... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

1. Blogdönümü

Bu yalnızlık nanesine birinci çare, hala müzik dinlerken eve girmek ve televizyonu açıp evde ses yaratana kadar da müziği kapatmamak. Bugün işe yaradı bu. Elimde Tüyap'la yarışacak kadar kitapla dolu bir torba olmasının da etkisi var tabi bunda.

Çünkü yalnızlık nanesine ikinci çare, kitap.

Uzun zamandır şöyle keyifle kitap okumadım. Okuyamadım, başına oturamadım. Oysa bir engelim yok ki? Tamamen yerleştim, başucu lambamı bile tamir ettim, artık hazırım yeni kitap kokusuna ve ilk sayfalara atılan tarihlere.

Sonracıma...
Bilgisayarım var, müziğim var, izlemediğim onlarca film var. Evim var misler gibi, yatağın altında da canavar yok. Yine de evde ses, nefes, sabah bir günaydın... güzel.

Yazıyorum. Yazacak şeyim var hem de bi dolu. Hiç bitmesin.

Unutmuşum bile, yaklaşık 20 dakika sonra blogu açtığım Ekim ayının sene-i devriyesi olacak. Aslında ilk tarih 7 Ekim'miş ama dedim ya, unutmuşum bile. İkinci yılıma girmişim. Blogumun yaratıcısına teşekkürler, o olmasa ne yapardım bilmiyorum (yazar burada "o"nun ne tür bir zamir olduğu kararını okuyucuya bırakıyor).

Kasım geldi. Senenin başından beri diyorum: yılbaşı geldi lan!

Ne oldu, ciddiye almaya başladınız mı şimdi? :)

Püfffft!


Nice mutlu yazılara.

Ya da eski editörün deyimiyle;

Keyifli okumalar.



(31 Ekim 2010, Levent)

Kilise kafası ve Bölüm'e flashback

Bu akşamüstü, bir arkadaşın evlilik töreni bahanesiyle Balıkpazarı'ndaki Üç Horan Ermeni Kilisesi'ndeydik.

Bu işin benim için ilginç yanı, hala bölümde olsam haberimin dahi olmayacağı bu törene davet edilmiş olmaktı. İnsan bölümdeyken pek tutmadığı adamlarla aynı yerde çalışmaya başlayınca, haliyle, onları da düğününe davet ediyor. Onlar da kalkıp gidiyor. Gerçi hakkını vermem lazım, evlenen arkadaş benim hep kötünün iyisi tabir ettiğim, bölümün çirkin yüzüyle takılıp da aslında onlardan biri olmayan bir kız. Bölümün çirkin yüzünün tümü aynı gün evlense zerre kadar umrumda olmazdı sanıyorum.

Bölümün çirkin yüzü deyip duruyorum, bunun ne olduğunu da kısaca anlatmak gerek şimdi. Bana bölümden kalan 3+1 adam vardır; gerisi tanıdık kapsamına, bölüm arkadaşı kapsamına girer. Bir de tüm bu kümelerin dışında kalan birtakım adamlar vardır ki onlar bizim eğlenceli ders anlayışımıza, dersli eğlence anlayışımıza ve dahi hiçbir eğlence anlayışına kendini uyduramamış, tüm olayları yılda bir-iki kere Taksim'e çıkmak olan bir tayfadır. Böyle, kesişim kümemizin aldığımız dersler olduğu apayrı hayatlar sürerken son sınıfa gelinir, artık yılın son beyin yanmalarını yaşadığımız günlerden birinde bir sınava girilir. Sınavda bizimkiler manavdan aldıkları salatalıkları hatır hutur yerler (çünkü o sıralar Sakar Şakir'in otobüsteki "gitti hediyelik yoğurt" ve "hıyar ister misin?" replikleriyle bilinen film kesiti pek revaçtadır) ve olması gerektiği üzre hatır hutur seslerinin yanı sıra bir miktar da kıkırdama peydah olur.

Hemen akabinde sınıfın yarısı (sadece salatalıktan sorumlu bizler değil) kopya çektiğimiz gerekçesiyle, başımızda duran asistanlar da bize yardım ettikleri gerekçesiyle hem dersin hocasına, hem de bölüm başkanına şikayet edilir.

Kağıtlar taranır, kopya olmadığına karar verilir ve bu bellatrix kulunuz, mail grubuna çatır çatır bir mail yazar. Daha yumuşak şekilde söylenemez biçimde, bölümün çirkin yüzünün ağzına sıçan, uzun bir maildir bu. Ne hırsları kalır, ne gözü dönmüşlükleri, iftiracılıkları, ne yüzsüzlükleri...

Söylememe gerek yok, hayatımdaki fevri denebilecek hareketler arasında -ki düşünerek yaptım, o ayrı- en ufak bir beis duymadığım ve pişmanlık hissetmediğim bir harekettir. Birinin hadlerini bildirmesi gerekiyorsa o kişi bittabi ben olacaktım. Başkalarının sözlerine muhakkak eklemek istediğim şeyler olurdu ve çok içimde kalırdı onlar. Pek temiz oldu böyle. Nitekim, feysbuklarına da bi tek beni eklemediler. Ayh.

Dediğim gibi, gelinimiz bu şahıslardan biri sayılmadığından, kilise töreni merakıma da yenik düştüm, sabah Taksim'de patlamış olan canlı bombaya rağmen gittim. Benim için ayakta dinlenen Yasin'den farksızdı; hiçbir şey anlamıyordum, topuklarım beni rahatsız ettiğinden ağırlığımı sürekli bir bacağımdan ötekine kaydırıyordum; kiliseler henüz sinema salonu teknolojisine geçemediğinden ortalardan itibaren kimse gelini ve damadı göremiyordu, bir çocuk sürekli çığlıklar atıyordu... Ama güzeldi.

Dini mekanları seviyorum, bir şey anlamasam da ne anlatıldığını anlayan birilerinin durumdan etkilenişlerini izlemeyi... Kilise korosunun beklenmedik anlarda dile gelmesini ve o sopranonun tüylerimi diken diken etmesini de örneğin. Seviyorum benim etmeyeceğim imam nikahı ısrarının bir türevinin vuku bulmasını onlarca şahidin önünde. Gelinle damadın dakikalarca kafa kafaya verip dualar okunurken öylece durması, bizim "alından öpme" ritüelimizden (çok gördüm, artık ritüel diyebilirim buna) daha değerli benim için.

Resmi nikah olmadan onları da, kendimi de evlenmiş saymam, o ayrı. İşte gerçeğe döndüğümüz cümle budur.

Ha bir de, lütfen ama lütfen, çocukları kilise ve benzeri yerlerde uçak moduna alma opsiyonu olsun. Hiç ses çıkarmasın, hiç titreşmesinler.

Pek seyrek girdiğimiz o anın büyüsü, çığlıklarla bozulmasın.


(31 Ekim 2010, İstanbul)

Işık.

_ Nereye gittin kahvaltıya?

Sabah annemleri almış, evden çıkmaya hazırlanırken ağlayıverdim. Öyle kimseyi başıma toplayacak kadar değil, üç-beş damla gözyaşı döktüm banyoda. Kimseye fark ettirmemek için uygun bir yerdi; zaten iki gündür makyaj yapmadığım için akacak bir rimel de yoktu gözümde.

Çok kötüydüm, çok... düşmüştüm. Düşüktüm, öyle anlar olur ya. Ne kahvaltı, ne anne, ne de akşamüstü gideceğim düğün yoktu gözümde.

_ Taksim'de bomba patlamış, bir ihtimal oraya gittiysen diye şeyettim...

Pulp Fiction izleyenler bilirler, uyuşturucu komasına girildiğinde kalbe adrenalin enjeksiyonu yapılır. Boğulurken su yüzüne çıkmış gibi aniden dikelir kişi.

"Sen beni hiç hak etmiyorsun", "hiç umurunda değilim", "benim kelamlarımın orta yerinde hep sen varsın, ama sen beni hiç düşünmüyorsun"...

Eh, hep giydirecek değilim ya adama. Bir süre yetecek kadar hayat ışığı verdi bana. Minnettarım.

Ve ayrıca, farkındayım.


(31 Ekim 2010, İstanbul)

Tsss - sometimes

Blogda sıkça kullandığım "Tsss - sometimes" etiketine sahip kayıtların tümü; Fatih Terim'in İngilizcesini yardırdığı şu meşhur ve meşum basın toplantısında o lafı ederken yüzünde oluşan ifadenin, çeşitli durumlarda benim de yüzümde oluşmasından mütevellit o etikete sahip oldular.

Lie to Me kafasıyla, microexpression bazında incelersek; böyle ne diyeceğini pek bilemeyen, çok hafif bir tiksintiyle bolca bir "hassirelee ordan" hissiyatı taşıyan müstehzi bir gülümsemedir.

İnsanın başkasına, özellikle küçümsendiğini duyurmak için dediği "ssh!" efektiyle birlikte yüzde oluşması muhtemeldir.

İfade, şudur:

Şekil 1.a. "Tsss - sometimes"

Bu surat blog sayfamın sağ alt köşesinde kendine yer bulur; ayrıntılı açıklamaları için üzerine tıklanabilir.

(31 Ekim 2010, İstanbul)

benim kar meleğinin bi sakatlığı var...

Kendimle ilgili bir şey fark ettim geçenlerde. Böyle çok yorgun olduğumda ve kendimi yatay olarak bıraktığımda bir yere; yer olsun, yatak olsun, hep bir dizimi kırıp ayağımı diğer bacağımın altına sokarak yatıyorum. Kesinlikle vitruvian man gibi hayat maksimumda pozunda değil; ama hazırol pozisyonunda da değil.


Şöyle bişi yani:

Böyle bir durum var işte, neden bilmiyorum.

(Ekim 2010, İstanbul)

Yazının ikincisi, kitabın sonu, sanal alemin ne ilk ne de son dedikodusu

Kitapların sonunu önceden okumam Harry gibi. Öyle saçma şey mi olur? Hakkında hiçbir şey bilmek istemem hatta mümkün mertebe.

Merak kediyi öldürür, okuma zevkini arttırır.

Lakin bir blog takip etmeye başladığımda gider ikinci yazıyı okurum. İlk yazı dertlidir; ya ne yazsam derdiyle ertelenmiş, ya da fazlaca "ciddiye alınmamış"tır. Ayna karşısında yarım saat, yataktan kalkmış birine benzemeye çalışmak tarzı bir ciddiye alınmayıştan söz ediyorum. Evet, tam da böyle.

Şimdi ben mesela, desem ki mesela, hiç tanımadığım bir adamın yazdıklarını büyük merakla okuyorum. Bir "internet crush"ım var; adını biliyorum, yüzünü hiç görmedim. E merak ediyorum desem, mesela.

Bu sanal alemin ne ilk, ne ikinci, ne de son meselası olurdu.

Pek bir önemi de olmazdı da işte, uçup gitmesin diye yazdım.


