... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

büyükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

yabancı karışık


"Asla" demeyi sevmem.

Biz uzunçaları bilmiyor muyuz? Taş Plak bizim için sadece tırt bir meyhane mi?

Anlatırsak, gösterirsek bilirler çocuklarımız da. Mesela ben evde Spice Girls kasetlerimi (ikisi birden var!) saklıyorum. Anı olsun diye.

Anlatırsak bilirler, ama saçma bulacakları kesin :)

gün ah


Ağlama dürtüsüne karşı koymak değil büyümek. Ağlama dürtüsüyle birlikte anlamsız boş ve ıslak bakışları, aşağı kıvrılan dudak kenarlarını, kaybolan gamzeleri, bembeyaz olan yüzü de saklayabiliyorsan, büyüdün demek olabilir.

Bense, kalkıp gidiyorum. Değil bunları yapmak, ağlamamayı bile başaramadığım için.

//\

Değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey yoktur, derler ya, inanmayın. Kolpa "zoru başarırız, imkansız zaman alır" ergenliğidir o, kibirdir, kabullenmemektir. Değiştiremeyeceğiniz şeyler var hayatta. Uzak durmayı seçebileceğiniz, uzak durmaya çalışabileceğiniz ama kesinlikle kaçamayacağınız şeyler. Davulcuya, zurnacıya da kaçsanız, suç da işleseniz, elin adamlarıyla sokaklarda cirit de atsanız, alevi biriyle de evlenseniz hani Allah muhafaza!ymış ya, veya yok yok, şahane ve püripak bir insan da olsanız hayatınızda olacaklar hep. İşin kötüsü, onları seveceksiniz. Çok sevdiğiniz için sizi çok inciten insanlardan olacaklar ama dedim ya, lastik içinde körebe oynar gibi veya ancak o kadar uzaklaşabileceksiniz. Yardımcı olmaya çalışıp olamayacaksınız. Ne emmeye ne gömmeye gelecekler, üstelik sunduğunuz hiçbir çözüm önerisi sorunu kökten çözmüyor diye sonunda size kızacaklar. Hepsi.

Nefesinizin çekildiğini hissedeceksiniz. Kaçtığınız en uzak yer arabanızın içi olacak ve sakinleşip marşa basmayı başarabilirseniz, varabildiğiniz ev.

//\

Bugün berbat bi gün... Aa bi dakka, berbat olan benim hayatımmış. Pardon gün, ahını aldım.


Ye kürküm ye

sunday- market day series.. photo shot in istanbul, a fez stand near the grand bazaar..

bir kiyafetin ilkelligi simgledigi soylenip uzerine yasaklanip yerine baska bir sapka konulmasi, ne kadar dogal gelirse size o kadar dogal.. oyle kendiliginden bir kultur birligi…

(Osman'ın mekanından: A caveman's view of an orange world.)

***


"Küçük Prens'in geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğu konusunda yabana atılamıyacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla bir kez gören biri olmuş: 1909'da bir Türk gökbilimcisi.

Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayına sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte.

Bereket versin, Asteroid B-612'nin onurunu kurtarmak için bir dediği dedik Türk önderi tutmuş bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde kurultaya gelmiş. Tabii bütün üyeler görüşüne katılmışlar."

Neydim, ne oldum.

Eskiden midye yerdim, hem de ne biçim!
Hardaldan hiç hazzetmezdim (hala da acı hardal yiyemem ama).
Kabak tatlısını çok severdim, kadayıfı oldukça.
Küçük Prens'ten bir şey anlamazdım. Öylesine bi kitaptı, yani, ne ki?
"Kamikaze'ye kesinlikle binmeyecek"tim işte!
Rakı içmeyecektim, çünkü annem anason sevmezdi. Sonraları, aşık olduğum rakının yanında sadece su içerdim. Şalgam mı? Asla!

Mor ve Ötesi, Şebnem Ferah'ın yanında bir hiçti.
Duman da Athena'nın yanında.

