... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

SnowBreak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SnowBreak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ben hiç... Uludağ'a gitmedim!

Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.

Hem de ilk kez kayak üstüne portakal keyfi yaptım. Alçak basınçta daha iyi oluyormuş, deneyimledim, sabitledim. Bir yandan da tek kulağımda çalıp duran albümü dinlerken dedim ki, kayarken dinlenecek en iyi Büyük Ev Ablukada şarkısı "nasıl istediysen öyle işte"dir. Tam kararında bir gaz.

Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.

Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.

Masadaki en kıdemli adam olmaktan çok uzaktım, benimle kadeh tokuşturan adamın 11. kar tatiliydi bu mesela. Öyle bir mazi. Ama gelin görün ki, en kıdemli kadındım ve süt yönkurun dişi kısmısına rakı içirmek bana düştü. "Ee" dedim o zaman "madem eşitsiniz, bir dikişte için de görelim."

Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.

Fatoş'u bizim söyleyeceğimiz başından beri belliydi ama yine de müzisyenlerin bir ses vermesi gerekti, onlara ağızlarından girip burunlarından çıkıp "Fatoş almış orağını" dedirtmek de benim kuzenin sevgilisine düştü. İşin acayibi, adam ENSOlu olmak şöyle dursun, Boğaziçili bile değildi. İşte adamın kanına böyle girerler :)

"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!

Son gece, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp kendimizi yollara vurmadan başka bir gelenek olan pijama partisi vardı, herkesin en janti pijamalarını çekip gittiği cinsten. Ben nasıl gittim, hiç bilmiyorum. Ne giyerek değil, nasıl. Kendimde değildim, yeni uyanmıştım; nasıl da kısacık, musmutlu bir hayalden uyanıp ölesiye mutsuz oldum aniden, nasıl kaldırdım kendimi yataktan ve gittim o pijama partisine ve oldu, oldum ben sonra... Bilmiyorum. Topladım. Oldum. Olmuşum ben.

Sonra bir an aha, dedim, sıçtığımızın resmidir. Aslında zevk, renk, entellekt değil takıldığım. Adamın beni canımı acıtmayacak şiddette (şiddetin ne hoş) çekip alamayacağından korkuyorum. Bunca naif adamlara tutuluyorum.

Ve bu kez ben soruyorum: "Çekimin hiç mi önemi yok?"

Tamam, ilk adımları ben atacağım o zaman, bebek adımları da olsa. Ya sonra? Reddedilmek değil derdim. Sonunda hiçbir şey olmamış gibi bu aşkın katilini karşı taraf ilan edip kendi içimde, sanki o adımları ben atmamışım gibi uzaklaşmak. Sakin sakin uzaklaşabilecek miyim? Yoksa kaçacak mıyım topuklayarak? Hiç hoş değil, hiç havalı değil bu.

Benim biriyle çıkmam için kalbimin şöööyle bi çarpması lazım, ondan bilmiyorum kalbi sonradan şok etkisiyle nasıl çarptıracağımızı. Ve nasıl iki kez kahve içip sonra, konuşmadan "olmadı" diye karar veriliyor ya karşılıklı, buradan sonra nasıl o ilk ana dönülüyor, bilmiyorum.

Eski kafalıyım oğlum. Oyunda atılgan, gerçekte titrek. Bu bir doğruluk/cesaret oyunuysa, ben doğrulukla kendimi ifade edeyim, karşı taraf cesaretle bana yaklaşsın istiyorum. Bir geceden sabaha oturup (tövbe, tövbe) batının ahlaksızlığını aldığımız gibi devam etsin hayat istiyorum. Aşk mümkün olsun hala, haydi o da gelsin benimle olsun istiyorum.

Ve Monte Baia'da olan Monte Baia'da kalır, o yüzden fazla bir şey söylemiyorum.

Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*

Evet ne diyorduk, Levent Yüksel bise çıktığında ben bir önceki şarkının, benim şarkımın, kendimden geçercesine eşlik ettiğim "ölürüm yoluna, ölürüm de yine boyun eğmem"lerin yarattığı boğaz ağrısı içinde oturuyordum. Bise halim kalmamıştı, ve şunu düşünüyordum: Acaba hep böyle mi oluyor? Acaba benim halim tam da kuyruğuna gelmiş, mevsim bahar olmuşken mi kaçıyor?

