... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

geniş zamanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geniş zamanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

down the rabbit hole

Çok aptalca gelmiyor mu size de bazen, içinde yaşadığımız sürekliliği tanımlamak için bir sürü birim icat etmiş olmak; salise, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl sözcüklerini uydurmuş olmak, sonra da gün ışığıyla uyanıp gün batınca uyumayı hiç önemsemeden ve tüm horozları hayatımızdan çıkararak kendi uydurduğumuz bu şeye aykırı yaşamak, aykırılıktan saptığımızda "uyuyamıyorum yea, insonmiac oldum yea" demek ve dahi sapkınlığımızın altını çizer gibi bir de bir ileri, bir geri almak gün ışığımızı, biyolojik saatimiz aslında hiç değişmezken...

İnsan o yüzden zaman mevhumunu kaybettiğinde kendini geniş bir delikten aşağı düşüyor gibi hissediyor (Alice'in kara deliği de böyle bir yerdi bence, saatin de diğer her şey gibi gereksiz ve nafile olduğu bir yer). Akreple, yelkovanla, noktalarla sınırlanan zamanın genişlediği bir delik. Yakınlarda yaşadım, oradan biliyorum. Tavsiye ederim.

(Amsterdam'a gidiniz).

Başımı kaşır mısınız?

Benim bir sürü arkadaşım var. Hayatım boyunca öyle oldu, kalbime sığdırdığım gibi hayatıma sığdıramıyorum onları, o derece. Şimdi hepsi yeni evime gelmek istiyor mesela. Askı ilk oldu, gerisi için bir sıra düşüneceğiz.

Bir sürü işe bulaşıyorum. Yazmak, başka bir şey için yazmak, gönüllü aktivitelere dahil olmak, kulüple ilgilenmek, vesaire vesaire. Hayatımın hiçbir döneminde götü yayıp oturan biri olamadım, birkaç günlük uzaklaşmalar hariç. Ben böyleyim. Koşturmam lazım benim. Yürümeyi de özellikle sevmem üstelik, hoş bir rastlantı.

Ben böyleyken ve hala yemek yiyip uyuyacak zaman buluyorken, hayatında iş veya okul dışında hiçbir meşgalesi olmayan insan grubunu aklım almıyor. Yok, bu yanlış oldu. Bu bir zaman geçirme tercihi, bir hayat tarzı olabilir, eyvallah. Ama bu insanların nasıl olup da zamansızlıktan şikayet ettiğini aklım almıyor, gerçekten.

Bi gidin allaseniz ya :)

uyku / mut

Dün akşam lise arkadaşlarımla buluştum. Konuşacak şeylerimiz giderek azalıyor ama yine de özlüyorum kerataları, şöyle 2 ayda bir filan görüşüp hep "ay ne kadar uzun zamandır" görüşmediğimizden dem vuruyoruz. Demek ki yetiyor yavrucum, yetiyor demek ki. Bugün eskiden pek sık (her gün filan) görüşme ihtiyacı hissettiğim bir arkadaş da hak verdi buna (ki buna hak vermesi oldukça ironikti, gülümsedim, görmedi telefondan): İnsan istediğini görür abi.

Daha önce de demişimdir (zaten işin ironikliği de vaktiyle bunu demiş olmamdan kaynaklanıyor; hayat ne garip deel mi?): "Hayatımızda "hiç" zaman ayıramadığımız şeylere hiç zaman ayıramamamızın sebebi, onların öncelik listemizde bayağı aşağılarda olmasıdır."

Bu sabah 07:05'te Trabzon'a uçağım vardı. Dün gece bizimkilerin yanından kalktıktan sonra Etiler mevkiine Moris'i görmeye gittim. Çünkü bir saat de olsa, üç tur da olsa zaman, ne kadar varsa o kadardı ve azken de çok olduğu kadar değerliydi.

Gece (ya da sabah, artık) 4 saat uyudum. Trabzon'a gittim, 20:40 uçağı ile döndüm. Döndüm ve Okay'lara gittim. Okay'ımın gitarı, Sezo'mun sesi ve bu kez, sık göremediğimiz kuzenlerden birinin de bağlaması... Üçünü birlikte yakalama şansım yoktu bir daha, izinden dönene dek ikisini bile göremeyecektim. Şu an saat 01:29 ve ben ölesiye yorgunum. Ölesiye yorgunum ve uyumak, aklımdan geçen son şey.

Bu çok kolpa bi laf ama zamanın kıymetini bilmek lazım ve harcamamak boşa. Boş geçen zaman bile boş olmayabilir eğer bir ilhamla, bir kafa rahatlığıyla geliyorsa; benim Bozcaada'da önümüzdeki günlerde -tekrar- bulmayı umduğum gibi... Hayatı bir fayda topağı olarak görenlerden değilim. Boşa harcamaktan kastım bu değil.

