... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Uykusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uykusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Böyle buyurdu Freud.

(Uykusuz 2013/07, Yetkin Gülmen, Esnek ile Geniş)

İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların "Tecrübe" dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana "Tecrübeli" denir.

Sigmund Freud


Bunu dövme yaptırsam yeri.

 

Uykusuz Yaz'a isyanımdır.

indeed.


Uykusuz, şimdiye dek tüm sayılarını sektirmeden aldığım (iki sayısını olağan taşınmalar esnasında kaybetmişim sanırım yalnız), ciltletip eniştemin gençliğinde arşivlediği Gırgır'lar gibi bir şeyini oluşturmayı ve onu "bunu satsana çok para eder bu yea" diyenlere inat satmamayı hedeflediğim bir dergidir. Bir Penguen okuru olarak peşinden gideceğim üç adamın ayrılıp kendi dergisini çıkarması, benim de çark etmeme yetmişti: Ersin Karabulut, Yiğit Özgür ve Umut Sarıkaya. Sonradan tanıştığım birçok insan ki saymakla bitmez, takıntımın altını çizdiler sadece ki ben her perşembe, bilemedin cuma (Antep'e, Trabzon'a filan geç geliyor ya dergi) gazeteciye koşayım, dergiyi almak için yolumu filan değiştireyim deyu.

Benim gibi sadık olamayanlar için 13 sayılık ciltler çıkması, özel sayısı, poster sayısı şusu busu işin ticari tarafı elbette. Keza, yine ticari bir girişim gibi görünen Uykusuz Yaz'ın aylardır reklamı yapılıyor derginin içinde. Bunlar normal. Şu yaz sayısı için ne muhabbet döndü twitter'da kaç gündür... Umut Sarıkaya'nın sayıda yer almayışı bir yana, PuCCa şahsiyetinin varlığı diğer yana (neyse ki ergenlik kokan bir basın açıklaması ile sadece yaz sayısında var olduğunu ilan etti, rahatladık). Bu durumu bile ticari kaygılarla açıkladım kendi kendime ve tabi ki bugün gidip dergiyi aldım. Neredeyse hepsi bittikten sonra PuCCa'yı da okumaya niyetlendim. Bilen bilir, bir şeyin hakkında atıp tutmak için (özellikle de kötü bir şey söyleyeceksem) önce hakkında fikrim olmasını isterim. Politika için, spor için, başarısız yazım örnekleri için; her şey için bu geçerlidir.

Bir kere, beraber tatile çıkacak kadar -güya- birbirine yakın olan kızların aklından birbirleriyle ilgili zerre kadar iyi bir şey geçmeyişi, o anlatılan kız çekişmeleri, kötü niyetler, rezalet! Elimde dergi, zaten büyük bir zaman kaybı içinde boşluğa düşüyorum, bir de dişi olarak aşağılanıyorum. Böyle bir kompleks içinde sürüklenmek olamaz; bunlar itiraf değil, düpedüz kendine hakaret. Anlatılan şey eğer PuCCa'nın kendisi ise, ev arkadaşı için çok üzülürüm, çünkü kızı tanıyorum, yazık, bu kadar boş biri de değildir kesinlikle.

Neyse, ama bana bu yazıyı yazdıran o değil. Esefle kınayıp mention'larca küfür etmedim Uykusuz'a ve PuCCa'ya ama bugün yazıyı okumaya çalışırken bir şeye çok sinirlendim: Aylarca reklamı yapılan, hazırlanan, içinde örneğin Ersin'in mükemmel bir yeraltı öyküsünün olduğu bir dergiye, sekiz bin küsür kişinin takip ettiği blogundan bir yazı beğenip koymak ne büyük saygısızlık?! "Bu hafta hastaydım, eskilerden koydum" der gibi ama içinde ilk kez yer aldığın bir dergide, okurların hoşgörülü olup olmayacağını bilmeden daha!

Yazı da şu (dergideki yazının yarısı gibi bir şey oluyor aynı zamanda):

http://passiflora-rapunzel.blogspot.com/2010/11/yeni-cagn-kadn-korkusu.html

Yazacak zamanın mı, malzemen mi yok, demezler mi adama? O zaman neden girişiyorsun bu işe?

Peki Uykusuz'un dergiye emek veren diğer üyelerine ne demeli? Bir tane aklı başında adamın çıkıp "abi biz bu kıza üç sayfa verdik şimdi tamam da, tanımayız etmeyiz, blogunu da okumayız, bi bakalım iki cümleyi alıp şurdan aratalım bakalım çıkacak mı" demeyişi, bir PuCCa hayranı bulup orda burda, okutmayışı şu yazıyı... Ben ki toplamda 10 kadar yazısını okumuşumdur kendisinin, benim gözüme çarptıysa kim bilir daha kaç kişi fark etmiştir...

