... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Asteroid AA233'e veda


Hostelin yerini taksicilere kolay tarif etmeyi, burada kısa süreliğine kalan Amerikalı iki gönüllü kızdan öğrenmiştim; "Ako Adjei Park" demişlerdi, "aqua-jay gibi telaffuz ediliyor." Bundan yaklaşık 5 ay sonra, son birkaç günüm için bu ilk durağıma tekrar döndüğümde artık mahalleyi üç beş sokak öteden tanıyacak, nerden gelirken taksiye kaç cedi vermek gerektiğini bilecek, hatta bi' cesaret, gecenin on buçuğunda sokakta yürüyebilecektim. 


Gana'daki ilk mahallem bu; Osu semtindeki Ako Adjei. Üstünde bir palmiye ve bir de papaya ağacı olan minik bir gezegen. Asteroid AA233. 


(Bir de çiçek var gibiydi hatta ama o henüz dalında duran bir yazının konusu.)


Hoşçakal Gana.


23 Aralık 2015
Akra - Gana

Pırasa gibi saçlarım

27 Kasım, ilk erkek arkadaşımın doğumgünüydü. 30 yaş. Kız arkadaşı, oldukça kalabalık bir  gruba mesaj atarak birkaç saniyelik bir video çekip göndermemizi rica etti, sevgilisine süpriz yapmak için. Önce uğraşmak gelmedi içimden, İngiltere'ye, Londra'ya kadar gitmişken, onun buluşacağımız mekanın kapısından dönüşü geldi aklıma. Yorgun hissettim kendimi. Diğer arkadaşları düşünsün ya bana ne, dedim. Nedir yani, çok mu önemliydi o videodaki varlığım? Çok mu umursayacaktı sanki?

Sonra kıyamadım. Çok seviyorum hala onu, 7 yıllık sınıf arkadaşım, ilk erkek arkadaşım, hala hatırladığım o kaçamak ilk öpücüğüm. Uğruna belki en çok ağladığım kişi... Ben de kutladım doğumgününü. Afrika'dan selam yolladım. Benim için ne kadar özel olduğunu umarım biliyorsundur, dedim bir de. Yolladım kız arkadaşına.

Doğumgününden bir süre sonra bana bir mesaj attı. Daha o sabah başka biriyle yaptığım ne idüğü(müz) belirsiz bir konuşmanın samimiyetsizliğini üstümden atmamıştım mesajını okuduğumda. Çok mutlu olduğunu söylemiş, çok da şaşırdığını; inandım ikisine de. İyi olduk, kötü olduk ama sahte olmadık ki biz hiç? Yakında görüşmek üzere sözleştik. Kız arkadaşıyla da en kısa zamanda tanışmayı umduğumu söyledim (Bu sabah itibariyle dileğimi değiştiriyorum: Nişanlısıyla en kısa zamanda tanışmak istiyorum artık). Seni çok farklı seviyorum dedim. Yanlış anlaşılmaktan hiç korkmadan söylemek bunu, büyük nimet.

Sonuçta, yaptığım şey karşımdakini de beni de çok mutlu etti. Her zaman bu kadar mutlu olmuyorum başkaları için bir şey yaptığımda. Hayatının büyük bölümünü telefonun başında çaresiz bekleyerek geçirmiş biri değilim ama, Gana'daki son serbest gecemde birini son kez göreceğimi düşünerek plan yapmadım mesela. Sonra da biraz pişman oldum. Neden hep ben bekliyordum, benim olayım da bu muydu? Neden birileri bir şey istediğinde illa yapmak, bulmak, almak için uğraşıyordum?

Bu insanlara değer verdiğim için tabi. Aslında soru şöyle sorulmalı: Karşılığında aynı değeri görmediğim halde neden çabalıyorum?

Büyüklük bende kalsın, ben yanlış bir şey yapmamış olayımcılık bu çoğu kez. Tüm mesailerimin, zaten şirketten ayrılacak olmama rağmen gönüllü işimde bile son güne kadar, performansımın son zerresine kadar, uykusuzluktan neredeyse bayılana kadar çalışmamın sebebi de bu. Bir şey benim yüzümden olmayacak korkusuyla kendi konforumu ve bazen de isteklerimi hiçe saymak; kimsenin konuşmadığı sessizliklerde kendimi sorumlu hissedip ağzımı açmak, kimsenin gönüllü olmadığı yerlerde el kaldırmak (Afrika buna dahil değil, yanlış anlaşılmasın. O çok istediğim bir şeydi.). Sanki kimsenin yapmak istemediği bir işin saplanabileceği en iyi kişi benmişimcesine -ki muhtemelen öyleyim, ama bunlara her zaman değer mi?-.

(Rahmetli babaannem ben küçükken "bu kızın her şeyi bana benzesin de, bir tek pırasa gibi saçları benzemesin diyordum, bir tek o benzedi" derdi. Oysa bir tek o benzememiş. İnsanları memnun etmek için gereksizcesine bir çaba gösterme huyum da benzemiş ona.)

Ama bazen değiyor ya, o anlar pek çok hayalkırıklığına bedel. Ve ben de böyle bir insanım. Bu yaştan sonra bunu değiştirmeye çalışmak yerine kabullenmek; karşılığını alamadıklarıma üzülmek yerine aldıklarımı daha büyük bir coşkuyla karşılamak daha doğru belki.


23 Aralık 2015
Akra - Gana

Sınırlar flu.

Yaptığım peşinden gitmek mi, umitsiz görünmek mi gerçekten bilmiyorum.
Ne noktada yeterince uğraşma sınırını geçip, rahatsızlık vermeye  başladığımı tahmin edemiyorum. Yani ne bileyim, bir adamın evini habersizce ve baskına gider gibi ziyaret etmek ikinci tarafta elbette, bu gibi ekstrem örnekleri görünce anlıyorum ama sınır benim için flu.

(Ben yapmadığım için olmadı dememek uğruna ne kadar ve ne kadar süre çırpınmak gerekiyor? Kaçan kovalanıyor mu, kovalayan kazanıyor mu?)

Ortadan kaybolan insanlar için de mutlaka kendimi suçladığımı fark ettim; bu yüzden kimseyi kesip atmıyorum galiba. Hep geri gelebiliyorlar. Çünkü ben onlara yeterince ilgi göstermemişimdir, ben yeterince gülümsemişimdir, ben yeterince az anlamamışımdır, ben yeterince hızla kendileriyle yatmamışımdır, ben aramamışımdır...

O kadar yalnızım ki hep kendimi suçlu bulabiliyorum.
Nelere göz yumduğumu, benim için mucize olacak şeylerin ilişkilerinde mutlu arkadaşlarıma ne kadar doğal, sıradan ve hatta önemsiz geldiğini görünce anladım. 

Bir ilişkinin nasıl kurulduğunu, "ilişki dinamikleri" diye adlandırılan oyunları, hareketleri, kontrol arayışlarını, cilveleri bilmiyorum. Arada bir "bir ilişkide olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum" derken, bunları kastediyorum aslında. Beynim adeta boş bir levha.

Herkes için 1 esas kız / oğlan olduğuna, ruh eşi kavramına falan inanmıyorum ama, doğru kişilerden biri karşıma çıktığında, neyi bilip bilmediğimin bir önemi olmayacağını düşünürdüm. Hop diye oturuverecekti parçalar sanki. Elbette birbirimizi tanımak için bir süre, hatta uzun bir süre gerekecekti ama bu, acaba arasam mı'larla, ihtiyaç içinde görünmeme dertleriyle, özenle yahut tam aksi, saf bir özensizlik haliyle fitillenmiş kıskançlık krizleriyle, tutarsızlıklarla geçmeyecekti. Gözümün önünde başkalarıyla fingirdemek gibi kabalıklara kalkışmayacaktı ve bunun doğal olduğunu düşünmeyecektim. Özlediysem, özlediğimi söylediğimde olabilecekleri hesap etmeyecektim. Elini tutsam mı, herkese duyursam mı diye dertlenmeyecektim. Beraber fotoğraflarımız olacaktı ve bunları ikimizden başka birileri de görebilecekti. Herkes her an kaçabilir ama, ben onun her an kaçabileceğini düşünmeyecektim. Elimiz ayağımıza dolanmayacaktı kendimiz gibi olmakla olmamak arasında, şüphede. 

Aşık olacaktım. Aşık olacaktı. Bu kadar kolay olacağını sanıyordum, içimde bir yer inanmış çocuk kitaplarının gerçek hayatta ihmal edilebilir olan olasılıklarına.