Olmak istediğimiz yerlerde olmalı hep. Çünkü insanlar öyle yapıyor ve insanlar, bizim evimize hiç ama hiç uğramadıkları halde gidip başka diyarlarda içtikleri filtre kahveleri bize anlatıyorlar, ne düşüneceğimizi / bir şey düşünüp düşünmeyeceğimizi önemsemeden. O zaman önemli olan, bizin o filtre kahve içimi süresince, daha mutlu değil belki -çünkü bu bir sidik yarışı değil- ama keşke başka yerde olsaydım demeyeceğimiz yerlerde olmamız.

Azınlık (fildişi kuleden selamlar)

Bugün eve geldim, soyunup dökündüm, yemek yedim, geçen günkü DVD alışveriş çılgınlığımızın ganimeti, yüzyıllardır izlemediğim Maverick'in kalan yarısını izledim, saate baktım, 18:40'tı saat. 18:40!

Günü bilinçaltımda parçalara bölerim ben. Nasıl biyolojik saat varsa, bende de bellatrix saati var. Öğlen 12'den sonrası çabuk geçecektir, kurtuluştur - bu birinci kilometre taşı. Akşam 7, benim için akşamüstünün başlama saatidir. 9.30 gibi gece gelir, huysuzlanmmaya başlarım. Bu üçüncü kilometre taşından sonrası daha hızlı geçecek ve ben uyumamak için kendimi zorlarken gün bitiverecek diye tedirgin olurum. Saat 11'de biraz rahatlarım, çok zaman geçmiş ve hala gün bitmemiştir; demek ki hala umut vardır. Sabah 1, uyumamış olmanın vicdan azabıyla gelir. Bu beşinci kilometre taşı zor bir yerdedir, oraya ulaşmak ve o eşiği geçmek yürek ister. Gururla söyleyebilirim ki, ertesi sabah ilk kilometre taşına gelmeden gözlerimden uyku aksa, her an uyuyacak gibi olsam da bu beşinci taşın üstünden her gece bir o yana bir bu yana zıplamaktayım.

Bugün saatin henüz 7 bile olmayışının beni ne kadar mutlu ettiğini buradan anlayabilirsiniz. Hemen kalkıp giyindim o yüzden. Bir ödül olsa vereceğim, bir yıldızlı pekiyi olsa yakama takıp dolaştıracağım başarıda bir kombin yaptım az giyebildiğimkıyafetlerimden: Boğaziçi kombini (sağda)

Okula gittim, alternatif çimlerdeki çardağı boş bulup oturdum. Ah, tenha Boğaziçi'ni çok sevmiyor muyum! Bilgisayarım, notlarım ve portakal suyumla benden mutlusu yoktu. Biraz çalıştım. Kısa süre için de olsa sistematik çalışmaya ihtiyacım oluyor böyle. Dağıttım kafamı, topladım kafamı.

Sonra kalkıp güney meydandaki film gösterimine gittim dondurmamı alıp. Birkaç arkadaşa mesaj atıp tahmin ettiğim insanlardan yanıt aldım, ama gelmedi hiçbiri. "Çoğunluk" oynuyordu, canımın içi "Canavar Banavar" Bartu Küçükçağlayan'ın altın portakalı hak ettiği film. Güzeldi, son zamanlarda izlediğim filmlerden Kaybedenler Kulübü'ne tam ters köşeydi. Biraz yıldızlara baktım hazır nemlenmişken yattığım yerde, e battı balık yan gider... Sonra kalktım, mutlu kalktım yerimden, evime döndüm.

Mutlu kalktım yerimden.
Mutlu.

İhtiyacım varmış yalnızlığa ve okuluma, veya ikisine birden.

yazılarda

yazıları yarınlara bıraktınız,
kaybetti anlamını.

her şeyi zamanında yazmak lazım. insanın hayatında bir dakikadan diğerine bunca şey değişirken, yazılacak şeyi bekletmek büyük hata. değişiyor o da, sanki geçmişe dönüp olayların akışını değiştirmişçesine biri, yazmaya niyetlendiğiniz şey şekil değiştirebiliyor. babası annesini öpmediği için marty mcfly nasıl giderek kayboluyorsa fotoğraftan, silinip gidiyor o şey de.

uğruna öleceğiniz insanlarla, yüzünden ölmek istediğiniz şeyler yaşayabilirsiniz. veya kafanızda kurup kurup bunları gerçekten yaşayacağınıza inanır, korkabilirsiniz. ölesiye korkabilir, korkudan ölebilirsiniz.

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

vermeye az değil hiçbir şey, ama zamanında.
yazmak.
lazım.
her.
şeyi.

