... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gerçeğe hoşgeldiniz?

"Gençler, size ne zaman gerçek hayatınızın işte şimdi başladığını söylerlerse, aslında bitirdiğinizin Gerçek Hayat olduğunu hatırlayın."

Emre Yılmaz, Genç Bir İşadamına



 

VR

Çal: https://open.spotify.com/track/5dGWwnkTaiQGqZBtcBnmCc


Dışarı, hava hala aydınlık ve benim kafam güzelken çıkmanın iyi yanları da var. Una Noche en Napoles dinleyerek çıktım kapıdan. Tamamen planlı bir şey değildi ama tamamen tesadüf de değildi; ilk birkaç şarkıyı bilerek atlamıştım.

Bazen böyle Santana'dır, Caro Emerald'dır, Guadalupe Pineda'dır, o havalarda oluyorum. Bir yerlere yolculuk ediyorum; gözümü kapadığımda oradayım işte, bir tabloya bakar gibi değil, sanal gerçeklik gibi içindeyim. Yukarıdan aşağıya, soldan sağa, çengel bulmaca. Etrafıma bakıyorum, bavullar, mutfak, kitaplık, masa, balkon, deniz, koltuk, minder, deniz, koltuk, deniz, şömine, bavullar. Avize var mıydı, yok muydu hatırlamıyorum ama olmamasını seçiyorum ve olmuyor; orada avize yoktu ki zaten?

Pastel rengi, uzunca bir çan eteğin üstüne ince bir bluz giymişim, saçlarımı toplamakla toplamamak arasında kararsız kalıp sonunda açık bırakmaya karar vermişim, salonundan, balkonundan, her yerinden deniz görünen, kapısı hep açık bir dairenin mutfağında, yalınayak, müzikle birlikte hareket ederek kahvaltı hazırlıyorum. Herkes bir yerlerde, uyukluyor filan. Ekmek kızartıyorum pam pam pam. Domates doğruyorum fım fım fım.

Saat kaç umurumda değil. Hangi gün, umurumda değil. İstanbul'da ne olmuş, umurumda değil. Saçımı biraz kestirsem mi? Uçları çok uzadı. Ufacık bir hayat lazımmış bana, bir ara fazla abartmışım. Biraz daha yemek pişirmem lazım, hep bulaşık hep bulaşık olmaz. Şarkı değişmesin, geri alayım. Peynir de çıkarmak lazım. Salatalık kalmış mıydı ya? Dans etmeyi özledim. Keşke dans etsek. Burada, mutfak ortasında. Hep çok minik şeyler lazım oldu bana.

"Ben de çay demleyeyim."

Çok minik şeyler.



adaletsiz



Bir insanın çeşitli fotoğraflarına bakarak geçen zamanın, 
ya da o olmadı,
spor ayakkabımın kenarında -eminim hala biraz- taşınan kusmuğun bir hatrı olduğunu görseydim,
dünyanın adaletli bir yer olduğuna inanabilirdim.



Fotoğraf: dutronc

Afrika'nın kulak memesi


"Meğer buraya varana dek ne çok zaman harcamışım... Ben sıkıcı, beyhude bir hayatın peşinde koşarken o adeta sessizce beni bekliyormuş. Burada her şey daha ağır ve yumuşak akıyor. Bu hafif rüzgar tüm düşüncelerimi dağıtıp, bedenimi ürpertiyor."


Şaşılacak şey. Sanki 3 yıldır bu gönüllülük işini yapmak isteyen ben değilmişim, kafamda hiç kurmamışım, daha başvururken kabul edileceğimi (çünkü kesin edilecektim, hiçbir şeyde değilse de böyle konularda kendime güvenim tamdır) bilmiyormuşum gibi; gecenin köründe, kaldığım hostelin balkonunda oturup ürperirken şaşırıyorum. Afrika'ya geldim. Üstelik geleli bir ay oldu neredeyse. Bu da yetmezmiş gibi, uzun süredir burada yaşıyor gibiyim. Bir yatak ve iki sehpadan ibaret odama ilk girdiğim gün, iki gün içinde kendime başka bir yer arayacağımı düşünmüştüm. Üstelik ilk hafta ne kadar uzun sürdü! "Geleli 5 gün oldu" dediğimi hatırlıyorum tıpkı benim gibi buraya geçici olarak gelmiş olan, tanışıp muhabbet ettiğim ilk insanlara. Sanki bu akşam, daha birkaç saat öncesi gibi geliyor. Sonra yer değiştirmemeye karar verdim. Alıştım çünkü. Sevdim hatta.

Buraya kafam çok dolu geldim. Kendimle dolu. Hala da öyle.

Bir sürü de amaçla geldim, ama hiç sözcüklere dökmediğim amaçlardı. Sanki yılbaşıymış da, yeni yılda yapacağım/yapmayacağım şeyleri farkında olmadan belirlemişim gibi. Pazartesi kesin diyete başlayacak birinin sözde iyimserliğiyle. Ben iyimser biri değilim. Belki bu bile değişir diye düşünüyordum galiba. 