Gücüm var, şaşırtıcı ama, hala gücüm var. Bunu ilgimi çeken birini görünce anlıyorum, ya da ancak o zaman hatırlayacağım kadar azalmış... Sinisizm zannettiğim şey de, aslında hiç sahip olmadığımı sandığım bir güvensizlik galiba. Bir güvensizlik yerleşmiş içime ben fark etmeden; erkeklere değil, ihtimallere karşı.

Artık karar veremiyorum. Hayatındaki en romantik anın bir yalan olduğunu öğrenmiş, ilgilendiği çoğu erkeğin kendinden 5-10 yaş küçük kızların peşine düşmesini izlemiş biri olarak, bir ilan-ı aşkta daha açıktan reddedilip kendimi aleme rezil etmek gibi yorgunluklarla uğraşmadan nereye kadar ittirebilirim (nereye kadar ittirmeliyim), bunu bilemiyorum. Nereye dayanınca gücümün kalanını toplayıp çekilmeliyim, fikrim yok. Buralar, bu sınırlar tam bir muamma.


Ekim~Aralık 2015
Kumasi, Gana

Çizim: Saul Steinberg

içimde

İçimde, şimdiye kadar hiç hayra çıkmamış bir "güzel şeyler olacak" hissi var dönüşüme dair. Her zaman olduğu gibi beklenti yükseltmemeye çalışıyorum.

Beceremiyorum.

Umut dedikleri bu herhalde ^.^


XXL Zara elbise içinde Arap Bacı imgesi

Rüyamda hemcinslerim olan A ve B kişileri ile, adını açık etmeyeceğim ama rüyalarıma sıkça ve genelde beni huzursuz eden şekillerde giren Adam kişisi vardı (amk herifi sürekli içimde). 

(Parantezi özellikle açtım, çünkü rüyamdan uyanır uyanmaz o sarhoş gibilikle bile bunu yazmışım, "amk herifi sürekli içimde". Neyse ki o sarhoş gibilikle içimden geldiği üzere mesaj atmamışım Adam'a, rüyalarımdan çıkması için. Bu biraz saldırganca olur ve muhtemelen bana hiç yakışmazdı. Üstelik, rüyasında birini görünce, kim olursa olsun, o kişiyle irtibata geçmeyi, bahaneyle hal hatır sormayı şiar edinen bendeniz, Adam da dahil olmak üzere herkesin bunu da bir "karşı cinse yürüme bahanesi" olarak görmeye başlaması sonucu bu konuda daha çekingen davranıyorum artık.

Bir şeyi daha bok ettiniz kısacası.)

Bir kişi daha vardı rüyamda, çocuk oyuncu diyebiliriz. Sihirli Annem dizisinden fırlamış gibi duran, ya da belki gerçekten oydu bilemiyorum, zenci bebe. Hani Defne Joy Foster'ın oynadığı karakterin çocuğu... Üzerinde yaşına göre fazla abiye, tek omuzlu renkli bir elbise (Zara'dan alınmış ve ne hikmetse XXL), kısa saçları tepeden toplanmış, atkuyruğu olmasına rağmen topuz gibi duruyor, renkli de bir tokası var. A, B ve benim oturduğumuz yerde, karşı kanepede biriyle birlikte bekliyor; o biri anne mi, bakıcı mı bilmiyoruz, bu detay önemsiz. Adam'ı bekliyormuş meğer. Adam içeri girip, onunla hemen yan tarafımızdaki, popüler cafélerin olmazsa olmazı dev bir masanın bir ucuna geçiyor, "hiç şaşırmadım!" diyorum yüksek perdeden (bakınız bu da saldırganca olup, bana hiç yakışmıyor). Adam bana bakıyor garip garip, sanki bu bir sosyolojik deneymiş de ben yine anlamamışım, onu sapık filan sanıyormuşum gibi küçümser bir ifade var yüzünde. Oysa ben onu sapık sanmıyorum, sadece benim yanımda olmamak için hep bir alternatifi olmasına içerliyorum: Güzel bir kadın, zenci bir bebek, kim olursa.

Bana bir kitap gösteriyor, ya da veriyor, "oku da öğren" der gibi. Rüya içinde belli ki tanıdığım bildiğim, saygın birinin elinden çıkma. Küçük zencilerdeki Arap Bacı imgesiyle ilgili bir şeyler yazmış. Meğer bir araştırmanın ortasına mı düşmüşüm? Mahcup oluyorum biraz.

Bu arada zenci bebe ve Adam muhabbete devam ediyor, ben onlarla ilgilenmiyormuş gibi yaptığım arada A kişisi (ki çok iyi tanıdığım bu kişi başkasının bedenindeydi galiba rüyanın başından beri) ayaklanıyor. "Eve mi?" diyorum, "yok" diyor ve başka bir şey söylemeden çıkıp gidiyor, anlıyorum ki bir manita durumu var. Bir manita ya da insanın hayatında neredeyse hiç yer etmeyen başka bir kişi... B kişisi bana soruyor A'nın nereye gittiğini, bilmiyorum ama herhalde geçici bir kişinin yanına, diyorum. Yine sinirleniyorum bu duruma biraz. Hem merak, hem öğrenme isteği, dinleme arzusu, hem de bir miktar kıskançlık var bende. Daha ziyade "bir ben beceremedim şu işleri" içerlemesi...

(Yıllar önce, olayı da öznelerini de hatırlamadığım bir şey konuşurken Beyza ile, "kıskanıyorum çünkü" demiştim bir hemcinsim için. "Ne kadar da açıkça söylüyorsun" diye şaşırmıştı. Neden söyleyemeyeyim? Kendime itiraf edebilmişim sonuçta, o daha zordu... Üstelik bunun çok insanca ve benim için epey hak edilmiş bir durum olduğunu düşünüyorum. Giderek daha çok hak ediyorum kıskanmayı, hem kıskanacak şeyler çoğaldığı, hem de ben o şeylerden mahrum olarak haftalar, aylar, yıllar geçirmeye devam ettiğim için... Bu rüyadaki durum da aynen böyle.)

Uyanıyorum.



19 Kasım 2015
Kumasi, Gana

Nefret söylemi


Sizin de kimliginizde T.C. yaziyor, benim de. Ne siz beni reddedebiliyor, aforoz edebiliyorsunuz, ne de ben sizi. Gucumuz birbirimize yetmiyor. 

Ama siz beni utandiriyorsunuz. Kimligimden utandiriyorsunuz. Kendi halinde, kendi inancindaki insan Islami siyasetten, Islami terorden, cihatcilardan, kafa kesenlerden nasil utaniyorsa, siz de beni memleketimden utandiriyorsunuz. Devlet hakkinda kotu konusmaya zorluyorsunuz beni. Turk oldugumu her soyledigimde baska bir skandalla ilgili bir soruya yanit vermek zorunda birakiyorsunuz. Hangi teroristlere karsi, hangi -daha buyuk- teroristleri desteklediginizi herkese anlatmak zorunda birakiyorsunuz. Ilkokul cocugunun bile inanmayacagi yalanlarinizi, tutarsiz masallarinizi acik etmek zorunda birakiyorsunuz. Bundan hic beis duymaksizin anlatmak ve boylece, icinden cikamadigim, sokaga cikarak ya da oy vererek degistiremedigim sizlerden kendimi soyutlamak zorunda birakiyorsunuz. Bu yariya degil, diger yariya dahil oldugumu defaatle vurgulamak zorunda birakiyorsunuz. Turk olarak degil, herhangi bir dunya vatandasi olarak var olmaya, iyi olmaya, ahlakli olmaya devam etmek, bunlari olmak icin fasist yahut din tuccari olmak gerekmedigini surekli, surekli, surekli tekrarlamak zorunda birakiyorsunuz. 

Cok kotusunuz (belki hep oyleydiniz, ama sahne sizin degildi). 

Ben sizin yuzunuzden, gonullu isime daldigim bir persembe gununden kafami kaldirip, pisliklerinizi ortaya dokmeye tesebbus eden gazetecilerin tutuklandigi haberiyle karsilasiyor; kitap okuyarak basladigim sessiz, sakin bir cumartesiye suikast haberleriyle ve onlara sevinen davarca yorumlarla devam ediyorum. Bunlarla artik bas edemiyorum. Gormezden gelemiyor, ama mantikli dusunceye tesrif etmediginiz icin yanit da veremiyorum. Ben cok bir sey oldugumdan degil de, insanliga dair tum temel degerlerimi kaybetmedigimden, sizinle ayni seviyeye inemiyorum. Parayi ozgurlukten, devleti insandan ustun tutmadigim icin sizinle konusamiyorum.