Müteredditin Günlüğü



"Sevgili günlük,

Bugün, güneş yakıcı yüksekliğe ulaştığında uyandım. Saat 9 filandı, kimisi için geç bir saat. Benim karanlık odamda 11 gibi uyanabildiğimi hesaba katmalı bu bilgiyi değerlendirirken. Neyse, uyandım ve çadırda duramayıp kalktım. Matı dışarı çekip orada yattım, uyudum da galiba biraz.
Sonra kalktım, kahvaltı ettim. Biraz kitap okudum, mandalina yedim. Denize girdim. Çıkamadım. Sonra çıktım. Biraz daha mandalina yedim, sonra da akşam yemeği. Biraz daha kitap okuyup, şarap içtim. Sırtüstü yatıp yıldızlara anlamsız bir anlamla baktım. Ay battı, uyudum.

Bugün her zamanki gibi bir gündü, çünkü zaman durmuştu."

Fotoğraflar bana ait.
(15-19 Kasım 2010, Tereddüt Koyu)


Yarınya



***

Dünyanın en güzel hediyesiydi oğlanın kıza olanca iyi niyetiyle verdiği, nadide bir parça. El işi, göz nuru, hint kumaşı değildi ama çok az insanın çok az insana verebileceği bir hediyeydi. İşin garibi, hediye uzuuun zaman içinde hazırlanırken kişi farkında olmuyordu bile. Sadece verirken. Açan taraf ise gelişini göremiyordu hediyenin -seziyordu belki, hele bu bir kızsa- sadece açarken anlıyordu dünyanın en güzel hediyesini aldığını.

Lakin bu hediye öyle sıkıca paketlenmişti ki, açılmak bilmiyordu.

Yarınya'da çok iyi yapılan bir şey varsa, o da sıkıca paketlemekti. Her şeyi.

***

"Kalma" üstüne kurulu Yarınya şehrinde yazdan kalma bir kış, 1984'ten kalma bir 2011 sabahında bir evde bir oğlan bir kıza bir hediye verirken, ilkokul çocukları sıra oluyorlardı. Behçet Necatigil'in büstü önünde, neolduğubelliolanın andını tekrarlıyorlardı, her gün yaptıkları gibi...

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden..."

Bir yandan da kafalarını sallıyorlardı, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, belli bir ritimde, evet, hıı hıı, sevgileri yarınlara bıraktık dercesine, gururla.

***

_ Sana neden inanayım? dedi kız.
_ Çünkü öyle, dedi oğlan.

Kız gülümsedi. Yabancı dizilerde espri olsun diye senaryoya eklenen "Because." ile, çocukluğundan kalma bir replik arasında kalmıştı: "Çünkü de ondan çünkü." İşine gelmediği zaman böyle derdi. Annesinden öğrenmişti herhalde, ilginçti, annesi açıklama yapmadan kestirip atmazdı çünkü...

Bunu anlatmak istemedi uzun uzun. O zaman, bu zaman değildi veya bu, öyle bir zaman değildi.

Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu kızın. İstese de, gerçekten, yürekten istese de, hala...

***

Neolduğubelliolanın açık edilmesinin, -hani yasalarca suç değilse de- hoşgörülmeyen bir davranış olduğunun herkesçe malum olduğu Yarınya şehrinde inatçı bir grup çapulcu görünümlü genç, rahatsız edilmemek için tek başlarına oturdukları büyük evin yan duvarına koca koca harflerle "buraya çöp dökmek yasaktır, sevgilerle" yazdığından beri bir şeyler kıpırdanıyordu şehirde. (Gençlerin 24 yaşında olup olmadığı belli de değildi üstelik.) Sadece neolduğubelliolanın açık edilmesi değildi ki mesele, bunun bir parça çöpten kurtulmak uğruna yapılmasıydı. Yani, teoride bir parça çöp için heba edilmişti neolduğubelliolan. Yok artıktı! Bu kadarı da fazlaydı! Kafaları mı güzeldi neydi!

İşte o, yasalara da aykırıydı!

***

Kız hiç inanmadı. Kız, hiç inanmadığını kendine son tekrarlayışı sırasında, dünyanın bir parça çöple neolduğ...sevginin, sevginin, SEVGİNİN aynı cümle içinde kullanılabildiği ve kimsenin 24 yaşın altını, uçmuşlukların üstünü, kaliteli müziği, özgürlüğü, tatili veya dostluğu garipsemediği uzak bir yerinde dünyanın, bir kutlama yaşanıyordu. Giderayak kız arkadaş için düzenlediği kutlamada bir adamın, bir sürü insan dolmuştu tıkış tıkış küçük bir mekana. Göze eyeliner'lar her zamanki kalınlığında çekilmiş, siyah gömlekler giyilmiş, içkiler açtırılıyor, organizasyon, plan, program müthiş.

Şüphe duyulacak en ufak bir nokta bile yok. Kız arkadaş masanın üstüne çıkana kadar.