(31 Ekim 2010, Hisarüstü)

bu korkular çok yeni(den) kalmış bana

öyle bi şarkı vardı dimi, vardı... "bu korkular çok eskiden kalmış bana" o zamanlar demet sağıroğlu'nu severdik, falan. sonra sevmedik değil belki ama sevecek bir şey kalmadı. 50 izleyicili, hiç güncellenmeyen blog gibi.
*
küçük harfli bir yazıya daha hoşgeldiniz.


anneme bir gün sormuştum:
_ beni küçükken biri boğmaya filan çalıştı mı?
annem gerçekten böyle bir şey olmuşçasına panikledi:
_ hayır canım, nerden çıkarıyorsun?!

ben boynuma çok sıkı şeyler bağlayamam. boğazlı kazak giyemem, tasma kolye tabir edilen şeyleri takamam. boynumu sıkarsa biri, giderek yükselen bir perdeden çemkirirken bir yandan da kendimi kurtarmaya çalışırım. aynı nokta değil ama, demek ki boyun beni her şekilde en çok heyecanlandıran yer. iyi, kötü.

dün bir yerde oturmuş çay içiyorduk. üşüyordum, atkımı sardım boynuma. bir şey konuşuluyordu, ben de dahildim, sonra biri bir şey söyledi, ben koptum. nefesim daraldı, atkım bana saldırdı, ben atkımı sündürüp yakamı açtım. nefes alamayacaktım yoksa. o his. o boşluk hissi. oturacakken birden arkanda sandalye olmadığını fark ettiğin an gelen, elini uzattığında hiçbir şeye dokunamama hissi.

ben hala selenin arkasını tutan birine ihtiyaç duyuyorum, lanet olsun. bu ben değilim, kimseye destek olmak istemiyorum, kimse bana olmadıysa.

"ben fiske bile vurmadım onlara"
evet vurmadın.

"demek böyle, demek ileride ben de böyle olacağım."
hayır, ama korku iyidir.

korku iyidir dedim ben. korkunun nesi iyi? sadece, neden öyle olsun diye aksini ispata uğraşmadım. yaşayıp görecektik. ama ben hiçbir zaman öyle biri olmayacaktım. ne kadar büyürsem büyüyeyim çocuğum belki ama, ben büyüyünce hiç öyle bir çocuk olmayacaktım.

sırf inattan bile olsa.

ne oluyor bana, bilmiyorum. bazen hiçbir yerlerde duramıyorum. bir huzursuzluk, bir bir şey... eve gidemedim, gitmek istemediğimden değil. arabanın kapısını açtım, yine aynı his. bu sefer boş eve girme hissi. olmadı. geri döndüm. çabucak uyudum, içerde yaşandığını bilerek.

yaşandığını.
bilerek.

ekseri, iyi değilim. beni ne iyi edecek, bilmiyorum.

bu yeni edindiğim korkular bana çok anlaşılmaz geliyor; korktuklarımdan değil, korkumun kendisinden çekiniyorum.

böyle.

Sanatı nasıl bitirdik? (#3)

İnsanlar boş zamanlarını, ortada herhangi bir sebep olmaksızın başka türlü yerlerde geçirmeye başladılar.

İlham perisi bu ikinci yeri pek tutmadı (zaten ona yer de yoktu orada). O hala şurada yaşıyor:

Tamamen ıssız kalmasın diye de, yerine bir halefini bırakmış aşağıdaki yere. IKEA'ya örneğin; çünkü orası en çok boşlamaya gidilen yermiş...

Halefinin yemesi gereken kırk fırın ekmek varmış ilham perisi kadar güçlü olmak için. Ondan aldığı ilhamla ancak blog yazarı olurmuş kişi; yemesi gereken kırk fırın ekmek olurmuş büyük bir yazar kadar güçlü olmak için.


(17~30 Ekim 2010, İstanbul)

Üstteki foto: 2007, Yoncaköy - İzmir

Garipçe Hatırası

Sevgili dostum Dante, a.k.a. Erinç ile Garipçe'de çektirdiğimiz bir fotoğraf internete düşmekle kalmayıp, İngiltere haritalarına girmiş. Paylaşmasam olmazdı.

Kürek çeken benim, sandalda ikiseksen yatan ise Erinç. Yanlış olmasın.

İngiltere Gün7: Cool Brittania

İngiltere'deki son günüme ister istemez "ulan yarın iş var allah kahretmiye" düşüncesiyle uyandım. Ama biz kendimiz kaşındık, orası çok belliydi. İnsan pazar gecesi 22:30'a dönüş bileti alırsa, ertesi gün Türkiye saatiyle 04:30'da havalimanına ineceğini ve pazartesiyi pert halde geçireceğini hesap etmeli. Ama yoook, genciz ya, koymaz ya bize... Sabah 06:18'de evimde yatağa girdiğimde hala kendi kendime küfretmekteydim.

Neyse canım, ne olduysa oldu, biz son günümüze dönelim. Son günü alışverişle geçirelim, sonra da azıcık kafa dinleyelim dedik bizimkilerle. Vaktiyle bir arkadaşın, ki isim vererek rencide etmek istemem ama adı Jerfi, bir haftasonu sırf alışveriş yapmak için uğruna İngiltere'ye gittiği Primark idü bizim de uğrak yerimiz. (Uğrak yeri. Uğrak. Uğrak. Aha da kaybetti anlamını.)

Alışveriştiğimiz bizim olsun, zaten anlatacak da bir şey yok. Sadece Türklerin Türklüklerini belli ettiğini söyleyebiliriz orada da, en son hangi reyondan bir şey aldıysa oraya en yakın kasaya seğirtip 15 dakika kuyruk bekleyen güruhun aksine, erkek bölümünde alışverişin çıldırış boyutuna gelmeyeceğini hesap edip hemencecik işimizi bitirdik. Çok mu uyanığız? Bence hayır; ama adamların bizim gibi sürekli hesap yapan bir kafası yok ki. 10.20 pound hesaba karşılık 20 pound ve 20 sent verdiğimizde; önce 20 senti geri verip sonra 9.80'i bozuk olarak geri veren adamlardan bahsediyoruz.

Mehmet Kocabaş geçenlerde verdiği bir eğitimde "Türkler en şanslı adamlardır, dünyanın her yerinde çalışabilirler. Çünkü hiçbir şeye şaşırmazlar." dedi. Kesinlikle haklı adam ve bence hiçbir şey için gurur duymuyorsak bile bunun için duyabilmeliyiz: Biz her İK'nın peşinden koştuğu o kalifiye adamlarız (ha, recruitment tamam ama retention istenen seviyede değildir, o ayrı. Boğaz'ı özlüyoruz abi, napalım...)

Primark sonrası elimizde koca kesekağıdı poşetlerle, yağmur altında yürüye yürüye Hyde Park'a gittik. Buraya bir anekdot sıkıştırmam lazım. İngiltere'de döndüğümde eniştem bana şimdiye kadar gördüğüm üç Avrupa şehrinin hangisinde yaşamak isteyeceğimi sordu. Amsterdam ile Londra arasında kalıp sonra Amsterdam dedim. Viyana'yı direkt eledim evet, Alman bile olmayıp onlarla eşit snoblukta adamlarla yaşayamam uzun süre. Amsterdam'ı seçmemin sebebi ise aklınıza gelen ilk şey değil :) Basitçe, Signs filmi kadar basitçe, sebebi su. İçinden su geçen şehri severim ben. Yürümeyi sevmesem de gideceğim yere yürüyebilme ihtimalimi severim. Bisiklet severim, bisikletin bir hayat tarzı olmayışı İstanbulum yeditepemin en büyük eksikliğidir gözümde. İşte o yüzden Amsterdam dedim. Bu hikayenin Londra'ya bağlanan kısmı ise, yanıt vermeden önce iki şehir arasında kalıp düşünmem, kısa süreliğine de olsa. Eğer bunu yaptıysam sebebi Hyde Park'tır; fakat sorsanız, nedenini uzun uzadıya anlatamam.

Hyde Park'ta göle ve kümes hayvanlarına karşı kahvelerimizi içerken de, tatillerin olmazsa olmaz fotoğrafını çektim, buyrun:


Gördüğünüz gibi bu fotoğraflar illa ki kumsalda ve çıplak ayaklı olacak diye bir kaide yok :)

Hyde Park'tan otelimize, oradan havalimanına duty free'ye gittik. Dönüş hüznünü alkole boğdum; henüz içmeyip sadece satın alsam da... Duty free'leri bu yüzden çok severim, insana ucuz içkiyle kendini iyi hissettirir giderayak.

Baktım bizimkiler Clinique olsun (klinikuğe:)) Armani olsun kozmetiğe ve parfüme boğulmuş durumda; şu işe bir de ben el atayım dedim ama nerde... Vallahi hiç anlamıyorum bu işlerden, hazır yurtdışına gelmişim şu bakım setinden bi tane alayım gibi bi kafam hiç olmadı. Bu yaşa geldim, kadınlığımı keşfedemedim mi nedir daha; koku derseniz aklım anca iki tanesi 6 pounda satılan After Eight'lerin nanesine gidiyor. Bi olamadım yahu!

Neyse canım neyse, yumurta kapıya dayanınca ne gerekiyorsa onu oluruz biz de, hem "ona o kadar para verilir mi yeaa", dimi ama?

Böylece bitirdik İngiltere'yi. Vizem 6 aylık, bir sürü kullanmadığım iznim var, Mart'a kadar yine gideceğim kesin. O zaman neler yapacağım hakkında fikirlerim bile var. Olmadı abi, İngiltere'de de yaşayamadık; ama yaşayamadık dedimse, eğlenmedik demedim. Sonuçta, Cool Brittania!


(03 Ekim 2010, İngiltere)

Friends rule!

How I Met Your Mother yayınlanmaya başladı başlayalı Friends'le karşılaştırılıyor. Yorumlar, anketler, hatta makaleler gırla (How I Met Your Mother vs Friends yazıp kendinizi şanslı hissedin).

Bana kalırsa cevap bir dizinin 1993-2003 dönemi boyunca, üstelik Böyle mi Olacaktı'nın aksine hiç oyuncu değiştirmeden devam etmesi gerçekliğinde gizli. Veya kimsenin "artık bu Friends çok sıktı, konudan çok uzaklaştı, artık ne anlatıyor onu bile bilmiyoruz yeaa" dememesinde.

Yakınlarda Lost'u bitirdim ve bu Sofi'nin Dünyası'nı (kitap olan) veya Ejderha Dövmeli Kız'ı (film olan) sonuna kadar dayanarak bitirmem gibi bir şey oldu benim için. Spoiler verecek değilim, bana bu kadar zamandır "oha finali öğrenmedin mi?" diye şaşıranlara da soracak bir şeyim var: Finalde ne oluyor ki allaseniz, nesini öğrenecektim? Dünyanın çivisi çıkmış işte.

Neyse, olay aslen şu: Başına oturduğum ilk gün 10 bölüm birden izlediğim bir diziyi, finalinde bir bölüm daha olduğunu fark edince üzüldüğüm, bölümün ortasında durdurup acaba kaç dakika kaldı diye kontrol ettiğim bir hale getirmek ne büyük bir yapım-yönetim başarısıdır? Über bir dizi iken kimsenin sevmediği bir ders haline dönüştü Lost bildiğin ve "abi başlamadıysanız hiç izlemeyin bak" dedirterek bitti. Peh.

Allah bu hale düşürmesin tabi; ama HIMYM'ın sonunu da -artık 6. sezona gelmiş ve hala bir ilerleme kat edememiş olmasını göz önüne alırsak- böyle görüyorum. -wait for it-kıldık abicim, bir şeyler yapın. Robin artık gözümüze o denli taş görünmüyor; Barney artık o kadar da komik değil ve dizi bu iki olguya oynayageldiğinden, bunları kaybettiğinde izlenecek bir şey kalmayacak. Barney olmasa o diziyi kimse izlemezdi, bunu kabul etmek lazım. Birçok HIMYM bölümünün konu itibariyle Friends'in aynısı olduğunu da düşününce, artık pek uzatacak malzeme kalmadı gibi geliyor bana.