İyimser değilim, öfkeliyim ben. Değersizleşmekten ötürü öfkeliyim, her şeyin değersizleştiğini görmekten ötürü. Aksine beni inandıracak bir şey olmadıkça da değişeceğini sanmıyorum.

Değişmeyeceğini söylemek için erken belki ama, değişmez. ("İnsan nereye giderse gitsin kendisini de beraberinde götürüyor" dememek için yeterince kıvrandım diye düşünüyorum. Bu klişe de buraya not düşülmüş olsun. Yazıdaki alıntılar Hamam filminden. İstanbul'u anlatıyor. Oysa asıl sıkıcı ve beyhude olan İstanbul'du hatırladığım kadarıyla.)

Mutluyum burada. Rahatım. Yalnızım. İşini yapıp yapmadığından ziyade her gün belirli bir saatte masanda oturmaya başladın mı diye seni kontrol eden bir sürecin çok dışında (üstelik o süreci de yıllarca geride bırakmış gibi hissederek) çalışıyorum. İşim var, ama sabah erken kalkmak için her gün bir sebebim yok. Yine de 7'de, bilemedin 8'de kalkıp kahvaltı ediyorum: Tereyağlı ekmek, reçel, muz, ananas, duruma göre papaya ya da mango. Bir de kahve (yılların çaycısı olan ben!) Sonra bir müddet boş boş tavana bakacak, bir şeyler seyredecek ya da kitap okuyacak bile olsam erken kalkıyorum, çünkü uyumakla geçen zamanı ziyan ettiğimize dair o düşünce yine geldi yapıştı beynime bir yerlerden. 

Buraya çabuk alışacağıma hiç şüphem yoktu (bu da kendime güvendiğim konulardan biri). İnsanların bakışlarından, dikkat çekmek için çıkardıkları thısssssssss sesinden, "obroni" (beyaz tenli insan) diye seslenilmesinden rahatsız olmamaya ya da hava karardıktan sonra çarşıdan eve yürümekten çekinmemeye bile başladım. Akra'da tamamen rahatlar rahatlamaz bir diğer şehre, Kumasi'ye geçecek olmam işin cilvesi tabi. İlla bir heyecan olacak.
 
Afrika'ya gidiyorum dedim insanlara buraya gelmeden. Bir yere gidecektim ama nereye? "Gana neresiydi ya?" diyenlere kuzenden öğrendiğim yanıtı verdim: Afrika'nın kulak memesi. Afrika'yı -isabetle- bir fil kulağına benzetsek, burası gerçekten de kulak memesi olur.

İnsan burada yumuşar, kulak memesi kıvamına gelir mi peki? Yaşadığı dünyada ve zamanda, içten içe memnun olduğu kendi haline bir yer bulur mu? Memleketten ve sonsuz sıkıntılarından uzaklaşamaz ama, daha az endişelenir mi? Farklı bir bakış açısı edinir mi? Mutlu olur mu? Mucizelere inanır mı?

"Şimdi, nihayet yeniden hayata başlayabileceğimi hissediyorum."

Göreceğiz.

En azından, yeniden yazmaya (paylaşacakmış gibi yazmaya) başladım. Bir şeye de benzememesi içimi rahatlatıyor, iyi mi?


14 Ağustos 2015, Akra
00:09

10-11

Aralık 2010'dan Ocak 2011'e kadar hayata dair çok değişik umutlarım varmış ve kendimi çok seviyormuşum.



Sonra ne oldu bilmiyorum.

somewhere over the friend zone



“I cannot say I wanted to ‘be myself,’ for I knew I was still soft clay. But I refused to be molded.”
Françoise Sagan, Bonjour Tristesse


Ortaokuldayken bir çocuğu seviyordum. Aziz’i. Şimdi o hissi küçümseyecek değilim, karşımda onun olduğunu düşünerek odamdaki aynayı öpecek ve gerçekten öpüşmek gerekirse (tamamen tecrübesiz olduğum için) rezil olacağım konusunda endişelenecek kadar, işte demek ki basbayağı seviyordum.

Yazık ki hiç şansım yoktu. Sınıfın, boyu dışında her şeyi herkesten üstün, sarışın, yeşil gözlü, iyi giyinen, zengin, evinde interneti olan, üst sınıfları tanıyan, tenis filan da oynayan sportmen kızı da Aziz’e aşıktı. Üstelik, kendini çok şanslı gördüğü veya kendine çok güvendiği için bu aşkı her yerde, her fırsatta dile getirmekten hiç gocunmuyordu.  (Bu kızlardan bir başkasına, bundan yaklaşık on yıl sonra tekrar rastladım. Bir arkadaşım kendisini reddettiğinde “halbuki ben senin başına gelen en güzel şeydim” deyip gitti fazlayerlidiziseyrediyorumben kızı. Enteresan.) Bir keresinde bana, Aziz de ben de çok gıdıklanıyoruz diye, “ne kadar çok ortak yönünüz var” demişti kız imalı imalı; Aziz’in de duyabileceği şekilde üstelik! “Ne alakası var ya!” demiştim aniden ama kan beynime sıçramış, kalp atışlarım hızlanmıştı; o an nasıl kızardığımı tanrı bilir.