Kız arkadaş masanın üstüne çıkıyor (dans etmeye) ve esas kadın, adamın gözlerini yakalıyor, uzaktan, sessizce, sadece dudaklarını oynatarak "şerefe" deyip elindeki şişeyi kaldırıyor, çünkü biliyor ki ikisinin de kafasına dikmesi lazım şişeyi. O anı atlamak için. Ona yardım edebilsem...

Adam kadının yanına geliyor, öyle duruyor. "Olmuyor lan" diyor.
_ Anladım, kafanı kaldırıp bakamıyorsun zaten.

Herkes öyle eğleniyor ki.

_ O kadar iyi tanıyorsun dimi beni?
_ Evet.
_ Gelecek görmüyorum... Napıcaz ki biz. Olmuyoruz.

Sigara çıkıyor. İnsanlar eğlenmeye devam ediyor, eğlenmeye/ce-ee/eelence. Kadın, acaba içsem mi, diye pakete bakıyor. Ben sigara içmem ki. Adam aklını okuyor sanki. Paketi uzatıyor, kadın yakıyor bir tane. Dünyanın en çirkin şeyi dudaklarının arasında. İçine çekiyor, iyi geliyor.

Kadın, elini adamın koluna koyuyor.

***

Yarınya'da deprem başlıyor, tam bu anda. (Bir kelebeğin kanat çırpışı, dokunulsa kırılacak düzenler üstünde daha etkilidir.) Her şeyin gizli olduğu, neolduğubelliolanın temsili renklerin (kırmızı) ve şekillerin (kalp) bile ortadan kaybolduğu, gizlendiği, sotelendiği Yarınya'da her şey yerinden oynuyor, kırmızılar daha kırmızı, kalpler daha kalp oluyor. Deprem bazılarının kanını akıtıyor, bazı kalpler kırılıyor ama olsun.

Artık her his özgür.

***

_ Olmuyor. Gene yapamadım.
_ Noluyor, dönüyor muyuz yine demirlerdeki "bak bu lambayı seviyorum desem mesela, ama diyemiyorum işte!"lere?

Adam, kadının elinden tutup çekiyor.
_ Gel biraz çapkınlık yapalım.

Kadın adamın elini bırakmıyor, kalabalık. Ya onu kaybeder, ya da kendisi kaybolur yoksa. O kalabalığı yarıp üç adım uzağa gidiyorlar, çok uzaklaşıyorlar. Bomboş bir kültablası buluyorlar.
_ Ben seviyorum ama, çok seviyorum.
Sigara.
_ ...
_ Bundan sonra yine biz; ben ve siz varsınız.
Sigara bitiyor.
_ Varız tabi...
_ ...
_ İlk kez bir boş sigara içtim, senin için.

Adam bakıyor, çok sarhoş, biraz kendinde. Bakışının içinde kırılmaz, yanmaz yapışmaz bir dünya var, tüm bilinçlerin üzerinde. Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi... Kadın kayboluyor o dünyada.

Adam,
_ Sen, muhteşem bir insansın.
diyor.

Kadın adamın elini tutuyor, burnunu boynuna sokuyor. Ah, ne temiz kokuyor adam, tertemiz!

_ Ver bir yanak bakayım.
Memnuniyetle.


Akşam yanına kıvrılıp sızıveren adamı -belki son kez- kız arkadaşına teslim etmeden önce kadın, uyutuyordu onu, nefesini dinleyerek, saçını okşayarak. "Sen muhteşem bir insansın." Adamın saçını okşadıkça, düğüm açılıyordu kendiliğinden, dümdüz oluyordu her şey, Yarınya yerle bir oluyordu. Kurdele kadının ellerinden süzülüyordu, kutunun kapağı kalkıyordu, kızın içi pırpır ediyordu dünyanın en güzel heyecanıyla... Dünyanın en...

Dünyanın en güzel hediyesi açılır ve tüm dar vakitler genişlerken, kız şöyle diyordu içinden:
"Asıl sen benim en iyi arkadaşımsın."


(27 Ağustos 2010~10 Şubat 2011, İstanbul)

Barbaros yokuşu'na, Büyük Ev Ablukada'ya, Behçet Necatigil'e,
hikayeyi başlattıran bir adama, tamamlattıran diğer adama.

Hali Vakti Yerinde Olan

Para kazanıyorum, kendi ayaklarım üstünde duruyorum, kira da versem kendi evimde, kendi yastığıma başımı koyuyorum, ruhsatında adım yazmasa da kendi arabamla dolaşıyorum... Halim vaktim yerinde gibi görünebilir.

Oysa günün sonunda eve geldiğimde kafamdakileri boşaltmaya ne halim, ne de vaktim oluyor.

Bugün biraz vakitlice bir günümdeyim, halsizliğimi ortaya dökebilirim.