Ben sizden artik gercekten, ama gercekten, nefret ediyorum.


Makongo

Bu hafta sahadaydım. Pazar gecesi çıktığımız yolda, 5 gün içinde 4 farklı yerde geceleyerek ve gece gündüz çalışarak kendimi iyice yordum. Öyle ki, döneli 1 gün oldu ve ben sanırım bunun 15 saatini uyuyarak geçirdim. 


Yolculuğun büyük bölümü gerçekten yolda geçti, bir cipin içinde, neredeyse patika denebilecek bozuk yollarda hoplaya zıplaya... Gana'ya geldiğimden beri ilişkimizin birkaç basamak birden atladığı Kindle'ım, en azından hava kararana kadar bana eşlik etti. Portakal Kız'a yolda başladım, yolda bitirdim. Bi gülümseme yerleştirdi yüzüme. Sonra da aşağıdakileri karaladım, ileride lazım olur...

///


Tamale'de dünkü toplantıdan sonra, engebeli yolların elverdiği en yüksek hızla, mis gibi bir günbatımında Makongo'ya ulaştık. Amacımız, uçlarından turnike yapılarak göle dönüştürülmesine rağmen herkesin hala nehir diye andığı Volta gölünü geçecek "platoon" denen feribota binerek önce Pru, oradan da Sene bölgesine doğru ilerlemekti. 



Hikayenin gerektirdiği üzere feribotu kaçırdık, ve bu, "o zaman köprüden geçeriz Harem'e" ya da "körfezi dolaşıveririz canım" diye halledebileceğimiz bir durum değildi. Gölü geçememek, gölü geçtiğimizde bağlanacağımız yola karadan ulaşmak için 3,5 saat uzaklıktaki Tamale'ye geri dönmek, daha uzun bir yolu tekrar karadan gitmek, dolayısıyla neredeyse 8 saat kaybetmek demekti. O da, sürücümüzün uyuma payını hesaba katmazsak... Gölü geçmekte diretmek ise, ertesi sabah 9.30'da kalkacağı söylenen (çünkü Gana'da böyle şeyler ancak bir iddiadır), feribota binmek üzere bir gece kaybetmek demekti.


Nehir kenarında, iş arkadaşlarım oranın yerlileriyle konuşup ne yapacağımızı kararlaştırmaya çalışırken ben gülmeye başladım. En son Eylül ayındaki gezimizde böyle olmuştu; kestirme yolu kullanmak için bizi telefonların ve dolayısıyla harita uygulamalarının çekmediği orman yollarına sokan (ve aslında o bozuk yollarda saatte 30 km ile giderken, ana yolda olacağından çok daha fazla zaman kaybeden) şöför sayesinde aç karnına bir miktar daha sallanırken gülmeye başlamıştım böyle. Sinir bozan ve hatta çaresiz diye adlandırılabilecek durumlara karşı gülme refleksi geliştirdim farkında olmadan. Fotoğraf falan çektim. Güzel oldu fotoğraflar.


Yakında, bitişiğinde çalışanlarının kalacağı ufak bir ev de olan bir klinik vardı, oraya gittik bizi misafir edip edemeyeceklerini sormak için. Benim dışımda herkes Ganalıydı ama bu, herkesin tanrı misafiri kabul edeceğini garantilemiyordu elbette. Hele de ortada, güvende tutulması gereken ilaçlar da varsa, sorumlu hemşirenin "ah benim kör merhametim yok mu, nasıl aldım seni o depodan içeri" trajedisinden kaçınmak istemesi çok doğaldı. Onlar ne yapacaklarını tartışadursunlar, bizimkiler de en yakın yerleşim alanına geri dönüp bir misafir evi bulma seçeneğini daha mantıklı bulmaya başladı. Böylece sabah kalkıp, erkenden iskeleye (iskele dedimse, gölün kenarındaki herhangi bir alçak seviyeli alan) gelebilir ve 9.30 feribotunu yakalayabilirdik. Bu esnada ben yıldızlara bakıyordum. Mole Doğal Parkı ve Cape Coast sahiliyle beraber, Afrika'ya geldiğimden beri gördüğüm en yoğun yıldızlara. Bellatrix'i buldum, bakıştık. Mutlu oldum.

Sonra hemşireye tuvaleti sordum, o da bana soruyla karşılık verdi (bunu, anlamını kaybetmemesi için Türkçeye çevirmiyorum):

_ Do you need a place for a wee-wee or is it the nature's call?

Güldüm. Dedim "kardeş biz ona number 2 diyoruz turist olarak gittiğimiz yabancı ülkeler ve repliklerini ezberlediğimiz yabancı dizilerde" dedim. Dışımdan sadece "we call it number two" dedim. Hemşire de güldü. Sonra bir kapıyı açtı ve bana, içinde bir gider dahil hiçbir delik bulunmayan bir odacık gösterdi. "Buraya mı?" dedim, "Buraya" dedi herhangi bir yeri işaret ederek, "you can squat here". Ulan squat kim, ben kim; gören de spora başladım zannedecek... Neyse, böylece, 19 Kasım 2015 Dünya Tuvalet Günü'nde alaturka tuvaletin dahi ne büyük bir nimet sayılabileceğini düşünerek, paçamdaki ıslaklığı görmezden gelmeye çalıştım.





Sonuç olarak, yaklaşık 30-40 dakikalık mesafedeki Salaga adlı yere (köy? kasaba? bucak?) geri dönüp kendimize kalacak bir yer bulduk. Yemek bulamadık ama; bir adet karpuz bastırdı açlığımızı. Misler gibi uyuduk, ertesi gün aynı iskeleyi sabahın erken saatlerinde görmek üzere... Sonrası da, harmattanın kuru rüzgarları ve yeni keşfettiğim şarkılar eşliğinde bir feribot yolculuğu ve sahadaki son gün, remember remember the twentieth of November. Yolda pazar görünce satın alınıveren yavru keçiler ve onlara çok benzeyen dev yerelmaları. Dev yerelmaları ve dev yapraklar. 




Devler ülkesindeyim adeta. Dev yorgunluklar ve plansızlıklar ve de dev gökyüzleri ve ormanlar ülkesinde.


20 Kasım 2015
Kuzey Bölgesi, Gana

Fotoğrafların gerisi için: https://instagram.com/bellatrixbegins/

O kadar kolay ki şu an panik olmak.

Erce'ye,
















O kadar kolay ki şu an panik olmak. İstemediğim garantili hayata geri dönmekle, alıp paramı çıkıp bir daha ilaç isimlerini sadece eczanelerde göreceğim bir hayata cüret etmek arasında kalıyorum. Gecenin bir yarısında bundan sonra özel sigortam olmayacağını düşünerek uyanıveriyorum. Yine gecenin bir yarısında kafama esip de tee nerede oturan arkadaşımın yanına gidemeyebileceğim geliyor aklıma. Bunların ne kadar önemli olduğunu -güya- tartıp, önemsizleştirmeye çalışıyorum. Diğer alternatiflerden ve onları kullanan diğer insanlardan örnekler buluyorum kendime. Bir teklifi reddederken içimden "ikinci bir teklif göndermezlerse olay benden çıkmış olur" diye kısmet pazarlığı yapıyorum. Gördüğüm her şeyi, içten içe istediğim şeyin bir işareti sayıyorum. Okuduğum her alıntıyı. O kafayı yakaladığımda kaybetmemeye çalışıyorum. "Sikerler kariyerini" diyorum. Kefenin cebine CV'mizi mi koyacağız, diye düşünüyorum. Kurnazlık yapıyorum. Tabi aslında hocayı değil, sadece kendimi kandırıyorum.

Belirsizlik sevmiyorum. Hiçbir belirsizlik benim yüzümden orada olmasın istiyorum (sürekli bir yanıt arayışım da bu yüzden, bir şeye hakkım olduğunu düşündüğümden değil).

O kadar kolay ki şu an panik olmak. Ama dönünce, lazım gelirse beraber karalar bağlayacağımıza söz verdiğim bir dostum var. 

O yüzden, panikleri ikinci bir emre kadar erteliyorum.



22 Kasım 2015
Kumasi, Gana





Bölüm 2

Dün gece ilk kez, burnumu ve uyku düzenimi hakimiyeti altına alan nezlenin de etkisiyle olacak, sabaha karşı uyandım. İlk kez absürd bir saatte uyanmış değilim tabi, ama uzun zamandır ilk kez, tekrar uyuyamadım. İş konusu takıldı kafama. İnsan her gün kovulacağını öğrenmiyor, ya da her gün kendisine çalışabileceği belirli süre bildirilmiyor. 

