... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

XXL Zara elbise içinde Arap Bacı imgesi

Rüyamda hemcinslerim olan A ve B kişileri ile, adını açık etmeyeceğim ama rüyalarıma sıkça ve genelde beni huzursuz eden şekillerde giren Adam kişisi vardı (amk herifi sürekli içimde). 

(Parantezi özellikle açtım, çünkü rüyamdan uyanır uyanmaz o sarhoş gibilikle bile bunu yazmışım, "amk herifi sürekli içimde". Neyse ki o sarhoş gibilikle içimden geldiği üzere mesaj atmamışım Adam'a, rüyalarımdan çıkması için. Bu biraz saldırganca olur ve muhtemelen bana hiç yakışmazdı. Üstelik, rüyasında birini görünce, kim olursa olsun, o kişiyle irtibata geçmeyi, bahaneyle hal hatır sormayı şiar edinen bendeniz, Adam da dahil olmak üzere herkesin bunu da bir "karşı cinse yürüme bahanesi" olarak görmeye başlaması sonucu bu konuda daha çekingen davranıyorum artık.

Bir şeyi daha bok ettiniz kısacası.)

Bir kişi daha vardı rüyamda, çocuk oyuncu diyebiliriz. Sihirli Annem dizisinden fırlamış gibi duran, ya da belki gerçekten oydu bilemiyorum, zenci bebe. Hani Defne Joy Foster'ın oynadığı karakterin çocuğu... Üzerinde yaşına göre fazla abiye, tek omuzlu renkli bir elbise (Zara'dan alınmış ve ne hikmetse XXL), kısa saçları tepeden toplanmış, atkuyruğu olmasına rağmen topuz gibi duruyor, renkli de bir tokası var. A, B ve benim oturduğumuz yerde, karşı kanepede biriyle birlikte bekliyor; o biri anne mi, bakıcı mı bilmiyoruz, bu detay önemsiz. Adam'ı bekliyormuş meğer. Adam içeri girip, onunla hemen yan tarafımızdaki, popüler cafélerin olmazsa olmazı dev bir masanın bir ucuna geçiyor, "hiç şaşırmadım!" diyorum yüksek perdeden (bakınız bu da saldırganca olup, bana hiç yakışmıyor). Adam bana bakıyor garip garip, sanki bu bir sosyolojik deneymiş de ben yine anlamamışım, onu sapık filan sanıyormuşum gibi küçümser bir ifade var yüzünde. Oysa ben onu sapık sanmıyorum, sadece benim yanımda olmamak için hep bir alternatifi olmasına içerliyorum: Güzel bir kadın, zenci bir bebek, kim olursa.

Bana bir kitap gösteriyor, ya da veriyor, "oku da öğren" der gibi. Rüya içinde belli ki tanıdığım bildiğim, saygın birinin elinden çıkma. Küçük zencilerdeki Arap Bacı imgesiyle ilgili bir şeyler yazmış. Meğer bir araştırmanın ortasına mı düşmüşüm? Mahcup oluyorum biraz.

Bu arada zenci bebe ve Adam muhabbete devam ediyor, ben onlarla ilgilenmiyormuş gibi yaptığım arada A kişisi (ki çok iyi tanıdığım bu kişi başkasının bedenindeydi galiba rüyanın başından beri) ayaklanıyor. "Eve mi?" diyorum, "yok" diyor ve başka bir şey söylemeden çıkıp gidiyor, anlıyorum ki bir manita durumu var. Bir manita ya da insanın hayatında neredeyse hiç yer etmeyen başka bir kişi... B kişisi bana soruyor A'nın nereye gittiğini, bilmiyorum ama herhalde geçici bir kişinin yanına, diyorum. Yine sinirleniyorum bu duruma biraz. Hem merak, hem öğrenme isteği, dinleme arzusu, hem de bir miktar kıskançlık var bende. Daha ziyade "bir ben beceremedim şu işleri" içerlemesi...

(Yıllar önce, olayı da öznelerini de hatırlamadığım bir şey konuşurken Beyza ile, "kıskanıyorum çünkü" demiştim bir hemcinsim için. "Ne kadar da açıkça söylüyorsun" diye şaşırmıştı. Neden söyleyemeyeyim? Kendime itiraf edebilmişim sonuçta, o daha zordu... Üstelik bunun çok insanca ve benim için epey hak edilmiş bir durum olduğunu düşünüyorum. Giderek daha çok hak ediyorum kıskanmayı, hem kıskanacak şeyler çoğaldığı, hem de ben o şeylerden mahrum olarak haftalar, aylar, yıllar geçirmeye devam ettiğim için... Bu rüyadaki durum da aynen böyle.)

Uyanıyorum.



19 Kasım 2015
Kumasi, Gana

Yok Öyle Kararlı Rüyalar

İstanbul'daymışım. Lisemin ufak bahçesinde, Lale Günü, pilav günü gibi bir toplaşma, bir kalabalık var akşam. Arkadaşlarımdan biri haber veriyor, teröre karşı toplanıyormuşuz, Yok Öyle Kararlı Şeyler de sahneye çıkacakmış. İyi ya gidelim bari, diyorum. YÖKŞ gerçekten de şarkı söylüyor ama sahneye filan değil, binanın merdivenlerine çıkmışlar sanki bize İstiklal Marşı söyletecek gibi, güzel de söylüyorlar. Etrafta politikacı görmüyorum pek, bu kez "teröre karşı"lık bir miting haline gelmemiş demek ki. "Eyvallah"ı filan da söylüyor YÖKŞ, o şarkıyı söylerken Duman'a benzetiyorum kendilerini.

Yanımda Gürcan, Askı ve geowyns var; hiçbiriyle aynı liseye gitmediğim gibi biriyle yüzyüze tanışmadık bile daha (rüya aleminde tanışmışız demek ki). Sonra bir ara, tepemizden paket paket mendil yağıyor, helikopterden mi atılıyor nedir, neden mendil, onu da bilmiyorum. Benim yanımda bir omuz çantası, bir de spor çantam varmış, sanki birkaç gün bir yere gidecekmiş gibi hazırlanmışım. Spor çantasını yere koyup, omuz çantamı da okul kapısının koluna asıp fotoğraf çekmeye başlıyorum. Yerde yığın olan, nedense kimsenin umursamadığı ve almadığı mendil paketlerinin oluşturmaya başladığı dağın fotoğrafını çekiyorum.