Bilemedim.

Yoruldum galiba. Yorulmuşum tatilde. İstanbul, tatilde de olsam çok özlüyorum seni. Gel öpeyim gerdanından.


(13-17 Şubat 2011, Uludağ)
Fotoğraflar için fahri ENSOlu/fahri kuzen Emre'ye teşekkürler.



* Bu yazıda; aşk mümkün müdür hala, ya sonra, yarim İstanbul, dedikodu, med/cezir, karaağaç, kaybedenler, bu gece son, haydi gel benimle ol, bu aşkın katili sensin, sultanım, tövbe, yarabbim, ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve yeter ki onursuz olmasın aşk var. Bu yazıda; yemenimde hare var, gel gel sarışınım, zalim, değer mi hiç, ayrılmam, kadınım yok.

Bir de hem tatilde, hem yazıda olmayanlar var... Levent Yüksel, Tuana'yı söylemedi. Sezo'yu bekliyor olmalı Tuana, o olmadan söylenmiyormuş o şarkı.


Biz de istememiştik ki zaten.

Kar mavisi

Beyaz... İnsanın gözünü acıtacak kadar, deterjan reklamlarına taş çıkaracak kadar beyaz. Kırmızı camlı gözlüklerini takarsın, ortam pembeleşir. Gözlük takmak zorundasındır, yoksa güneşin ve/veya yağan karın gözüne girmesi kesindir ve göze girmek burada gerçek anlamıyla kullanılmaktadır.

Korprıt kafanın haftasonu kaçamağıdır kar sporları (korprıt kafaların ortak hobilerinden çeşitli vesilelerle bahsedilmiştir veya bahsedilecektir), ayaklarının altında bir kez karın ezildiğini duyan herkesin CV'sine gönül rahatlığıyla eklediği bir şeydir aynı zamanda. Kar sporlarından da snowboard'dur bu genelde; şimdi korprıt kafanın board'a neden daha sıcak baktığı konusunda elimde veya aklımda kesin bir delil olmadığı için ahkam kesemiyorum.

Aktivitelerden ziyade onlara katılımın gelenekselleştiği bizimki gibi okullarda okuyan insanlar için Snowbreak, ailesiyle Uludağ tatillerine gitme alışkanlığı olmayan gençlerin bol kar içinde kar meleği yapmakla başlayan kendini kaybetme ritüeli olarak karşımıza çıkıyor. Bu arada eğer önceki yıllarda işi öğrenenlerin sonrakilere öğrettiği bir devir-teslim töreninin ve bu dersin tek ücretinin fazladan yapılacak bir shot olmasının hafifliği içindeyseniz (Snowbreak tatillerinin alles inclusive olduğundan bahsetmiş miydik?) o zaman gözü, kulağı ve bacakları açma zamanı gelmiş demektir: Kar, bundan sonra daha çok sevilecektir.

Şahsen, iki ayağımı tek bir tahtaya bağlamayı sevmediğim için benim için kayaktan başka çare yoktu. Küçükken neden kaykaya değil de, patene ilgi duyduğum da böylece açıklanabilir. Kayaktan board'a dönmek çok sık görülen bir yan etki olduğu için çevremde, bu ihtimali sıfırlamak için dünyanın en güzel kayaklarını satın aldım bu yıl, artık tamamım :)

Kayağın sevdiğim yanı sadece hız, yüzüme çarpan rüzgar veya terletmeyen soğuk değil şüphesiz; o koca kar pantolonunun içinde olmak, hiçbir zaman mont giymek zorunda olmadan poların üstüne ICAMES formamı geçirip kendimi dışarı atmak, sabah 9-akşam 5 kaymak veya altından kalkamayacağım kadar zor pistlerde kayaklarımı elime alıp aşağı yuvarlanmak (en azından kızak yaptım işte!) ve sonra artık pistler kapandığı için mecburen, hoplaya zıplaya sıcak çikolata içmek için lobiye gitmek, bir koltuğa uzanmak veya yer yoksa dostların yanında, yere oturmak. Yere oturmak, işte!