***

Yoruldum 1000, 67 veya hadi, 17 keredir aynı şeyleri konuşmaktan. Evet, üstüne bir şey konmadıkça veya söylenecek yeni bir şey olmayınca bir şeyi defaatle konuşmaktan nefret ediyorum. Ben bir kerede anlıyorum zaten; bu kadar vakitsizliğin arasında, olan el kadar halimi aynı şeyi ikinci kere dinleyerek harcamak istemiyorum, değil ki 1000, 67 veya hadi, 17 kere.

Kimsenin ilgisizlik alanlarını doldurmak zorunda değilim ki ben; böyle bir söz vermedim, nasıl diyor siz, I didn't sign up for this. Ben seçmedim bunu, kimseyi.

Hadi bundan alamadık istediğimiz sevgiyi, başkalarına dönelim. O başkalarından biri de mi olmadı? Hadi birine dönelim. Ama bakalım o biri, üç kişilik sevebilecek mi bizi? Ben bir generale martı olmasını emretsem ve o general bunu yapamasa, suç onda mı olur bende mi?

Ya ben bir generale üç martı birden olmasını emretsem?

***

Kişi kendini kandırmamalı. Kişi, kendini kandıramaz şayet içinde kandırabildiği ikinci bir kendisi yoksa.

"Ben senden bir şey beklemiyorum" cümlesi, tekrarlandıkça ikna olasılığını yitiren bir cümledir; gerçekten ikna etmesi bekleniyorsa hiç dillendirilmemesi yeğdir. Ben kuzenimden bir şey beklemiyorum örneğin ve bunu ona hiç söylemedim.

Bunun aksi olan her durum, yani bu cümleyi 1000, 67 veya hadi, 17 kere tekrarlamak, rüyanın tersi çıkmasını beklemek gibidir. Beklentiyi düşürdüğüne kendini inandırmaya çalışmaktır ve tekrarladığın her sefer, tekrar başaramamaktır.

Hiçbir bilinmeyeni değiştirmeden bir denklemi tekrar tekrar çözmeye çalışmak da, nafiledir.

***
Belli ki yarın ölecekmiş gibi yaşamıyoruz ama ben ne sevmem biliyor musunuz? Ölmeden önce yapılacak şeyler listelerini, mutlaka dinlemek gereken şarkılar, görmek gereken filmler listelerini sevmem. Bir de, cin fikirli bilim dergisi köşelerini, "bunları biliyor muydunuz?"ları sevmem. Bana kendimi sırayla, eksik ve cahil hissettirmeye çalışır bunlar.

Film izleyeceğim zamanda oturup Yaprak Dökümü'ne boş boş bakmak isteyebilirim; Yaprak Dökümü'ne boş boş bakan insanların evindeki ölmeden önce izlenecekler listelerinde Shawshank Redemption ilk sıradadır, ama onlar Yaprak Dökümü izleyerek yerler o zamanı.

Ne olmuş yani?

Ne olmuş yani ben yeni zelandalıların geçim kaynaklarını bilmiyorsam? Siz de nefes aldığınızda bir oksijenli solunum döngüsünden kaç ATP aldığınızı bilmiyorsunuz ki... Ve neden bilesiniz, bu bilgi rahat bir nefes almanızı mı sağlayacak?

Gümüşün frenkçe karşılığının umurumuzda olmadığı güneşli bir bahar günü, lisede periyodik cetvelin üstünden -H-Li-Na-K-ha heyli hala hula da...- geçerken, hocamıza sormuştuk "Hocam hocam, bu gümüşün simgesinin Ag olduğunu bilmek bizim ne işimize yarayacak allaseniz?" Hocamız cevap verdi "Çengel bulmaca çözerken lazım olur."

O kadar işte.

***

Zorlamayın, kimsenin bilmenizi istemediği, peçeteye sarılı şarap kadehlerinin etrafta kol gezdiği kokteyllerde de, gürültülü bir barda da hiçbir kadını düşürmenize yaramayacak, hiçbir adamı baştan çıkaramayacak replikleri ezberlemeye çalışmakla uğraşmayın. Bilgi iyidir, size keyif verdiği sürece. Bir işe yaramayan bilgi, daha eğlenceli bir şey yapmanızı engelleyen zaman kaybı vesilesidir. O kadar işte.

Ben hazır vaktim varken ve bu kadar kurulmuşken Machete'yi izleyip, hiç tek plan çekimlere odaklanmamayı planlıyorum örneğin. Kavgayı izlemek, şiddeti görmek istiyorum, o kadar. Sonra da hazır vaktim varken bir niyet mektubunun üstünden geçmek ve şu aklımın bir köşesinde bana sürekli "knock knock!" esprisi yapmayı bekleyen harfleri mantıklı sıralara sokmak istiyorum. Bir sürü şey var aklımda, yağlarımdan ve okumadıklarımdan çok, yazmadıklarımı eritmem gerekiyor.