O arada konser zaten bitmiş, insanlar yavaş yavaş dağılmaya başlıyorlar, okulun kapısı kapanıyor... Arkamı dönüyorum, bir de bakıyorum ki çantalarım yok! Yaygarayı koparıyorum, kim aldı çantalarımı? Kimlik, cüzdan filan hepsi orada, vallahi hiçbir yere gidemem onlar olmadan. Kapı hemen açılmıyor. "Siz kimin lisesine kimi almıyorsunuz ya?" diye, daha da sinirleniyorum. Özellikle Gürcan'ın görevlileri ikna etmesi sonucunda içeri giriyoruz, eskiden çay ocağı olan yerde bir sürü ıvır zıvırın arasında çantalarımı aramaya başlıyorum geowyns ile birlikte. O sırada başbakan kapının dışında lacivert takım elbisesiyle görünüyor, hiç oralı olmuyoruz, içimden "şimdi bir şey derse, vallahi tutamam kendimi, çarparım elimin tersiyle kunduz suratlıya" diyorum. Görmezden geliyorum, en iyisi o. Bize bakıyor, bakıyor, bir şey demeden gidiyor.

Buluyorum çantalarımı sonunda, oh be diyorum neyse ki kimse almamış, bir şey de eksik değil içlerinde... O esnada kedi yavrusu görüyoruz bir tane; ama abartmıyorum, yüzük parmağım büyüklüğünde pespembe, tüysüz bir yavru. Kedi olduğunu nereden çıkardığımı bile bilmiyorum ama kediymiş işte. Serçe parmağıma tutunuyor bir bebek tutuşu gibi. "Bunu alıp beslemek lazım ama nasıl beslenir bu" diyorum geowyns'e. Bilmiyoruz.

Sonra uyandım. İlk düşündüğüm şey, "kediyi besleme ihalesi yüksek olasılıkla (ve umarım) geowyns'e kalmıştır" oldu, ben pek beceremem gibi geliyor çünkü. İkincisi de, bu rüyayla muhtemelen Askı'nın meşhur rüyalarının tahtını şöyle bir salladığım :)

Şimdi düşünüyorum da, kedi yavrusu daha ziyade, geçenlerde görüp panda yavrusu olduklarına inanamadığım şu yavrulara benziyordu. O zaman hayırlı bambular geowyns :)


Cacık.


Sinan beni rüyasında, İstanbul Erkek Lisesi'nin kimya laboratuvarında, önümdeki bir kap içine salatalık doğranmış yoğurdu kulağıma sokmaya çalışırken görmüş. Yaptığım çok normalmiş gibi bir de "Ne var ki?" diyormuşum.

Freud değilim ama biraz düşününce bu rüyaya bir anlam yükleyebildim elbette: Bir cacık etmeyecek adamları saçmasapan şekillerde hayatıma sokmaya çalıştım "ne var ki?" diyerek. Herkes böyle yapıyordu, demek ki böyle böyle oluyor sandım. Bir türlü göremediğim şey, benim herkes olmayışımdı. (Bunu illa ki iyi bir şey anlamında söylemiyorum. Can sıkıntısından girdiğim birtakım kalıpların içinde duramadım, eeeyh deyip çıktım içinden, diyelim.)

Sinan rüyanın burasında uyanmasa, eminim, kulağıma soktuklarımın burnumdan geldiğini görecekti.

(İstanbul Erkek Lisesi burnumdan gelenlerden bu kez bağımsızdır.)

bak çayım sigaram, her şeyim tamam

Sabah 6, alarm çalıyor, kalkıyorum, hazırlanıp çıkıyorum evden. Neredeyim? Çin Seddi gibi bir yerdeyim sanki, veya Şah Mahallesi'nden Amasra'ya iniyorum gibi uzun bir yokuştayım ve önüm, uçsuz bucaksız açık. Aşağıda deniz var mı onu hatırlamıyorum ama ufuk çizgisi olduğu kesin. Yokuşun yarısında durup manzaraya bakarken biri omzuma dokunuyor, bakıyorum eski sevgilim. Havadan sudan ve saçmasapan konuşuyoruz normalde yaptığımız gibi ve ayrılıyoruz, o yukarı, ben aşağı devam... Bir kasaba gibi yere, Erdal Bakkal gibi bir dükkanın önüne geliyorum, sabahın bu saatinde mutlaka ve umarım çay vardır buralarda diyerek bir çay istiyorum demli, "çay olmaz mı", koyup veriyorlar. Bir şeker atıyorum ince belli bardağa ve kırmızı beyaz desenli çay tabağını da alıp ilerliyorum Barbaros Hayrettin Parkı'na doğru. İşte burayı biliyorum, kesin Beşiktaş sahildeki park bu. Banklar boş, gökyüzü en güzel renginde, hava "mevsimlik", yani ceket-fular, çık öyle. Ben neden bu saatte kalktım, hatırlamıyorum, bir işim olsa gerekti ama işim olduğu için erken kalktığım her sabah gibi yine başka şeylerle uğraşırken zaman geçiyor. Tevekkeli değil, çay ve sigara içmek ve bir bankta boş boş oturmak dışında bir şey yapmıyorum. Sonra çay bardağını geri götürüp kulübeden bozma büfeye, yerde gördüğüm bir 5 ya da 10 kuruşu alıyorum, kafadaki küçük hesapçı yine çayın ne kadarını bedavaya getirdiğimi hesaplıyor. O esnada yerde bir taburenin ayağının yanında üst üste duran bir sürü bozuk para ve üstünde de markalar görüyorum: koyu lacivert çay markaları. Adam bana bunlardan vermemişti, diyorum, sonra gülüyorum, bir tek ben varım zaten, markaya ne hacet? O paraları alsam alırım ama, almıyorum. Çaycının benden çok ihtiyacı vardır.

Arkamı dönüyorum büfeye ve o an uyanıyorum.

Bana kalırsa, eksik bir şey yok bu rüyada. Bak, çayım sigaram, her şeyim tamam. Hem, ne zaman bir duraktan kalkacak dolmuştan bahsetsek, benim aklıma Beşiktaş iskelesi gelir. Kadıköy'deki Beşiktaş iskelesi değil efendim, öyle saçma şey mi olur yahu...


(10 Ocak 2012 gecesi, İstanbul)
Foto.

Ayna karşısında

Çok güzel bir şeyler olacak, hissediyorum... da, ben görür müyüm bilmiyorum.

Bir saçma huzur denizinde sürüklenip gidiyorum. Rahatsız ama sakinim. Fırtınadan önceki sessizlik değil bu, fırtınanın hiç çıkmayacağını bildiğin bir yerdeki gerizekalı rahatlık hissi. Fırtına çıkmayacak olmasının dayanılmaz ağırlığı. Rehaveti.