Bir vakit "ilaç şirketleri aslında kanserin çaresini bulmuş ama daha çok ilaç satmak için özellikle söylemiyorlarmış" denirdi. Bir vakit ben de bunlara inanırdım, olabilir derdim, çok mantıklı, hıhıı. Sonra işin içine girdim, "yok lan, olur mu öyle şey?" dedim. Sonra işin içine battım... Aa, kanserin çaresi bulunmadı ama aa, bu arada kim bilir başka nelerin çaresi bulunmadı. Ne projeler çöpe gitti belki o an patenti bitmemiş olan ilacı olabildiğince satmak uğruna; ne projeler, bilimadamı siz olsanız kafanıza çoktan sıkacağınız cinsten... O halde olabilir, hıhıı, mantıklı.

Fikrimi değiştirdim. Fikrimi tekrar değiştirebilirdim, değil mi?

Ha, bir de arabamda tek bir şarkıcının iki albümü birden var.
Oysa eskiden Müslüm Gürses de dinlemezdim.


(11 Haziran 2010 İstanbul - 13 Aralık 2010 Adana)

anKARa


Ankara, kar, anKARa... Firuze. Dönerken Firuze'de takıldı iPod. Sonra ben takıldım bir süre. Ne hoştu aman da ne güzeldi karlar ortasında hatırlamak bir şeyi, Ankara'da hatırlamak bir şeyi, Firuze'nin hatırlatması bir şeyi ve illa ki, hep aynı şeyi.

Canım telefon etmek istemedi, hiç istemedi ki.

-geri sar-

Sabah arabamı bıraktım, vale arabamın sol tarafındaki ne idüğü belirsiz iki girintiyi gösterip "bunların farkında mısınız?" dedi. "Evet, hatta öbür tarafın ziyadesiyle farkındayım" Farkındayım, farkındayım; kendim sürttüm arabayı, farkında olmaz mıyım? Sonra patatesli börek, çay, tepemde Serdar Ortaç, kulağımda Sia. Uçak. Yanımda tanıdığım bir adam, ama belli ki o beni tanımıyor. Ben onu nerden tanıyorum? Kesin birisinin, tanıştığı insanı bir daha hatırlamamayı kendisine prensip edinmiş arkadaşlarından biridir. Hayır ben de isim hatırlamayabilirim ama en azından simaen... Neyse, isabet oldu, ben uyudum. Sonra tekerlekler yere çarptı. İndim, aynı tuvalet, aynı tuvalette makyajcık, 9.75'e çok kaynar olmayan ayılma kahvesi, 60'a taksi, Pursaklar Garanti, Sıhhiye Hacettepe. Bir kahve daha. Biraz müdür, biraz iş, ofiste olsak boşlanmayacak vakitten biraz harcama. Medikal müdür, bölge müdürü, tecavüz hak edilir mi muhabbetleri, biraz susma. Susma, çünkü büyüyoruz. Büyümek diplomasi gerektiriyor, büyümek, arkadaşın etse onun ağzına sıçacağın lafları yutmayı gerektiriyor. Büyümek ağızda bir bok tadı bırakıyor.

Sonra iş, yeni çalışma, yeni hoca. Sanki, diyorum içimden, sanki ben bitirecekmişim gibi çalışmayı. Hah! Ha-ha! Ama dur. Büyük konuşmayalım. Büyük düşünelim, ama büyük konuşmayalım. Konuşma dedi hekim, konuşmak iyi gelmez. Genelde. Çünkü büyüksün. Olgun ol, sonra ağlanma... Peki, büyümek ağızda kanla karışık pamuk tadı bırakıyor, çekilen dişin acısını çıkarırcasına, var gücüyle ısırılan cinsten.

Hem başlamak bitirmenin yarısıdır ki zaten. Atlamak da düşmenin (öyle mi?)

Uçak. Kitap, sonunda biten kitap. 26 liralık bir dergi, günün alışılmışın dışındaki tek masrafı; bir fuzuli masraf hiç bu kadar isabetli olmamıştı.

