben de kendime hiç düşünmediğim bir "futbol" etiketi yaratmış olayım blogda (tek rakibim Flying Dutchman!)

"Şampiyon olmadan sahaya inen Ulvi!"

bu bir,

bu da iki :)

Ünlü düşünür mevkii, bi-nevi-Cihangir Bursa Güzelyalı iskelesinde de yer verildiği gibi: "Dikkat Timsah Çıkabilir!" efendim, çıkmayadabülü ama dikkat ediniz.

Ayrıca,
yeşil değilse de beyaz rulezzz!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!