Bıraktım ben de artık. Öyle ki, hiç adetim olmamasına rağmen üç-beş kitaba birden sarıyorum. Gözümden uyku akarken ben kitap okuyorum. Elizabeth'leyken uykum geliyor, uyuklayıveriyorum. Sonra birden uyanıyorum "geç kaldım!" diye, panikle pijamamı çıkarırken beynime biri vurup "saate bak" demese, giyinip evden çıkmam işten değil. Peki saat kaç? 03:53. Kendime küfredip gayri ihtiyari, tekrar uyuyorum. Gözümü açıyorum, saat 04:23. Tekrar gözümü açıyorum, saat 06:32.

Ben aslında 07:15'te kalkıyorum.

Uyuşukluk uykusuna sarılıp yattığımda çok iyi uyuyorum ama, sabah 5 dakika arayla çalan 5 alarmı duymayacak denli koyu bir uyku bu. Rüya da görmüyorum, ya da hatırlamıyorum gördüklerimi. Uyuşukluk uykusu güzel bu yüzden, çünkü o saçmasapan delikli uykularda harflerle boğuşup duruyorum, "olmasa mektubun" klibinde gibiyim, her tarafım mektuplar, yazılar, uçuşan harfler; tutunup gidemediğim veya beni tutmayan harfler, öylesine.

Ben kendi kendimin hayat öpücüğü olamam. O kadarını olamam. Madem öyle, elimde ne varsa doldururum onu başkasıyla. Dolsun. Taşsın. Taşayım. Hiç durmazsam, hiç düşünmem, kendimi dinlemem. Kitapları dinler, müzikleri çekerim içime, öyle yaşar giderim.

Yorulursam da dururum.


Bu yazı üzgün bir yazı değil, üzüntüyle yazılmış bir yazı değil neyse ki. Bu aralar "Bin Yüz Bir İnsan"ını okuyorum Aret Vartanyan'ın, Erinç'ten arakladığım Habibi'nin üstünde o duruyor başucumda. Lafı çok uzatıyor, bazen lafı bana getirişinden de hoşlanmıyorum, ama bana iyi geliyor epeyce, öyle hissediyorum. Zaten bu aralar her şeyi bir şeye, eski bir olaya, bir kişiye, daha önce gördüğüm, duyduğum, okuduğum, düşündüğüm bir şeye benzetmeye meyilliyim, elimde kurşunkalem, flört ediyorum kitapla.

Bu da öyle bir ayna karşısı yazısıydı işte. Benim için klavye önü, o ayna karşısı. Gözlerimdeki yazılar, harfler hoşuma gitmiyor ya... gözlerime bakarsam o üzgün, üzüntülü yazıyı yazarım belki.

İstemiyorum. Böyle iyi.

(20 Aralık 2011, İstanbul)

insepşın

"eğer yapabilseydim, kendimi sokardım rüyalarına."

Rüyada 'dik' duran şeyler hoş karşılanmaz.

Bazen eski ofisi çok özlüyorum. Ofisi değil insanları tabi; ofisin her sabah deniz görmemi sağlaması dışında bir olayı yoktu. Mesela aşağıdaki gibi bir mailleşme döndüğünde gidip şunlara bi sarılasım, "gerizekalılar!" derken yanaklarını sıkasım geliyor :)

Her şey, Tuba'nın beni rüyasında görmesiyle başlıyor...

Susu gidecegi bir aktivite (hatirlamiyorum) icin yanina arkadas ariyordu. Bahar'in isi vardi, Tugce'ye sordu. Tugce'nin su meshur EK basvuru dosyasi var ya, Turkiye'de kurullar dosya almiyormus, Tugce de dosyayi Belcika Etik Kurulu'na sunacakmis, o yuzden gelemiyormus :) Ahahhhaahhhh :) Ama ben geliyordum Susu seninleeeee :))


Var mi bu ruyayi yorumlayacak :))


Müge'nin vücudunun arka bölgesini kaynak olarak alarak yoruma girişmesiyle olaylar gelişiyor...



Rüyada etik kurul başvuru dosyası görmek iyiye delalettir. Yakın bir zamanda devlet kapısında bir iş anlamına gelebilir fakat rüyada Belçika'yı görmek çok değişik anlamlara yorumlanabilir.

Belçikanın bayrağına bakacak olursak (ekte hatırlatma amacıyla gönderiyorum) aslında Almanya bayrağının dik duran halidir. (O da ektedir). Yatakta yatış açına göre aslında sen Almanya'yı da görmüş olabilirsin. Zaten rüyada 'dik' duran şeyler hoş karşılanmaz. Sabah insanı rahatsız eder. Bu yüzden ben bunun Almanya olduğunu düşünüyorum.


Şuşu'yu bir etkinliğe gitme pozisyonunda görmen normaldir. Şuşu zaten değil rüyalara gerçek hayatlarımıza da o şekilde girmektedir. Arkadaş arama durumu ve Bahar'ın işi olduğu için o etkinliğe gidememesi de gerçek hayatta yaşanan durumlar olduğu için bu tip rüyalara haberci rüya değil gerçekçi rüya diyebiliyoruz.


Konuyu Almanya ve Şuşu-Bahar ikilisine döndürücek olursam, bu Şuşu'nun Alman Bira Evi'ne gideceği, Bahar'ın katılamıyacağı ve onun yerine senin katılacağın anlamına gelir.

Tuğçe de elinde etik kurul başvuru dosyasıyla 'sik' gibi kalacaktır!

:D Ben şimdi bu gerizekalıları sevmekte haksız mıyım Gülizar?

(07 Ekim 2011, DL-IST-KAD)

Rüyalardan aymalar

12-02, 03-05:30, 07:30-09. Aslında iyi uyumuşum?! Ama kendi düşen ağlamaz değil mi, bizdik kalkıp deli sikmiş gibi İzmir'e giden haftasonu. Fiziksel ve ruhsal olarak yorgun döndüm İzmir'den ben. Çok istedim gitmeyi, çok da iyi oldu, ama... Sevdiğim adamların uzağımda olması beni çok sarsıyor.

Uff, o saçma saatlerde de ne rüyalar gördüm, ne... Özellikle de sabah 07:30-09 İstanbul-Antep uçak uyumasında. Güya ben gitmiş de dönmüşüm, havalimanında arkadaşlarımı görmüşüm ayaküstü, bölüm arkadaşlarımı yani şöyle üçünü bir arada en son görüşümün üstünden bayağı zaman geçen... Biri benim elimi tutmuş, bana demiş ki "sana 300'den bi iş bulalım artık" (300 de ne ise?) ve rahatlatmış beni olabildiğince (işin acayibi, olabiliyor rüyada bile), akşam bana gel konuşuruz demişim her zamanki gibi (eskisi gibi) çağırmaya gerek duymaz şekilde... Sonra onları havalimanında bırakıp başka bir yere uçmuşum, 15:20 uçağı nereye ise, İzmir'e mi acaba? Galiba.