Şimdi ben diş fırçamı evde unuttum. Bana yarın "dün gece nerde kaldın?" derler mi?

Hay bin Firuze!

(14 Aralık 2010, İstanbul-Ankara-İstanbul)

Büyüme Emareleri #2

#1 için şuraya lütfen


Büyümek, McDonald's'ta çocuk menüsü almayıp, o aman-ne-tatlı oyuncakları elde etmek için para ödemektir.

(Evdeki Marvin the Martian ve Road Runner'ı görseniz böyle gülmezdiniz bi kere!)

Sevgili günlük, büyümüşüm ben.

Bugün çok acayip bi gün oldu. Öyle ki, acayip yerine bazıları gibi "acaib" yazsam, garip kaçmayacak adeta.

Bizim evde henüz doğalgaz olmayışını, geceyi dostlarla geçirmek için fırsat bilen bünye kalkıp saat yarımda, odanın astarı -sonunda- bittikten sonra Etiler'e gitti. Bir bölüm How I Met Your Mother, biraz tepişme, makara tukara derken gecenin bilmemkaçında yattık. Hemen uyudum, nerelerde hemen uyuyabildiğim düşünülürse bunun şaşırtıcı olmadığını birazdan göreceksiniz. Sanırım ben uykuya dalarken Erinç hala bir şeyler anlatıyordu...

Sabah tabi ki saati 15 dakika ileri kurarak kendimi kurtardım. "Türk'ün snooze tuşu ile imtihanı" demek isterdim ama yok, ben kalkıp telefonu özellikle koyduğum uzak yerden alacak ve alarmı tekrar kurup geri uyuyacak (bkz. geri uyumak) (bkz. Bağış.Akbal) kadar uyanık oluyorum. Bu, nasıl bir uykum olduğuna birinci örnek.

Sonuçta dolabın karşısına dikilip ne giyeceğimi düşünerek zaman kaybetmeyeceğim için o 15 dakikayı hak etmiştim. Paşa paşa kalkıp giyindim sonra; uyandırılmak isteyenleri uyandırdım veya uyandırdığımı sandım, çıktım evden. Bursa'ya geliyordum, feribota yetişeceğime güvenim tamdı fakat ta-da! Hesaba katmadığım şey, Beşiktaş saatiyle evden çıkarsam Etiler saatiyle Yenikapı'ya oldukça uzak olduğumdu.

Biraz panikledim. Sahile inmeyeyim, E5'ten gideyim diye bir ölümcül karar verdim. Astar kokusuyla olacak, bulanmış olan beynim E5 üstünde Yenikapı çıkışı ararken (oysa pekala biliyordum Aksaray'dan çıkmam gerektiğini) yanlışlıkla Merter'e kadar gittim. Bir ölümcül karar daha vererek Merter'e girdim. Oradan çıkamayacağımı anlamam uzun sürmedi.

Bir çevreyolunun karşı şeridine geçmeyi hiçbir zaman beceremedim sevgili okur. İtiraf ediyorum, yapamadım bunu. Bende ne yol, ne de yön duygusu var. Arabama park sensörü takılmamış olmasına alıştım, fakat navigasyon cihazsız ben bir hiçim. Bir gün ayfon alırsam sırf bu yüzden olacak.

Aynı yerden bir daha geçip günlük déja vu'mu yaşadıktan sonra yavaşladım. Artık feribota yetişme ihtimalim yoktu, rahat edebilirdim. O yüzden havalimanına kadar gidip oradan döndüm sahilyoluna. Yenikapı'ya gittim, otoparka çektim arabayı.