"Yazık lan" dedim, Uykusuz'un normal sayılarında görüşmek üzere yaz sayısına veda ettim ve başka bir dergi aldım elime.

bellatrix için günlük vakti

bugün iki saat uyudum. dün gece değil, bugün. dün gece uyumadım.

bir okul üşümesi, bir cadde mantısı, bir ev oturması sıkıştırdım 12'de uyandığım güne. ev oturması, liseden arkadaşlarımla. biri ortaokul-lise, biri ilkokul; yani dile kolay 20 yıl. benim bu aralar anlatabileceğim hiçbir şeyin onlar için karşılığı yoktu, ben de anlatmadım. zaten işlerimiz güçlerimiz, konuşulacak şeyimiz çoktu her zamanki gibi.

beyza'nın doğumgününü unuttum. hayır, beyza'nın doğumgününün 9 ocak olduğunu değil, bugünün 9 ocak olduğunu. bu da özür diler gibi yazılan bir şeydir; hayır, amacım o değil. beyza artık bu blogu, kafasına estikçe okuyor biliyorum. o dışa dönerken ben tam tersini yapmamalı, beyza'mın doğumgününü unutacak kadar kaybolmuş olmamalıyım.

örneğin 174 sayısını sektirmeden aldığım uykusuz'un 1 tanesini almayı unutacak kadar kaybolmuş olmamak gibi. yok, aslında 173 sayıyı ben aldım. ilk sayı ben dergi satılmayan bir yerdeyken çıktığı için eski sevgilim almıştı, benim için, sabah telefonuma gelen kapak resmi ile uyanmıştım, bir de dergiyi tuttuğu eli de çekmişti ki elinde olduğunu anlayayım diye. gazetenin tarihini gösterme kafası. keşke o fotoğraf telefonumla birlikte çalınmış olmasaydı.

bir insana kaç kez aşık olabilirdiniz? kaçını hatırlayabilirdiniz? ben karşılıklı birer tane hatırlıyorum, benimki bu anlattığım an, onunkini de yeri gelirse yazarım.

şu an, tam da şu an bunu düşünme zamanımmış: ilk aşkları, aşkların ilklerini, ikincilerini, üçüncülerini... sorgusuz ilk mutluluğu, birinden ayrılmış olmanın hüznüne rağmen yaşanan o pis ama paha biçilmez mutluluğu.

yazacaklarımı tam zamanında yazmış, neyim var neyim yoksa tam zamanında söylemişim. bunun için mutluyum.

bundan sonrası...
gönülden gördüğüm saatli maarif takvimine göre, bellatrix için günlük yazma vakti beyler.

naçizane: Fotoğrafçılık değil, Fotoğraf Edebiyatı

Boyunda fotoğraf makinesiyle dolaşmanın insanlarda turist etkisi yarattığı yıllardı. Daha önce hiç binmediğim bir otobüsle (gizemli bir sanat yolculuğu) şehrin kenar mahallelerine gittim. Varoşları siyah beyaz yakalayarak fotoğraf sanatını kırbaçlamaya hevesliydim. Ulaştığım mahallenin havası beni gerçekten etkilemişti. "Dik yokuşlardan çıktım, ara sokaklara girdim, kara bakışlı adamların oturduğu kahvelerde demli çaylar içtim..." diyecek kıvamdaydım. Fotoğraflarım için çocukların sümüklü olanlarını, yaşlı teyzelerin yüzü buruşuklarını ve evlerin sıvası en döküklerini (fotoğraf duvarı) tercih ediyordum. İçimdeki teatral ses, buruşuk, dökük ve sümüklü olanın daha sanatsal olduğunu söylüyordu. Gerçekten de 'sıvası dökülmüş bir evin kapısında oturan yaşlı teyze ve onun yanında ekmek yiyen sümüklü bir çocuk' görüntüsü çekmeyi başardım. Zincirleme sanat tamlaması yapmıştım, çocuğun yalınayak olmaması haricinde istediğim bütün öğeler yan yana gelmişti bu karede. Bu fotoğrafı çektikten sonra halka karıştığı için gururlanan bir şehirlinin gereksiz coşkusuyla "İyi günler teyze" dedim. Buruşuk teyze beni bir süre süzdükten sonra "Kimsin sen?" dedi. "Yanlış anlamayın, fotoğraf çekiyorum" dedim. "Fotoğraf falan lazım değil bana" diyerek kafasını çevirdi. Nefis bir fotoğrafım ve arkadaşlarıma anlatacağım hiç yoktan bir anım olmuştu. Fotoğrafıma "Yaşlı Kadın" ismini verdim.