Tekerlekler yere değdiğinde kendimi İzmir'den döndüm sandım. Gün bitti sandım; ama heyhat! Birkaç dakika sonra aydım, daha yeni Antep'e vardığıma, önümde koca bir gün olduğuna.

Yorgunum, kafam basmıyor, yazamıyorum, üzgünüm. Yazamadığıma üzgünüm.

Bak pozitif yapıyorum: İşimden nefret ediyorum.
O yüzden değişecek bu iş.


(07 Mart 2011, Gaziantep)

gökyüzünün ciğerime dolduğu


"Bir yerde insan yalnız olmayı kendisi seçiyor." dedi kız. Fransızca dedi bunu. Normalde Fransızca bilmiyordu ama rüyalarda her şey olabilir. Ben de şimdi baksan kuramam belki bu cümleyi. Lakin rüyam için kusursuzca kurmuşum ki, duydum kulaklarımla.

Ben bir merdivendeydim, arkadan arkadan geliyordum. Üçüncü kişiydim. Bir yere çıkıyorduk. Biz niye bir yere çıkıyorduk? Yemek yemek için olsa gerekti. Biz neden hiçbir şey olmamış gibi yemek yiyorduk? Bizim ne işimiz vardı ki beraber? İşte bu, Fransızca alıntı dinlemekten daha saçmaydı. Alıntı diyorum, çünkü bana duyurmak için değilse, kimse kurmaz "Bir yerde insan yalnız olmayı kendisi seçiyor." gibi bir cümleyi. Kurarken de kendisi aksini seçmişçesine elini uzatmaz yanındakine, tutsun diye.

(Biliyoruz, gördük el ele tutuştuğunuzu. Gözümüze sokmanıza gerek yok.)

Gitmek istiyordum. Hiç cool olmazdı bu. Yakışmazdı. Aynen devam etmeliydim (merdivenleri çıkmaya).

Alarm çaldı, uyandım. Rahatlamadım. Tekrar uyumak için ölüyor ama ya aynı mekandan, aynı histen devam edersem o rüyaya diye de ölesiye korkuyordum. Hem uyuyamazdım, acilen kalkmam lazımdı. Ama bir sorun vardı. Nefes alamıyordum. Üzüntüden kalbim sıkışmıştı, rüyadan uyanmak da hiçbir işe yaramamıştı, gerçek de, bildiğin, aynıydı.

Yüzüstü yattım. Boğul bellatrix. Boğul da kurtul bari.


(03 Mart 2011, İstanbul)
Görsel: http://weheartit.com/entry/7510050

düş, gündüşü, yeşil bir perili bir şeyler

Geçen gece bir rüya gördüm. Blogun başına oturup bir gün, böyle sayfalarca, scroll-down'larca yazmışım içimde ne varsa, ne varsa, ki böyle dönüp ekleyecek bir satır bile kalmamış, o denli. -Daha da mümkünse- her şeyi geriye dönülmez bir şekilde mahvetmişim. İnsanlar çok kızmış, insanlar çok üzülmüş, insanlara inanılmaz dedikodu malzemesi çıkmış. Birilerinin gözleri faltaşı gibi açılmış, o faltaşı gibi açılan gözlere hayretle karışık bir kınama ifadesi yerleşmiş; ayna gibi, kınanacak bir şey yaptığını düşünen kimse birbirine bakamaz hale gelmiş.

***

Şimdi bir gündüşü görüyorum... Hep açık bir kapı vardı bir yerlerde. Hep açık bir kapı ki açmak için gerçekten hiç yüklenmek gerekmeyecekti; birileri kahramanca "gerekirse omuz atar girerim" dese bile, zaten gerek olmayacaktı. Zaten hiçbir zaman öyle bir güç de olmayacaktı, o kapı gerçekten kapansa, öyle yüklenerek açılmayacaktı asla. Birileri çok ağlayacaktı kapı açılmayınca. Kahrolacaklardı, kendi güçsüzlüklerine küfredip, çok çok pişman olacaklardı.

O kapı hep sonunda birileri ağlamasın diye açıktı, açılıyordu ki kırılmasın kimse, kimse uf olmasın.

Ne zaman ki kimsenin ağlamayacağı, kahrolmayacağı, kendi güçsüzlüğüne küfredip çok çok pişman olmayacağı belli oldu...

Öyle işte.

(Ben bırakıp gittim oturdum. Çarparsa da boşver, cereyan yaptı derler, yapmasa da yaptı derler.)

***

Yeşil Peri Gecesi'ne başladım. Bana iyi gelmedi ama çok iyi gelmişçesine, uyuşurcasına okuyorum. Bana iyi gelmeyen şeylere bir yenisini daha ekledim, ne var ki? Delirmiş gibiyim (vah vah vah vah, trajiksin demek).

Çok çirkin şeyler var kitapta; benimle hiç ilgisi olmadan benim gibi bir kadın (çok da güzel bir kadın), benimkiyle hiç ilgisi olmadan benimki gibi çocukluk dönemleri (başlangıcı güzel çocukluk dönemleri), hiç yaşamadığım birtakım arkadaşlık ilişkileri, evlilik, aşk, vesaire. Ama hepsi benim, o kadın benim, nasıl oluyor bu iş?

Kitap elimden düştü dün okurken ve bir sayfa açıldı, henüz gelmediğim bir bölümün başlığı çarptı gözüme: "Aşka çok benziyordu"

"Gün kucağımda öldü." diyordu ilk cümle.

Gün'ün kim olduğunu ben biliyorum. Bildiğim için ağlayacaktım hüngür hüngür. Ağlamamak için hemen kapattım kitabı, uyudum. Uyudum, uyandım da, hala bu kitabı nasıl okuyacağımı düşünüyorum. Belki de yalnız okumamam lazımdır. Ya da belki tam da yalnız okumam lazımdır... bilmiyorum-bilmiyorum-bilmiyorum.

Keşke hep iyi gibi olabilsem. Konuşmamak için film izleyen, sigara içmemek için sakız çiğneyen, düşünmemek için uyuyan, "-mış gibi yaşayan"dan da kötü, "-mamak için yaşayan" olsam. "gibi yaşayan" olsam, iyi gibi, mutlu gibi, alık gibi, tam bir gerizekalı gibi yaşasam ve ölsem.