Ve kendimi geliştirmek hiç bu kadar önemsiz olmamıştı.

Yeri gelmişken, Bucket List'i izleyin halinizin/vaktinizin yerinde olduğu bir gün. Hatta dur ben de onu takayım da boş boş bakayım biraz... Tabi Machete'den sonra.


(19 Aralık 2010, İstanbul)

Görsel (ayrıca bolca kişisel gelişim ittiren bir yazı da mevcut, ilgilenenlere):
http://community.seattletimes.nwsource.com/archive/?date=20080127&slug=bucket27

Normaldışı Şartlar Altında

Yazmayacaktım, uyuyacaktım bu saatte ama gülş yaz dedirtti sol omzumdakine.



Ağzımızın suyu akarak baktığımız, hikayelerini, linklerini paypaypaylaştığımız motivasyonel konferanslarda huşu içinde dinlediğimiz adamların hepsi, işi gücü bırakıp hayallerinin peşinde koşan adamlar.

Bizden, normaldışı insanlardan bahsediyorum. Bilmemne CEO'sundan çok tokalaşmak istediğimiz bir adamın, bir dövme ustası olabileceğini söylüyorum. İddia ediyorum hatta.

Orijinal fikirler istiyoruz.
Sıradışılık istiyoruz.
Sıradışılık hayatımıza yayılsın, içinde rahatça sıradışı olabileceğimiz geniş zamanlarla çevrelenelim istiyoruz. Sadece işten sonra şunu, okuldan önce bunu yapmak; her şeyi haplarla yutmak değil, hep öyle olmak istiyoruz. Normaldışı şartlar altında.

"Aşık olduğunu nasıl bilirsin?"
Cevabı yok. Ama aşk var.

"Büyük bir şeyler yapacağını nasıl bilirsin?"
Cevabı yok.

(14 Aralık 2010, Türkiye hava sahası)

ve yılan yuttu kuyruğunu.

şimdi mesela iş var tamam mı... sonra sen bi değişiklik yapsam mı diyosun... ama bunun için çalışman lazım, oturup bakınman lazım, cv güncellemen lazım falan filan, artık değişmesi gereken her neyse ona yönelik bir hamle yapman lazım. yapamıyorsun, zaman yok. zaman olsa, azıcık bir zaman, kafa yok. kafa kalmıyor. sürekli saçını çok sıkı toplamış gibi ağrıyor başın...

sen kendini başına oturtamazsan kimse oturtamaz, bunu da biliyorsun da... başkaları için heder olmak daha mı kolay geliyor nedir? belirsiz.

ben şimdi harry potter'ın son filmini izlemek istiyorum mesela. al filmi, ya da indir tabi, gel. fincana kahve koyarım gel, oturup saçma sapan izleyelim bunu. boş boş. maksat kafa boşaltmak mı, kendin için, kendini düşünmek için güç toplamak mı? tamam işte. e ben kime diyorum? belirsiz.

gidip bi evde oturucam ama, kaçta çıkıcam bakalım bugün. çünkü bugün işte heder olma günü. bugün evde sızma günü çünkü ben yine günlerdir uyuyamıyorum.

sen zamansızlıktan şikayetçisin, zaman dediğin elinden daha çok alınıyor sen şikayet ettikçe; daha fazla zamana ulaşmak için harcayacak zamanın yok, hooop geldi mi konu gene fakirliğe...

ve yılan galiba bu sefer gerçekten yuttu kuyruğunu, üstelik bunu bir şapka zannetme olasılığın giderek artıyor.

hoşgeldin, büyük.

1,5 Saatlik Geniş Zamanlar

Yumurta'yı izledik. Bu serpme kahvaltıdan atıştırın isterim, güzel bir başlangıçtı Yumurta.

Filmi izlerken Derya "bu filmi takip etmek zor değil aslında" dedi. O kadar yavaş akmıyor, demeye çalışıyordu. Sonra ben bir süre koptum filmden. Birkaç dakika sonra kendime geldiğimde hem aşağıdakileri düşünmüş, hem de filmi yakalayabilmiştim.

Sizin de öyle anlarınız oluyor mu bilmiyorum, ben bazen kendi kendime bir ağır çekime giriyorum. Eve giriyorum örneğin, anahtarı kapının arkasındaki kilide sakince sokup çeviriyorum. Yavaş yavaş üstümü çıkarıp koltuğa oturuyorum, kendimi atmadan, ve televizyonu açmıyorum ki benden hızlı akan bir şey olmasın evde. Sonra, boş boş pencere önünde duruyorum. Suyun kaynamasını beklerken lavabonun başında, tezgaha dayanıp boş boş bakıyorum.

