... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

benim aklım başımda değil...

Bazen, bazı geceler, bana bi' romantik haller geliyor. Çörekleniyor üstüme.

Ama içimdeki binlerce kelimeyi yazmaya yeltenesim bile gelmiyor. Beceremeyeceğimden değil de... Uğraşamıyorum.

Şöyle bir şeyler:


Şöyle bir şeyler, ki hiç olmamışlardır, ama olabilirler, ama belki de ben bunu artık düşünmek istemiyorumdur...

Tüm savaşların böyle ve bu kadar olması, hayran olunan savaş sahnelerinin Er Ryan'ı Kurtarmak'tan öte, aşka dair bir şeyler olması gerekiyor dünya için. Yani biz, ortaokuldan, liseden bir arkadaşımla bir kafede oturup sağ olan vatanımızda çaylarımızı içerken o şunu dememeli: "Yıllarca aynı sınıfta, beraber okuduğumuz adamın midesinde bir kurşun olması ne kadar garip bir şey yahu." Veya başka biri, daha doktorasını yapacak, daha evlenecek olan biri, Afyon'a çıktığı için sevinirken bir cephane patlamasında ölmemeli, Venedik'te bir kızcağız o öldü diye harap olup gözyaşı dökmemeli.

Yani sadece aşk için ölmeli veya gazi olmalı ve aşk o zaman aşk olmalı.

Gene dayanamadım, değil mi?  Fena oluyorum, çok fena oluyorum biz hep sağ olurken, pisi pisine ölmenin adının şehitlik olmasına, ifrit oluyorum, o kadar işte.

Cephelerde gitarlar, kafalarda aşklar ve ellerde çiçekler olsun istiyorum, sadece o kadar.

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum.

Bakın şimdi sizi bi helezona sokucam...

Önce şuna bi göz atın. Sadece başlığa bakmanız bile yeterli: http://www.ntvmsnbc.com/id/25301987

Konu, Kılıçdaroğlu'nun oğlu. Kendisi bedelli askerlik yapmayacakmış. Böyle buyurdu babası.

Bedelli askerlik yanlısı değilim. Düzeltiyorum, askerlik yapmama opsiyonunun sadece parası olana veya krediyi ödeyebilecek olana bahşedilmesi yanlısı değilim. "Türkiye'nin güçlü bir ordusu vardır" tezine, "Bizim ordumuz böyle olmasa bize naaparlardı, nasıl işgal ederlerdi belli değil" teorisine hizmet etmektense işine gücüne bakması gereken; hayatına verdiği (en az) 6 aylık ara kurduğu şirketin gidişatına, annesinin tedavisine, çocuğunun eğitimine, evinin çekip çevrilmesine sekte vuracak olan adamlar var. Bu ülkede kıt kanaat geçinen adamlar var ve onlar askere gitmek zorunda ve kim bilir ülkenin neresine.

Askerlik nedir? Siz ne gördünüz bilmiyorum ama ben hatırı sayılır miktarda arkadaşımın askere gidiş-gelişini izlemiş biri olarak konuşacağım. Bu insanların komandosu da vardı, Kars'ta, Sarıkamış'ta, Kıbrıs'ta, Malatya'da veya İstanbul Gayrettepe'de yapanı da, Kütahya'da havacı olanı, Ayvalık'ta turizm jandarma olanı da... Ortak yönleri şuydu: Ordunun bir neferi olmaktan ziyade, kayıtlı ve şartlı olarak kayıtsız şartsız "sir yes sir" demeyi öğrenmeleri/öğretilmeleri, suyu fazla harcamamaları, "koğuş kalk!"maları (orduevinde yatan uzun dönemleri tenzih ediyorum), yataklarını düzgün toplamaları, "askere gidip adam ol"maları. Şimdi savaş çıksa, toplu tüfekli, süngülü savaş mı çıkacak; çıksa, ne olacak, rahat mı uyuyacağız 18 gün/1 ay eğitim aldıkları için usta nişancı, kahraman asker çıkıveren arkadaşlarımızı cephede düşünerek? Bizi koruyorlar diye?

Arkadaşlarımın çoğundan daha çok atış talimi yapmışımdır sahildeki balonlara ateş ederek, o zaman beni alsınlar askere. Ömür Gedik ile kankalanmayan namerttir.

Şimdi ben kendimi Kılıçdaroğlu'nun oğlunun yerine koydum, ulan ne acayip şey. Param var mesela, hayatımın (en az) 6 ayını işimden gücümden ayrı geçirmek istemiyorum. 6 ay ortadan kaybolursam sektörden silineceğimi düşünüyorum belki. Ama MBA bile yapamıyorum, çünkü Kılıçdaroğlu'nun oğluyum, çünkü bana "askerden kaçmak için yapıyor bak bak" derler. Derleer, derler; yapmasa da yaptı derler...

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum. Adım önemli değil. Hayatım üstünde hükmüm yok, soyadım sebebiyle verilmiş kararlara bağlı yaşıyorum. Balet olabilir miydim mesela? Askerlik konusunda kendi kararımı verebilir, icabında vicdani redçi olabilir miydim? Eşcinsel olabilir miydim? İmam hatip lisesine gidebilir miydim? Türbanlı bir kızla evlenebilir miydim, tamam türban siyasi simgedir ama, çok sevseydim mesela? Sapıtabilir miydim orada burada, sarhoş olup kavga çıkarabilir, ehliyeti kaptırabilir miydim? Çok fazla veya çok az çocuk yapabilir miydim?