Bursa yakın bir yer; daha önce defalarca gidip, daha da fazla gelmişliğim var karadan; lakin bugün hava yağmurdan önümü göremeyecek kadar berbatken ve gece, feribotta alacağım uykuma güvendiğimden, gözümden uyku akıyordu. Uykusu gelme hali, sarhoş olmak gibi insanın mutlaka inkar ettiği bir durum; fakat araba kullanırken uyumaktan ölesiyle korkarım ben. O yüzden de şahane bir hareket yaparak, Yenikapı'da İDO otoparkında, arabamın arka koltuğuna kıvrılıp üstümde ceketimle uyudum (bu, nasıl bir uykum olduğuna ikinci örnek).

O 2 saatlik uyku bana öyle iyi geldi ki, anlatamam. Kalktım, simitçiden bir çatal alıp yedim (eski çatalların tadı yok azizim!) sonra düştüm yola. Deli gibi yağmura devam. Hiç adetim olmayarak Eskihisar'a döndüm, zaten hızlı gidemeyecektim. Eskihisar'da feribota son iki araba kalmışken "hah" dedim, "bu öndeki de binse ben yine kaldım burada!" O sırada Murphy bana kıyak geçmeye karar verdi, öndeki minibüsten bozma aracı almayıp beni çağırdı ve böylece yaklaşık yarım saatlik saçma bir bekleyişten kurtulmuş oldum.

Feribot çayı ve tostu, martı çığlıkları, deniz foşurdaması... Feribotun nemli bankında otururken düşündüm: Bir gün durduk yere hayatımıza bakıp "ne kadar mükemmel bir hayatımız var" diyebilecek miyiz? Bu kadar şanslı olabilecek miyiz?

...derken, Topçular ve Bursa. Saat 2'de işe başlamıştım bile. Kışkışlanana kadar da çalıştım, nasılsa burnumun dibiydi otel.

Akşam Ahmet'im beni aldı (bi otelden son model bi BMW ile alınmak değişik, gerçekten), yemek yedik beraber. Evlilik sürecinden bahsettik, yeni ev planlarından, işlerden güçlerden filan. Kurmakta olduğu yeni şirketten bahsettik bir de. İnsanlar ne kadar çabuk bir işe giriveriyorlar; şaşırıyorum. Tabi halihazırda ticaretle uğraşan, hali vakti yerinde biriyken bu işler daha kolay, insan daha gözüpek oluyor ama yine de...

Ahmet hiçbir zaman öyle global, kurumsal, bilmemne bir şirkette çalışmak istememiş ve hiçbir zaman da çalışmayacak bir adamdır. Gerek de yok, zaten kendisi deli gibi çalışıyor kendi işinde ve hala büyümeyi düşünüyor, vesaire.

Son zamanlarda bunu çok düşünüyorum, yarın işsiz kalsam ki bu olabilir, ne yapacağımı. Ne yapabileceğimi değil, muhtemelen birçok şeyi birçok insandan iyi yaparım. Lakin bunu nasıl kanıtlayacağımı düşünüyorum. İnsanlar diploma görmek isteyecek, bir MBA derecesi, bir kurs, sertifika, yurtdışı nanesi... öyle bir şey. Ne olacak?

Ne yapılacak?

Biri bana, daha zevkli bir çıkış yolu göstersin, veya birkaç yol göstersin ki seçeyim içinden, istiyorum. Seçeyim, o mükemmel hayata doğru en azından bir adım atmış olalım, ona varamasak da.

Ya, böyle işte. Sevgili günlük tadında başladık yazıya, nerelere geldik. Büyümek bu sanırım; mükemmelin olduğunu her an daha çok anlayarak ondan her an uzaklaşmak.

O zaman bir şarkıyla bitirelim: It's a wonderful life.
Yerseniz.


(13 Ekim 2010, Bursa)

Sıradan, basit ve Eski

Ne zaman televizyonda bir müzik kanalı geçsem, Şebnem Ferah'ın sesi ve Eski şarkısının şu şarkının şu sözleri geliyor kulağıma:

"Sıradan, basit bir günün uğruna
Hiç dua etmemiş, henüz yalvarmamıştım"

Eski, Kelimeler Yetse albümünden beri en çok beğendiğim şarkısı olabilir kendisinin. Bir ara, Şebnem Ferah dinlemeye dayanamadığım bir döneme girmiştim. O ne bağırmaydı öyle! O dönem bu şarkıyla kapandı demek için belki erken ama, umalım da öyle olsun.