"Açlıktan ölecek değilim ya canım" diyorum herkese. Açlıktan ölmeyeceğim tabi ki. Ama iş benim için, nasıl desem, heyecanını yitirmiş 7-8 yıllık bir ilişki gibi. Hiçbir zaman tam anlamıyla kendimi veremediğim, başlarda heyecan verici olup sonradan monotonlaşan, tavsayan, ama işte orada olan, güvenli olan, yer yer işime gelen bir ilişki... Arabam olmayacak, dedim kendi kendime. Bu, peki. Özel sigortam olmayacak (ama SGK primimi kendim yatırırım).

Joey oldum yani. I guess "there's never a good time to stop... catching on fire."*

Bazen her şeyi yapabilecekmiş gibi hissediyorum ya, özellikle buraya geldiğimden beri -Afrika'dayım lan! Kendi başıma yaşıyorum, filan- ama işte bazen de "ne işe yararım ki ben başka?" diyorum. Ne biliyorum başka, nede uzmanım, neyi kurup, neyi geliştirebilirim? Hiç, gibi geliyor. Yapamazmışım, başka türlü başaramazmışım gibi. İşte o zaman çok üzülüyorum.

Bir de döneceğim ortam için üzülüp endişeleniyorum tabi. Tüm gençliğimizin bu cahil ve yobaz iktidarla geçtiği ülkeye, onlara daha da fazla direnmek için geri dönmek, bu ülkede yaşamaya devam etmek istiyor muyum gerçekten? Bir kez daha katliamlarla beslendikleri seçimden, "mosmor oldular" lafını ağızlarına almaya cüret edecekleri bir oranla çıktıklarını düşününce, ülkede daha ne olabilir diye ürperiyorum. Biz daha kaç kez sokağa dökülebiliriz? Gücümüz var mı buna? Ya da isteğimiz? Neyle savaştığımızı hatırlıyor muyuz, umudumuz var mı hala?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Seçim sonuçlarıyla boğuşurken gereğinden uzun ve yorucu bir yolculuk yaptım geçen haftasonu. Tüm bunlar aklımdan geçiyordu, ben, Türkiye, ben, ben, Türkiye... Sonra arkadaşlarımın kartlarını aldım. İngiltere, Fransa, Türkiye.


Bazen hiç tanımadığı ya da çok az tanıdığını sandığı kişilerin en çok yardımı dokunuyor insana. İnancını yeniliyor. "Olur ya!" dedirtiyor. Bir kartpostal arkasına sığacak kadar şeyle seviniyor, hafifçe gururlanıyor, içine su serpiliyor, gülümsüyor, kahkaha atıyor, arkalıksız bir sandalyede uzun bir süre oturduktan sonra, sonunda bir yerlere yaslanabilmiş gibi hissediyor.

"Biz şehir grileri olarak nöbet tutuyoruz" diyor biri, zaten başka kime emanet edebilirdim ki gündemi? "Sanki geldiğinde her şey daha farklı olacakmış gibi" diyor biri, vallahi inanasım geliyor! "Hayatına hep hayranlık duydum" diyor öteki, kalakalıyorum bir an, içime bir ışık yayılıyor.

Ben de göreyim, oradaymışım gibi hissedeyim diye özenle çekilen videolar gibi, ben severim diye gönderilen şarkılar gibi, uzun uzun konuşabilelim diye ertelenen uykular gibi kartpostallarım.

Bunların hepsi, hepsi, hepsi için bundan daha müteşekkir olamazdım.

Sonra işte, "olur ya" diyorum, "yaparız."



8 Kasım 2015, Kumasi

* Hala mı Friends izlemediniz? E yuh.

bazen Afrika

#thismagicaldepression


Görsel: dutronc


adaletsiz



Bir insanın çeşitli fotoğraflarına bakarak geçen zamanın, 
ya da o olmadı,
spor ayakkabımın kenarında -eminim hala biraz- taşınan kusmuğun bir hatrı olduğunu görseydim,
dünyanın adaletli bir yer olduğuna inanabilirdim.



Fotoğraf: dutronc

Kırık Hava

Cem'e, Gürcan'a, Derya'ya


>> bir salkım üzüm akıyor damarlarımdan
>> bahçeler bağlar harman yanıyor

Bozcaada'da, kimsenin gitmemiz için ısrar etmediği bir meyhanede, mekan kapanmaya yüz tutup müziği kapattığında telefonların şarjı, ne kadar içersek içelim yetmediği için illa ki istediğimiz son küçük rakı ve son üzüm tanesi tükenene kadar kendi müziğimizi çalıp ağlamalık; ağlamayacak kadar mutlu ve coşkulu başladıysak bile güne, yine de ağlamaklı olmalık, seçimimiz için yan masadan tebrik ve şerefimize bir saygı duruşu almalık şarkı yapmış Hüsnü Arkan.


>> söyle bir kırık hava döneyim
>> turna uçsun içimde

"turna uçsun içimde" diyor. gökyüzü ciğerine nasıl doluyorsa öyle oluyor.
içimizden bazen nasıl ışık çıkıyorsa öyle oluyor.
insanlar bu ilhamları nasıl buluyor?
neden hep bazı insanlar seviyor ya da bazı insanlar hep seviyor?


>> bir dağ yıkılıyor ah içerimizde
>> bir çiçek büyütmüşüz saksıya sığmaz

işte bundan bir adım sonrası, "sevdaymış meğer içimizde / yıllardır uyuyan deli"


>> ne sevmekten korkmak, ne zulümden korkmak
>> bize yakışmaz.

26 Ekim 2015 
 Kumasi, Gana

 


Orada ol(a)mamak üzerine

Bugün bir canım dostum evleniyor ve ben orada değilim. Orada olmaya çalışmanın maddiden ziyade manevi zorluğunu göze alamadım açıkçası. Her ne kadar burada sıkıntım yok, yaşayıp gidiyorum desem de ülkeye gitmek ve geri gelmek, bir bu kadar daha devam etmek zor olacaktı.

Öte yandan sabah berbat bir güne uyanmış Türkiye. Ankara'da bir mitingde 2 bomba, -son gelen haberlere göre- 69 ölü. Burada zaten milli yas ilan edilmişlikte gibiyim, yani yaşantım öyle. Mütevazı, okazyonsuz. Dolayısıyla dışarıda bir yerlerde olmak, bir şeyler yapmak isteği yahut yapamayışın çaresizliği daha az hissediliyor buradayken. Üzüntüm aynı olsa da zaman daha kolay akıyor. Bu daha önce de olmuştu, yine bir can dostumun düğününde. Bu çaresizlikle başa çıkmakta başarılı değilim, özellikle orada olunca.

Ha bir de Twitter, Facebook kapanmıyor burada. Takip ediyorum her şeyi sizler gibi DNS ayarlarıyla uğraşmak zorunda kalmadan... Bu da iyi haber mi, kötü mü şimdi?

Mutlu çifte daha neşeli bir çekim yapıp göndermek isterdim bugün. Keşke dün filan, her şey daha yolundayken arada çıkarsaydım. Çünkü Türkiye bu, bir kutlamayı ertelediğinde hemen onu yapamayacak hale gelebilirsin.

Türkiye; planları ve sevinçleri ertelememenin en önemli olduğu ülke.



Öylesine içimi dökesim geldi. Siz bana bakmayın.

Hüzünlü Gana


Şimdi size bilmediğiniz ve/veya fotoğraflardan filan her şey süper göründüğü için tahmin etmediğiniz bir şeylerden bahsedeyim: Gana mutsuz bir ülke. Herkes şarkılar söylüyor, dans ediyor, içiyor, eğleniyor; görünürde herkes neşeli ama yüzlerine bakınca anlıyorsunuz mutsuz olduklarını. Çünkü herkes sevgisiz. Hapis. Ama bu kez yabancılar, beyazlar, batılılar tarafından değil, kendi kendileri tarafından tutsak edilmişler. 

Seviyorlar ama görgü, saygı, din falan filan adı altında baskılanmış saçmasapan ilişkiler yaşıyorlar. Bırak halk içinde öpüşmeyi, sevgililerinin elini tutup sokakta yürüyemiyorlar bile. Herhangi bir sevgi gösterisinde bulunamıyorlar, çünkü ayıp. Ancak yan yana yürüyebiliyorlar yolda, ya da mesela bir lokantada karşı karşıya oturabiliyorlar iki arkadaş gibi; gibi diyorum, çünkü arkadaşlar yapamıyor bunu. Kızlarla erkekler arkadaş olamıyor burada.