Ciks kafelerdeki Eurosport gibi bizim evde de Friends döner arkaplanda, her bölümü 5, bazılarını belki 10 kez izlemişimdir. HIMYM ise hiçbir zaman baştan alacağım bir dizi olmayacak. Benim için bu dizilerin karşılaştırması geçen gün Janice'e kahkahalarla güldüğüm bir 3. sezon bölümünde açık ara Friends sonucuyla son buldu. Matematiksel olarak açıklamak gerekirse, 6 sezon boyunca Ted'in 10larca kız arkadaşının hiçbiri, bizi 10 yılda 5 kez karşımıza çıkan 1 Janice kadar güldürmedi.

Tabi şey de diyebilirsiniz, ben ne biliyorum ki, çoğunluğun aksine Joey varken Chandler diyecek olan benim (hem de 10 sezonun hepsinde! :))



Dostum Cem Yapar benimle aynı adama "adamım" diyen tek kişi :)

Honey, I'm home!

Çok çirkin bi şarkı önericem şu an size. Bu da böyle bi spoiler olsun en baştan.

Ofiste herkesin yarım güne uyup gitmesine ve sırf benim kalmama neden olan, yetiştirmeye çalıştığım şeyi yarıda kesip yapıcam bunu, evet, çünkü Vec'e hediye ettim ve dinlemedi. Sözlerini de okumadı. Madem öyle, işte böyle.

PMS ızdırabı içinde kıvranan, yağmurlu bir yarım gün sonunda eve gidecek ve fakat evde emirler yağdırıp kendine yemek hazırlatacak, masaj yaptıracak birini bulamayacak olan herkes için Shania Twain'den geliyor: Honey I'm home.

The car won't start, it's falling apart
I was late for work and the boss got smart
My pantyline shows, got a run in my hose
My hair went flat-man, I hate that
Just when I thought things couldn't get worse
I realized I forgot my purse
With all this stress I must confess
This could be worse than PMS
*
This job ain't worth the pay
Can't wait 'til the end of the day
Hey honey, I'm on my way
Hey! Hey! Hey! Hey!
*
Honey, I'm home and I had a hard day
Pour me a cold one and oh, by the way
Rub my feet, gimme something to eat
Fix me up my favorite treat
Honey, I'm back, my head's killing me
I need to relax and watch TV
Get off the phone, give the dog a bone
Hey! Hey! Honey, I'm home!
*
I broke a nail opening the mail
I cursed out loud 'cause it hurt like hell
This job's a pain, it's so mundane
It sure don't stimulate my brain
(...)
Oh, rub my neck, will you?

Akar, akar, akar...

"Bana bu tuzluk bile onu hatırlatıyor."

İnanma.

Bir ay, yok yok iki hafta. İki hafta veriyorum hiçbir şey olmamışçasına yeniden başlatmak için kalbi. Birisi için süslenmek istemek için. İki hafta, azami.

İnsanların yıllanmış ilişkilerden kalplerini ne çabuk kurtardıklarına hala şaşırıyorum. Sonra hala şaşıracak bir şeylerim olmasına seviniyorum. Sonra sevindiğim şeylerin çoğunun başka insanlarla ilgili olmasına üzülüyorum.

Üzüldüğüme de üzülsem mi?

ben (de) gideyim.


Şimdiye kadar yazdığım birçok şey yerine geçecek yazıdır:

Daha dün insanın hissettiklerini başkasından okumasının ne garip olduğunu söylüyordu David (bunu duymaktan büyük mutluluk var mı). E işte. Zincirleme reaksiyon mudur nedir, ben bugün DoDo'yu okudum, o kim bilir kimi...

"Yazmadan önce" bir hayatım yok ama blog açmadan önce ne yaptığımı -nefes almak için ne yaptığımı- hatırlamakta zorlanıyorum.

Sanatı nasıl bitirdik? (#2)

Bu yazı şunu dinleyerek yazıldı.

Issız Adam'daki plak sahnesini bilirsiniz, hani evdeki gereksiz aksiyondan hemen önceki. Plaktan gelen sesin ne kadar berrak, temiz olduğundan bahsediliyordu.

Sadece kayıt değil, şarkı da temizdi. Anlam açısından demiyorum; geçmişte de çok saçma şarkılar var bana kalırsa. Hem hala biri "severek ayrılalım / aşka hasret kalalım / eğer mutlu olursak / yeniden barışalım" sözlerini bir mantık çerçevesine oturtabilmiş değil benim için, o ayrı konu.

Şarkıya yüklenen 1ler 0lar o kadar kalabalık yaratıyor ki, artık ne kişinin kendi sesini dinliyor, ne de enstrümanı duyuyoruz. Olay bu. Dijitallik aşkı öldürüyor (bunu söylemiş miydim daha önce?)

Ve bu giderek genişleyen zevksizlik hali tüketim alışkanlıklarımıza da sirayet ediyor; faydasız ama çok acıktıran fast food gibi tüketip duruyoruz müziği de.

***

Size iki soru:

En son ne zaman bir şarkı dinleyip, bir süre başka bir şey dinlememek için kapattınız radyoyu?

Bir şarkının veya bir şarkıcının hakkında, büyüsünü kaybetmemesi için uzun süre bir şey öğrenmediğiniz oldu mu?

"insan okuyacak bunu insan" diyenler buraya

(27 Ekim 2010, İstanbul)


Yazı fikrini veren görsel için Moris'e teşekkürler.

Sanatı nasıl bitirdik?

Saçını banyo aynası karşısında, ayakta, fönle kurutan kadın, afedersiniz ama, bir şeye benzemiyor.
Oysa;

Yaa...

(17 Ekim 2010, İstanbul)

badem ağacı

Monolog'dan


ben insanların aptalı, bir şey karaladım yakınlarda, koşulsuz güvenme hissi üstüne... böyle hissetmemek istiyorum ama elimde değil, bunu yazmamak istiyorum ama elimde değil, silmek istiyorum, o hiç elimde değil.

bazen bir telefonla her şeyin baştan başladığı yerdeyim.


badem ağacı insana saflığını hatırlatırmış, çünkü ilk gördüğü güneşle çiçeklerini açıverirmiş. aziz nesin bir şiir yazmış bunun üstüne, mert özdemir uyarlamış, badem söylemiş, bellatrix de hani bana hani bana demiiiiş...


(11 Mayıs 2010, İstanbul)

Sabun Köpüğü Adamlar

Kalbimin orta yerinden kocaman, yıllanmış bir kurşun çıkarmış, sonra da geriye kalanlar o boşluğa takılıp yerle bir olmasın, birbirine çarpıp parçalanmasın diye doldurmuşum yerini. Hiçbir şeyden haberleri olmadan tarafımca düşünülen, merak edilen, kafaya takılan, kafa yorulan ama daha önemlisi kalp yorulan (kalp daha çok yoruluyor) adamlarla.

Onunla bununla doldurmuşum yerini, hiçbiri çok önemli değilmiş.
Hava cıva.
Ivır zıvır.

Yerine yeni bir dükkan açıldığında "burada eskiden ne vardı ya?" diye düşünülüp bulunamayan yer gibi, oradayken önemli gibi ama yitip gittiğinde alabildiğine önemsiz... Öyle adamlar.
Sabun köpüğü.
Dolgu malzemesi.

Gittiler içimden, kimse fark etmedi. Geldiklerini de kimse fark etmemişti. Söylediğimde en yakınlarım inanmamışlardı bile.

Ne önemi var?
Dünyada üzgün olmaya değer ne var?

Bu aralar en sıkı sıkıya tutunduğum kolun vites kolu oluşu beni düşündürmüyor değil.

Ancak uzun zamandır ilk kez boşluğunu yokluyorum kalbimin. Hissedebiliyorum. Yok orada bir şey, boş artık.

O yüzden kalbimde(n) geriye kalanlar yerle bir olabilir; şartlar müsait.
Hah. Bakalım şimdi ne olacak?



Yazarken hep Yasemin Mori - Kuzgun çalıyordu, tekrar, tekrar.

(26 Ekim 2010, İstanbul)

Sen mzungusun, ben insan.

Bilmem farkında mısınız, birkaç gün önce twitter gibi birçok sosyal ağa "bu Ayşe Arman neden böyle sırıtıyor?" tarzı birtakım vaveylalar düşmüştü. İlgili habere şöyle bir bakıp geçtim, zira gülecek hiçbir şeyi olmayan insanların yanında köşe yazarı vesikalık pozu verir gibi sırıtmak, naçizane beynimde kendine yer bulabilecek bir davranış biçimi değildi. Zaten okumak da adetim değildir yazarımızı (kitabını okudum vaktiyle, anladım, yetti).

Bugün korprıtçılardan bir e-mail geldi tüm şirkete. Para verip yaptırılan cinsten bir gazete haberi, para verip sırıttırılan cinsten bir Ayşe Arman'ın kaleminden. Haberin başlığı "Yok böyle bir sefalet" ve okuduğunuzda görüyorsunuz ki başlık çok isabetli, yok öyle bir sefalet. Halk AIDS başta olmak üzere onlarca hastalıkla boğuşuyor, yaşam beklentisi 53 yıl, kişibaşı gelir 110 dolar.

Ve orada aşağıdaki fotoğraf çekiliyor:

O çocuğun yüzündeki şaşkınlık, tedirginlik ve tiksinme ifadesi benim yüzümde yer bulurken kendine, oturdum şunu yazdım:

Aşağıdaki konuyla ilgili olarak bizi bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Açıkçası, bu haberin gazetede yer aldığını gördüğümde şirketle ilgisini fark etmemiş ve okumadan geçmiştim. Ayşe Arman’ı sevmememin bunda payı büyük; bu haberden sonra neden sevmediğimi tekrar hatırlamış oldum. Lafı çok uzatmadan, beni rahatsız eden noktayı açıkyüreklilikle paylaşmak isterim.

O haberdeki fotoğraflara, o çocukların gözlerine dikkat edildi mi, bilmiyorum. Üstüne “Yok böyle bir sefalet” başlığı atılacak hayatları anlatırken böyle neşeli, deli dolu fotoğraflar çektirmek bana en basit tabirle anlaşılamaz geliyor. Kendimi bununla dolaylı olarak da olsa ilişkilendirdim ve rahatsız oldum.

Bu haberle ilgili olarak gerek yakın çevremde gerekse de üye olduğum sosyal ağlarda benzer tepkiler ve yorumlara şahit olduğumu da ayrıca belirtmek isterim. Sosyal ağlarda var olmakla övünen bir şirket olarak eminim bunlardan da haberdar olmuşuzdur.

Bunların sadece bu haberle ilgili olarak, sadece benim fikirlerimi içerdiğinin altını çizmek isterim.

Teşekkürler, iyi çalışmalar.



Hala sinirden titriyorum ama artık daha az.

Yukarıdaki fotoğrafı ve türevlerini çeken Cem Talu'ya ben de teşekkür ediyorum, benim de kelimelerimin yetmediği yerlerde onun fotoğrafları imdadıma yetişiyor.



İlgili Ayşe Arman yazısı için buraya, fotoğraflar için şuraya tıklayabilirsiniz.

(26 Ekim 2010, İstanbul)

Elbise üstüne kombinlemeler

Lisedeyken hatırlıyorum, bayram etmiştim sadece son sınıfta da olsa okula giderken pantolon giyebilecek olduğumu öğrendiğimde. Arkadaşlarımın bir kısmınınsa hiç umrunda olmamıştı bu durum, onlara göre "etek daha güzel duruyo"du.

Etek/elbise hiçbir zaman yarışamadı pantolonla benim için. Rahatlık seven biriyim ben, icabında yere oturuverir, bacak bacak üstüne atarken aman ne oluyor aşağıda diye düşünmeyi sevmem. Düşüneni de sevmem. Sürekli birileri bakıyormuş gibi orasını burasını çekiştiren kadından hazzetmem; bana daha ziyade dikkat çekmeye çalışıyor gibi gelir. Hem hiç giymesin o kısacık eteği o kadar rahatsız olacaksa, veya taşımayı bilsin.