Bunları bilinçsizce yapıyor olmayı ve bu aheste hayatın ayırdına varmamayı isterdim.

Bir çamaşır makinesinin karşısına oturup dönüşünü izlemeyeli, bir sütü (kaynamasını başında durup beklemediğim için) taşırmayalı, çok yavaşça yürümeyeli, bir deniz kenarında ne zaman kalkmam gerektiği endişesi taşımadan oturup denize, Kız Kulesi'ne veya arkamı verdiğim çitlerden 1. Yurda bakmayalı çok zaman oldu.

Giderek hızlanıyor, giderek hayat yavaşlığındaki filmleri daha da izleyemez hale geliyoruz. Ve bu filmleri, yaşamı olduğu gibi gösterdiği için değil, yaşamaya zaman olmayanı gösterdikleri için seviyoruz.

(13 Eylül 2010)

Öyle sarhoş olsam ki...

...bir an TMF review'ü unutsam, unutsam bu pack'leri, Elara'yı unutsam...

Ulan.

Bugün o kadar tatsızım ki ancak bu kadar olur. Günlerdir iple çektiğim fasılda bile hiç gözüm yok. En son Amsterdam'a gideceğim arife gününün öncesi bu kadar çok ve boş ve boşa çalışmıştım.

Omzum ağrıyor, bilgisayar başında oturmak omzumu ağrıtıyor benim.

İçmek istiyorum ama içtiğimden hiçbir şey anlamıyorum, bunu da dün gece fark ettim. Aman ne güzel, artık hiçbir şey keyif vermiyor bana, kafamı dağıtmıyor.

Neden her sabah 7.30'da kalkarken akşam geldiğimde hemen yatağa gireceğime söz verdiğim halde, gece üçbuçuğa kadar yatma ihtiyacı hissetmediğimin, daha doğru bir deyişle, yatmama ihtiyacı hissettiğimin bir açıklaması varsa, o açıklama bana da yapılsın rica ediyorum. Geçenlerde bir arkadaşa da söyledim, eve taşındığımdan beri hayatım iki saat ileri alındı; ama sadece akşamları. Sabahlar kış saatinde seyretmeye devam ediyor. Az uyuyorum, bir şekilde dayanıyorum tüm hafta. Sonra, en bi uyunmayacak zamanda (örneğin Cuma akşamı) sızıp kalıyorum.

Hayatı böyle uyusam olacak zaman ve olmayacak zaman diye ayırmak da ne fenaymış. Ne yazık ki bu iş, hayatında iş olan insanlar için böyle. İçinde rahatça uyunacak geniş zamanlar bir hayal.

Şu an hayatımda düzgün gittiğini hissettiğim ve kucağında mutlu olduğum tek şey, evim.

Bir şeyleri unutmuşum gibi hissediyorum bu aralar. Fatura ödemek gibi şeyler değil bunlar. Hayata dair bir şeyleri unuttum, bisiklete binmeyi unutmak gibi sanki ama tam değil; aratıyorum hafızamı, öyle bir dosya yok; kapatıldı, kaldırıldı, üstünden kilitlendi bir odaya.

Kim, ne zaman çıkarır, bulur, araştırır, deşer, didikler; bulur, saklar, korur... Bilinmez. Ama ben unuttum.

Bir şeyler oldu, hatırlıyorum. Vardı bir şeyler. Bir manzara gecesine geri dönebilir miyim, soğuktan titrerken yine de olmak istediğim başka hiçbir yer olmadığını hissedebilir miyim... Bundan sonra sadece en olmak istediğim yerlerde, en olmak istediğim kişilerle olabilir miyim...

Yine hissedebilir miyim...
Hatırlayabilir miyim...

Unuttum.

Takvim

Kendimi çılgın gibi oradan oraya atmamın hangisiyle ilgisi var?

Tatminsizlik?
Mutluluk kovalamacası?
Anlatacak bir hikayem olduğunu ve bu da yetmezmiş gibi, farklı insanların bu hikayeyi dinlemesi gerektiğini düşünmem?
Kendime yalnız başımayken tahammül edememem?

Bazı insanları çok sevmenize rağmen onlara asla yalnız başına katlanamazsınız, hep bir buffer gerekir ya araya...

İşte o insan benim için, benim.

Acelesi Olmayanlar

Haftasonum, yaşasın23Nisan'dan ötürü 3 gün olmasının da katkısıyla, eşi zor bulunur bir haftasonu oldu ve pazarlardan nefret etsem de, hala önümde yarım gün var.