Topuklularla hissetmediğim coolluğu kar pantolonuyla hissetmemin sebepleri var; birincisi muhtemelen kendimi etrafımdaki herkesle eşit şişmanlık veya zayıflıkta hissetmem, diğeri de bir otel lobisinde yere oturmak gibi her yerde rahatça yapamadığım şeyleri yapmaya hakkım olduğunu düşünmem. Yine muhtemelen sadece benim veya belki bir-iki kişinin daha anlayabileceği bir şeye benzetmem gerekirse kar pantolonu hissiyatımı, ikinci ilk StepS toplantıma benzetirdim. Üstümde yandan cepli kahverengi pantolonum ve siyah Nike şapkamla (alabildiğine paspal halimde) kulübün kalabalığına sesimi duyurmak için kara masanın üstüne çıktığımda ne hissettiysem, aynısını her yıl, her karda hissediyorum.

Bu yıl acayip şeyler de olmadı değil. Eski erkek arkadaşıma çok referans verdiğimi söyleyen Erce'yi haklı çıkararak bir tespit örneğin: Eski erkek arkadaşla gidilecek en iyi tatil, kar tatilidir. Çünkü etrafta aynı veya farklı renklerde ICAMES formaları olsa da bir sürü, illa ki yalnızsınızdır kayarken ve onun size kaymayı (ama önce düşmeyi!) öğretmiş olduğunu sürekli olarak hatırlamanız gerekmez. Yine de, gelenekselleşen birtakım aktivitelerden kaçmakta fayda olabilir; fatoş orağını almışsa almıştır, buna beraber tanık olmanız gerekmez. Daha önce de buna benzer bir şey dediğimi hatırlıyorum.

SK'nın şu anda son demlerinde olması gereken SportsFest'teki başarısızlığı ile bu yazının aynı haftasonuna gelmesi tamamen tesadüf. Yine de, tee Şubat ayından bugünlerin geleceğini görebilirdik herhalde: Yani, kendi kulüplerinin düzenlediği partide ve üstelik Kartalkaya'da, gidilecek başka hiçbir mekan yokken, işletmecilerle yumruklaşıp gecenin bir vakti herkesi mekandan defettirmek, bana tam da bir sportmanship brotherhood kibirliliği gibi geliyor, itiraf etmek zorundayım. Tam mekandan otele giden tünelde şüpheli bir koku içinde ilerlerken, keşke dedim kendi kendime, Portakal Suyu'nda bir de eski SK başkanı olsaydı da şu beceriksizliği duvardan duvara çekiştirebilseydim.

Bir de bana biri şunu açıklasın nolur nolur nolur: Kartalkaya'nın ortasında, yüzde 90'ı Boğaziçili olan, yüzde 2'si de Nokia tanıtımı için gelmiş insanları barındıran bir otelde neden ama neden, akşam yemeğinde kolbastı eşliğinde dans edilmesi beklenir? Yemekte dinlemek isteyebileceğimiz müzikler CD'miz Ank Crew'la karıştırılmış olacak, bu işkenceye maruz kaldık 4 gece boyunca.

Yine de bu yılki iki kar kaçamağımın bende öncekilerden ayrı bir yeri oldu: Ben yalnız olduğum ve yanımdakilerin çoğunun sevgilileri olduğu için daha yalnızdım ve bu daha güzel bir duyguydu. Size bir sır vereyim mi? Telesiejde ve yalnızsanız, boşlamak süper bir duygu. ("8 yaşında ve aşıksanız, hayat çok güzel" diyen sarışın çocuğun olduğu çizgi filmi hatırladım birden, onun adı neydi ki?) Önüm, arkam, sağım, solum şu aşağıdaki manzarayken, uyanık rüyalar gördüm, hem de ne rüyalar, "daydreaming dedikleri böyle bir şey olmalı" dedim kendi kendime.

"Our truest life is when we are in dreams awake."

Henry David Thoreau

Gözümü kapattığımda gerçekten hissettiğim, batonlarımı tutmayan elimi uzattığımda tuttuğum ve bir kısmını hala gördüğüm rüyalar -hayır,- hayaller gördüm.

Günün sonunda gözlüklerini çıkarırsın ve asıl ve yan renkler skalasında sana hiç öğretilmeyen bir görüntüyle karşılaşırsın: Beyazdan kırmızı çıkmış, ve mavi kalmıştır.

Kar mavisi.

(Bu arada, telesiej bir Öztürk Serengil lafı mıdır?)

(Şubat-Mart 2010; Kartalkaya, Uludağ)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!