Bak, biz bilmiyoruz ve giymiyoruz.

Gelin görün ki, kendime elbise aldım haftasonu, kalın çoraplarım bari bir işe yarasın diye. Aa, ne iltifat ne iltifat bugün; hem de hiç beklemediğim insanlardan :) Dedim ne güzel olmuş, ne de iyi yapmışım yahu.

Bundan sonra elbiseye abanıyorum arkadaşım, hodri meydan. Hem bildiğiniz gibi, özellikle bir siyah elbise (the little black dress mi diyor siz, ne diyor) her gardroba şart. Gardrop yerine dolabı olanların ne yapacağını bilmiyoruz, zira biz özel olarak gardrobu baştan aşağı yenilemeye konsantre olmuşuz.

Gözden kaçmaması gereken bir nokta daha var tabi, siyah elbisenizi ister günlük kullanım için spor bir ceketle, ister gece için şık aksesuvarlarla kombinleyebilirsiniz :)

(25 Ekim 2010, Ortaköy)

IKEA Aile Çay Bahçesi

IKEA'ya gitmeyi çok seviyorum. Tenhayken rahat rahat alışverişimi yapabildiğim için; kalabalıkken ise ne kadar şahane bir hayatım olduğunu bana hatırlattığı için. Hayatınızla ilgili şükran duyacak şeylerin azlığından şikayetçiyseniz, bu pazar IKEA'ya gidin. Evinizde yerleri öpeceksiniz dönünce.

En son yeni evin abajur ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere IKEA'ya gittik. İçeri girmemiz birkaç dakika sürdü; eskiden herkesin elini kolunu sallaya sallaya girdiği mekanın kapısına iki tane detektör koymuşlar, acaba neden... Neyse çantamız falan da yalandan kontrol edildikten sonra içeri sıvıştık. Sıvıştık, böyle elleri kolları kaldırarak yeri geldiğinde, bulunduğumuz kalabalığın şeklini alarak içeri girdik. İçerideki kalabalığı tahayyül edin: o an Prof. Dr. Sevil Atasoy içerideydi ve Hatice hanım oturma odasında şamdanla adam öldürse yakalayabilecek durumda değildi.

Bayrampaşa, IKEA için biçilmiş kaftan. Hem şehrin yeterince ortasında, hem de yeterince uzak. Lakin çirkin bir yer Bayrampaşa (bu kadar söyleyip geçiyorum, hümanizme bir darbe de biz vurmayalım). Burada yaşayanların sayfiye yeri sanıyorum IKEA. Boşlama alanı. Turkuazoo olması beklenirdi ama tabi 35 lira giriş fiyatıyla bu akvaryum, üstelik gidip konu komşuyla oturulacak dahaönceüstüne1000kezoturularaktestedilmiş koltukları da olmadığından, IKEA ile yarışamıyor.

Ortalama Bayrampaşa ailelerini doğal ortamlarında gözlemledim. Ailenin bir bireyinin (anne), gereksiz bir un eleği veya elma dilimleyicisi dahi almadan ok gibi içeri fırlayıp restoranda yer tuttuğunu, başka bir bireyin (baba ve illa ki çocuklar, çünkü hepsi birlikte girmezlerse olmaz) sıraya girdiğini ve tümünün sınırsız soğuk içecek eşliğinde yemek yiyip sınırsız çay-kahvelerini kendilerinden başka kimse ayakta beklemiyormuşçasına aheste aheste içtiklerini gözlemledim. Pazar günü, sayfiye yeri, IKEA aile çay bahçesi. Pusetteki bebekler için ideal! (Gelirken onları anneannelerine bırakmayınız)

Tabi Türkiye köfte konusunda gerçekten çok geri kalmış bir ülke. Milletçe köfteye en ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz, o yüzden de IKEA'nın restoranının başka her ülkeden daha çok ciro yapması oldukça anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum.

IKEA'da dolaşırken şunu duydum: "Abi gelin bi su alalım sonra sınırsız kola içeriz." Çünkü suyun yanında bardak alınca "ben bunu su için aldım" deme şansı var kişinin. Güveni suistimal etmeye meyilli bu kişi sebebiyle IKEA restoranlarına bir çeşit daha bardak temin edilmesi yakındır. Sapla saman, suyla kola birbirinden ayrılsın diye.

Bir de çocuk oyun salonu denen cehennemle tanıştık. Bizim yolumuzun üstündeydi, siz eğer pas geçebiliyorsanız başka kısayollardan filan gidiniz. İlginç bir tespit çıktı aslında: İsveç, tüm dünyada çocukların zekalarını geliştirmeyi ilke edinmiş oyuncak Ar-Ge'sini bir çekiç ve birkaç parça tahta vasıtasıyla silip atmış durumda. Çocuk oyun salonu denen yer, bir sürü küçük masa ve taburenin olduğu ve bir sürü veledin ellerinde tahta çekiçle, önlerindeki tahtalara manasızca vurduğu bir yer. Tak TAK TAK! sesleri içinden geçerken dişe dokunur bir şey yapıp yapmadıklarına baktım, hani ellerindekilerle ordan fırlayıp duran köstebeklerin kafalarına vursalar bu kadar anlamsız olmazdı. Tahta çubuk bir yere kaçmıyor ki yahu, neden vuruyorsun hunharca? Bildiğin bambam oyuncağı: Yoksa siz de mağaraadamılaştıramadıklarımızdan mısınız?



İşte o kulak katili bu! NÖBETÇİLER!


Ülkemizin potansiyel gerizekalılarını marangozluğa mı özendiriyorlar, yoksa çocukları olması gerekenin üstünde desibellere maruz tutup salaklaştırıyorlar mı, belli değil. İsveç bunu pilanlamış da olabilir, tüm bunlar bir komple olabilir...

Ben tam bunları düşünürken bir anons geldi büyük yerden: "Sayın bilmemkim, lütfen çocuk oyun salonuna geliniz." Ben o anonsu kafamda şöyle devam ettirdim: "... çocuğunuzu kaybettik, lütfen gelip bulunuz." Ah ne güzel olurdu kaybolsalardı! Kesin kafasına vurmuştur biri, birinin. Tahta çekiçle.


(17 Ekim 2010, Bayrampaşa)

...çünkü ayrılanlar hala arkadaş.

Nasıl altından kalkıyor, hiç anlamıyorum. Nasıl yaşıyor, nasıl hissediyor, nasıl bu kadar rahat?
... Ben deli gibi korkarken.

Bana uzakken iyi geliyor o. Bir kol boyu mesafe alıp öyle dursun. Hiçbir şey sormak, bilmek istemiyorum. Bilmezken iyiyim. O da konuşmasın, sormasın, sadece cevap versin. Olduğu gibi kabullensin. Beni olduğum gibi kabullensin. Ben ne benimle, ne de bensiz; böyleyim.

Ben mi o mu diye sorulmasın bana. Ben, hep ben. Başka bir yanıt veremem. Daha mutlu olamam, bu kadar mutsuzum çünkü. Her şeyi, her şeyi bıraktım; hala çok mutsuzum.


...
hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
yalnızlık hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
...


Özgür
-lüğümüz
yoksa
yalnız
-lığımız
mıdır
?


(22 Eylül ~ 25 Ekim 2010, İstanbul)
Şiir: Attila İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil
Fotoğraf: Ara Güler (1965)

Kedidir kedi

Bugün eve girerken bi tıkırtı duydum sandım. Böyle bir korku hatırlamıyorum yakın geçmişimde.

Elimdekileri yere bıraktım yavaşça. Antrenin ışığını yaktım, sonra banyonunkini, mutfağınkini... İçeriden ses geliyor mu -belki bir dolap kapağı kapanması- kulak kesildim, ilerledim. Elim telefonda, üç kat üstümüzde oturan arkadaşımı aramak üzere hazır. Babası inerse aşağı, gösterir o adama gününü! Salonun ışığını yaktım, balkonun kapısını ittirdim hafifçe. Sonra da odaların ışığını yaktım. Evde tüm ışıklar yanınca, benim korkum görünmez oldu.

Kedidir kedi dedim, güldüm kendime. Aslında kendime gülmedim galiba veya sinirden güldüm, bilmiyorum. Sevimsiz bir ifadeydi yüzümdeki.

Bazen korkmaktan utanıyorum. Benim hissetmemem gereken bir duyguymuş gibi geliyor. Hem duygusal, hem duygusuz olarak nitelendirilebildiğimden mi bilmem, araftayım. Şey gibi, hep saç okşayan benim, şikayet edersem elimde o da kalmayacak gibi ama... Ama istemiyorum ki bunu da.

***

Yine de bekleme. Hiç o kadar yalnız olmayacağım.

***

Bazen yazdıklarımdan da utanıyorum. Ben kimim ki, diye değil. Yazmamam gerekirdi, diye. "Ketum ol!" diye kafama vuruyor bir taraf ama işte şeytan diyor...

Yazmadıklarım beni çoook rahatsız ediyor.

Kalbimin içinde tıkırtılar var, derin nefes alamıyorum, neden bilmiyorum, ne diyeyim, kedidir kedi.


(24 Ekim 2010, İstanbul)

Halis Muhlis Bey

İsimler insanlarla özdeşleşiyor ya... Ya da bende öyle oluyor ama mesela adı Selim olan bir insanın aklıselim olmasını bekliyorum. Örneğin, Bir İstanbul Masalı oyuncu seçiminden çok adlarıyla tanımlamıştır bence Selim - Demir kardeşleri. Mesela, Osman adlı bir insanın olgun, baba yaradılışlı olmasını bekliyorum. Mesela, adı Selin, Pelin, Melis olan insanların kokoş olmasını bekliyorum ki bunların ağzı aynı şekilde yayarak söyleniyor olmasının tesadüflük derecesini irdeledim bi an.

Mesela muhlis adlı insanın da adı gibi halis muhlis bir beyefendi olmasını, ama asıl -fonetik bir yanlışlıkla olsa gerek- munis olmasını bekliyorum.

Bugün dedim ki "Aa ne iyi, hiç Muhlis diye biriyle tanışmamıştım!"

Tanıştık netekim. Size tavsiyem, adı Muhlis de olsa hiçbir kimseyi fanatiği olduğu Fener maçında, kaçan gollerle çıldırıp sonra da elini alnına "ne olacak bu Fener'in hali" efektiyle vurduğu halle değerlendirmeyiniz.

You can't judge a book by its cover, or its behaviour in a soccer derby.

Çocuğunuz olunca anlarsınız.

Geçenlerde bir eğitim aldık. Güç aralığı diye bir şeyden bahsedildi; öğrenci-öğretmen, işveren-memur, ebeveyn-çocuk arasında olan, onların güç çizgilerinin durduğu mesafeden. Güç aralığı geniş toplumlarda öğretmen öğrenciden onu görünce ayağa kalkıp önünü iliklemesini, işveren memurdan dediklerine harfiyen uymasını, ebeveyn çocuktan sözünden çıkmamasını bekliyordu. Saygı bekliyordu, delicesine bir saygı.

Ve güç aralığı toplumlarda giderek daralıyordu.

***

Bazı insanların bir şeyi var. Kişisi, figürü, omzu, modeli, dalı. Benim yok.