Sıradan basit bir günün uğruna yalvarmak...

Okuma-yazmayı söktüğümde başladım günlük tutmaya. O zaman kimse günlük kavramının illa ki her günü kağıda dökmeyi gerektirmediğini anlatmadığından, mutlaka en azından şunu yazardım yatmadan:

"Sevgili günlük,
Bugün her zamanki gibi bir gündü.
Yarın görüşürüz."

Unuttuysam ve uyumadan aklıma geldiyse, gece yatağımdan kalktığımı biliyorum bunu yazmak için.

Sıradan, basit bir günde yazacak hiçbir şey bulamıyordum ama bunu bile yazıyordum.
Şimdiyse sıradan, basit bir gün uğruna yalvarıyorum ki, bana yazacak daha çok zaman kalsın.

Büyümek, her daim dolu olmak demek sanırım. Emin değilim, daha o kadar büyümedim.


(22 Eylül 2010, Ankara)

Fotoğraf: 2007, Yoncaköy (İzmir)

Kaynanalar 2010

Tam bir ebeveyn insanıyım.

Çok cici duruyorum dışarıdan bakıldığında da ondan bence. İyi bir okul hayatım oldu, "bu bellatrix de inek gibi ama değil gibi, notları çok iyi ama eğlenmeyi de biliyo" lafları okul hayatım boyunca bırakmadı peşimi. Hiçbir zaman evdenokulaokuldaneve bir ot olmadığım için, okuldaki başarım hayatımı gölgelemedi ve okul hayatımla ilgili herhangi bir pişmanlığım olmadığını, başka hiçbir şeyde söyleyemediğim kadar kesin olarak söyleyebilirim.

Ebeveynler sizin yaptığınıza ettiğinize, kaleminizin kuvvetine, kaç arkadaşınız olduğuna veya kaç kişinin lafınızı can-ı gönülden dinlediğine dikkat etmezler. Onlar büyüklerdir; anne-babanızın nasıl tipler oldukları, not ortalamanız, gittiğiniz okul ve en azından yüzüne bakılır biri olmanız hayırlı kısmet oluşunuz için yeterlidir genellikle. Genellikle diyorum, ben rastlamamış olsam da sıradışı aileler de olduğunu düşünmek (ummak) hoşuma gidiyor.


Haftasonu kuzenle birlikte anneyi gezdirme seanslarımızdan birinde, annem eski bir komşumuzun benimle ilgili planlarından bahsetti. Adam evli, planlar eski ama gerçekler suyüzüne çıktı işte daDAMdamDAdam! Hiçbir şey gizli kalmaz yeğen, iki kadının bildiği sır değildir.

Annemle dünür olsalar ne kadar güzel olurmuşmuş... Oğlu benden iyisini mi bulacakmışmış... Böyle dedim diye küçümsediğimi sanmayın, çocuğu 7-8 yıldır görmemiş olsam da küçükken baya baya aşık olduğumu hatırlıyorum kendisine. Zaten küçükken insan ya komşusunun oğluna aşık olur ya da arkadaşının abisine, kim var ki etrafta? (Şu 'bendenbüyükolsun'culuğumun o zamandan kalma olduğunu şaşırarak fark ediyorum şu an) Küçük, büyük ya da akran fark etmez, insanın hormonları yeni işlev kazanmaya başlamışken gördüğü sayılı adama ilgi duyması çok normal. Nihal efekti.

O zamanlar aramızda bir uçurum vardı: Yaş farkımız. 8 yaştan bahsediyorum, inanılmaz bir şey değil ama bu fark 33-25 olduğunda inanılmaz bir şey olmaktan çıkıyor; halbuki 20-12 olduğunda, olmuyor.