Abarttığımı sanıyorsunuz ama bu yazdıklarımın hepsini Gana'nın yerlilerinden dinledim ben şaşkınlık içinde. "Ama ben dışarıda kızlı erkekli gruplar gördüm?" dediğimde gülüp, "o kızlar mutlaka gruptan birileriyle birliktedir" dediler. Bunları dinledikten sonra etrafa daha dikkatli baktım, gerçekten de öyleydi. Korktum biraz, ne yalan söyleyeyim. Karşı cinslerin arkadaş olamadığı her yer biraz korkutucudur benim için; bu kendi seçimleri olmasa bile.

Öte yandan, cinsel ilişkiye başlama yaşı küçük, AIDS'in ya da cinsel yola bulaşan hastalıkların görülme oranı yüksek, seks işçilerinin sayısı inanılmaz fazla; bu kadar baskılanan bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki zaten?

Tüm bunları çok fazla dışarıya vurmamalarının tek sebebi unutmayı ya da bilmemeyi tercih etmeleri gibi göründü bana. Ne elde edebileceklerini ya da başkalarının nasıl yaşadığını bilmedikleri için hayatlarından memnun oldukları gibi, bu durumu da görmezden gelmeye ya da normal addetmeye alışmışlar. Bu yüzden, insanlara mutsuz yerine hüzünlü demek daha doğru olacak belki de... Suyun, elektriğin, düzgün bir yolun dahi olmadığı köylerde insanlara sordum bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını. Beş on dakika düşündüler. Ben ilk dakikada on şey sıralamıştım kafamda; onların aklına "evde tuvaletimiz ya da el yıkayacak bir yerimiz yok" demek bile gelmedi. Epeyce düşündükten sonra ancak, "telefonun çekmemesi işimi zorlaştırıyor" dedi bir sağlık çalışanı. Bu kadar. Bahsettiğim "ignorance is bliss" seviyesi bu; ve bu cehalet değil.

Böyle yaşayan insanları kolay kolay mutsuz edemezsiniz belki. Hayatlarından bizim ettiğimiz kadar sık şikayet ettiklerini duyamazsınız. Doyabildikleri ve sağlıklı oldukları sürece keyifleri yerindedir. Lakin en temel insani ihtiyaçlarını, sevgiyi, teması esirgeyerek gözlerine hüznü yerleştirebilirsiniz, işte burada yapıldığı gibi.

Çocuklar hariç, onlar olan bitenin farkında olmak için çok küçükler çünkü. Nasıl neşeli, nasıl canlar... Hiç büyümeseler keşke.




05 Ekim 2015 Kumasi, Gana

Açık ucu olan var mı?

Beni aramayı sormayı aniden kesen bir adama ilk kez "noldu?" diye sormadan duruyorum. Bunun başıma geldiği 98934801 defada hep bir şey mi oldu diye meraklanmış ve illa ki karşımdakinden "klasik erkek dengesizliği işte" gibi ya da bu gerzeklik seviyesinde bir yanıt almayı bilmiştim. Bilmiştim de bir şey mi olmuştu? Yoo. 

I need closure.

Bu sefer sormadım. Sormadım ve günler geçti. Umursamayacak kadar cool ya da meraklanmayacak kadar kalabalık olamadığım için, bunu kendim için bir sınav olarak görmeyi tercih ediyorum. Hiç sesimi çıkarmıyorum. Bu kez acayip kararlıyım. Zaten olmamış bir şeyin kapanışını yapalım diye tutturmayacağım bu kez.

Değişikmiş bu. Böyle mi yapıyorsunuz, böyle ucu açık mı bırakıyorsunuz işleri, marifet bunu yapmakta mı? Bir yalnızlıkta boğulmamak için, kapıyı pencereyi bu adamların sızabileceği kadar aralık bırakmakta... Sen haklısın dedirtmemekte, borçlu hissettirmemekte ve her daim müsait olmakta...

Böyle şeyleri asla beceremedim, böyle sınavları, oyunları... Becermeye çalışmadım, istemedim, bunu hem kadına hem erkeğe hakaret olarak gördüm, hala da öyle görüyorum. (Çok sevdiğim erkeklere yakıştıramadım bu sığlığı;; hatta daha ne sığlıklar yakıştıramadım ama hepsi birer birer karşıma çıktı zaman içinde.) Bunları yapmayı reddettiğim için de kendimle ufacık gurur duyuyordum, hala da biraz duyuyorum ne yazık ki. 

Ben çok komiğim, çok zekiyim, bana çok gülüyorsunuz ama öbür kızı kovalıyorsunuz sonunda. Hem de daha iki üç kez görüşmüş halinizle, hayatınızı onun etrafında şekillendiriyorsunuz. Neden? Bilmiyorum. Sonra da gelip bana anlatıyorsunuz bunları, anlatıyorsunuz ama yine de anlamıyorum vallahi. Çünkü bunları ben yaşamıyorum. Anlattıklarınızı Sex and the City dizi finali izler gibi dinliyorum. İnanmıyorum çünkü. İnanamayacağım kadar çok yalan dinledim. Bir erkek bana "mutlaka görüşeceğiz tekrar" deyince "evet, tabi ki" diyorum. Çünkü nasılsa konuşmayacağız tekrar. Bir erkek beni öptüğünde fazla bir şey hissedemiyorum çoğu kez, çünkü ardından, beş dakika önce tanıştığı bir kızla üçlü yapmayı teklif ediyor bana. O denli önemsiz oluyorum birdenbire.

Bunlar hep oldu, bu insanların bir kısmını hala seviyorum, hala önemliler benim için. Belki geri döndükleri, ya da zaman zaman yanımda olabildikleri için; ya da sadece ben bunları sineye çekecek kadar yalnız olduğum için... "En azından dürüst" diye bir züğürt tesellim var. En azından dürüstler. Güveniyorum onlara; başka tür güvenler çok zor kazanılacak olsa da, en azından yalan söylemediklerine güveniyorum. En azından. 

Yani hiçbir fikrim yok şu an ilişkilerin nasıl başlayıp yürüdüğü konusunda, geçenlerde bunu söylediğim bir arkadaşım "senin daha önce erkek arkadaşın oldu ama, ne kadar farklı olabilir ki?" gibi bir şey dedi. Evet oldu, ama o zamanlar açık uçların prim yapmadığı, birini seviyorsak söylediğimiz, bir esprinin karşımızdakini kalbinden vurabildiği, zekamıza hayran bırakabildiği zamanlardı. Biri elimizi tutunca acaba neden tuttu diye düşünmüyorduk. Olmayınca da olmuyordu, insan gibi acımızı çekiyorduk. Şu an ise dışarısı hayvan mezarlığı gibi görünüyor gözüme.



İyi bir şey mi sanıyorsunuz gereğinden fazla hissetmeyi? Siz bunu düşünedurun, birkaç gündür etrafta dolaşan "kadınlar şairleri sever ama müteahhitlerle evlenirler" cümlesinin erkek versiyonunu düşünüyorum ben de bu arada. 
İlk bulan öbürlerine haber versin.



Dalgalanmadan duruldum.


Burada yalnız olacağımı az çok tahmin ediyordum ama bu kadar yalnız kalacağımı hiç düşünmemiştim. Çalışırken, dolaşırken, yiyip içerken... Kimse yok yanımda. Kimse.

Burada tanışıp, görüşmek için iki üç kez yokladığım insanlardan ses çıkmadığında, peşlerinden koşabilecekmiş gibi hissetmiyorum. Onu yapmaya mecalim yok. Peşinden koşma işini bir süre önce bırakmıştım; birilerini görmek için hep benim uğraşmam gerektiğini ve bunun karşımdaki insanda iticilik dışında herhangi bir duygu uyandırmadığını anladığımda... O yüzden sık sık "sen bilirsin" çıkıyor ağzımdan. Sen bilirsin. Görüşmeyelim mi? Sen bilirsin (ısrar etmeyeceğim). Beni aramayacak mısın? Sen bilirsin (ben de aramayacağım). 

Fazla alıştırmışım, hep benden bekliyorsunuz. 