Alacağı yanıtın sebebi olmayan bir "hayır" olacağını bilen herkes gibi soru sormaktan çabuk vazgeçtim. Yılbaşı balosuna gidebilir miydim? Ankara gezisine katılabilir miydim? Arkadaşımda kalabilir miydim? Erkek arkadaşımla dışarı çıkabilir miydim? İki yıl sonra modası geçecek bir aleti satın alabilir miydim? Bilim okuyabilir miydim? Çalışabilir miydim? Evden ayrılabilir miydim? Herhangi bir şey, mantıklı mıydı?

Alacağı bir yanıt olmadığını bilen herkes gibi, çabuk vazgeçtim "Sen ne düşünüyorsun?" demekten.

Ama bana soruldu "Sen ne düşünüyorsun?" Akıl vermem istendi. Ama benim.

25 dakika telefonda konuştum, fakat gitmedim bile. Kalkıp gitmedim.

Ben onu bir kere ağlarken görmüştüm, bir daha görmedim. Görmek de istemedim. Çünkü acıdan değil, korkudan ağlıyordu. Kendine ağlıyordu. Bu kararsızlık beni çok şaşırtıyor, bu cesaretsizlik beni öfkelendiriyordu; kalkıp gitmedim.

***

Doktorlara inanmayan doktor o. Nöbet tutmamak için yıllarca dispanserde çalışan, yeri geldiğinde kaderde varsa tıp ne yapsın diyebilen; ayda altı gün, altı tam gün nöbet tutup nöbetin maksadını unutmuşçasına sandalye tepesinde uyuklamaktan şikayet eden; hipokrat yemininin maksadını unutmuşçasına sorumlusu olduğu insanları ziyaret etmek zorunda olmaktan yüksünebilen bir D-O-K-T-O-R.

Bunları söyledim yüzüne. Şimdiye kadar hiçbir şey sormayan ben -yine sormadım- bir sürü şey söyledim. Sakinleştirmek için. Sonunda doğru yaptın, zaten beceremezdin, demek için. "O adamlar seni ayakta siker" dememek için de "kazıklanırsın" dedim. Dedim, hayat her zaman senin istediğin gibi olmuyor. Üç yıl nedir ki, sabret. Yanında saatlerce otursak tek kelime etmiyorsun, şimdi kendine yaren mi arıyorsun? Sen daha televizyonun kumandasını kullanamıyorsun. Saçmalama. Böyle bir hayat var mı ya? Sen neden doktor oldun?

Ben onu dinledim mi ki, o beni dinlesindi?

***

Çocuğunuz olunca anlarsınız.

Erkek şöför istiyoruz.

Trafikte kadın şöförlerin artmasının bariz tehlikesi dışında bir istenmeyen yan etkisi daha var.

Ne zaman kırmızıda durup sağıma baksam (çünkü hep sol şeritteyim) orada şöyle camı açık ve ne dinlediği tahmin edilmeye çalışılacak (ve genelde de beğenilmeyecek) hoş bi çocuk yerine, genelde kokoş bi abla veya küçük teyze oluyor yahu!

Halbüse ben belki sağda durmaya razıyım, bak bu fedakarlığı da yapıyorum.

Şerefsiz, ahlaksız, terbiyesiz, rezil...

...pis, namussuz, leş herifler. Yanarak ölün inşallah, acı içinde ölünen ölümlerden ölüm beğenin. Dirilip dirilip tekrar ölün ve sonunda diri diri gömülün.

Çok uzun zamandır hiçbir şeyi bu kadar can-ı gönülden istememiştim.

http://www.ensonhaber.com/fatmagulun-sismesi-geliyor-2010-10-21.html

Bu bir Sezen Aksu yazısıdır.


Geçenlerde bir gün otururken dostlarla, Sezen Aksu şarkılarını konuştuk. "Nasıl bir kafada bu kadın" dediler, "bunları yaşamadan yazmak mümkün mü?"

Kimin ne yaşadığını bilemeyiz; ama bana kalırsa bir yaşayıp on yazmak asıl marifet. Yarım saatte bir şarkı oluşturma durumu hayat tecrübesi ve aşk acısıyla değil, sonsuz hayal ve empati gücüyle açıklanabilir.

"Yalancı diyorsun yani kadına?" dediler bana. Hayır, hayalgücü inanılmaz geniş diyorum. Birileri bana kızıp laflar hazırlayacak şimdi ama söylemem lazım: Sezen Aksu'yu hiç "o kadar" sevemedim ben.

Samimiyetine, komikliğine, minik serçeliğine diyeceğim yok. Bir kere canlı dinledim kendisini, o kadar. Birincisi, ağzından çıkanı çoğunlukla anlamam; yanlış anlaşılan şarkı sözleri entrylerine girmeye en müsait kadındır. Sonracıma, kendisinden hiç büyülenmedim, öyle albümlerini arşive dizip başa sarıp sarıp dinlemedim; hatta bir şey diyeyim mi, dinleyemem bile bazı şarkılarını. Gülümse'den hazzetmem, Gidiyorum'u hiç sevmem, Tükeneceğiz'i duysam kanal değiştiririm. Tükeneceğiz'le Mecidiyeköy'ün ortasında ağlamaya başlayan arkadaşım varmış be, daha ne?

Üstüme yapışıyor gibi, içlerine alıp beni boğuyor gibi gelir o şarkılar; hani çok mutluyken mutsuzlanmamak için ve mutsuzken de intihara sürüklenmemek için izlemediğim film gibi bende onlar.

Lakin, Sezar'ın hakkı Sezar'a...

Bazı şarkıların içinden magazin gazetecisi misali iki dize alınıp özenle özdeşleştirilir kişinin sevdiğiyle, dostuyla, kendisiyle...

Ama böyle, tümden gelinip bir olunan şarkı çok azdır: http://fizy.com/#s/1m2ntn

*

yol arkadaşım gördün mü duydun mu olup bitenleri

kıskanıyor insan bazen basıp gidenleri

yalnızlaşmışız iyice üstelik de alışmışız

hiç beklentimiz kalmamış dosttan bile

*

korkular basmış dünyayı, şimdi bir semt adı vefa

kutsal kavgalardan bile kaçan kaçana

anlaşılır gibi değiliz tek bedende kaç kişiyiz

hem yok eden hem de tanık, ne esaslı karmaşa

*

ben sana küsüm aslında, haberin yok

koyup gittiğin yerde kötülük çok

kime kızayım, nazım senden başka kime geçer

benim sensiz kolum bacağım, ocağım yok.

*

sen esas alemi seçtiğinden beri

ben o saniyede bittiğimden beri

dünya bildiğin dünya, dönüp duruyor işte

uzun uzun konuşuruz bir gün, son İstanbul beyi

*

yol arkadaşım, nerdesin?


Sözün bittiği yerdeyim; ya da şöyle diyelim: Çoğu zaman, başka sözlerin bittiği yerdeyim.


(21-22 Ekim 2010, Ortaköy)

İngiltere Gün6: Portobello Cadıları

Samanta West "Witch of Portobello", 2009.


Konuyla alakayı aramayın boşuna, çağrışımlar silsilesi işte: İngiltere / Portobello --> Paulo Coelho - Portobello Cadısı --> Pek sevilesi kapak resmi


Notting Hill civarındaki Portobello'da geçti 6. günümüzün neredeyse tümü. Elimde ters dönüp duran şemsiyeme sinirlenip yoldan alıverdiğim "I ♥ Rain" şemsiyemle (desem de inanmayın), yağmur beni hasta etmiş ve palyaçoya dönen burnumu fırk fırk çekerken saat 5 olup da tezgahlar kalkana, dükkanlar kapanana kadar durmadan dolaştık.

Pazar kafasını severim, bitpazarı kafasını daha fazla. Her tarafta başka bir antika, başka bir güzellik vardı, ama benim oradan istediğim tüm ucuzcacık şeyleri alabilmem için çok param olması lazımdı. Yine de önceki beş gün boyunca hep aklımın bir köşesinde olan hediye alma ihtiyacını hemencecik karşılamak çok hoşuma gitti.

"Bu sefer hediye almayacağım" diye kendime telkinde bulunsam da aksatmadığım adamlar var, içimden geliyor onlara hediye almak. Yine de sondan bir önceki günde hala dişe dokunur bir şey bulamadığımdan eh, napayım deyip boynumu bükecektim... ki, birden bir şey görüp bir dükkana daldım, aldım ve çıktım.

Hediye almayı vermekten çok severim. Birkaç kişiye verdiğim hediyeler hariç.

Portobello'da, vitrininde "5-10 pound" yazan bir ayakkabı dükkanına dalıverdik kızlar güruhu olarak. İçeride Sevdanın Son Vuruşu çalıyordu; günlerdir hiç televizyon izlememiş ve Türkçe müzik dinlememiş biri olarak öyle bir sevindim ki... Aynı şehirde yaşayıp selamlaşmadığı adamı yurtdışında görüp sarılmak gibi bir şeydi, bi farkla tabi, ben o şarkıyı burada da seviyorum.

Yukarı çıktık hala şarkıyı mırıldanır durumda; ama bu mutluluk uzun sürmedi tabi. Tarkan bitti, Serdar Ortaç başladı, ben hayalkırıklığımı yüksek sesle dile getirince satıcı "ne o, Serdar sevmiyo muyuz?" dedi. Bizden başka Türkçe konuşan birini daha duyduğum için ona da sarılabilirdim o an. Neyse öyle makara tukara derken, bir de baktık o 5 poundluk ayakkabılardan birkaç tane alıvermişiz. Naparsınız işte :)

Gerisi ıvır zıvır. All Saints diye bir dükkanın vitrin ve duvarlarının baştan ayağa eski model dikiş makinesi kaplı oluşu... Portobello'daki pastamsı rengarenk evler... Kahve içtiğimiz yerde Vec'e, sırf siparişini hatırlattı diye "you are too demanding" diyen suratsız garson ve gelen hesabı 1 penny dahi bahşiş bırakmadan ödeyişimiz... Onca günün sonunda ilk kez otobüse binişimiz ve tabi ki yukarı, tabi ki en öne oturuşumuz... Yorgunluk, yorgunluk ve akşam, Vec'in yıllardır gitmediği, çok iyi kokteyller yapan bir mekana giriş.




Sıcak şaraba yumulurken eh, artık liseden arkadaşlarımı görme zamanım gelmişti, aradım Cemlas'ımı, adresi verdim, dedim gel. Geldi, aman ne özlemişim! Mekan kalabalıklaştıkça ve Paşabahçe bardak kolileri ardı ardına açıldıkça, bizim muhabbet isteğimiz oraya sığamadı ve çıkıp, yan sokaktaki sessiz bir pub'a girdik. Neredeyse hepimiz hasta olduğumuzdan, bizimkiler kalktı otel odasına çekilip dinlenmeye; ben de son metroyla dönerim nasılsa deyip oturdum Cemlas'ımla bir süre. Görmek istediğim bir adam daha vardı ki işte orada kırdı kalbimi. Canı sağolsun.
*
Sonra Alptekin'i de bulduk başka bir pub'da, her yer ıpıslak olduğundan bir tentenin altına sığınıp ballı bira içtik, görüşmediğimiz yılların muhabbetini yaptık. Hayat ne garipti, vapurlar felan... Lisedeyken "abi ilerde aynı eve çıksak ya" diye muhabbet eden iki adamın gidip İngiltere'de beraber yaşaması garipti mesela. Bizim yıllarca İstanbul'da, Bursa'da, Balıkesir'de görüşmeyip tee İngiltere'de görüşmemiz garipti. Askere giderken, ertesi gün direksiyon sınavım var diye vedasına, Taksim'e gidemediğim adamla Londra'nın göbeğinde, üstüme yağmur damlayan hasta halimle içmem de garipti.
*
Sonra beni metroya bırakan arkadaşlarıma uzun uzun sarıldım; bol rötarlı, yarı uyumalı bir metro yolculuğu sonrasında Earls Court'a döndüm. Ciks mekanların önündeki uzun kuyrukların ve kısa eteklerin önünden elimde koca poşetlerle ve ıslak Converse'lerimle geçtim, koşa koşa hatta zıplaya zıplaya gittim otele.
*
Hayat ne garipti; iki gündür bildiğim bir yerin sokaklarında, balkabağına dönüşme saati geçtikten sonra koşturmam, kırmızıda geçmem ve belki de sırf bu yüzden, hiç yabancılık hissetmemem çok garipti mesela.
*
*
(02 Ekim 2010, İngiltere)

Askerdeki

Samimiyetinizin bir yere kadar olduğu, kimsenin şöyleymiş böyleymiş diye durduk yere bahsetmediği, sizin de anlaşılmasın diye soramadığınız adamın askere gitmesi hiç hoş değilmiş, hiç.