(Fırat Budacı, Uykusuz, No:131)

Korprıt kafanın olmazsa olmazlarından bir boş zaman aktivitesi irdeleyeceğiz bugün: Fotoğraf Edebiyatı.

Ofisin fotoğraf çekme ve o fotoğrafları belli yerlere yükleme sorumluluğunu uzunca süre taşıyan biri olarak itiraf etmem gerekir ki, ben fotoğraf çekmeyi bayağı seviyorum. Ama insan fotoğrafı çekmeyi seviyorum; bakınca o anı hatırlatan fotoğraflar, daha çok da insanların çekildiklerini fark etmediği, rol yapmadığı, fotojenik olmadılarını onlara hatırlatmayan alabildiğine doğal fotoğraflar...

Bununla ilgili geçenlerde okuduğum güzel iki cümleyi paylaşasım var:

"Ve gerçekten insanlar öldüğünde geriye sadece fotoğraflar kalıyor.
Her fotoğrafta o kişinin yaşadığı bir gün."
(yazı için bkz.)

Biraz karamsar da olsa, benim sebebim bu. İnsanlar öldüğünde, veya basitçe, aradaki bir şeyler öldüğünde fotoğraflar umut veriyor insana. Aynı kişilerle, aynı yerde, aynı yaşta veya kiloda değil belki ama "bir resim de bu geceden" çektirme umudu.

Benimki doğru, demiyorum. Lakin fotoğraf edebiyatı lafı ile anlatmak istediğim sadece fotoğraf çekmekten zevk almanın ötesinde, çekmiş olmak için fotoğraf çekmek. Galata Köprüsü'ndeki balıkçılar örneğin, Yeni Cami'nin önündeki güvercinler, mavi gözlü sokak kızı filan... Herkes portre veya natürmort çalışmak zorunda değil ancak herkes de nar resmi yapmasın, fotoğraf çekeyim derken fotoğraf edebiyatı parçalanmasın, dimi ama?

Bizim oranın adetleri, meşhurdur karikatürleri:

Eğer yazabilmek yerine çizebiliyor olsaydım bunu çizerdim.

Böyle bir şey olmasına karşıyım fotoğrafçılığın, azıcık boş vakti olan her korprıt kafa gidip bir fotoğrafçılık kursuna kaydolup, sonra D90'ıyla suriçinde foto turlarına çıkıp, bir de vitrin camından kendini çekmesin. Lütfen. Şirketin yarısı aynı fotoğrafçılık kursuna, geri kalanın da yarısı bir başkasına gitmesin; fotoğraf çekmek antidepresan almak gibi bir alışkanlık olmasın.

Anının bir anlamı olsun arkadaş ya, şu zavallı hayatın teneffüs aralarına kurban giden bir şey olmasın fotoğrafçılık.

Koop Island Blues

Bir arkadaşımın sevgilisiyle tanıştım geçenlerde. Sevgilisi; uzun, inişli çıkışlı bir ilişki yaşadığı, artık bizim ayrıldılar-mı-yoksa-beraberler-mi'lerinin hesabını tutamadığımız eski erkek arkadaşının tıpkısının aynısıydı. Fiziksel olarak tabi.

Hayır bu aynısı dediğim bir tip değil; yani "ben esmerlerden hoşlanırım", "ben sarışın severim" gibi değil. Aynı işte saçıyla başıyla gözlüğüyle kıyafetiyle boyuyla... Aynı.

Tamam, Nash Equilibrium. İstikrarlı bir kişilik, ne güzel işte. Şöyle bir şey de diyen var gerçi ama kimseyi töhmet altında bırakmak istemem (tıklayınız). Yine de şaşırtıcı değil mi be abi? Ne bileyim, belki ben gereğinden fazla şaşırmışımdır. Belki gerçekten o tipte bir çekicilik vardır o kişiye göre ve zaten herkes de karşısındakinin önce gülüşüne sonra da o ağızdan çıkana bakıp tav olmuyordur.

Aman neyse. Onu bırak da ben sana başka bir şey göstereyim, tip mip deyince aklıma geldi şimdi. Uykusuz ile tanıdığım Cihan Ceylan'ın kadın-erkek ilişkilerine dair isyanlarından bir-iki kuple:
Adam haklı abi. Ben genelde erkek tarafıyımdır zaten ama adam da gerçekten haklı yani! :)

(11 Şubat 2010, Fulya)


Yazarın kendine notu: Kendi diyen kendi olur.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!