Arkadaş edinmek konusunda ilk kez bu kadar zorlanıyorum. Küçükken, ilkokuldayken filan hatırlıyorum da, sokağa çıkıp herhangi biriyle konuşmaya başlamak, oyunlarına katılmak kolaydı. Sonrasında da öyleydi. Ama o insanlar bildiğim insanlardı, bildiğim gelenekler, tahmin edilebilir tepkiler... Arama mesafe koymak zorundaymışım gibi hissettiğim için sık sık aramadığım buranın yerli adamları (çünkü evlenme teklifleriyle sonuçlanan muhabbetleri sevmiyorum ve/veya umrumda olmayan kişilere bile "ben senden hoşlanmıyorum" demek zor geliyor) ya da zaten üç beş kişi bir arada yaşadıkları için bir de beni planlarına dahil etmeyi külfet sayan yabancılar gibi değillerdi.

Tsum'la konuştum geçen gün. Dinginleşmişsin, dedi tam kapatırken. Düşündüm bunu sonra. Dinginleşmek istiyor muydum ben? Ne zaman dalgalandım ki şimdi duruluyorum? Galiba tam tersini ummuştum, onu fark ettim. Beni hiç tanımayan arkadaşlar edinebilirdim burada. Edinemedim. Gerzekçe bir neşeye bürünemedim. Kendi kendime beceremedim bunu yapmayı. Sadece kendimi eğlemeyi becerebildim; kendi kendime müzik dinlemeyi, dizi izlemeyi, kitap okumayı, çimlerde uzanmayı, yürümeyi, hatta konuşmayı becerebildim. Kendi kendime zaman geçirebildim, o kadar. Giderek daha da dinginleşmem şaşırtıcı değil. Katılaşıyorum.

Bunu yazarken bile sıkıldım. Uyusam keşke, saatlerce uyusam. Hiç sürpriz yoksa, hiç alarm da olmasın.
("No women no cry"ı yanlış anladığımız gibi, Radiohead'i de yanlış anlamış olabiliriz. Düşünün bunu.)

Yok Öyle Kararlı Rüyalar

İstanbul'daymışım. Lisemin ufak bahçesinde, Lale Günü, pilav günü gibi bir toplaşma, bir kalabalık var akşam. Arkadaşlarımdan biri haber veriyor, teröre karşı toplanıyormuşuz, Yok Öyle Kararlı Şeyler de sahneye çıkacakmış. İyi ya gidelim bari, diyorum. YÖKŞ gerçekten de şarkı söylüyor ama sahneye filan değil, binanın merdivenlerine çıkmışlar sanki bize İstiklal Marşı söyletecek gibi, güzel de söylüyorlar. Etrafta politikacı görmüyorum pek, bu kez "teröre karşı"lık bir miting haline gelmemiş demek ki. "Eyvallah"ı filan da söylüyor YÖKŞ, o şarkıyı söylerken Duman'a benzetiyorum kendilerini.

Yanımda Gürcan, Askı ve geowyns var; hiçbiriyle aynı liseye gitmediğim gibi biriyle yüzyüze tanışmadık bile daha (rüya aleminde tanışmışız demek ki). Sonra bir ara, tepemizden paket paket mendil yağıyor, helikopterden mi atılıyor nedir, neden mendil, onu da bilmiyorum. Benim yanımda bir omuz çantası, bir de spor çantam varmış, sanki birkaç gün bir yere gidecekmiş gibi hazırlanmışım. Spor çantasını yere koyup, omuz çantamı da okul kapısının koluna asıp fotoğraf çekmeye başlıyorum. Yerde yığın olan, nedense kimsenin umursamadığı ve almadığı mendil paketlerinin oluşturmaya başladığı dağın fotoğrafını çekiyorum.

O arada konser zaten bitmiş, insanlar yavaş yavaş dağılmaya başlıyorlar, okulun kapısı kapanıyor... Arkamı dönüyorum, bir de bakıyorum ki çantalarım yok! Yaygarayı koparıyorum, kim aldı çantalarımı? Kimlik, cüzdan filan hepsi orada, vallahi hiçbir yere gidemem onlar olmadan. Kapı hemen açılmıyor. "Siz kimin lisesine kimi almıyorsunuz ya?" diye, daha da sinirleniyorum. Özellikle Gürcan'ın görevlileri ikna etmesi sonucunda içeri giriyoruz, eskiden çay ocağı olan yerde bir sürü ıvır zıvırın arasında çantalarımı aramaya başlıyorum geowyns ile birlikte. O sırada başbakan kapının dışında lacivert takım elbisesiyle görünüyor, hiç oralı olmuyoruz, içimden "şimdi bir şey derse, vallahi tutamam kendimi, çarparım elimin tersiyle kunduz suratlıya" diyorum. Görmezden geliyorum, en iyisi o. Bize bakıyor, bakıyor, bir şey demeden gidiyor.

Buluyorum çantalarımı sonunda, oh be diyorum neyse ki kimse almamış, bir şey de eksik değil içlerinde... O esnada kedi yavrusu görüyoruz bir tane; ama abartmıyorum, yüzük parmağım büyüklüğünde pespembe, tüysüz bir yavru. Kedi olduğunu nereden çıkardığımı bile bilmiyorum ama kediymiş işte. Serçe parmağıma tutunuyor bir bebek tutuşu gibi. "Bunu alıp beslemek lazım ama nasıl beslenir bu" diyorum geowyns'e. Bilmiyoruz.

Sonra uyandım. İlk düşündüğüm şey, "kediyi besleme ihalesi yüksek olasılıkla (ve umarım) geowyns'e kalmıştır" oldu, ben pek beceremem gibi geliyor çünkü. İkincisi de, bu rüyayla muhtemelen Askı'nın meşhur rüyalarının tahtını şöyle bir salladığım :)

Şimdi düşünüyorum da, kedi yavrusu daha ziyade, geçenlerde görüp panda yavrusu olduklarına inanamadığım şu yavrulara benziyordu. O zaman hayırlı bambular geowyns :)


Buz sıkıntısı


Neredeyse 3 aydır rakı içmediğimden mi yoksa buz sıkıntısı nedeniyle mi, ya da bazı insanları çok özlediğim için, hadi o da olmadı, Türkçe çok güzel bir dil olabildiği için belki, pembeleşen yanaklarımla oturakaldım. Çok düşünmeyeceğim bunları yazarken. Yazar yazmaz da yayınlayacağım gitsin.

"Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar" diye şarkı sözü yazıyorsunuz, sonra da kadın erkek beraber söylüyorsunuz. İnanılmaz ya. Söze bak. İnsan aşık olmamaktan çok korkuyor.

Aşkı bırak, bu korkuyu hiç bilmiyor ve bilmek istemiyorsunuz, o çok garip. Aşktan mı yoksa bu korkudan mı kaçtığınızı bile bilmiyorsunuz diye düşünüyorum bazen (az evvel Fırat Tanış "Yani"yi söyledi akustikhanede, biraz da ondan oluyor bunlar).

Neyse ben youtube'a kimseye etmem şikayet yazdığımda Zeki Müren'den önce Müzeyyen Senar çıktı, onunla avunuyorum şu an. Bir de bugün kurduğum gündüşleriyle. Sanki teklifimi geri çevirmemekle kalmamış; ben hiç öyle bir şey beklemezken elbiseme uygun kravat takıp gelmişsin gibi. Kibarlıktan bir adım ötede, bir isteklilik gösterir gibi neredeyse. İçinden geldiği için dans eder gibi, içinden geldiği şekilde dans etmen gibi. 

Beklemediğim bir anda elimi tuttuğun gibi. Tüm gündüşlerim arasında bir tek bu gerçekti.

Bunlara dev anlamlar yüklememek gerek biliyorum, biliyorum. Dev anlamlar yüklemiyorum (inan ki yüklemiyorum). Hoşuma gidiyor sadece. Hoşuma giden az şey oluyor benim. Hal böyle olunca ufacık şeyler önemleniyor, esniyor, uzun zamanlara yayılıyor.

Ben aslında hiçbir ortak yanımın olmadığı biriyle bir macera yaşamak istemiyorum. Hiç istemedim; öyle bir arayışım olmadı. Ben istiyorum ki ortak bir geçmişimiz olsun, birimiz bir filmden alıntı yapınca diğeri gülümseyebilsin, aynı okullara gitmiş olmak şart değil, aynı manzaralara bakmış olalım (Bu eskiden daha şiddetliydi, neredeyse bir eylül akşamı gibiydim. Artık o kadar hastalıklı değilim. Mecburen mecburen, mecburiyetten.) Ne bileyim, gün ağarırken bir parkta oturmak isteyişimin nedenlerini söylemek zorunda olmamak istiyorum. Bir şeye neden güldüğümü, başka bir şeye neden endişelendiğimi ya da küfrettiğimi açıklamayayım çünkü biz milletçe en çok bunları yaparız, yorulurum anlatırken. 