Günün birinde kız birden, nereden çıktığı belli olmayan bir melankoliye boğuldu. Bu durumla pek ilgilenmedim sanıyorum, kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri değildi. Olamazdı. Bana gelip, Aziz’e olan aşkından bahsetmesine katlanamazdım (ben o kadar yerli dizi izlemem). Bir de tabi, içinde bulunduğumuz yaşlar boş melankolinin prim yapmaya başladığı yaşlardı, o yüzden kızın hiçbir şeyi olmayabilirdi de.

Sonra öğrendik ki, kız gidip Aziz’le konuşmuş ve Aziz onu istememişti. Apaçık ve net bir şekilde, çıkma teklifine hayır demişti. Çok şaşırmıştım, konunun benimle bir ilgisi olması ihtimalinden ötürü değil ama, o çocuğun o kızı reddetmesi için herhangi bir sebep düşünemediğim için... Ben o zamanlar, somut ve görünen şeylerin herkesin babasını dövdüğünü düşünüyordum. Benim sınıf birincisi olmam mesela, başkasının sarışın oluşu yanında bir hiçti.

Aziz, benim arka sıramda otururdu. Daha doğrusu ben, ortaokulu liseye ve üniversiteye hep tercih etmiş olan ve hala Orta 3’ü özlemle anan bu “arka çöplük” tayfasının bir ön sırasındaydım. Bir gün okuldan çıkarken, sırtımı tahtaya dönmüş, çantamı topluyordum. Aziz hala yerinde oturup etrafa bakmakta olduğu için de iyiden iyiye ağırdan alıyor, fakat konuşmak için de bir şey yapmıyordum. Aziz bir şey dedi sanırım, cevap verdim, güldük. Tam çantamı kapatıp, “yarın görüşürüz” demek için ağzımı açmışken Aziz bana bakıp “seni seviyorum” dedi.

Kafamı hafif eğdim, bir saniyeden kısa bir sürede yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Çözdüm sandım. Gülümsedim, “ben de seni seviyorum” dedim ona, sonra da “yarın görüşürüz” deyip çıktım sınıftan. O kadar işte. O kadar gerçekdışıydı ki söylediği benim için, ciddi olabileceğine ihtimal vermedim. Biz bunu bir daha hiç konuşmadık, o bana sınıfta herkesin sevdiği kız olmamın dışında bir değer verdiğini söylemedi, sonra sınavlara girdi ve özel okula gitmek üzere ayrıldı okuldan. Bundan kısa bir süre sonra da tamamen koptuk zaten, şu an nerede olduğunu, ne yaptığını hiç bilmiyorum.

Ben Aziz’i hatırladım geçtiğimiz aylarda bir gün ve Aziz’i yazdım ben ilk kez; çünkü aynı şey yıllar sonra tekrar başıma geldi. Beni pek tanımayan, bana, arkadaşlık dışında bir şekilde benimle ilgilendiği konusunda hiçbir ipucu vermemiş bir adam bana “seni seviyorum” dedi. Ben de iki nokta ve bir parantez yaptım ona ve “yarın konuşuruz” dedim.

Arkadaşlığa, kendimize, aileye, aşka dair birtakım fikirlerle başlıyoruz hayata. Zaman geçtikçe o fikirlerin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyor, yine zaman geçtikçe o fikirlere geri dönüyoruz. Hani annemizi çok sevip onsuz yapamayacağımızı düşündüğümüz zamandan, ona burun kıvırıp bir şey anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamana, sonra da yine “keşke burada olsaydı da fikrini sorsaydım” dediğimiz zamana geçiş anlatılagelir ya ebeveynlere gereken değeri vermek konulu kitap ve programlarda... Ona benzetiyorum ben bu geçişleri. Bir ara, lisedeyken filan, “sevmese neden seviyorum desin, salak kafam!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elbette lisede kendime güvenimin artmasıyla doğrudan ilgili bu durum. Ama şimdi yine, ortaokuldaki o noktadayım, o kafamı eğip gülümseme noktasında. İki nokta bir parantez.