23 Nisan'ı olabildiğince yatay pozisyonda geçirdikten sonra, İzlanda'daki volkanın azizliğine uğradığı için İngiltere'ye dönemeyen Cem'le konuştuk. "Bana gel istersen" lafını söylediğime hiç bu kadar mutlu olmamış olabilirim. Akşamın bir saati olduğu için artık evden çıkamayacağım ve eve kimseyi çağıramayacağım günlere paydos! (Bunun için daha uzunca bir süre şükran dolu olacağım) Cem geldi, uzun uzun sarıldık kapıda eskisi gibi. Ardından Ezgi geldi, Şahin ve Cihan da ve biz, Vec de bende olmasına rağmen liseyi yad etme kafasını yaşadık uzunca bir süreden sonra; bu arada soul kitchen, moonwalker, finding nemo ve ağır roman'dan oluşan, hangi sırayla dizersen diz saçma olacak bir dizi filmi de arkaplanda döndürdük. Ben kalkın demedim, onlar da gitmediler; saat 5 olduğunda artık hepimizin uyuması lazımdı.

12'de Vec ile kalkıp kahvaltı ettik, Sex and the City'ye sardık ve sardırdık biraz; sonra Cem kalktı, geldi yanağıma bir öpücük kondurdu. O an, bu yazıyı yazmaya karar verdim, aha belgeliyorum:

Bu yazı, içeride uyumakta olduğunu bildiğin dostunun sabah kalkıp, gelip yanağına bir öpücük kondurması üzerine yazılmıştır.

Bazı insanlarla araya giren mesafeler, başka insanlar, işler yüzünden görüşemediğime kahroluyorum. Daha önce de dedim ya, beni çok iyi anlayacağına emin olduğum bir adamdır Cem öyle çok sık görüşmememize rağmen ama yine de, telefonda dakikalarda karşılıklı susabildiğimiz tek adam olmasıdır onu inanılmaz değerli yapan. Normal şartlar altında, sustuğumda ya o an daha önemli olan bir iş girer araya, ya da "hadi kapat" der karşı taraf. Normal şartlar altında böyle olur.

İnsanların ortaokul-lise arkadaşlıklarının farklı olduğuna inanma sebebi, 7 yıl beraber okuyup birbirinin evrimini görmenin, normal şartlar dışında davranmaya izin vermesidir. Çünkü bu adamlara tek olurcasına sarılırsınız, koluna girersiniz, çok özlediyseniz sokakta yürürken öpüverirsiniz, otururken elini tutarsınız ve sizi bilen kimse bunu yadırgamaz (bilmeyenler de sevgili olduğunuzu sanarak yadırgamaz). Bu noktaya, hayatınıza sonradan giren insanlarla gelmek imkansız değil ama daha zordur.

Ayrılamadık dün, herkes bir süre günlük işlerine baktıktan sonra akşam buluşmak üzere sözleştik: MiniMüzikhol'de DearHead çıkıyormuş (Vec öve öve bitirememişti). Gecenin bir yarısı, insanlar eve dönme hamburgerlerini yerken biz Kızılkayalar'da aç karnına içilmez hamburgerlerimizi yemekteydik. Mekana girdik, birer içki aldık. Bu mekanlara girer girmez ortadaki pist (veya oradaki halı) üzerinde dans etmeye başlayan kafaya bazen özeniyorum :) Pandaloop'tan sonra tıklım tıklım oldu ortalık, herkes coştukça coştu. Ben en çok crystalized'ın remixi çaldıktan sonra mekanı terk etmek istedim, geceyi zirvede bırakmak için.

So don't think that I'm pushing you away
When you're the one that I've kept closest

Aynı anda da bir karar verdim: Başımın tepesinde Demokles'in kılıcı gibi asılı duran kuklamın hatırına, bu şarkıyı Özgür'e armağan edecek ve onu değilse de kendimi biraz öteye ittirecektim. İğneyi kendine, demişler; biraz da kendime bakmam gerektiğini ve kendimle kalmam gerektiğini fark ettim. En güzel günüm gecem olmuyorsa ve hep azıcık eksiksem, o zaman şarkıyı yanlış kişiye ithaf etmiş olabilirim.

Benim acelem yok. Sakin zamanlar lazım bana ve sakin derken, evde oturmaktan bahsetmiyorum. Hatta tam tersi!

Dün de, biyolojik saatlerimiz önceki gece 5'te kaldığından aynı saatlerde bazal metabolizmaya geçmemiz gerekti, eve bırakıldım ve pazar öğlene kadar muazzam bir uyku uyudum ve ta-da! Karşınızdayım.

Gezi dergisi yazarları veya Yavuz Donat gibi şunu yaptım, bunu ettim diye yazdığımın farkındayım amma velakin, yazmam lazım sevgili blog; ne paylaştığımı anlatmazsam kimi neden sevdiğimi, neden tespit kafalarına girdiğimi nasıl açıklayabilirim?

Bu yazıdan bir şey alacaksanız o da şu olsun: Bulursanız DearHead dinleyiniz.

(Eksen'deki şarkıyı da bulamadık ama yine de minnettarım.)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!