Yaşıyor mu, iyi mi, keyfi yerinde mi, dışarı çıkıyor mu, siz gidebiliyor musunuz... Bilinmiyor.

Kafanız atıp aradığınızda telefonu kapalı, e adam er, asteğmen değil ya! İnternet yok, feysbuk yok, twitter yok...

Mektup? Yok canım!

...

Hof.

not penny's boat

Fotoğraf: Ekim 2010, Covent Garden - İngiltere

Erkekler için Sıçtın Mavisi


Kız arkadaşlarımla pijama partisi kıvamında muhabbetlerim öyle çok sık ve çok sayıda olmuyor. Ya çabuk sıkılıyorum, ya da yapılan yorumlarla şaşkınlık içinde oradan oraya vururken kendimi, ağzımdan fevri ve o anın büyüsüne hiç uygun düşmeyen bir yorum çıkıveriyor. Kimse beni ayıplamıyor belki ama, sonradan kendimi kötü hissettiğim oluyor. Öyle düşünmediğim için değil; dobra dobra söylediğim için.

Yine de susmayı bilirim gerektiğinde ve en gerektiği durumlardan birinin de "ayrılık sonrası teselli" olduğunu anlamam uzun sürmedi şu fani dişi hayatımda.

Bir kız arkadaşım sevgilisinden ayrıldığında veya ayrılmaya doğru gittiği belli bir büyük kavga ettiğinde (ki bir büyük kavga bence karşılıklı bir büyük içmeyi gerektirir; zehri atar) susmayı yeğliyorum. Kraldan çok kralcı, karşı tarafın erkek arkadaşına takır takır saydıran biri olmadım şimdiye kadar, ya da en azından hatırlamıyorum böyle bir durum. Ha, çok kızdığım oldu arkadaşım adına. "Ben olsam daha ağırını söylerdim" diye düşündüğüm de oldu. Ama bir kafa var ki anlamıyorum, anlamayacağım:

"Bana ne be, senin erkek arkadaşın benim arkadaşım mıydı ki ben artık ona selam vericem? Eşek herif. Neyse, bitti gittiiiiii..."

Bunu söylemenin hiçbir yararı yok, öyle düşünseniz de yok zira ardından saydırdığınız, gaza gelip küfrettiğiniz adam pek yakında tekrar enişteniz olabiliyor. Siz selam vermezken, bakıyorsunuz kız arkadaşınız onunla tekrar yakınlaşmaya başlamış bile. Bu da demektir ki onlar tekrar çıkmaya başladıklarında ya pişkin ve yüzsüz, ya da arkadan konuşan, fitneci ve tükaka kişilik olacaksınız.

Adamı boşverin de, bunu kız arkadaşınızla ilişkinize yapmayın derim ben.

***

Geçenlerde "her seferinde kendinden biraz daha emin olarak aynı ilişkiye başlıyorsun" dedim bir arkadaşıma. Söylediklerinden sadece bunu çıkardım ve söyledim böylece.

Çünkü ilişkiye karışmamak demek, bir arkadaşınızın kendini üçüncü kez gerdiğini görünce susmak demek değildir. Bir kez vurur insan kendini aynı duvara, ikinci kez vurursa o kadar acımayabilir.

Üçüncüde ne olur, bilemiyorum. Umudumuz, acımaması tabi (veya ortada herhangi bir duvar kalmaması).

***

Bu yazının menşei yukarıdaki arkadaşım değil. Bugün kendini paraladığını gördüğüm başka biri. Çok uzun zamandır bu kadar güçsüz gördüğümü hatırlamadığım ve bu yüzden benim de harap olduğum biri.

Güçlü kadınların üzülmelerini daha çok ciddiye almış ve daha çok afallamışımdır hep.

Şimdi, bir enişte beye yine ölümüne saydırmak vardı ama yukarıda saydığım sebeplerden ötürü yapmayacağım bunu. Sonraya saklıyorum, içime atıyorum, belirsiz bir zamana erteliyorum öfkemi.

Sadece diyeceğim ki; bir insanın gözünüzden düşmesi nasıl da anlık bir olay, değil mi? Bir parmak şıklatması ve ta-da! O adam artık yok. Arkadaşınız alıp yerine koysa da yok sizin için, bitti gitti.

Bu noktada iki maruzatım olacak erkeklere:

1- Yalan söyleyecekler kendini belli etsin.

Çok piç veya çok piç geçinen, pek "kalpsiz ortam insanı" görünen adamlar tanıyorum. Beyanatlar her zaman doğru olmuyor, ama hadi bir an için öyle kabul edelim ve diyelim ki, dünyada bir sürü "sevgilim değil o, takıldığım kişi" adamı var.

Eh, peki. Kabul. Böyle yaşamak isteyen kızlar da çok. Çıkın, vuruşun arkadaş, tutan mı var? (Zaten tutabilene aşkolsun, o ayrı) Artı, onlar da lazım. Anlatıyorlar anlatıyorlar, heyecanlı oluyor.

İyi de, düzgün görünen, düzgün giden adamların aniden yalana sarılması, gizeme bürünmesi ve fakat bir haltı becerememesi nedir?

Bu da beni ikinci maruzatıma getiriyor...

2- Yalan söylemeyin.

Yakalanıyorsunuz çünkü. Cem Yılmaz'ın gösterisine kulak verin abilerim (Şimdi böyle dedik diye kadınların yalan söylemesini destekliyor olmayalım; onlar da söylemesin tabi, ama çok pis yalan söyleyebildiklerinin bilincinde olmak lazım).

Erkeğin yalanı yakalandığında söyleyebileceği en kötü şey "sen kızarsın diye"dir. Örneğin, şimdi tamamen teorik bir örnek vereyim; bir insan kız arkadaşına eski karısıyla kesinlikle görüşmediğini, "o lanet ruh hastası karıyla neden görüşeceğini" söyleyip konuyu kapatıyorsa, konu kapanmış demektir.

Ben erkek gözüyle de bakıyor olabilirim, kabul ediyorum, ama bir kadının bundan sonra vereceği her tepki paranoyaklığa girer. Bu laftan sonra hala ikna olmayan kadının zeytinyağı gibi üstüne çıkılıp ona "sen bana güvenmiyor musun?" denebilir, haklı olarak.

Lakin adam bunu söyledikten kısa bir süre sonra, hem de evinin dibinde pek uğradığı bir yerde "o lanet ruh hastası karıyla" yemek yer ve bunu da sakımsakımsaklama tribine girerse, işte o an sıçtığının resmidir.

Kötü haber tez duyulur beyler, bunu galiba öğretemedik. Siz eski karınızla yemek yediğinizi kız arkadaşınızdan saklayayım derken, kavga sonunda onu alıp eve getirdiğinizi bile itiraf etmiş olabilirsiniz. Yaa...

Salaklığın lüzumu yok. Adam gibi ne halt yediyseniz veya ne halt yemeyi düşünüyorsanız söyleyin. Bir koltuğa iki karpuz sığmaz. İkisini de patlatmayın; yani mümkünse birini seçip onu sikin. Bi zahmet.

***

Çokeşlilik bir yaşam tarzı olabilir. Lakin, tekeşli kılığına giren çokeşli adam kadar saygı hak etmeyen çok az tür var yeryüzünde ve emin olun, kız arkadaşınızın o arkadaşı var ya hani sizin arkanızdan konuşmayan, yorum yapmayan arkadaşı...

İşte onun gözünde bitip gittiniz bile.

(20 Ekim 2010, İstanbul)

Chicks dig it, too!

Everybody loves Orange Juice.
Foto, Twitter'dan aparmadır (bkz. otto_woman)

Heil Taxi!

Adana'nın altgeçit inşaatları yüzünden felç olmuş trafiğinde 30 dakikada gideceğim yolu 15 dakikada giden taksicim Erhan için :)

Günün birinde taksiye binmem için hiçbir sebep kalmasa bile şunlar baki kalacak, eminim:
*
Benim trafikte, kendime yapılınca delirdiğim için yapamadığım yüzsüzlüğü yapmaları, her delikten geçmeleri ve yedikleri küfürleri göz ardı etmeyi başarabilip benim hayatta yetişemeyeceğim yerlere beni yetiştirmeleri.



naçizane: aslında bir konu var

Bir kimse, bir kimseyi dinlerken boş boş, uzun uzun bakıyorsa konuşan kimse ya hepten önemsiz, ya da anlattığı konudan önemlidir.

Kızıma isim buldum.

İlk erkek arkadaşımla, sanırım daha erkek arkadaşım olmadan önce, bir geyiğimiz vardı. Çocuklarımıza birbirimizin adını koyacaktık. Oğlum olursa adının Mert olmasından beis duymayacağım kesindi tabi; biraz ayağa düşmüş bir ad olmasına rağmen bende çağrışımı güzel olduğundan hala da çok severim bu adı.

Zaten isim ararken en çok zorlandığım şey bu. Çağrışım. Krallar gibi, çok sevdiğim isimlerin kafamdaki karşılığı hiç sevmediğim pis pis adamlar olunca çok sinirleniyorum. Yeni insanlarla tanışasım gelmiyor, sırf bu yüzden!

Eh, bana kalırsa benim ismim bayağı güzeldir; kendime daha uygun bir adı şimdiye dek duymadım diyebilirim. Bakın acımasızca kendimi eleştiririm ama adımı çok severim. bellatrix koyarım kızımın adını elimde olsa, hıhı evet :) Dolayısıyla Mert de benim adımı koysun kızına, dimi. Bu muhabbeti hatırladığından bile emin değilim ama olsun.

Sadede gelelim... Doğmamış çocuğa isim biçildiği zamanlarda oğlum olursa adını Mert koyabileceğimi, lakin kızım olursa ne koyacağım hakkında hiçbir fikrim olmadığını söyler dururdum.

Bugün birden, kızımın adını Öykü koymaya karar verdim. Eğer o zamana dek daha değerli, daha güzel, daha duygulu bir öykü yazamazsam; en güzel öyküm o olsun diye.


(19 Ekim 2010, Ortaköy)

03:28

çocuklar gibi şen olan ben (temsili)

Bir gece 03:28'de telefonum çaldı. Ev kalabalıktı, aile meclisi bu saatte telefon çaldığında mutlaka ayaklanırdı. Top atsam uyanmayan ben bile uyandığıma göre... Telefonu reddettim.

Alışkınım sarhoş aramalarına, ilk kez olmuyor. Böyle dedimse de yani... 3-5 kez başıma gelmişliği var. Bir de arayan, başına bir şey gelse ilk beni arayacak bir adam olmadığı için emindim ortada alkol olduğuna. Mesaj at, dedim, ev kalabalık, millet uyuyor. Ne yapayımdı canım, mesaj atsındı.