Hayat, Meltem Gürle’den öğrendiğim bir circular plot, başka da bir numarası yok. Üstelik, başa döndüğü noktada artık ilerlemeye devam edeceğine dair bir inanç da edinemiyor insan; dünya yedi günde yaratıldı ve tamam, bitti. Koca dünya yoktan var oldu ve benim için bir sözcük dahi var olamadı. Ben de şu an, yine sarışın ve yeşil gözlü olmadığım, topuklu ayakkabılarla tıkırdamadığım, çok makyaj yapmadığım veya sportmen olmadığım için konuların kapandığı noktaya geri döndüm. Tek farkla, artık ne istemediğimi (artık bunu istemediğimi) biliyorum, şekillenecek çok şey kalmadı.

Bir arkadaşlığın aşka döndüğü veya dönemediği noktaların çok ötesindeyiz artık, o kadar uzaktayız ki gökkuşağı bizim için bir nokta gibi. Hem bence o şarkı da şöyle bir şey:

Somewhere over the friend zone,
Mavi kuş sanki bir düş.

(16 Ekim 2012, Boğaziçi Pastanesi)

geçen zaman içinde, üç adam dışında


"bana baktığında o güzel gülümsemenin donmaması için..." filan yazmıştım bir keresinde bir adama. yazmış ve göndermemiştim. sonra bir gün, istifa ettiğimde, zamanı gelmişti. zamanı benim için gelmişti, o kadar işte. tabi ki hiçbir şey olmamıştı.

koca dünya yoktan var olmuş, ama benim için bir tek sözcük bile var olamamıştı.

///

"Dün insanların çok saf olduklarını fark ettim; herhangi bir malın iyi olduğunu düşünmelerinin sebebi, bizzat malı üretenlerin  o malın iyi olduğunu iddia edip bunu tekrar tekrar söylemesiydi."

Jorge Luis Borges, Yorgun Bir Adamın Ütopyası


şubat 2012'de resmi olarak yalnız 3. yılımı doldurdum. şubat 2012'ye kadar geçen 3 yılda gerçekten uzun süreler boyu düşündüğüm 3 adam oldu. 3ünden de bir şey olmadı. benim için 1 şey bile olmadı. o zaman 3te3 diye bir yazı yazacaktım. sonra çok kötümser olduğunu düşünüp vazgeçtim. oysa kötümserlik, içinde bulunulan duruma dair bir tespit değil, içinde bulunulacak duruma dair bir öngörüdür. benimkisi ise bir durum umutsuzluğu, buna da olsa olsa mutsuz denmesi gerekir. her neyse, ben yine de yazmaktan vazgeçtim. istemedim. içim kaldırmadı. olduğumdan kötü görüneceğimden korktum. gerçekten tiksinç, çirkin, çekilmez biri olduğumun sanılmasından çekindim belki de; çünkü kendini öve öve, altı boş övgüleri gerçek hale getirenlerin, insanların algısını sadece bunu yaparak değiştirebilenlerin dünyasında yaşadığımın farkındayım (o yüzden uymuyorum ya bu zamana).

ama artık bir şey fark etmiyor. istediğimi yazabilirim. umursayamıyorum artık.

///

bu geçen zaman içinde, bu üç adam dışında bir sürü birbirinden anlamsız, garip veya sonuçsuz şey oldu. mesela bir tanesi, benim olmadığım şekilde "canım"lı "cicim"li bir tanesi, bana bir gün hiç cevap vermemeye karar verdi. aradan üç ay geçtikten sonra da benden özür dileyip, "nedeni yok işte ya, erkek dengesizliği" dedi buna. peki. bir tanesi evli ve mutlu idi, deryik'in deyimiyle "yemeğim hazır, gömleğim ütülü" mutlusu bu adamı benimle oynaştığı odada bırakıp bir balkondan atlayıp gittim ben. peki. bir tanesi, kendini sadece yedek kulübesine layık gören, ısınma turu atıp sonra tekrar oturan biri... kimseye sarması uzun sürmüyordu her iki anlamda. yani hemen alışıveriyor, alıştırıveriyor ve kısa sürede de sıkılıp başka oyuncaklara bakmaya başlıyor gibiydi. peki. bir tanesine ben gereksiz bir derinlik atfettim muhtemelen. Tsumun bahsettiği "bizim neslin çağın insanı olmakla olmamak arasında fena halde sıkışmışlığı"nın tasviri gibiydi adam; elindekini, ilk günden seks konuşacağı bir ilişkiye indirgeyip, sonra da sahiplenmekten bahsedecekti. peki. bir tanesi kalbimi yerden yere vuracak, ben ona aşık olmadan beni reddedecekti; sadece aşka değil, dostluklara da duyduğum güveni sarsacak, hayatımda yaptığım en büyük hatanın erkeklerle daha iyi anlaşmak olduğu sonucuna vardıracaktı beni. peki. bir tanesi bana uzun uzun bakacak, fakat benden hiçbir şey anlamayacaktı, veya anladığı kadarının bile onu ilişkilerinin çay kaşığı derinliğinden öteye götüreceğinden korkacaktı -ya da bu sadece benim hüsnü kuruntumdu, ben yine, gizli bir derinlik arıyordum adamda- ve isterse hiçbir şey başlamayacak, bu münasebetsiz hikaye eksik kalacaktı. peki.