Sonuç itibariyle aradan yıllar geçti, bu arkamdan dönen dolapların bile üstünden uzun zaman geçti ama şu kaldı:

_ Bana oğlum ondan iyisini mi bulacak, dedi.
_ Nerde?
diye sordum anneme.

Annem sanırım nerde bulacak, diye anladı ve üstünde durmadı, kuzenin neden gülmekten kırıldığını da hiç anlamadı. Nerde daha iyisi, demeye çalışıyordum oysa.

Sokakta mı? Mutfakta mı? Yatakta mı?

***

Bana Tom Cruise mu, yoksa Brad Pitt mi diye sorulursa, önce şunu sorarım: Ne için? Sonra da John Cusack veya Joshua Jackson diye cevap veririm.

Onun gibi bir şey işte.

Büyükler

Zaytung'luk bir haber çıktı bugün karşıma, şirketin günlük haber silsilesinde. Spot cümlesi şu:

Amerikalı, İsviçreli ve Alman bir psikolog tarafından yürütülen çalışmaya göre sigaraların üzerindeki uyarıyı okuyan tiryakilerin "ölümün kâçınlmazlığıyla başedebilmek için" daha çok sigara içtiğini ortaya koyuyor.

Bu üç menşeiden nasıl "bir" psikolog çıktığına, kaçınılmazlığın gereksiz şapkasına, cümlenin düşüklüğüne veya ayrı yazılması gereken birleşik fiile takacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonuçta tırt bir gazete sözkonusu, bir kampüs dergisi kalitesi beklemek saçma olurdu.

İsviçreli bilim adamına rağmen bu araştırma sonuçlarının doğru olduğunu varsayıyorum. Bu bana çok sevdiğim Küçük Prens'in bir bölümünü hatırlattı, ondan zahmet ettim bu kadar. Hani Küçük Prens'in uğradığı gezegenlerden birinde bir sarhoş yaşıyordu ya...
...

Vardığı gezegende bir sarhoş oturuyordu. Orada az kaldı, ama büyük bir kedere kapıldı.

Dizi dizi boş ve dolu şişeler arasında ses etmeden duran sarhoşa sordu:
- Ne yapıyorsun?
- İçiyorum, diye karşılık verdi sarhoş. Sesi hüzünlüydü.
- Niçin içiyorsun?
- Unutmak için.
Onun durumuna üzülmeye başlayan Küçük Prens,
- Neyi unutmak için? diye sordu.
Sarhoş başını önüne eğerek içini döktü.
- Utancımı unutmak için.
- Neden utanıyorsun?
Küçük Prens ona yardım etmek istiyordu. Ama sarhoş kesin bir sessizliğe gömülerek konuyu kapadı:
- İçmekten utanıyorum.
Küçük Prens iyice şaşırmıştı, oradan uzaklaştı.
"Büyükler gerçekten çok, çok tuhaf oluyor," diye düşündü yol boyunca.

Evet, büyüklerin gerçekten de çok, çok tuhaf oldukları, yukarıda araştırma ile ortaya konmuş. Gerçekten.

(14 Aralık 2009, Gayrettepe)


* Gözünü sevdiğim Tomris Uyar - Cemal Süreya çevirisinden, oturup yazdım. Her yerde bulamazsınız, değerini bilin :)

naçizane (dokuz): Büyüme Emareleri

Bazı büyüme emareleri göz göre göre, önceden uyararak, insanın hazırlanmasına fırsat vererek gelir; bazıları da pat diye, aniden.

Bir kız için en beklenmedik olanı, "aa ne hoş çocuk" dediği adamın sol elinde yüzük olduğunu fark etmektir.

(17 Kasım 2009, Bursa)


Emare... Yeterince tekrarlandığında insana çok komik gelen bir sözcük. Özellikle belirti, işaret, semptom falan demedim. Emare... Emare... Komik yahu!

Bu büyüme emareleri ayrı bir yazı dizisi olabilir belki?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!