... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

8, 9, 10...



Bir video izliyorum. Acayip gülmüşüm. O kadar mutluydum ki -mutluymuşum diyemeyeceğim, hatırlıyorum-, uzun süre sonra anadilimde konuştuğum dostlarım bilgisayar ekranında değil karşımdaydı, rakı sofrası vardı; kendi kendime, odamda çalmak zorunda değildim dinlediğim müziği çünkü bak içeriden geliyordu en sevdiğimiz fasıllar, benim için bir kestaneli pasta vardı (sevdiğim pastalar mevsimlere göre değişiklik gösterebilir), hava bile mevsim normallerinin üstündeydi ki bu kadar olur. Bir de beni görmeye gelen bir adam vardı, “seni özledim” demişti ben uzaktayken, ben de inanmak istemiştim. İnanmıştım da herhalde, başka programlarını bozup da bana geldiğine, kendi arkadaşları yerine hiç tanımadığı insanların arasına girdiğine göre, diye düşünmüştüm, sarhoşluk özlemesi değilmiş o. Gülerken elimi omzuna koymuşum videoda. O kadar uzun zamandır elimi beni özlediğini söyleyen aile bireyi ya da dost dışında birinin omzuna koymuştum ki, biraz da onun için gülüyordum, o belli (o sadece bana belli). 

O adam ertesi sabah kalkıp gitti. Ne oldu ben de bilmiyorum. Çünkü size gelen adamlar bazen sadece gelir, sonra da giderler. Çok da bir şey soramazsınız, o zaman çok büyüttüğünüzü sanırlar. Zaten büyüteceğinizi düşünerek kaçmışlardır. Onları rahat bırakmamak size (de) rahatsızlık getirir. Bu kadarını bilmek için bu durumları öyle çok da tecrübe etmiş olmaya gerek yoktur.

Oluruna bıraktığım hiçbir su, yolunu bulmadı hayatta. Ah, pardon; işten kovulmam, bir de bir ara yazmak üzere beklettiklerimin üzerine onları doğrulayacak bir şeyler eklenmesi ve sonuçta, sağlamalarının yapılması, ortaya daha gerçek, böyle elle tutulan, kanıtlanan yazıların çıkması… Bunlar oldu. Oluruna bırakmadıklarım da yolunu bulmadı, o zaman ben daha çok yoruldum. Bırakmak lazım demek ki. Bu zorlamamalar, sormamalar da oluruna bırakmanın parçaları işte.

///

Sen bana hitaben iki satır yazmamışsındır bugüne dek, mesajlarıma bile cevap vermemişsindir belki ama o kadın için videolar çeker, onu kıskandırmak için başka fotoğraflara girer, icabında rotanı değiştirirsin. O kadın, o daha bugün tanıştığın, on beş gün yaşadığı şeyleri hayati bir deneyim gibi anlatan ve senin de soru üstüne soru sorarak anlattırdığın (bana o soruların hiçbirini sormadığını söylememe bilmem gerek var mı?), seninle aynı müzikleri dinlemeyen, senin cümlelerini tamamlamayan, aklının sınırlarını, çağrıştıklarını, az sonra güleceğin şeyi bilemeyen kadın için vardır bunlar hayatta. Bunlar bir haktır. O kadar da olağanlardır ki üstelik, kadın başka kimin kalbini kırdığını bile umursamaz. 

Bazı insanların hayatı, şeylerin yıllara yayılabildiğini görme çaresizliğinden uzak geçmiştir.

///

Bir eşiği geçtiğimizin sabahıydı, bir fotoğraf çektim. İnsanın geçene kadar çok önemsediği ve gözünde büyüttüğü, olup bittikten sonra da içten içe aslında geçmek istemediğini fark ettiği ya da belki de sadece o an yalnız olmanın (yine yalnız olmanın) hüznünün galip geldiği bir sabah, dünyanın ilk kez ayak basılan bir çarşısındaki bir fotoğraf, yerde biri kendiliğinden oluşmuş, diğeri endüstriyel iki küçük kalp. Kendimi birazcık iyi hissetmiş ve yabancı bir memlekette tek başıma dolanmanın da güzel olabileceğini hatırlamıştım. Neredeyse tüm dükkanların kapalı olduğu bir şehirde, hediyelik eşya dükkanından hediyelik eşya olsun diye yapılmış bir buzdolabı mıknatıslı not defterciğiyle kalem alıp, nehir üstünde salınan teknelere gitmiştim içmek ve yazmak için. Yazmak bana çok iyi gelmişti, içkiye atfedememiştim bile bu iyileşmeyi.