İyi değilim ben.

ce yerine ça

Direktör beni çağırdı, dedi ki "biri bana teşekkür kartı yazmış, benim bir cevap yazmam gerekiyor ama güzel bir şey olsun istiyorum, bir üstünden geçer misin?" Vay anasını dedim içimden, namım almış yürümüş. Biraz değişik bir şeyler yaptıralım bu kıza, diye düşündüler de bana sevebileceğim uğraşlar buluyorlar, falan. İyi niyetli bir çabaydı, takdir ettim ve direktörü takip ettim. Bir şömine üstünde veya eşit derecede yüksek bir yerde duran kağıtta yazanları okudum, güzel yazılmıştı, kibardı, İngilizceydi ve belli ki daha önceki bir muhabbete atıfta bulunan Fransızca bir cümleyle bitiyordu. Hatasız görünüyordu, tek bir şey hariç... "Bu son cümlede ce yerine ça kullanılacak galiba?" dedim. "Onu Burak yazdı, Fransızcası baya iyi. Doğru olması lazım." dedi direktör. Nitekim Burak doğru yazmıştı, benim baktığım şey son taslak değildi sadece. Demek ki paslanmamışız deyip, sevindim.

Ve uyandım.

(26 Ocak 2011, İstanbul)

Pazar Günlükleri: Tarık Akan, GTA, ve Wii

"Sen bizi hiç aramıyorsun, sen bize hiç gelmiyorsun."

Pfft, yok artık. İyi.

Star'da Delisin'i izledim. Ne komik diyaloglar, ne kafalar yahu. "Şemsiye için canımız feda" filan, yarım saat bunun muhabbeti, şemsiye belediyenin maskotu olmuş. İlginç bi filmmiş, unutmuşum.

İnsan şemsiyenin altında bir anlam arıyor, halbuki gerçekten şemsiye peşinde koştukları şey. Sapına tahviller gizlenmiş, olay oymuş.

Neyse. Şimdi de Görevimiz Tehlike'ye bakıyorum boş boş. Kaçıncısı bilmiyorum, sanırım ilki bu. Tom abimiz yine tabancayla araba patlatıyor. Nereye ateş edeceğini biliyor tabi kerata. GTA'dan öğrenmiş olabilir mi? "Gizli Ajan Eğitim Modülü 1: Grand Theft Auto (Vice City). Explode as many cars as you can in limited armour." Gerçi orada yeterince yumruklarsan bile parçalayabilirdin arabayı. Arabada da hep get down saturday night çalardı içinden ben inmiş olduğum müddetçe.

Bu arada film pek sikkoymuş, bunu da unutmuşum izlemeyeli. Oynamayalı da oyunları unuttum ayrıca, eskiden oturur Max Payne, GTA bitirirdim, Carmageddon filan ne güzeldi, ne bileyim neden oynamıyorum ki artık hiç böyle atlamalı zıplamalı oyun...


Haa, dün gece rüyamda bir dostun Nintendo'da çalışmaya başladığını da gördüm. Kalabalık bir ortamda öğreniyordum bunu, biri "ee yeni işin nasıl?" diye soruyordu, "sen neredesin ki şimdi?" diyordum "Nintendo, pazarlama" diyordu. Neyden sorumlusun diyordum, wii diyordu ve bir şey daha. O bir şey muhtemelen gerçekte yok bile. Önemli mi? Rüyada bile önemli değildi. Zaten sorumun cevabı da önemli değildi, sadece "benim neden haberim yok" dememek için, konuşma boşluğunu doldurmuştum.

Acayip bişeyler.

Sanırım damarlarımda hala alkol var.

sallandık diyorum, merkezini bilmiyorum

kafam aynen böyle

Ne yaptım, ne yazdım, eve girdiğim 5'ten uyuyabildiğim 6'ya kadar neler düşündüm, hatırlamıyorum bile. Öyle sarhoştum. Bir nefesten sonra kafam fırıl fırıl dönecek kadar sarhoştum. Ama öyle de sarhoş değildim. Mesela portakal sıkabilecek kadar ayıktım, bak. Sütü içersem sabah kahve içmek istediğimde kafamı duvarlara vuracağımı bilecek kadar da ayıktım.

Şimdi de başım çatlayacak gibi. Böyle olacaksa aman sabahlar olmasın, tabi.

Acayip rüyalar gördüm. Biri nişanlanıyor ama gerçek hayatta tanıdığım biri değil, yahudiymiş hem de yahudilerin nişan törenleri böyle janjanlı olurmuş, hani bir yerinde oğlanın arkadaşlarının kapıya barikat kurup onu dışarı salmadığı, oyunlu mizansenli bi tören. Ben varım üstümde Müfettiş Gadget misali bej trençkotumla beni bi yere oturtmalarını bekliyorum. Evet, trençkotla nişan törenine gitmişim. İhtiyacım yok ki süslenmeye azizim, hah-hah (götüyle gülme efekti de diyebiliriz buna). Halbuki bakıyorum kızlar şıkır şıkır siyah elbiseleri içinde, gruplar gruplaşmış. Asayiş berkemal yani. Beni bir yere oturtmak istiyorlar, tesadüf bu ya, eski erkek arkadaşlarımdan biri çıkıyor çocuk. Yıllardır görmediğim, başkasına aşık olduğum için ayrıldığım eski bir en iyi arkadaş. Yazık olan biri. Benden ayrıldıktan on gün sonra bulduğu sevgiliyi bana yollayıp ilişkilerini haber verdiren ve onunla gözümün önünde yiyişmekte beis görmeyen bir adam. Ve bana kötü davranıyor. Orada oturmamı istemiyor ve bunu açıkça söylüyor ve belli ki biten her şeyden ötürü beni suçluyor. İyi, zaten ben de bir garip denizlerde sallanıp duruyordum, bir de suçluluk eklensin, sorun değil.

Başka bir yere oturuyorum, masanın karşısına filan. Ortamda tanıdığım herkes kendi muhabbetine gömülmüş durumda. Kaan'ı görüyorum, o bana her zamanki gibi davranıyor. Bu rüyayı gerçek sandığım tek an o. Gerçek olabilecek tek kişi Kaan.

Sonra içiyorum, içiyorum. Sanırım, rüyadaki kafam gerçekteki kadar "olduğunda" uyandım. Eşitlendim çünkü, ondan.

Çok eğlendim aslında dün gece. Eğlenceli gibi hissettim kendimi (şimdi bu konuda söyleyeceğim her şey laf sokmaya girer, susuyorum). Böyle hüzünlü hüzünlü bırakmış olmayalım yazıyı. Bronx'ta Malt vardı, deprem ikinci kez istendiğinde Cenk "valla çalalım ama ben bir kelime söylemem" dedi. Gerçekten de söylemedi, hepsini biz söyledik, bağıra bağıra.