Hiç isteğim yok bir insana içinden geldiğim kültürü anlatmaya dair; dünya üzerinde bir kişiye rakıyı ilk içiren olmaktansa, daha önce seksen kadınla rakı içen birinin, istek şarkı yapabilmesini tercih ederim. Ne istediği önemli değil. Öyle bir ortaklık peşinde değilim.

Yine de işte mesajlar mesajlar; en azından zaman geçiyor. Arkadaşlarım benden çok heyecanlansın, falan. Büyük büyük konuşup da, tükürdüğümü yalamak da var ama :) Göze alıyorum, şu an çok cesurum, iki kadeh rakı içtim, bu misafire çıkarmalık kristal kültablasından bozma su bardaklarıyla muhtemelen 4 kadeh ediyordur o... 3 aydır rakı içmediğimi söylemiş miydim?


Sadece bir 50'lik rakı var yanımda, dinlenecek şarkı çok, düşünecek şey çok, yazacak şey daha çok çünkü çoktandır düşündüğüm şeyler de var daha düşüneceklerimin yanında. Buraya gelirken ilk, doldurduğum minik defterleri koydum valize.

Ah biraz da buzum olsaydı...

İyi geceler Türkiye'dekiler.



17 Eylül 2015, 22:57
Kumasi, Gana

knock knock joke


Bir vakitler neredeyse tüm yazılarımın etrafında döndüğü bir dostum vardı. Çok kırılıyordum ona, öfkeleniyordum; o umursamadıkça daha çok öfkeleniyordum, böyle bir takıntı haliydi adeta... En iyi arkadaşım olmasını istediğim, üstelik de bana en iyi arkadaşı olduğumu söyleyen birinin beni itip durmasına verdiğim anlamsız tepkilerdi o yazılar. Tepkilerim anlamsızdı ama yazılar için bunu söyleyemem. Güzel şeyler yazdım arada. Hala bazı benzetmelerimin tam anlamıyla onda karşılık bulduğunu düşünüyorum, "teneke adam" örneğin.

Bir gün gelip bu kızgınlığımın geçeceğini, ama bunun işlerin yoluna girdiği anlamına gelmeyeceğini de biliyordum. Ona da söylemişimdir bunu hatta. Söylemiş, hatta bu durumu kapanacak bir kapıya benzetmiş olmalıyım; çünkü bana şöyle bir yanıt verdiğini hatırlıyorum: "Omuz atar  kırarım o kapıyı, girerim içeri." 

Bir bakışın bile her şeyi anlatmaya yettiğini ve çalan şarkıların bir anlama geldiğini düşünen bir insan için, böyle büyük laflara inanmak, onlara dayanarak ayakta kalmak o kadar kolay ki. Yok olan, hem de ben bitiyorum diye bağıra çağıra yok olan bir dostluğu canlı tutmaya çabalamak... Nafile, ama kolay.

Neredeyse üç ay oldu, hiç konuşmadık. Hiç. Vedama gelmedi. Gelmesi ya da gelmemesi artık çok önemli olduğundan değil de, ertesi hafta gideceğimi bildiği halde gelmedi; sırf o haftasonunu ülkede geçirecek olan arkadaşımız ve tüm arkadaşları, arkadaşlarının sevgilileri de dahil herkes, herkes orada olduğu halde gelmedi. "Niye yok lan bu adam?" dendi (ben demedim), telefon edildi kendisine (ben etmedim), "ben onu zaten hep görüyorum" dedi gelmeyişinin açıklaması olarak (bunu bana söylemediler, kendim duydum). Biliyorum, ilgilendiği hiçbir şey yoktu orada. Birine sevgi göstermesi için arkasına saklanması gereken hiçbir şeyi vaat etmiyordu veda organizasyonum. Ama yine de bu denli bir açıksözlülük beklemiyordum.

Ülkedeki son haftam ışık hızıyla, üstelik bir mesai ve bir İzmir ziyaretini de içine katarak geçip gitti, son aile ziyareti, son şu, son bu, sonra da ben gittim. Bu arada bir kez aradı, ben İzmir'deyken. "İzmir'deyim" dedim. Bir kez de mesaj attı, saatler sonra gördüğüm, tek kelimelik bir şey. 

Tık, 
Tık. 

Kapıyı çaldı. Hemen cevap vermedim, endişelenmedi. Kapıyı kırmak şöyle dursun, zile bile basmadı. Arkasını döndü, gitti. Bir daha hiç konuşmadık, üç ay oldu neredeyse. Bundan sonra da özellikle konuşacağımızı sanmıyorum. Orada burada karşılaşınca kibar kibar naber'leşiriz. O bana Afrika maceralarımı sorar, ben ona altı ayı üç cümlede özetlerim, o kadarı da ona yeter. Muhtemelen kalabalıklarda karşılaşmışızdır zaten, kalabalıklar arasında kaynar gideriz.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra o telefonu açmanın daha zor olduğuna (aramamasının nedeninin bu olduğuna) inanmak isteyen minicik bir parçam varsa da hala, bir şeyleri ayakta tutmaya yetmiyor. Bittiyse bitmiştir, dostluklar biter. O yazıları yazarken ölmediysem, şimdi hiç ölmem.

Ama gülmüyorum bu duruma, çünkü yazık. "Knock knock joke"lar komik olmuyor gerçekten de.


15 Eylül 2015
Kumasi, Gana

Bir minik Aydın mutluluğu


Aydın'daydık birkaç ay önce, bir canım dostumun nişanında. Yıllardır bir araya gelmemiş insanların buluşması da demekti bu organizasyon; hatta yıllar önce birbirini aramayı kesen insanların da... Yok aslında, öyle demeyelim: Yıllar önce, daha hiçbiri evli değilken kızın sevgilisi "bu çocuk neden sürekli seni arıyor?" diye kıskançlık krizine kapıldığı için kızın aramayı kestiği, çocuğun da bir süre sonra mesajı aldığı, diyelim... Çünkü bazı insanlara karşı cinsler arasındaki dostlukları oturup anlatmak, kabullenmelerini beklemek, ya da onların kıskançlık krizlerine boyun eğmek gerekir. Arkadaşım boyun eğmişti (ben böyle bir durumda ne yapmıştım, bilin bakalım).

O zaman çok üzülmüştüm yitip giden bu arkadaşlık için. Haddimden çok üzülmüştüm ve hırslanmıştım muhtemelen, çünkü durum beni hiç ilgilendirmiyordu aslında. Sadece çocuğun üzüldüğünü görüp üzülüyordum, başta soruyordu çünkü "beni neden aramıyor?" diye, kendimi kötü hissediyordum, "bilmiyorum" diyerek yalan söylediğim için, yalan söylediğimi tahmin ettiği için, tahmin ettiğini bildiğim için...

Bunlar geçiyordu aklımdan nişan yemeğine giderken. Şimdi kızın da, çocuğun da yanında eşleri vardı. Bakalım birbirlerine kibarca selam verip geçecekler miydi, eşlerini tanıştıracaklar mıydı, falan filan... Yine üstüme vazife olmayan bir merak içindeydim. Bunlar biraz da işsizlikten oluyor tabi. Koca grubun içindeki üç yalnız kişiden biri olunca dikkati böyle şeylere veriyor insan.  Bunlara ve fotoğraflara. Çok fotoğraf var o nişandan. Çiftlerin dans fotoğrafları.

(Kaan ve Yalçın'a teşekkür etmem lazım her zamanki gibi; özellikle de Yalçın'a. En boktan zamanlarda beni kurtaran, uzattığım el havada kaldığında tutan onlar oluyor. Bu kadar büyük bir hassasiyete sahip olacaklarını asla öngöremezdim.)

Neyse, masamıza oturduk. Kızla çocuk da yan yana oturdular, öyle denk geldi. Yanlarında da eşleri... Rakılar kondu, "ee daha daha nasılsınız"la başlayan sohbetler derinleşti. Bir ara baktım, çocukla eşinin yaşadığı şehir üstüne koyu bir sohbet başlamış, kız da tarihçi olduğu için konuşacak şey bol. Herkes birbirini evine davet ediyor, gülünüyor, eğleniliyor; sanki hiçbir şey olmamış, aradan hiç görüşülmemiş yıllar geçmemiş gibi, tıpkı eskisi gibi.

Aynı kara masada oturur gibi.