Bugün bir fotoğraf gördüm, yerde kendiliğinden oluşmuş bir kalp. Çimento ya da kaplama malzemesi her ne ise kırılmış, tam da kalp şeklinde kırılmış, kırıkları da içinde duruyor. Ve bunu sevinçle, sevgiyle paylaşmış biri. Tıpkı benim yaptığım gibi, ama bir farkla, benimkisi etiketsiz. +0. Üstünde sadece benim adımın yazdığı davetiyeler gibi, çok tatlı, pek şeker ve dümdüz.

Keşke “insan kalbi en fazla 7 kez kırılabilir” gibi bir şey olsaydı, bu gerizekalı kalbin bir parça kağıt kadar aklı olsaydı da kendine bir katlanma sınırı koysaydı. 


21 Temmuz 2016, Heybeliada

Asteroid AA233'e veda


Hostelin yerini taksicilere kolay tarif etmeyi, burada kısa süreliğine kalan Amerikalı iki gönüllü kızdan öğrenmiştim; "Ako Adjei Park" demişlerdi, "aqua-jay gibi telaffuz ediliyor." Bundan yaklaşık 5 ay sonra, son birkaç günüm için bu ilk durağıma tekrar döndüğümde artık mahalleyi üç beş sokak öteden tanıyacak, nerden gelirken taksiye kaç cedi vermek gerektiğini bilecek, hatta bi' cesaret, gecenin on buçuğunda sokakta yürüyebilecektim. 


Gana'daki ilk mahallem bu; Osu semtindeki Ako Adjei. Üstünde bir palmiye ve bir de papaya ağacı olan minik bir gezegen. Asteroid AA233. 


(Bir de çiçek var gibiydi hatta ama o henüz dalında duran bir yazının konusu.)


Hoşçakal Gana.


23 Aralık 2015
Akra - Gana

Pırasa gibi saçlarım

27 Kasım, ilk erkek arkadaşımın doğumgünüydü. 30 yaş. Kız arkadaşı, oldukça kalabalık bir  gruba mesaj atarak birkaç saniyelik bir video çekip göndermemizi rica etti, sevgilisine süpriz yapmak için. Önce uğraşmak gelmedi içimden, İngiltere'ye, Londra'ya kadar gitmişken, onun buluşacağımız mekanın kapısından dönüşü geldi aklıma. Yorgun hissettim kendimi. Diğer arkadaşları düşünsün ya bana ne, dedim. Nedir yani, çok mu önemliydi o videodaki varlığım? Çok mu umursayacaktı sanki?

Sonra kıyamadım. Çok seviyorum hala onu, 7 yıllık sınıf arkadaşım, ilk erkek arkadaşım, hala hatırladığım o kaçamak ilk öpücüğüm. Uğruna belki en çok ağladığım kişi... Ben de kutladım doğumgününü. Afrika'dan selam yolladım. Benim için ne kadar özel olduğunu umarım biliyorsundur, dedim bir de. Yolladım kız arkadaşına.

Doğumgününden bir süre sonra bana bir mesaj attı. Daha o sabah başka biriyle yaptığım ne idüğü(müz) belirsiz bir konuşmanın samimiyetsizliğini üstümden atmamıştım mesajını okuduğumda. Çok mutlu olduğunu söylemiş, çok da şaşırdığını; inandım ikisine de. İyi olduk, kötü olduk ama sahte olmadık ki biz hiç? Yakında görüşmek üzere sözleştik. Kız arkadaşıyla da en kısa zamanda tanışmayı umduğumu söyledim (Bu sabah itibariyle dileğimi değiştiriyorum: Nişanlısıyla en kısa zamanda tanışmak istiyorum artık). Seni çok farklı seviyorum dedim. Yanlış anlaşılmaktan hiç korkmadan söylemek bunu, büyük nimet.

Sonuçta, yaptığım şey karşımdakini de beni de çok mutlu etti. Her zaman bu kadar mutlu olmuyorum başkaları için bir şey yaptığımda. Hayatının büyük bölümünü telefonun başında çaresiz bekleyerek geçirmiş biri değilim ama, Gana'daki son serbest gecemde birini son kez göreceğimi düşünerek plan yapmadım mesela. Sonra da biraz pişman oldum. Neden hep ben bekliyordum, benim olayım da bu muydu? Neden birileri bir şey istediğinde illa yapmak, bulmak, almak için uğraşıyordum?

Bu insanlara değer verdiğim için tabi. Aslında soru şöyle sorulmalı: Karşılığında aynı değeri görmediğim halde neden çabalıyorum?