Sonra Jukebox çıktı, baktıkça keşke Tuna şirketi bıraksa dediğim adamlar. Çok iyi olduklarından veya özgün olduklarından değil. Ama bu enerjinin heba oluşu (enerji heba olur mu? olur) yazık olacak. Neyse. Yalan dostum aşk diye bir şey yok diye bağrıştık zıplaya zıplaya, inanırcasına. Sonra yürekten çalarak dördüncü (yoksa beşinci mi?) biramı kafama diktirdiler. İşte o gerçekten yalandı. Gerçekten yalan olmanın tüm şairaneliğine sahipti o şarkı.

Düşündüğüm şeyi hiç yapmadım. Altıncı biranın ortasında, biraz tenha olsaydı ortam, belki... Ama neyse. İyi ki yapmamışım. Öyle "kafama esti yaptım"ları kaldıracak bir duygu durumumuz yok belki de veya belki de ben yine çok fazla düşünüyorum. Çünkü işte tam da bu kadar ayık oluyorum.

Sonra çorbacıya gittik, bastı bana içerisi, dışarı çıktım. Galatasaray Lisesi'ne baktım, yedekten girebileceğim ama hiçbir zaman bunun peşinde koşmadığım liseye. Oraya gitsem, hayatım nasıl olurdu; şu an nerede olurdum, ne yapardım diye düşündüm.

Bana "sen yanlışlıkla genetik okumuşsun" dedi genetikçi bir arkadaşım. "Zaten ne yapsan başarılı olurdun ama, yanlış okumuşsun" dedi. Belki de doğruydu. Ben pişman değildim, hiçbir zaman tam anlamıyla sayısalcı olmadığımın hep farkında olarak yaptım her şeyi; ben beni hep mutsuz eden kocaman beklentilerimle mutlu olmaya çalışıyordum, basitlik hiç bana göre değildi, hiçbir şeye razı değildim, mutluluk aslanın midesinde olsun alırdık evelallah...da, aslanın karşısına çıkacak takati bulmaktı mesele. Sıkıntı buydu.

Mekteb-i Sultani'nin karşısında, çorbacımızın önünde durup gecenin başındaki bu muhabbeti düşündüm. Sonra da sigaramı söndürüp içeri girdim.

çık.

Hay kafamı sikeyim, diye uyandım bu sabah. Yeter artık. Çık hayatımdan. Gerçekten çaba harcıyorum, gerçekten, bitmesi için de, bittiğini göstermek için de. Rahat ol diye, rahat olayım diye.

Rüyaların kontrolünün bende olmayışından nefret ediyorum. Kontrolü bende olmayan rüyaları hatırlamaktan da.

Hay kafamı sikeyim, diye döndüm yerime bugün. Yeter artık. Çık hayatımdan.

Paranoya

Birden, herkesin blogumu okuduğu paranoyasına kapıldım. Bir el sıktı akciğerlerimi, içindeki tüm havayı boşalttı.

***

Bir kişiyle çıkmadım ben ama eski sevgilim diye bahsettiğim bir kişi var. Diğerleri için ne acayip, dimi; oysa çoğu insan kendisini eski sevgili zanneder. Ben dahil. Neyse, uzun zamandır konuşmadık eski sevgilimle, artık ortak alanlarımızdan elini ayağını çekmişti, hani benim tepemi attıran beraberken-burun-kıvırdığı-okasyonlara-yalnızken-koşa-koşa-gitme-halinden çıkmıştı; Allah korusun ama ölse haberim olmayacağını düşünüyordum ki birileri evlendi, birileri o süper bekarlığa veda için teşekkür etti, fotoğrafları oraya buraya düştü, ölmediğine emin oldum. Güzel.

Yine de elim telefona gitmiyor.
Bir yerlerde bir şeylerin bittiğine nasıl emin olunacak?

Geçenlerde rüyamda onu gördüm. Bana yeni bir sevgilisi olduğunu söyleyememişti ve ben öğrenmiştim. Gerçekte olsa da öğrenirim ben gibime geliyor. Dünya küçük, İstanbul ise özellikle sevgilisi olanlar için, cebe sığacak büyüklükte. Rüyamda sevindim, gerçekte olsa da sevinirim gibime geliyor.

Bir yerlerde bir şeylerin bittiğine, ancak böyle emin olunur. Bana bunu söylemekten imtina ettiğine üzülürüm sanırım en çok.

Uyandım, içim sıkıldı. Onu aramak bir görevmiş gibi hissettiğimden, özleyişimi yanlış anlarmış gibi geldiğinden, aramadığımdan mı sıkıldı içim; ya o gerçekten manita yaptıysa ben yalnızım diye mi sıkıldı, bencilce, yoksa rüyamın gerçek olma ihtimali her gün arttığından mı... Bilmiyorum. İçim sıkıldı işte.

Ama yine de elim telefona gitmedi.

***

Pınar'a gönderdim o ve sevgilisi için yazdığım "Kutlama" yazısını. Bir şey sormuştum ona, hikaye olabildiğince gerçek gitsin diye; ben olduğumu anlamamıştı. Bugün hikaye için teşekkür ederken, "sonradan fark ettim sen olduğunu" dedi. Fark etmesini beklemiyordum. Yazmanın hayatımdaki yerini bilen kaç kişi var; çok yakınlarımdan ve beni tanımayan okurlardan başka?

Özellikle gizlenmiyorum, bir sürü insana belli kim olduğum. Ama hiç okumadıklarını düşündüğüm insanlar var. Benim, Million Dollar Baby misali One Year Crush'ım, örneğin. Neden okusun, ya da nereden bilsin ki, diye düşündüm hep. Oysa ki ortak bir noktamız vardı ve o ortak nokta, yazmakta olduğumu biliyordu. Söylemiştim, göstermiştim; çünkü başka türlü anlatamamıştım.

Taşlar yerine otururdu, böyle olsaydı.

***

Derin bir nefes alırken üzülecek ya da panik olacak hiçbir şeyim olmadığını düşündüm; ben ki keşke şunu da söyleseydim dediğim hiçbir şey kalmamıştı eski sevgilime; ben ki neredeyse, neredeyse karşısına dikilecektim birilerinin, ne cevap alacak olursam olayım. Tutun beni, dercesine tutmayın, gidiyorum dedim. Tuttular. Bitti.

Okunup tepki almıyorsam, yazdığımın etkisini sorgularım sadece. Sadece bu. Ama biliyorum aslında, metus'un şahane sorusu, bir yazı, bir kızı size aşık edebilir mi retorik bir sorudur. Cevabı benim gibi naçizaneler için çok bellidir, konuşmaya bile gerek yoktur. Üstelik, konuşmaya bile gerek olmayan anlar çok azdır benim hayatımda.