PEKİ.
yeter.

benim için hiçbir şeyin var olamadığını en çok, selamlarım karşılıksız kaldığında anlıyorum.
bana doğru geliyor o bakış, bana çarpıp bir an duracakmış gibi oluyor, sonra yoluna devam edip arkamda bir yere, kimsenin olmadığı bir boşluğa bakıyor.

güzel şeyler kimsenin olmadığı tarafta herhalde.

ya da ben, görünmezlikte bir dünya markasıyım.

Başka bir meziyetin var mı?

O bulutlu gecenin saat ikisinde, hava süt gibiyken, fırsat bu fırsat deyip ellerimiz buruşana kadar çıkmadık havuzdan. Sırt üstü yatıp bulutları bir şeye benzetirken ben (çünkü ben bulutları çok pis benzetirim), adamın biri diğerine dedi ki:

_ Abi hiç çalışmak istemiyorum ya!

Gülümsedim, böyle serzenişlerde sadece benim bulunduğumu elbette sanmıyorum ama işinden memnun görünen insanlardan bunu duymak ilginç oluyor. Öteki dedi ki:

_ E okuduk işte, çalışıyoruz, para kazanıyoruz. Yayın tara, araştırma yap, oraya git, bununla konuş... Başka bir şey öğrendin mi? Ne yapacaksın çalışmayıp, başka bir meziyetin var mı?

"Ah civanlarım ya, yok mu başka meziyetiniz?" diye düşündüm ama ses edecek veya kendimi ele verecek kadar kendimi kaybedersem, azıcık özgürlüğüm de giderdi. Hissetti mi nedir, bana döndü meziyetsiz adam:

_ Ne yapardın sen mesela? 
dedi.

Hiçbir şey söylememek de gelmedi içimden. Mutsuzluğumun orta yerine soru işaretiyle dalmıştı. Bünyem reddediyordu "benim işim bu, hayatım da hep böyle geçecek işte, paramı kazanır, evime giderim, motivasyonum para, mühim olan da arabamı nereye park ettiğim" halini.

Ne anlatacaktım ki, gerçek hayatta hiç karşılığı olmayan bir hayali mevkiye çıkıp kendilerine eriştiğim zaman bana selam vermeyi büyüklüklerine yakıştıran bu insanlara? Onlar için ben önemsizdim; kartvizitlerindeki iki harf kendilerini yüceltiyor, başka bir meziyetlerinin olmayışını belli ki sırf bu yüzden dert etmiyorlardı. Beni hiç ciddiye almayacaklarına emindim.

_ Kitap yazarsam alırsınız.
dedim.

Beni hiç ciddiye almadılar. 


ya da umut suzsunuz

arada aksini iddia etsem de, kerizin teki olmadigimi biliyorum.

mesela sirf bogazi 180 derece goren bi yerdeyim diye, bira iciyorum diye, hava guzel diye veya oyle dersem olur, maksat evrene pozitif enerji yaymak diye icimdeki yumruyu gormezden gelecek degilim.

(bahar gelir, fark edilmez olur, insanlar gormeyince)

umutluyum yine de.
umutlu insanla umutsuz arasindaki fark da, bugun her sey guzel demekten ziyade, su degil mi zaten:

bir gun her seyin yerine oturacagina inanmak,
veya
bir gun her seyin yerine oturacagina inanmamak.

(yerine oturdugunda, guzel olacaktir zaten.)

engineered jeans

On saniye gözünü ayırmadan kalbe bakarsan, yer yerinden oynayacak.


Müdürüm yazdığım bir şeyi okudu ve, hangimizin yazdığını bilmeden,

"Ben böyle bir şey yazabiliyor olsam, kariyerimi değiştirirdim."

dedi.

(Sevinse miydim, üzülse miydim?)
Hiçbir şey hissetmedim.
Kimse de bir şey demedi, ben hariç: "Ama değiştiremiyorum işte."

İstediğim bir iş vardı, olmadı, onlar bana bir şey demediler ama ben öğrendim:

"Bizde sana göre bir iş yok."

Bu ne demek biliyor musunuz?
Hiç yapmadığın işlerde fazla kalifiye kalabiliyorsun, demek.
1000 lira stajyer maaşına düşebilecek bir hayatın yoksa, hayatını değiştirmeye çalışma, demek.
Hayat bir Trainspotting afişi veya bir motivasyonel poster değilmiş, demek.
(Sevineyim mi, üzüleyim mi?)


Değiştiremiyorum.