Büyüklük bende kalsın, ben yanlış bir şey yapmamış olayımcılık bu çoğu kez. Tüm mesailerimin, zaten şirketten ayrılacak olmama rağmen gönüllü işimde bile son güne kadar, performansımın son zerresine kadar, uykusuzluktan neredeyse bayılana kadar çalışmamın sebebi de bu. Bir şey benim yüzümden olmayacak korkusuyla kendi konforumu ve bazen de isteklerimi hiçe saymak; kimsenin konuşmadığı sessizliklerde kendimi sorumlu hissedip ağzımı açmak, kimsenin gönüllü olmadığı yerlerde el kaldırmak (Afrika buna dahil değil, yanlış anlaşılmasın. O çok istediğim bir şeydi.). Sanki kimsenin yapmak istemediği bir işin saplanabileceği en iyi kişi benmişimcesine -ki muhtemelen öyleyim, ama bunlara her zaman değer mi?-.

(Rahmetli babaannem ben küçükken "bu kızın her şeyi bana benzesin de, bir tek pırasa gibi saçları benzemesin diyordum, bir tek o benzedi" derdi. Oysa bir tek o benzememiş. İnsanları memnun etmek için gereksizcesine bir çaba gösterme huyum da benzemiş ona.)

Ama bazen değiyor ya, o anlar pek çok hayalkırıklığına bedel. Ve ben de böyle bir insanım. Bu yaştan sonra bunu değiştirmeye çalışmak yerine kabullenmek; karşılığını alamadıklarıma üzülmek yerine aldıklarımı daha büyük bir coşkuyla karşılamak daha doğru belki.


23 Aralık 2015
Akra - Gana

Sınırlar flu.

Yaptığım peşinden gitmek mi, umitsiz görünmek mi gerçekten bilmiyorum.
Ne noktada yeterince uğraşma sınırını geçip, rahatsızlık vermeye  başladığımı tahmin edemiyorum. Yani ne bileyim, bir adamın evini habersizce ve baskına gider gibi ziyaret etmek ikinci tarafta elbette, bu gibi ekstrem örnekleri görünce anlıyorum ama sınır benim için flu.

(Ben yapmadığım için olmadı dememek uğruna ne kadar ve ne kadar süre çırpınmak gerekiyor? Kaçan kovalanıyor mu, kovalayan kazanıyor mu?)

Ortadan kaybolan insanlar için de mutlaka kendimi suçladığımı fark ettim; bu yüzden kimseyi kesip atmıyorum galiba. Hep geri gelebiliyorlar. Çünkü ben onlara yeterince ilgi göstermemişimdir, ben yeterince gülümsemişimdir, ben yeterince az anlamamışımdır, ben yeterince hızla kendileriyle yatmamışımdır, ben aramamışımdır...

O kadar yalnızım ki hep kendimi suçlu bulabiliyorum.
Nelere göz yumduğumu, benim için mucize olacak şeylerin ilişkilerinde mutlu arkadaşlarıma ne kadar doğal, sıradan ve hatta önemsiz geldiğini görünce anladım. 

Bir ilişkinin nasıl kurulduğunu, "ilişki dinamikleri" diye adlandırılan oyunları, hareketleri, kontrol arayışlarını, cilveleri bilmiyorum. Arada bir "bir ilişkide olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum" derken, bunları kastediyorum aslında. Beynim adeta boş bir levha.

Herkes için 1 esas kız / oğlan olduğuna, ruh eşi kavramına falan inanmıyorum ama, doğru kişilerden biri karşıma çıktığında, neyi bilip bilmediğimin bir önemi olmayacağını düşünürdüm. Hop diye oturuverecekti parçalar sanki. Elbette birbirimizi tanımak için bir süre, hatta uzun bir süre gerekecekti ama bu, acaba arasam mı'larla, ihtiyaç içinde görünmeme dertleriyle, özenle yahut tam aksi, saf bir özensizlik haliyle fitillenmiş kıskançlık krizleriyle, tutarsızlıklarla geçmeyecekti. Gözümün önünde başkalarıyla fingirdemek gibi kabalıklara kalkışmayacaktı ve bunun doğal olduğunu düşünmeyecektim. Özlediysem, özlediğimi söylediğimde olabilecekleri hesap etmeyecektim. Elini tutsam mı, herkese duyursam mı diye dertlenmeyecektim. Beraber fotoğraflarımız olacaktı ve bunları ikimizden başka birileri de görebilecekti. Herkes her an kaçabilir ama, ben onun her an kaçabileceğini düşünmeyecektim. Elimiz ayağımıza dolanmayacaktı kendimiz gibi olmakla olmamak arasında, şüphede. 