Nefesimi verdim, akciğerlerimi bıraktı el.

Enerji Patlaması!

Yok canım, her zaman öyle melankolik değilim. Bazen içimden enerji fışkırıyor. Sadece o zamanlarım daha az, bir de insan içinden enerji fışkırırken oturup yazı yazamıyor genelde, daha sonra ise o anın anısı kalmıyor kafada.

Dün İstiklal'de yürürken bir adım geriye uzlaştıııık diye hoplayıp zıplayacaktım, adımlarıma hakim olamadım desem yeridir. Bugün oturduğum yerde kıpırdanıp duruyorum; üstümdeki devir işleri temizlemek adına çok tekdüze bir iş yaptığım sıkıcı bir haftanın ortasındayım ama kulağımda yıllar sonra karşıma çıkan total disguise olduğu sürece sorunum yok gibi hissediyorum. Arkasından Once film müziklerine geçtim son ses; özellikle say it to me now, when your mind's made up, lies... Benim tempomda, kafamdaki tempoda şeyler hep.

Aslında bir hafta ortasında dışarı çıkıp, bildiğim müziklerle dans etmek istiyorum. Zaten bildiği müzikle eğlenen bir insanım. Çeşme - Paparazzi kafası, tam anlamıyla. Hayır içkim elimde salınmak değil, dans etmek istiyorum ve yanımda birileri olsun istiyorum. Athena'dan serseri mayın çalsın şöyle, Bedük çalsın ama dünyadan bi' haber, hot bitch, let me go yeter; Tarkan çalsın, aa Tarkan dedim de...

Bugün bir anda, dün gece gördüğüm rüyayı hatırladım. Bir mekanda Serdar Ortaç ve Hande Yener'e kusura bakmamalarını ama şarkılarının çok tırt olduğunu, sevdanın son vuruşu'nun hepsine on basacağını söylüyordum, çok bozuluyorlardı. Bozulmayın ama şimdi, doğruya doğru diyordum, ama surat asıyorlardı yine de, hahah!

Pink, Kings of Leon, Groove Armada, Lily Allen çalsın sonra, hiç durmasın; I feel better bitirsin olayı en son.

Sonra oturalım biraz dinlenelim, my rollercoasterla. Ne kafalardayım anladın mı blog, bu şarkıya eşlik ediyorum, hızlandıkça kendimi daha iyi hissediyorum. Şu an sarhoş gibi, gördüğüm ilk insanı öpmem kaçınılmaz! Neyse ki işteyim, sarhoş olduğum izlenimi veremem kimseye.

O zaman hadi bari:

life is a highway and I'm gonna ride it
every day's a winding road, yeah
my rollercoaster's got the biggest ups and downs
as long as it keeps goin' round its unbelievable

Şu an nasıl istedim lunaparka gitmeyi veya hatta, hani herkesin hayatında bir 20 dakikası falan olur ya ciddi ciddi salsaya, tangoya falan gitmeyi düşündüğü, o hesap: Şu an bana biri gel şurda bungee jumping yapıcaz dese giderim gibi geliyor.

Böyle bi garip haller, aaa. Ne demiş Mazhar usta; öyle haller içinde ki halim, Türkçe'ye çevirmeye yok mecalim.

Doğu numerolojisinde delilik sayısı: 117

Askı'm kanjimden eski bir rüya daha, paylaşmadan edemedim ama tamamen kendi ağzından bu sefer (evet dayanamayıp noktalamalara karıştım tabi ki, ama vallahi o kadar!)

"bellatrix, erce, özgür ve ben bizim eski apartmanın bahçesindeyiz. bizim eve diil de karşımızda pitilerin evinde balkona gidip ağaçlardan meyve toplicaz. erce her zamanki gibi, kendisi istemediği için durmamacasına konuşup kafa açıyor, ben ona laf yetiştiriyorum, bellatrix de kime kızdığı belli olmaz bir halde homurdanıyor. merdivenleri tırmanırken biz kavgaya devam ediyoruz, ben vazgeçmiyorum inadım tutmuş, illa ki filizlerin balkondan meyve toplicaz, hem bence haksız değilim, ne var sanki beş dakka takılsak? sonra balkona varıyoruz, erce merdivenlerin yarısına kadar çıkıp gelmemeye karar veriyo, özgür de bi an önce işimiz bitsin de çenemiz kapansın diye korkuluklardan dışarıya doğru çıkmaya hazırlanıyor. bu arada balkona uzanan meyve ağaçlarının yanında bi de meyveler var. yani apartman büyüklüğünde şeftali var mesela, meyve toplamak dediysem illa dalından koparılacak demek değil: böyle dev şeftaliye bıçağı uzatıp üstten bi parça kesiyosun. sonra o nasıl eski haline geliyo, ya da madem bu meyve apartman kadar, aşağıdan bi parça koparmadık da niye 4. kata çıkmaya kastık, onu hiç bilemiyorum. neyse, özgür korkuluktan uzanıp elini uzattığı an pat diye aşağıya düşüyo. biz bellatrix ile aynı anda çığlığı koparıyoruz, ve bellatrix balkonda yere yatıyo, bense yere oturup sırtımı duvara dayıyorum. özgür'ün arkasından nedense bakmıyoruz ve nedense saklanıp yere yatıyoruz, töbe yarebbim. ikimizin de elinde telsiz telefonlar var, bellatrix yardım çağırmak için itfaiyeyi arıyor ama kimse cevap vermiyor. sonra ben çeviriyorum numarayı ama dahili numarayı yanlış çevirdiğim için alakasız bir yer (itfaiye de gerçekten çok alakalı ya neyfse) cevap veriyor. ikimiz de donmuş bi halde ifadesiz suratlarla bakıyoruz ve ben o an gerçekten içimin acıdığını hissediyorum, çünkü oraya benim için çıkmışız. neyse, sonra ben tekrar arıyorum itfaiyeyi -ki numarası 11 ve dahilisi de 7 imiş- ve holivıd filmlerindeki gibi adresi verip olayı çok kibar bi dille anlatıyorum. sonra bellatrix'e dönüyorum ve o an tek derdimiz aslında itfaiyeye ulaşamamakmış gibi acayip rahatlıyoruz; birden tüm olayı boşverip alakasız makara tukaraya başlıyoruz.

rüyalar gerçek olsa ben harbi sıçmıştım. bu arada 117 diye acil bir numara olmamakla beraber 117 doğu numerolojisinde delilik sayısıymış. allahım yaratıyosun takip et, sen benim aklımı koru!"