Engineered Jeans oldu artık benim pantolon ve bilen bilir, ben o modeli hiç ama hiç sevmemiştim.

cuk

iyi dedin.

cen

bir yer olsa huzur sunsa
dizlerim üstünde çöksem
sonsuz yolu aydınlansa

günün ilk ışığında
son bi kez nefes alsam
kaybolsam gözyaşında
(ya da ilk kitabımda)


Eve giriyorum, ev karanlık, kimse yok. Işığı açıyorum paltomu çıkarırken, hani bir kolumu çıkarıp o eli hemen ışığa uzatıyorum. İki işi birlikte yapıyorum, çünkü zaman kaybetmemem lazım. Tüm günüm ofiste geçti, ne yaptığımı, niye yaptığımı bilmeden geçip gitti bir günüm daha ve ben belki yarın öleceğim. Yarın ölsem, senden eksiğim zaten. Bari kalan zamanlarımdan, kalan kitaplar ve müzikler ve Leyla ile Mecnun bölümlerinden eksik kalmayayım...

Hazır ayaktayken kettle'ın düğmesine basıyor, salona dönerken de bilgisayarın açma tuşuna dokunuyorum. Koltuğa seyirtirken sehpanın alt gözüne eğiliyorum. Tam o anda görüyorum, sehpanın üstünde kültablası, kenarında sigara.

İşte ben bazen bilgisayarın başına oturduğumda, başka bir iş yapmıyorum. Çünkü sen bazen, kültablasının kenarında bulduğum sigara gibisin. Mutluluksun bazen cen.

Bu aralar çok sigara içiyorum. Çünkü -bana aptal deme ama- verdiğim nefesler seni bana yakınlaştıracak sanıyorum. Öyle diyor içimden bir ses.

Halbuki...
Keşke aldıklarım yakınlaştırsa.




(29 Kasım - 11 Aralık 2011, İstanbul)
görsel.

natürmort hayatın

nefes alıyorum, veremiyorum, nefes verirken canım acıyor. uyumak gibi, yazık oluyor verdiğim her nefese.

verdiğim nefesler dumanlı. hava soğuk.

sigara içmek istemiyorum. isteyerek içmiyorum. seni görünce sigara içesim geliyor. seni görmeyince de seni göresim geliyor, dümdüz, sana bakasım geliyor, nasıl göründüğümle, nasıl güldüğümle ilgili endişelenmeden (güzel güleceğim kesindir o an)

işte bugün benimle konuştun gibi oluyor. o kadar sevdim ki, diyorum, natürmort hayatını.
ama sen ölme.

ya... ya bu benim dünyadaki son günümse? ya son nefesim buysa ve senin adını hiç söylemeden verip gittiysem o nefesi de, ayrıldıysam burdan?

daha kötüsü;
ya bu dünyadaki son günüm değilse bu,
ve bundan sonra hayat hep böyle geçecekse,
bu evrenin bana "senle mi uğraşıcam lan" deme şekliyse...
o zaman bittim ben asıl.



yeniyiz ya biz, olmaz ya öyle pastane gibi, mendil atmak gibi...
(hiçbir) hakkım yokmuş gibi saklıyorum yazılarımı.
üzülme hakkım olduğunda çıkacaklar ortaya
ve her zamanki gibi, hiçbir şey değişmeyecek dünyada.

Çünkü ben de, ölüleri uyandıracak bir şeyler yazamıyorum. En derinden yakan çaba bu.*


* Patti Smith, Çoluk Çocuk

remington

bu en sevdiğim fotoğraf değil ama onu bulamadım. belki bir gün.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okuyorum, sevdiğim yerlerin, benimle bir olduğunu düşündüğüm yerlerin, benimle bir olsa ne güzel olacak yerlerin filan hep altını çizerek; oradaki aşkın içinde tanıdık, tanımadık ama illa ki ışık dolu bir şey arayarak kayboluyorum kitabın içinde.

Şöyle bir şey geliyor gözümün önüne o kitabı okurken; şöyle bir hayat...

Çok şey istemiyoruz biz hayattan, diye düşündüm dün İzmir'de, Pasaport iskelesinin yanında bir yerde çay içerken. Deniz, çay, martı, yıldız, paf küf; ne ki? Sonra kendi kendime, belki de asıl zor olan budur, dedim. Belki de çok şey istemediğimizi sanarken aslında dünyaları istiyoruzdur. Bir plazanın içinde çalışıp her ay bordrondan doğru miktarların kesilip kesilmediğini kontrol etmektir belki kolay, yapılabilir, alışıldık olan ve belki tersine mücadele vermek zordur, terstir, lükstür. Eğer durum buysa, Oscar Wilde gerçekten büyük adam.

Düşünüyorum da, geçen yıl bu aralar, hatta tam tarih vermek gerekirse 15 Kasım'da Tereddüt koyunda, elektriksiz, susuz, bilgisayarsız bir yerdeydik. Dört gün boyunca aynı koyda yaşadım. Yukarıda, 15 dakikalık mesafede bıraktığımız arabama bile gitmedim ve çok mutluydum. O kadar mutluydum ki anlatamadım; ikinci kez gittim, sayfalar doldurdum fakat yine yazamadım. Olmadı, yapamadım. Belki bir gün.