Aşık olacaktım. Aşık olacaktı. Bu kadar kolay olacağını sanıyordum, içimde bir yer inanmış çocuk kitaplarının gerçek hayatta ihmal edilebilir olan olasılıklarına.

Gücüm var, şaşırtıcı ama, hala gücüm var. Bunu ilgimi çeken birini görünce anlıyorum, ya da ancak o zaman hatırlayacağım kadar azalmış... Sinisizm zannettiğim şey de, aslında hiç sahip olmadığımı sandığım bir güvensizlik galiba. Bir güvensizlik yerleşmiş içime ben fark etmeden; erkeklere değil, ihtimallere karşı.

Artık karar veremiyorum. Hayatındaki en romantik anın bir yalan olduğunu öğrenmiş, ilgilendiği çoğu erkeğin kendinden 5-10 yaş küçük kızların peşine düşmesini izlemiş biri olarak, bir ilan-ı aşkta daha açıktan reddedilip kendimi aleme rezil etmek gibi yorgunluklarla uğraşmadan nereye kadar ittirebilirim (nereye kadar ittirmeliyim), bunu bilemiyorum. Nereye dayanınca gücümün kalanını toplayıp çekilmeliyim, fikrim yok. Buralar, bu sınırlar tam bir muamma.


Ekim~Aralık 2015
Kumasi, Gana

Çizim: Saul Steinberg

içimde

İçimde, şimdiye kadar hiç hayra çıkmamış bir "güzel şeyler olacak" hissi var dönüşüme dair. Her zaman olduğu gibi beklenti yükseltmemeye çalışıyorum.

Beceremiyorum.

Umut dedikleri bu herhalde ^.^


XXL Zara elbise içinde Arap Bacı imgesi

Rüyamda hemcinslerim olan A ve B kişileri ile, adını açık etmeyeceğim ama rüyalarıma sıkça ve genelde beni huzursuz eden şekillerde giren Adam kişisi vardı (amk herifi sürekli içimde). 

(Parantezi özellikle açtım, çünkü rüyamdan uyanır uyanmaz o sarhoş gibilikle bile bunu yazmışım, "amk herifi sürekli içimde". Neyse ki o sarhoş gibilikle içimden geldiği üzere mesaj atmamışım Adam'a, rüyalarımdan çıkması için. Bu biraz saldırganca olur ve muhtemelen bana hiç yakışmazdı. Üstelik, rüyasında birini görünce, kim olursa olsun, o kişiyle irtibata geçmeyi, bahaneyle hal hatır sormayı şiar edinen bendeniz, Adam da dahil olmak üzere herkesin bunu da bir "karşı cinse yürüme bahanesi" olarak görmeye başlaması sonucu bu konuda daha çekingen davranıyorum artık.

Bir şeyi daha bok ettiniz kısacası.)

Bir kişi daha vardı rüyamda, çocuk oyuncu diyebiliriz. Sihirli Annem dizisinden fırlamış gibi duran, ya da belki gerçekten oydu bilemiyorum, zenci bebe. Hani Defne Joy Foster'ın oynadığı karakterin çocuğu... Üzerinde yaşına göre fazla abiye, tek omuzlu renkli bir elbise (Zara'dan alınmış ve ne hikmetse XXL), kısa saçları tepeden toplanmış, atkuyruğu olmasına rağmen topuz gibi duruyor, renkli de bir tokası var. A, B ve benim oturduğumuz yerde, karşı kanepede biriyle birlikte bekliyor; o biri anne mi, bakıcı mı bilmiyoruz, bu detay önemsiz. Adam'ı bekliyormuş meğer. Adam içeri girip, onunla hemen yan tarafımızdaki, popüler cafélerin olmazsa olmazı dev bir masanın bir ucuna geçiyor, "hiç şaşırmadım!" diyorum yüksek perdeden (bakınız bu da saldırganca olup, bana hiç yakışmıyor). Adam bana bakıyor garip garip, sanki bu bir sosyolojik deneymiş de ben yine anlamamışım, onu sapık filan sanıyormuşum gibi küçümser bir ifade var yüzünde. Oysa ben onu sapık sanmıyorum, sadece benim yanımda olmamak için hep bir alternatifi olmasına içerliyorum: Güzel bir kadın, zenci bir bebek, kim olursa.

Bana bir kitap gösteriyor, ya da veriyor, "oku da öğren" der gibi. Rüya içinde belli ki tanıdığım bildiğim, saygın birinin elinden çıkma. Küçük zencilerdeki Arap Bacı imgesiyle ilgili bir şeyler yazmış. Meğer bir araştırmanın ortasına mı düşmüşüm? Mahcup oluyorum biraz.