Ruhum

Yalnız yatıyor kız iki kişilik bir yatağın kendine ayırdığı tarafında. Öbür taraf hep boş, ne olur ne olmaz. Çok zor uyudu bu gece, hızla uyumak için kendini telkin edişleri veya içtiği sigara veya kirpiğinin son damlasına kadar yatmaması da işe yaramadı, bu gece özellikle yalnız bir gece.

Bazen insan, keşke düşündüğüm iş olsa, der kendi kendine. İş, insanın karnını gondolun tepesinden aşağı bırakılırcasına ağrıtmaz hiçbir zaman (başka türlü ağrıtır).

Uyudu ya sonunda, bir sürü rüya görüyor ama hiçbirini hatırlamayacağını daha rüyadayken biliyor; zaten hatırlasa ayıkken daha mutsuz olacak, ne güzel rüyalar çünkü onlar öyle! Hatırlamayacak ama en yakın arkadaşına anlatırken rüyalarını "bağlandığı ağaç dalı, benim göremeyeceğim kadar yukarıda olan bir salıncakta yavaş, kararlı ve inanılmaz özgür, gidip gelmek gibi" diye benzetme yapacak (teşbihte hata olmaz).

Bir kıpırdanma hissediyor yanında, gözünü açıyor kız. O, burada! Ama kalkıyor yanından, neden ki, ben niye hissetmedim yatarken, o kadar mı dalmıştım salıncağıma ya da her neyse?

Tutuyor bileğinden, bir saniye daha geç kalsa yataktan değil, hayatından kaybolacakmış gibi tutuyor, şefkatle, ihtiyaçla.

_ Ne zaman geldin ruhum,
diyor,
_ görmedim seni.

(16 Mayıs 2010, Nişantaşı)

Etiketlenemeyen Rüya :)

Tam da aklı kendine yetişemeyen insanlardan bahsetmişken, öğle yemeğinde rüyalar konusu açıldı ve sevgili kanjim Askı, tabi ki birinciliği kimseye kaptırmadan müthiş ama bir o kadar da ürkütücü rüyalarından benim en çok aklımda kalanı anlattı yoğun ısrarlar üzerine.

Rüyalar, normalde yaşadığımız her şeyden daha hızlı silindiği için insanın aklından (belki zamanla tekeeer teker silinirler aklından) yazmak lazım onları unutmadan, ama rüya sahibi kendi gördüğünden çekindiyse yazmayabilir de, o zaman en yakınlarından eli klavye tutana düşer iş...

"Askı bir uyuşturucu satıcısıdır ve kimliği bize belirsiz bir arkadaşıyla beraber bu işin içindedir. Her pis işte olduğu gibi, bu işte de mafyavari kötü adamlar ve onların bizimkiler ile bir hesapları vardır. Bir şekilde, arkadaşı bu işten sıyrılır ve ihale Askı'ya kalır. Askı adamlardan vargücüyle kaçarken, karşısında çıkan devasa Google arama çubuğunun içine atlar. Gerçekten devasadır bu çubuk; yanıp sönen imleci bile Askı'dan büyüktür. Askı'nın arkasından, çapı Askı kadar olan devasa ve boş bir Dardanel Ton kutusu da atlar arama çubuğundan aşağı; düşerler, düşerler, düşer bizimki (ton kutusu bir yerlerde kaybolmuştur), Alice in Wonderland misali, başka bir boyuta: 7 yıldızlı bir otelin havuzbaşına! Hepimiz ordayızdır arkadaşları olarak, ellerimizde kokteyller takılmaktayızdır, hatta Askı'yla pis işlere bulaşan arkadaşı bile oturmaktadır bir kenarda. Hala kötü adamları atlatamamış olan Askı havuza atlar, deli gibi yüzer, yüzer, çıkar derken pat! kötü adamlar karşısındadır."

Burada film kopuyor, ama Askı öldürüldüğünü -görmemiş olsa bile- biliyor, ki bu da nasıl oluyor ben hiç bilemiyorum :) Konuyu siz dinleyicilerin hayalgücüne ve insafına bırakmayı tercih ediyor ve aradan çekiliyorum (ama yine de siz onu öldürmeyin, olur mu?)

Afedersiniz ama ne görseli koysaydım?

Mutfakta biri mi var?

Sibelalaş'ın Adam adlı çok sevdiğim şarkısını şahane bir şekilde yanlış anladım yıllar boyu: "Sevip de söyleyemediğim şarkılar var / İç sesini asla hatırlayamadığım şiirler / Keşke, keşke o ben olsaydım dediğim hikaye kadınları..."

Eyh, tabi ki "iç sesini" demiyor. Doğrusu "bir dizesini" imiş, mantıklı düşünceler beynime uğrasa bulurdum zaten. Önemli olan neyi yanlış anladığım değil, neden yanlış anladığım.

Bu konuda Phoebe Buffay ile aşık atamayacak olsam da, iç seslerin -veya ben onlara kamera arkası düşünceleri diyorum-, benim için inanılmaz önemi var. O yüzden "bangır bangır, kafam çekmiye" tarzı müzikten hazzetmememe rağmen Nightwish dinlemek istiyorum, Vinegar & Salt, Nights in White Satin, Whisper veriyorum bünyeye (o sondaki servatis a pereculum / servatis a maleficum beni benden alıyor bildiğin), Crystalised'da vokallerin birbirine geçtiği bölümü geriye sarıp sarıp içime çekiyorum, ne bileyim daha binlerce vardır da şimdi aklıma gelenler bunlar.

Aklı kendine, eli ve ağzı aklına yetişmeyen insanlar çok rüya görüyor sanıyorum, o arkada dönüp duranları su yüzüne çıkarmak için. Ama hatırlayamayabiliyor o rüyaları her zaman. Benim gibi. Sabahları yataktan bu kadar yorgun kalkmamın, gece onikide yatmaya karar verip de ikibuçuk-üçlere kadar yatamamam dışında bir sebebi olması gerek! Onikiden ikibuçuk-üçlere kadar yatamama sebebim de farklı bir şey değil ya.

"Türk'ün aklı sıçarken çalışır" diye isabetli bir laf yok mu, benimki daha ziyade araba kullanırken çalışıyor ve bu benim için çok kötü bir durum, nasıl not alacağım araba kullanırken, azıcık aklım var o da gidiyor böyle; en iyisi bi ses kayıt cihazı almak sanırım şöyle kasetli, eski tip bir şey, bu saatten sonra muhabirliğe soyunmaya karar vermiş gibi görünebilirim ama olsun!

İç sesimi kaybetmekten iyidir.

(06 Ocak 2010 Fulya - 12 Mayıs 2010 Esentepe.
Şu yazıya bir Nightwish eklemeye girdim; yazıyı bitirdim çıktım:))
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!