Enseyi karartmıyorum, tatilde evde olmak da güzel.



Ah mine'l-aşk.

Patti Smith'in bir Remington'ı olmasının beni, aslında nedensiz yere, ne kadar mutlu ettiğini anlatmam mümkün değil.

Duygular? "Still Unknown"

İnsan yerindikleri için hep pişmanlık veya suçluluk duymak zorundadır gibi bir algı var etrafta, sanal alemde -tanımadığım ve aynı hayat görüşlerini paylaşmadığım daha çok insanla aynı ortamda bulunma fırsatı daha çok olduğu için- özellikle karşıma çıkıyor bu algı. Telefonunun bozulduğuna, takımının yenildiğine, tanımadığı bir annenin öldüğüne, havanın kötü olduğuna filan üzüldüğünde insan, cevap yapıştırılıveriyor hemen: "Ona üzüleceğine şuna üzül." Daha çok üzülünmeyi hak eden çok şey var çünkü; şehitler, kazalar, yoksulluk sınırındakiler, açlık sınırındakiler, evsizler...

Halbuki, sana mı soracağım neye üzüleceğimi?

Bir keresinde anlatmıştım, bir kargo yanlış yere teslim edilmiş diye telefonda delirirken Çukurova Üniversitesi Hastanesi'nin önünde, ağlayan bir kadın gördüm. Deli gibi ağlıyordu, kim olduğunu anlamasam da birinin öldüğünü anladım o an; o an hayat, yaptığım konuşma, işim ve o ölüm dışındaki her şey çok saçma gelmişti. Ama beş dakika sonra döndüm hayata ve yaptığım konuşmaya, sanki hayat kurtaracakmışım gibi. Çünkü hayat buydu.

İnsan kalbi, dört iklimin bir arada yaşandığı ülkem gibi. Birkaç kişiyi aynı anda sevebilir, birkaç şeye aynı anda üzülebilir, hatta aynı anda hem mutlu olup hem hüzünlenebilir. İnsan hakkında bilim insanlarının engin bilgisinin yetmediği şey budur; insanı etten öte bir şey yapan duyguları. Bizim biyoloji kitaplarında "not yet" veya "still unknown" yazan ve her yeni baskıda süratle azalan şeylerin aksine, çözülemez bir bilmece şeklinde duruyor bilim dünyasında. İsviçreli aylak bilim adamları diş fırçası geliştiredursun...

Duyguları olabildiğince ve mümkünse pişmanlık duymadan yaşamak gerek. Hafife almak için fazla önemli ve gizemliler.

Gündönümü

Müjdat Gezen buna "Hayat..." demiş:

Ben "gündönümü" diyorum. Gün batar, döner, tekrar doğar. Günün batması her zaman kötü bir şey değildir, güzel batan bir gün için insan hayatından pek çok şeyi feda edebilir.

Aynı bu resimdeki gibi güzel batan bir gün için.

***

Ah Küçük Prensim! Senin o üzünç dolu küçük hayatını yavaş yavaş anladım böylece. Uzun bir süre günbatımındaki tatlılık, tek avuntun olmuştu. Bu ayrıntıyı dördüncü gün öğrendim. Ne demiştin bana o sabah?
_ Günbatımını çok seviyorum. Hadi gidip bir günbatımı görelim.
_ Ama beklemek gerek...
_ Neyi?
_ Güneşin batışını.

Önce ne şaşırmıştın! Sonra da kendi kendine gülmüştün. Demiştin ki bana:
_ Kendimi hep bizim oralarda sanıyorum!
Öyle ya, Amerika'da öğle iken Fransa'da günün batmakta olduğunu bilmeyen yoktur. Fransa'ya bir dakika içinde uçabilseniz günbatımına yetişebilirsiniz. Ne yazık ki Fransa çok uzak bir ülke. Ama sen küçük gezegeninde iskemleni şöyle bir kımıldatsan oldu bitti. Güneşin batışını, alacakaranlığın çöküşünü artık gör görebildiğin kadar... Demiştin ki:
_ Günde tam kırk dört tane günbatımı gördüğüm olmuştur.
Sonra da eklemiştin:
_Biliyor musun, insan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.
_ Demek sen kırk üç gündür pek üzgündün?
Küçük Prens buna karşılık vermedi.

Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry

gün ah


Ağlama dürtüsüne karşı koymak değil büyümek. Ağlama dürtüsüyle birlikte anlamsız boş ve ıslak bakışları, aşağı kıvrılan dudak kenarlarını, kaybolan gamzeleri, bembeyaz olan yüzü de saklayabiliyorsan, büyüdün demek olabilir.