Bu arada zenci bebe ve Adam muhabbete devam ediyor, ben onlarla ilgilenmiyormuş gibi yaptığım arada A kişisi (ki çok iyi tanıdığım bu kişi başkasının bedenindeydi galiba rüyanın başından beri) ayaklanıyor. "Eve mi?" diyorum, "yok" diyor ve başka bir şey söylemeden çıkıp gidiyor, anlıyorum ki bir manita durumu var. Bir manita ya da insanın hayatında neredeyse hiç yer etmeyen başka bir kişi... B kişisi bana soruyor A'nın nereye gittiğini, bilmiyorum ama herhalde geçici bir kişinin yanına, diyorum. Yine sinirleniyorum bu duruma biraz. Hem merak, hem öğrenme isteği, dinleme arzusu, hem de bir miktar kıskançlık var bende. Daha ziyade "bir ben beceremedim şu işleri" içerlemesi...

(Yıllar önce, olayı da öznelerini de hatırlamadığım bir şey konuşurken Beyza ile, "kıskanıyorum çünkü" demiştim bir hemcinsim için. "Ne kadar da açıkça söylüyorsun" diye şaşırmıştı. Neden söyleyemeyeyim? Kendime itiraf edebilmişim sonuçta, o daha zordu... Üstelik bunun çok insanca ve benim için epey hak edilmiş bir durum olduğunu düşünüyorum. Giderek daha çok hak ediyorum kıskanmayı, hem kıskanacak şeyler çoğaldığı, hem de ben o şeylerden mahrum olarak haftalar, aylar, yıllar geçirmeye devam ettiğim için... Bu rüyadaki durum da aynen böyle.)

Uyanıyorum.



19 Kasım 2015
Kumasi, Gana

Nefret söylemi


Sizin de kimliginizde T.C. yaziyor, benim de. Ne siz beni reddedebiliyor, aforoz edebiliyorsunuz, ne de ben sizi. Gucumuz birbirimize yetmiyor. 

Ama siz beni utandiriyorsunuz. Kimligimden utandiriyorsunuz. Kendi halinde, kendi inancindaki insan Islami siyasetten, Islami terorden, cihatcilardan, kafa kesenlerden nasil utaniyorsa, siz de beni memleketimden utandiriyorsunuz. Devlet hakkinda kotu konusmaya zorluyorsunuz beni. Turk oldugumu her soyledigimde baska bir skandalla ilgili bir soruya yanit vermek zorunda birakiyorsunuz. Hangi teroristlere karsi, hangi -daha buyuk- teroristleri desteklediginizi herkese anlatmak zorunda birakiyorsunuz. Ilkokul cocugunun bile inanmayacagi yalanlarinizi, tutarsiz masallarinizi acik etmek zorunda birakiyorsunuz. Bundan hic beis duymaksizin anlatmak ve boylece, icinden cikamadigim, sokaga cikarak ya da oy vererek degistiremedigim sizlerden kendimi soyutlamak zorunda birakiyorsunuz. Bu yariya degil, diger yariya dahil oldugumu defaatle vurgulamak zorunda birakiyorsunuz. Turk olarak degil, herhangi bir dunya vatandasi olarak var olmaya, iyi olmaya, ahlakli olmaya devam etmek, bunlari olmak icin fasist yahut din tuccari olmak gerekmedigini surekli, surekli, surekli tekrarlamak zorunda birakiyorsunuz. 

Cok kotusunuz (belki hep oyleydiniz, ama sahne sizin degildi). 

Ben sizin yuzunuzden, gonullu isime daldigim bir persembe gununden kafami kaldirip, pisliklerinizi ortaya dokmeye tesebbus eden gazetecilerin tutuklandigi haberiyle karsilasiyor; kitap okuyarak basladigim sessiz, sakin bir cumartesiye suikast haberleriyle ve onlara sevinen davarca yorumlarla devam ediyorum. Bunlarla artik bas edemiyorum. Gormezden gelemiyor, ama mantikli dusunceye tesrif etmediginiz icin yanit da veremiyorum. Ben cok bir sey oldugumdan degil de, insanliga dair tum temel degerlerimi kaybetmedigimden, sizinle ayni seviyeye inemiyorum. Parayi ozgurlukten, devleti insandan ustun tutmadigim icin sizinle konusamiyorum.

Ben sizden artik gercekten, ama gercekten, nefret ediyorum.


Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!