"Sen ara biz konuşuruz" diye cevap geldi. Kafama yorganı çektim, aradım. Ses, "Beni duyuyor musun bilmiyorum ama... Neyse. Biz bayağı içtik, sarhoşuz. Bizim için önemli olan herkesi arayalım istedik. Şuşu, biz seni çok seviyoruz. Hep hayatımızda ol istiyoruz. Tamam mı canım, hadi öptüm." dedi, ben en ufak bir yanıt veremeden veya bir duygulanma gözyaşısı dökemeden.

Ben de sizi seviyorum, dedim. Mesajla.

Dünyanın en yetersiz şeyi de bir mesaj oluyor zaman zaman.


(17 Ekim 2010, Levent)

ölmeden önce olmak gereken 100 şey

Olması gereken değil, olmak gereken 100 şey.

Artık evime giderken trafikte kalıyorum ve sinyal nedir bilmeyen birileri, gidiş-geliş olan evimin yolundan aşağı indiğim için bana gerizekalı dediğinde "siktir lan!" diyememek, desem de duyuramamak beni çok üzüyor ve geriyor. Şunu üstümden atamadım. Trafikte en sinir olduğum şey bana söylenenler değil, insanlara geri çemkirip sesimi duyuramamak.

Dün akşam yemek öncesi, bu yorgunluklarla kestirirken şey düşündüm. Şeyi. Ne kadar çok enerjim olduğunu ve boşa gittiğini. Olmaması düşünülemezdi, Koç burcuyum. Normalde de biraz havalarda geziyorum, havalarda derken bu düşünce yapılarının biraz üstünde. O yüzden ağzımdan çıkan çoğu şeyi birçok insan ya anlamıyor ya da bağlantıyı kuramıyor. Kibir değil bu, paralel evren, paralel düşünceler, über serbest çağrışım filan olabilir. Eskiden beri var bu, bir ara bizim tayfayla bayağı "abi yakında bizi birbirimizden başka kimse anlamayacak" derdine düşmüştük. Hala öyle düşünüyorum aslında ama bunu dillendirecek zamanımız yok pek.

Bazen yükseliyorum. Normalden de yukarı. O kazandığım potansiyel enerji, yavaş yavaş kayboluyor oralarda bir yerde, yere iniyorum. Uyuyorum. Uyku yapıyor fazla yükselmek, yukarılarda oksijen bol, çarpıyor.

Ben ya orada kalmak istiyorum, ya da uçmak bir yerlere.

Okumadığım, izlemediğim, dinlemediğim, yemediğim şeyleri geçtim. Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki. Olmadığım o kadar çok şey var ki... Ve o kadar hayati şeyler ki bunlar; yoklukları canımı acıtıyor.

İçimde kocaman bir enerji var, durduğum yerde büyüyen. Ve ben onu kendi kendime, kendi ellerimle tutuyorum içimde. Öldürmüyorum, uyutuyorum kendimle birlikte. Ancak uyuyoruz beraber, sarılmadan etmeden.

Böyle bir şeyler işte.

Bugün bir şarkıya dönüşüversem, Levent Yüksel'den Mutsuzsun olurdum ama hızlısından şöyle... Yakışır.


(19 Ekim 2010, İstanbul)

Böyle mi Olacaktı?

Yıllarca süren dizilerin ilk sezonda, ilk bölümde ya da belki başlamadan bittiğini hayal ettiniz mi? Ben ettim.

Aşağıdaki, dizilerin nasıl "olmayacağı" üstüne naçizane bir paralel evren çalışmasıdır.

Devam edebilir, bilemem.


Binbir Gece (Bölüm 1)

Onur, "Şehrazat siksen 150 milyar etmez." der. / SON


***

Yaprak Dökümü* (Bölüm x, Sezon 1)

Ali Rıza Bey, geçirdiği ilk kalp krizinde vefat eder. / SON

*dizinin kitapla ilgisi olmayan, tamamen kendine has bir organizma olduğu bilinciyle



***

Melekler Adası (Bölüm 1)

Herkesin tuttuğu kendinde kalır; kimse birbirinin bacısına karısına göz dikmez. / SON

***

Küçük Sırlar (Bölüm 1)

1. Opsiyon: Ekonomik kriz önce zengini vurur. / SON

2. Opsiyon: Kırmızı rujun modası bir daha gelmemek üzere geçer. / SON

***

Ezel (Bölüm x, Sezon 1)

1. Opsiyon: Plastik cerrahi henüz o kadar gelişmediğinden, yangından kurtarılan Ömer yine kabak gibi kendine benzer, ortada plan mlan kalmaz. / SON

2. Opsiyon: Kenan daha 1970'lerde, bi hırsla Ramiz'i bıçaklayıverir, ortada dayı mayı kalmaz. Ömer'i de kimse koruyamaz. / SON

3. Opsiyon: Ömer blöf yapmayı öğrenemediğinden poker bile oynayamaz, de ki hain planlar yapmak. Teey... / SON

4. Opsiyon: Eyşan Cengiz'e gerçekten aşık olur, yaşayıp giderler. / SON (Nooldu? Başka tarafta kızın tecavüzcüsüne aşık olacağına inanıyordunuz ama, dimi! Salaklar.)

5. Opsiyon: Ezel bu haliyle Eyşan'ın hiç tipi değildir. / SON

***

Kurtlar Vadisi (Sezon 1)

1. Opsiyon: Polat Alemdar Tenten'mişçesine her halttan kurtulmayı başaramaz. Çakır'la birlikte onun da namazı kılınır, helvası yenir. / SON

2. Opsiyon: Plastik cerrahi henüz o kadar gelişmediğinden, Ali yine kabak gibi kendine benzer, ortada plan mlan kalmaz. / SON (Ne o, bi şaşırdınız?)

3. Opsiyon: Hazır tipi de değişmişken Polat, Elif'i bırakıp Seray Sever'le takılmaya başlar. Ona da çok dayanamayacağı bellidir, çok yakında kalp krizinden öldürür adamı bu kadın. / SON

***

Aşk-ı Memnu (Bölüm 0)

Bihter okumaya gittiği Amerika'da yaşı yaşına, boyu boyuna bir genç bulur; evlenip orada çoluk çocuğa karışır. / SON

***

Kanıt (Bölüm 1)

Kusursuz bir cinayet meydana gelir. / SON

***

Böyle mi Olacaktı? (Bölüm x, Sezon 1)

Diziden çıkmak isteyen her aktör/aktris yerine başka biri geçmeden, senaryo gereği ölür. / SON

***

Sıdıka (Bölüm 1)

Sıdıka babasının ettiği bir laf karşısında apışıp kalır. / SON

***

Asmalı Konak (Bölüm 1)

1. Opsiyon: Seyhan, Bahar'la gavur ellerde tek gecelik bir ilişki yaşar, sonra döner ailesinin münasip gördüğü bir kızla evlenir. / SON

2. Opsiyon: Bahar, düğünde Seyhan'ın elini öpmeyi reddeder. Bu şartlarda evlenemeyen çift mecburen ayrılır. Bahar akıl sağlığını korurken, Seyhan ailesinin münasip gördüğü bir kızla evlenir. / SON

***

Dadı (Bölüm 1)

Arda Turan, Sinem Kobal'ı gençten keşfedip kapatması yapar. / SON

***

Öyle Bir Geçer Zaman Ki (Bölüm 0)

Dizi adı, sadece Zaman olsun diyen yönetmenle Öyle Bir Geçer Zaman Ki olsun diye direten yapımcı arasında polemik konusu olur; kanal yayını "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" olarak yapıp arayı bulur.


(Pardon, sanırım bu gerçekti yahu... Baştan alalım.)


Öyle Bir Geçer Zaman Ki (Bölüm 1)

Tüm izleyiciler ilk bölümde ağlamaktan helak olup hakkın rahmetine kavuştuğundan, diziyi izleyecek kimse kalmaz. / SON

tekerleme

Cumartesi günü boya yaparken kuzenle bi tekerleme geldi bir yerlerden, bir ağızdan söylemeye başladık. Google'da bulamadım şimdi; sadece annemlerin ailesinde dönen bir tekerleme mi acaba bu?

Eğer öyleyse kayıtlara geçsin: Çilingir'lerde aşağıdaki tekerleme çocuklara öğretilir, ezberlenir ve 25 yaşına, 30 yaşına da gelinse unutulmaz :) Ha bi de, gayrimüslim arkadaşların yanında söylenirken son iki satır es geçilir ki, kimse kırılmasın.


şu karşıdan toz gelir, kırmızılı kız gelir
teptim ambar açıldı, arabalı boncuk* saçıldı
kaç boncuk kaç boncuk, ilik düğme kaftancık
kız taşı kız taşı, elmas yüzüğümün taşı
senin baban bey ise benim babam subaşı
subaşının atları kişir kişir kişniyor
acaba niçin kişniyor
arpa için kişniyor
arpayı nerden alalım
satıcıdan alalım
satıcıda yok ise, kutucudan alalım
bir torbaya koyalım, çakır ata asalım
çakır atın üstünde üç güvercin dolaşır
birini tutsam bile elime kan bulaşır
kan yazalım kağıda, yollayalım muhaba**
muhabbaşı duyarsa bizim kafamızı keser
yük altına koyar
yük altında yumurta, geldi geyik sümürdü
acaba kimin geyiği
ali beyin geyiği
ali beyin nesi var
inci güzel kızı var
kuran okur oğlu var
açıl camlar açıl
sürmeli camlar saçıl
urumeli okluca
papazın kıçı bokluca!


Kopi-peyst değil alın teri...
* bunu gerçekten bilmiyorum. armalı boncuk --> aramalı boncuk filan olabilir. böyle ezberlemişiz, kalmış :)
** tdk'da yok evet, muhab, muhap, muab... hatta google'da yok. e google'da yoksa yoktur?! bilemedim.

Görsel: The Garden of Earthly Delights, The Bridgeman Art Library, Spain

KA-FA 1500

işten kafa oldum bugün.

zaten yorgundum, zaten yataktan oması gerektiğinden bir saat geç kalkmış, yemişim lan dün gece döndüm merkezden, deyip işe geç gelmiştim. öğlen starbucks'ta ayılmak için kahve içerken, mayışıp neredeyse uyuyacak hale gelmem mikkemmel bir ironiydi (bunu bir daha yapmayacağıma söz veriyorum ya. hayır gerçekten izlemiyorum türk malı'nı.)

bugün isyan günüydü ofiste. hoşuma gitmiyor diyemem. son dakikada bana bir iş verilmesi değil, oraya-buraya (twitter-blog) yazıp rahatlayacağım şeyleri insanların yüzüne veya mailine çemkirip rahatlamak hoşuma gidiyor.

bir arkadaşımla biz, 15 dakika önce bize saplanmış acil bir telekona girerken, departmanda pazartesi öğlene kadar yapılması gereken bir iş belirdi. biz son dakika işlerinden payımızı aldığımızdan, kimin başına kaldıysa kaldı o iş fakat bu durumun uygunsuzluğu ile ilgili geribildirim vermekten geri kalmadık. bu sefer ağır bir dil kullanmış olabilirim. umurumda değil, desem?

bizim işimiz, plansızlık kaldıracak bir iş değil arkadaşım. bunu anlatamadık.

hiçbir zaman düşündüğümü söylememezdik edemedim. sivrilmesem olmaz gibi sanki, kır dizini otur halbuki, dimi. yine öyle oldu nitekim, nelere taktığımı madde madde açıkladım. geribildirim adı altında içimi döktüm, çok iyi oldu çok da iyi güzel oldu taam mı.