Onları izlerken neredeyse ağlayacaktım sevinçten. Ağlamam kimseye bir şey ifade etmeyecekti, dikkat çekmemek için kalkıp dolaştım ben de, kadeh filan tokuşturdum diğer masadaki arkadaşlarla. Muhtemelen kimse kimsenin evine gitmeyecek, hiç gerçekleşmeyecek bir "mutlaka görüşelim, kahve içelim" yalanı gibi unutulup gidecekti o planlar ama olsun. Benimle hiç ilgisi olmayan bu şeye başta nasıl üzüldüysem, şimdi de sevindim ben.

Küçük şeylerle mutlu olmadığımı söylerler bir de... Ben hiçbir şeyle bile mutlu oluyorum dostlar.

 

ergenlik sivilceleri

Güzel bir epigraf koysam yazının inandırıcılığı daha yüksek olurdu ama kitaplığım yanımda değil. Sonradan bulursam, dönüp eklerim.


Bugün bütün günümü önce yalnız ölmeyeceğimi düşünmeye, sonra da yalnız öleceğimi düşünmemeye çalışarak geçirdim ama başarılı olamadım. Düşünmesem de kendini hissettiriyor lanet şey. Midemden dışarı, yumruk darbeleriyle çıkmaya çalışan bu duyguyu görmezden gelmek pek mümkün olmuyor bu kadar bulantı içinde.
Genelde rol yapabiliyorum; ama bazen mutluluğunuz bana çok fazla geliyor. “Bunu görmek istemiyorum, bunu sakla, bunu gösterme, bu kişiyi takip etmeyi hepten bırak” hezeyanına yakalandığımı fark ettiğimde telefonu elimden bıraktım. Ne fayda, hepiniz oradasınız biliyorum. Kimse hatırlamıyor, kimsenin umrunda değil ama ben her gördüğümde hatırlıyorum: Sen benim en yakın arkadaşlarımdan birini aldatmıştın şekerim, ömür boyu mutluluklar dilerim. Senin yüzünden o kız iki ay kendine gelememişti, “she said yes” fotoğrafın çok hoşmuş tatlım. Hayatının yirmi beşinci aşkıyla (ya da yirmi beşinci “hayatının aşkı”yla) evlendiğin için çok mutluyum balım. En son sevgilinden ayrıldığında intihar ediyordun, öyle bir şey hiç olmamışçasına toparlandığına çok sevindim canikom.
Siz her şeyin en güzelini hak ediyorsunuz.

Gerçekten sevindiklerim de var, olmaz mı? Mesela bir arkadaşım var. İlkokulun ilk gününde, ilk ders öncesinde tanışmıştık. İkimiz de birbirimizi ayrı bir önemseriz bu yüzden. Anadolu Lisesi sınavlarına beraber çalışmışlığımız vardır, o solak olduğu için doğru yaptığı soruların yanına attığı “tick”lerin ters olmasını garipsediğim gibi saçma detaylar hatırlıyorum. Annelerimiz salonda oturup bizi çalışıyor zannederken fayansın üstünde kolonyalı pamuk yakıp neredeyse mobilyaları ateşe vermişliğimiz filan da vardır; benim gibi akıllı uslu biri için epey çılgın hikayeler sizin anlayacağınız... Yine beraber çalıştığımız bir gün, banyonun aynasında yüzüne krem sürerken görmüştüm onu, ergenlik sivilceleriyle başı derde girmeye başlamıştı daha o zamandan. “Bende hiç çıkmadı” demiştim. “Büyüyünce çıkar” dedi. Kalbim kırıldı. Kalbimin ne kadar kırıldığını o an anlamadım.
Farklı okullara gittiğimiz için koptuktan ve yıllarca görüşmedikten sonra Facebook sayesinde tekrar bir araya geldik bu arkadaşımla. Görüştük arada bir, daha çok uzaktan haberleştik, geçenlerde bir gün “burada olacak mısın Ekim’de?” dedi. Orada olmayacaktım Ekim’de. Üzüldü. Gerçekten üzüldüğüne inanıyorum. Ben de üzüldüm aslında biraz, orada olsaydım evlendiğini görmek isterdim. Aile ya da komşuluk ilişkileri gerektirdiği için değil, aynı sırada isteyerek yan yana oturduğumuz için edindiğim ilk arkadaşımdı ne de olsa. Ama ben biraz da üzülmedim. Kendimi o banyodaymış gibi hissettim çünkü yine. Kalbim öyle bir kırılmış ki şu an bile o anı, o banyo aynasındaki yansımasına bakışımı gözümün önüne getirebiliyorum ve aynı şeyi hissediyorum.
Benim neredeyse hiç ergenlik sivilcem çıkmadı. Bunun için üzülecek değilim tabi ki, ne iyi etmişler de çıkmamışlar. Ama ergenlik sivilcesi çıkaran herkes gitti. Herkes büyüdü, ben kaldım. Bu kadar çekilmezmişim demek ki. Bu kadar lanet bir insanmışım. Ukala, kibirli, sıkıcıymışım. Benimle beraber olmayı bırak, bir çay kahve filan içmeye bile değmezmiş. Çirkinmişim belki, bilmiyorum. “Patates”mişim. Gerizekalıymışım. Cahilmişim. Kötüymüşüm. 
Ya da tam tersi? “Onun için fazla entelektüel”mişim. Öbüründen çok daha kendimi geliştirmişmişim. Diğerinin yaptığı müzik bana uzaylı istilası gibi geldiği için o iş herhalde olmazmış. Belki iyi bir işim varmış, fazla kazanıyormuşum. Evim de ne güzelmiş. Bağımsızmışım da, kimseye ihtiyaç duymuyormuşum. Erkekler benden korkuyormuş.
Bunlar illa ki kendim için düşündüğüm şeyler değil. Fikir yürütüyorum; çünkü ortada bir derdin olması gerektiğine inanıyorum. Yani birisi bana çıkıp “seni aramadım çünkü evde ot içip 31 çekiyordum” diyebiliyorsa, onun ne kadar saçmasapan biri olduğundan bağımsız olarak, bende de bunu dedirten bir şey olmalı. Bir şey olmalı, olduğuna emin oldum yıllar içinde; ama ne olduğunu bulamadım. Sordum da etrafa, kayda değer bir şey söylemediler. Psikologlar böyle şeyleri düşünseler de söylemezler zaten. Beklemiyorum bunu. Rakı masasında, en sevdiklerin söylemedikten sonra...
Ha, o sevdiklerime de sinir oluyorum. Ne o öyle sanki benim bilmediğim bir şey biliyormuş gibi bir gülümsemeyle “o işler hiç belli olmaz” demeler falan? Tsss, sometimes. Bunu diyen herkes şu an evli, nişanlı yahut içinde mutlu olduğu bir ilişkiye sahip. Aynı kişilerin, yalnız oldukları zaman hiç böyle laflar etmediklerini bilmesem, belki azıcık güvenirdim. Ama biliyorum. Üç beş ay yalnız kalınca dünyanın en istenmemiş insanıymış gibi davrandıklarına şahit olacak kadar zaman geçirdim hepsiyle. Hepsinin hayatından seksen tane insan geçti benim yalnız olduğum asır içinde; evlendiler, boşandılar ve tekrar evlendiler hatta; ve tüm bu süre içinde, biriyle birlikteyken en mutlu olmak gibi, yalnızken en mutsuz olmak da onların tekelindeydi. Çünkü birinden ayrılmak hiç kimseden ayrılmamaktan daha büyük bir mutsuzluğa hak tanıyordu. Yani, kaç yıl kaç ay kaç gün olduğunu hatırlamıyor gibi yapmayı artık daha uygun bulduğum yalnızlığımla bile, mutsuz olmaya hakkım yoktu aslında. Ne konuşuyordum yani? Ne anlatıyordum, yeni bir şey mi vardı?

Hiç.
Velhasıl, kendini değersizleştirdiğini zannederek büyüdüğümüz herkes şahane birer insan evladı oldu birilerinin gözünde. Bana da şişe çevirmece oynarken “en büyük korkun nedir?” diye sorduklarında hiç sektirmeden “bir daha sevilmemek” demek kaldı. Dünyanın hangi ülkesinde olursam olayım hem de. Her gün, her dışarı çıkışım, tanıştığım ve ilgimi çeken her yeni kişi bu fikre atılan bir cila. Sivilcem de yok zaten, pürüzsüzüm vallahi. Pırıl pırıl parlıyorum artık yalnızlıktan.
Işıkları kapatabilirsiniz.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!