Bense, kalkıp gidiyorum. Değil bunları yapmak, ağlamamayı bile başaramadığım için.

//\

Değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey yoktur, derler ya, inanmayın. Kolpa "zoru başarırız, imkansız zaman alır" ergenliğidir o, kibirdir, kabullenmemektir. Değiştiremeyeceğiniz şeyler var hayatta. Uzak durmayı seçebileceğiniz, uzak durmaya çalışabileceğiniz ama kesinlikle kaçamayacağınız şeyler. Davulcuya, zurnacıya da kaçsanız, suç da işleseniz, elin adamlarıyla sokaklarda cirit de atsanız, alevi biriyle de evlenseniz hani Allah muhafaza!ymış ya, veya yok yok, şahane ve püripak bir insan da olsanız hayatınızda olacaklar hep. İşin kötüsü, onları seveceksiniz. Çok sevdiğiniz için sizi çok inciten insanlardan olacaklar ama dedim ya, lastik içinde körebe oynar gibi veya ancak o kadar uzaklaşabileceksiniz. Yardımcı olmaya çalışıp olamayacaksınız. Ne emmeye ne gömmeye gelecekler, üstelik sunduğunuz hiçbir çözüm önerisi sorunu kökten çözmüyor diye sonunda size kızacaklar. Hepsi.

Nefesinizin çekildiğini hissedeceksiniz. Kaçtığınız en uzak yer arabanızın içi olacak ve sakinleşip marşa basmayı başarabilirseniz, varabildiğiniz ev.

//\

Bugün berbat bi gün... Aa bi dakka, berbat olan benim hayatımmış. Pardon gün, ahını aldım.

Afife Parcell

"Hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedidir."
Horace Walpole

Afife Piri olmak yerine Kenneth Parcell olmak isterdim. Dünyayı öyle görmek ve başka bir görme şeklinin olup olmadığını merak etmemek muhteşem bir şey olurdu.

Anladınız mı beni? Anladınız, değil mi? Buket Uzuner'in kitabını kapatıp 30Rock izlemeye giden bir tek ben değilimdir... Değil mi?

Off... Tamam.





Balık İzlerinin Sesi'nden, altını çizdiğim her yer:
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2010/08/balk-izlerinin-sesi.html

bazen bir hiç.


Her şeyin, kişinin, anın bir anlamı olduğunu düşünen (ister istemez, fark etmeden de olsa düşünen) 26 yaşında biri için, anlamsızlığı fark etmek ne kadar acı ve bunu kabullenmek ne kadar zor, bir fikriniz var mı? Tabi ki yok.

Bazen bir hiç olduğuma inanasım geliyor. Ama biliyorum ki, hiç de yok aslında.

*

Yaşarken değerli, üzülürken değersiz diye bir şey var mı? Ne oldu o bayıla bayıla okunan hakkıyla yaşamalara, hayata sımsıkı sarılmalara, ne oldu şimdi, "üzülme ya, değmezmiş" derken?

Bu nasıl bir ikiyüzlülük?

Her şeyi değersiz addedince geri geliyor mu tüm bu zamanlar, hatta zamanlar da değil, umutlar? O vakit ne anlamı kaldı yaşamanın? Sevginin, aşkın, arkadaşlığın, dostluğun, ailenin, mesleğin... Baştan, "ya tutmazsa" diye değersiz say her şeyi. Sonra, tutmasın, önemli olmasın, sen sadece kafanı boşalt, yüksel, "sikerler" de ve yoluna devam et, döke saça ve umursamadan.

*

Kimse için hiçbir şeyi harcayamıyorum değil mi? Mesela, biri için şarkıları harcamamalı, aklımıza biri gelmesin diye dinlenmezlik edilmemeli şarkılar. Şarkılar bunun için fazla değerli. Sonra, birini yazıp durmayalım, kelimelerimize yazık. Akan gözyaşlarımıza yazık. Fazla konuşmaya değmez, dilimizdeki tüylere yazık. Düşünen aklımıza, acıyan kalbimize yazık.




Bir tek bana yazık değil.

Ben hep güçlü olmalıyım.

zor.

hayat, on yedinde bir okul servisinde tatilya'ya giderken, kulağında bir kulaklık -diğeri cihan'ın kulağında ("bak sana bişey dinleticem")- ilk kez nev dinlerken ve şarkılarına hemen hayran olurken kolaydı. o zaman da zor geliyordu ama daha kolaydı.

eskiden, ondokuzunda koca bir kadın olmak garipti, ergen işiydi. zordu.

oysa ben, ben yirmi altımda küçücük bir çocuktum.
ama yolum çokmuş, yolum çok uzunmuş.
büyümemiş küçük bir kadınmışım.
çocukmuşum.
ve bu çok zormuş.



...
tek istediğim şey yalnız kalmak.
işte tam da bu yüzden yalnız kalmamam lazım bu aralar, hiç.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!