üslubumun daha ağır değil ama daha açık ve daha tokatlayıcı olması da bu işte kaşarlandığımı gösteriyor sanırım. "kaybedecek bir şeyim yok" düşüncesi mi? (ya da "onlar kaybeder" düşüncesi mi?) olabilir.

yine de bi ben kaldım ofiste. olsun lan. kafam güzel oldu bak. bu gece dışarı çıkıcam hem, isabet.

haftasonu bilgisayarı yanıma almıyorum. evinde internet olmayan adam bilgisayarı naapsın. o konuyu da bi an önce halletmek lazım...

neyse şey, pazartesi görüşürüz.
(15 Ekim 2010, Ortaköy)

Zerafet, Fidan, Filiz bi de Gürbüz

İçimden bir ses bana kilo vermezsem manita yapamayacağımı söylüyor. Doğru olabilir. Ya da şöyle diyelim, bu konuda bir değişiklik olması daha uzun sürebilir.

Amma lakin ki, yemek denen olguyu erkek denen mahlukattan daha çok seviyorum. Ne yapalım, bu bir gerçek :)

bu kemerden istiyorum.

... o diil de bi Dolunay Soysert vardı o nooldu?

(bkz. hala internet explorer 6 kullanan insan)

Bi internet sitesinde karşıma şu yazı çıktı:


Burda şu yazıyor: (Bring Down IE6) If you're reading this, you're surfing using Internet Explorer 6, an eight-year-old browser that cannot cope with the demands of the modern internet. For the best web experience, we strongly recommend upgrading to Firefox, Opera, Safari, Google Chrome, or a more recent version of Internet Explorer.

Girip baktım, şaka değil, böyle bir site var ve yeryüzünden IE6'yı silmeyi kafasına koymuş. İsabetli bir karar tabi.

Evde IE6 kullanana bir şey diyemeyeceğim, başına daha kötüsü gelemez zaten o kişinin. Yalnız anlamıyorum, bu şirketlerin takıntısı nedir, fatmagülünsuçune arkadaşım?

az yazı, çok fotoğraf ve Şili

Yok, bu konuda yazasım yok benim. İki tane yazı okudum, oldu da bitti maşallah.

http://yerelmasindakiyer.blogspot.com/2010/10/siz-guzel-olmek-nedir-bilir-misiniz-ey.html

http://metusmehmetus.blogspot.com/2010/10/faydasz-bir-yaz-daha.html

Ve bir sürü fotoğrafa baktım.


Fotoğrafların gerisi ve kısa hikayeleri için: http://www.boston.com/bigpicture/2010/10/rescued_from_a_chilean_mine.html

Bu kadar.

ahesteyim bugün~

Bir şeyler var kafamda, karmakarışık sözcükler... Beni sıksanız suyumu çıkarırsınız, ama aynı kişiden, aynı kişilerden çok söz ettim, yüzlerce yazı yazmak istemiyorum. Bir tane yeter. Hepsini toparlayacağım, zamanla.

Bugünün beni üzen şarkısını seçtim: Mor ve Ötesi - Meksika. (Bana cevap hakkı doğuyor, @Mor ve Ötesi: Olmam galiba). Aheste bir araba kullanışı sırasında -ki benim arabayı aheste aheste kullandığım pek vaki değildir- şarkıyı bağıra bağıra söylediğimi fark ettim. Havasız kalıp mecburen sustum sonra.

Bugün neredeyse kenara çekecektim eski sevgilimi aramak için. Demek ki neymiş, birini aramak bir ihtiyaç olduğunda insanın eli pekala da telefona gidiyormuş. Kayda değer bir şey de söylemedim üstelik. O da söylemedi. Ama kendimi iyi hissettim yine de.

Yukarıdaki iki paragraf birbiriyle ilgisizdir. Bugün ben dünyayla ilgisizim zaten. Ama bu aheste halimin bana mutluluk verdiğini söylemek zorundayım. Neden? Bilmem. Koşturmaktan yorulmuşum sanırım.

Sanırım barışıyorum. Kendimle. Yalnızlığımla. İşte bu da, ilk paragrafın konusu (olacak).

Bugün size such a perfect day diyorum efendim; bulutlara, yağmura aldanınız fakat aldırmayınız. Hayat güzel.


(14 Ekim 2010, Marmara Denizi)

whore!

doğru gibi...

sevmediğin bir kadınla, sevmediğin bir erkekle yaşamak, güvenlik için yaşamak, garanti için yaşamak, ekonomik destek için yaşamak, sevgi dışındaki herhangi bir neden için yaşamak, onu orospuluktan başka bir şey yapmaz.

Osho

Büyüme Emareleri #2

#1 için şuraya lütfen


Büyümek, McDonald's'ta çocuk menüsü almayıp, o aman-ne-tatlı oyuncakları elde etmek için para ödemektir.

(Evdeki Marvin the Martian ve Road Runner'ı görseniz böyle gülmezdiniz bi kere!)

Sevgili günlük, büyümüşüm ben.

Bugün çok acayip bi gün oldu. Öyle ki, acayip yerine bazıları gibi "acaib" yazsam, garip kaçmayacak adeta.

Bizim evde henüz doğalgaz olmayışını, geceyi dostlarla geçirmek için fırsat bilen bünye kalkıp saat yarımda, odanın astarı -sonunda- bittikten sonra Etiler'e gitti. Bir bölüm How I Met Your Mother, biraz tepişme, makara tukara derken gecenin bilmemkaçında yattık. Hemen uyudum, nerelerde hemen uyuyabildiğim düşünülürse bunun şaşırtıcı olmadığını birazdan göreceksiniz. Sanırım ben uykuya dalarken Erinç hala bir şeyler anlatıyordu...

Sabah tabi ki saati 15 dakika ileri kurarak kendimi kurtardım. "Türk'ün snooze tuşu ile imtihanı" demek isterdim ama yok, ben kalkıp telefonu özellikle koyduğum uzak yerden alacak ve alarmı tekrar kurup geri uyuyacak (bkz. geri uyumak) (bkz. Bağış.Akbal) kadar uyanık oluyorum. Bu, nasıl bir uykum olduğuna birinci örnek.

Sonuçta dolabın karşısına dikilip ne giyeceğimi düşünerek zaman kaybetmeyeceğim için o 15 dakikayı hak etmiştim. Paşa paşa kalkıp giyindim sonra; uyandırılmak isteyenleri uyandırdım veya uyandırdığımı sandım, çıktım evden. Bursa'ya geliyordum, feribota yetişeceğime güvenim tamdı fakat ta-da! Hesaba katmadığım şey, Beşiktaş saatiyle evden çıkarsam Etiler saatiyle Yenikapı'ya oldukça uzak olduğumdu.

Biraz panikledim. Sahile inmeyeyim, E5'ten gideyim diye bir ölümcül karar verdim. Astar kokusuyla olacak, bulanmış olan beynim E5 üstünde Yenikapı çıkışı ararken (oysa pekala biliyordum Aksaray'dan çıkmam gerektiğini) yanlışlıkla Merter'e kadar gittim. Bir ölümcül karar daha vererek Merter'e girdim. Oradan çıkamayacağımı anlamam uzun sürmedi.

Bir çevreyolunun karşı şeridine geçmeyi hiçbir zaman beceremedim sevgili okur. İtiraf ediyorum, yapamadım bunu. Bende ne yol, ne de yön duygusu var. Arabama park sensörü takılmamış olmasına alıştım, fakat navigasyon cihazsız ben bir hiçim. Bir gün ayfon alırsam sırf bu yüzden olacak.

Aynı yerden bir daha geçip günlük déja vu'mu yaşadıktan sonra yavaşladım. Artık feribota yetişme ihtimalim yoktu, rahat edebilirdim. O yüzden havalimanına kadar gidip oradan döndüm sahilyoluna. Yenikapı'ya gittim, otoparka çektim arabayı.

Bursa yakın bir yer; daha önce defalarca gidip, daha da fazla gelmişliğim var karadan; lakin bugün hava yağmurdan önümü göremeyecek kadar berbatken ve gece, feribotta alacağım uykuma güvendiğimden, gözümden uyku akıyordu. Uykusu gelme hali, sarhoş olmak gibi insanın mutlaka inkar ettiği bir durum; fakat araba kullanırken uyumaktan ölesiyle korkarım ben. O yüzden de şahane bir hareket yaparak, Yenikapı'da İDO otoparkında, arabamın arka koltuğuna kıvrılıp üstümde ceketimle uyudum (bu, nasıl bir uykum olduğuna ikinci örnek).

O 2 saatlik uyku bana öyle iyi geldi ki, anlatamam. Kalktım, simitçiden bir çatal alıp yedim (eski çatalların tadı yok azizim!) sonra düştüm yola. Deli gibi yağmura devam. Hiç adetim olmayarak Eskihisar'a döndüm, zaten hızlı gidemeyecektim. Eskihisar'da feribota son iki araba kalmışken "hah" dedim, "bu öndeki de binse ben yine kaldım burada!" O sırada Murphy bana kıyak geçmeye karar verdi, öndeki minibüsten bozma aracı almayıp beni çağırdı ve böylece yaklaşık yarım saatlik saçma bir bekleyişten kurtulmuş oldum.

Feribot çayı ve tostu, martı çığlıkları, deniz foşurdaması... Feribotun nemli bankında otururken düşündüm: Bir gün durduk yere hayatımıza bakıp "ne kadar mükemmel bir hayatımız var" diyebilecek miyiz? Bu kadar şanslı olabilecek miyiz?

...derken, Topçular ve Bursa. Saat 2'de işe başlamıştım bile. Kışkışlanana kadar da çalıştım, nasılsa burnumun dibiydi otel.

Akşam Ahmet'im beni aldı (bi otelden son model bi BMW ile alınmak değişik, gerçekten), yemek yedik beraber. Evlilik sürecinden bahsettik, yeni ev planlarından, işlerden güçlerden filan. Kurmakta olduğu yeni şirketten bahsettik bir de. İnsanlar ne kadar çabuk bir işe giriveriyorlar; şaşırıyorum. Tabi halihazırda ticaretle uğraşan, hali vakti yerinde biriyken bu işler daha kolay, insan daha gözüpek oluyor ama yine de...

Ahmet hiçbir zaman öyle global, kurumsal, bilmemne bir şirkette çalışmak istememiş ve hiçbir zaman da çalışmayacak bir adamdır. Gerek de yok, zaten kendisi deli gibi çalışıyor kendi işinde ve hala büyümeyi düşünüyor, vesaire.

Son zamanlarda bunu çok düşünüyorum, yarın işsiz kalsam ki bu olabilir, ne yapacağımı. Ne yapabileceğimi değil, muhtemelen birçok şeyi birçok insandan iyi yaparım. Lakin bunu nasıl kanıtlayacağımı düşünüyorum. İnsanlar diploma görmek isteyecek, bir MBA derecesi, bir kurs, sertifika, yurtdışı nanesi... öyle bir şey. Ne olacak?

Ne yapılacak?

Biri bana, daha zevkli bir çıkış yolu göstersin, veya birkaç yol göstersin ki seçeyim içinden, istiyorum. Seçeyim, o mükemmel hayata doğru en azından bir adım atmış olalım, ona varamasak da.

Ya, böyle işte. Sevgili günlük tadında başladık yazıya, nerelere geldik. Büyümek bu sanırım; mükemmelin olduğunu her an daha çok anlayarak ondan her an uzaklaşmak.

O zaman bir şarkıyla bitirelim: It's a wonderful life.
Yerseniz.


(13 Ekim 2010, Bursa)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!