Soyadımı milletin gözüne sokmak söyle dursun, icabında saklayabilir miydim?

Öte yandan "efendim sınır karakoluna gönderilmeyeceği belli bir adamın bedelli yapmayacak olması" zırt vırt konuşmak, Van'a yardım için maaşını gönderen milletvekiline "hadi ordan ne olacak senin maaşınla" demek gibi aynı. Yani, saçmalığın dik alası. Ne yapsın yani, sınır karakoluna gönderilmeyi mi istesin adam, kendini birilerine ispatlamak için? Dağ komandosu mu olsun illa?

Bir de şunu düşündüm, bu anti-gemicik kafayla Kılıçdaroğlu isteyebilirdi de belki sınır karakoluna gönderilmemi. Bir baba olarak tabi ki istemezdi ama sonunda "kısmet böyleymiş, işte biz Türk milletinin her ferdi gibiyiz, ayrıcalıklı değiliz" deme fırsatı elde ettiğine sevinebilirdi azıcık. Ama değil bu ülkenin muhalefet partisi başkanının oğlunu, soyadı Kılıçdaroğlu olan kimseyi sınır karakoluna göndermezlerdi ki zaten. Kura mı dediniz? Hıhı, tabh.

Şimdi çıkın bakalım girdiğiniz helezondan ve söyleyin: Bedelli askerlik yapsam mı, yapmasam mı, her şekilde hakkımda ne düşünmeniz caizdir?


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Aptallık denen araf

"Keşke salak olsaydım" diye bir şey var ya, ben de demişimdir kesin şimdiye kadar birkaç kez. Benim zeki olduğuma kim karar veriyor, belki zaten aptalım o ayrı konu; bir de mutlu olmanın şartının (yeter değilse de, gerek şartının) aptal olmak olduğu gibi bir kanıya nasıl kapılıyoruz? Araf gibi bir şey de olabilir aptallık, "allahım bazı şeyleri anlamıyorum ben galiba" diye, sürekli bir şeyler kaçırdığın hissiyle de yaşayıp gidebilirsin ve hiç adam gibi mutlu olamayabilirsin de. (Zaten o lafın aslı da aptallık değil, cahillik içeriyor. Ignorance'ın tam karşılığı olamasa da.)

Acayip.

Bugün hiç de askere uğurlama gibi olmayacağı daha başından belli olan bir yere gitmek için, hafif sakat olan ayağımı sürerek ilerliyordum metroya doğru. Şevval Sam "söyleyemem derdimi" diyordu kulağıma kulağıma. Halbuki yarım saate kadar boğazıma kadar Gaga'ya batacağım kesindi. Taksim'e gittim, D&R'a girdim, çok uzun zamandır beklediğim ve dinlemeden aldığım Lulu'yu geri verip iki tane CD aldım, çıktım, para çektim, mekana girdim. Maç vardı. Maç. Arkadaşlarım askere gidiyordu ve televizyonda maç vardı.

İyi ki gelmek için acele etmemiştim.

Bugün benim için güzel bir gün değildi zaten, gecenin de güzel olma gibi bir ihtimali yoktu ama en azından dostlarla rakı sofrasında olsak iyi gelirdi bana. Birinin uğramadığı, birinin erken kaçmadığı, kendi kendine takılmadığı, bir karı umudunun peşinde her haftasonu yaptığı şeyi yapmadığı bir yerde olsaydık (yok, bir de karıya kıza yazmanızı izlemeye gelecektim. o kadar da değil.)

Keşke, diyorum bazen, keşke tüm genellemelerin içine kıvrılıp yatabilseydim ve kendimden nefret etmeyecek olsaydım o zaman. Ama yaşayamam bununla, yaşayamayacağımı biliyorum. Yapamam bu saatten sonra.

Düşündüm, kızım olursa ileride, kız olsun. Nefes alsın. Ne olduğu, nerede durduğu belli olsun. Beni rahatsız eden şeyler ona normal gelsin. Böyle olduğunu hiç düşünmeden yaşayıp gidebilsin. Kimse onun için "Şişli'de bir apartmanınız olacağına Öykü gibi bir kızınız olsun" demesin, tamam. Bana garip gelsin kızım.

Ama sadece bana garip gelsin.

son aldığımız haberlere göre 26

Havalimanında kahve alıyordum, uçakta uyuma sonrası ayılma kahvesi. Gözüm kısık sesli televizyona takıldı. 24 şehit, 18 yaralı. Hakkari Çukurca. Hakkari, şehidiyle meşhur şehrim.

Ayıldım. Kahveden bir yudum bile almamıştım daha.

Biz kendi yaşamımızın savaşını veriyoruz, onlar bizim. Bizim mi, onu da bilmiyorum; öyleyse de bunu biz istemedik sanki.

Bizim ülkemiz bölünmüş zaten. Fiziksel değilse de, manen. Bir parçasında savaş var, çatışma var, pusu var, kıran kırana dövüş, gözyaşı, taş, toprak, hep tabutların üstüne serili bayrak var. Bir parçasında yok.

Bir yerlerde arka plandaki televizyonda kısık sesli şehit haberi, bir yerlerde Eurosport.

kobra taqib edir

Zap yapmanın da birtakım yararları var. Mesela Azeri TV olmayan bir Azeri televiziyasına denk gelebilirsiniz...

Bu vesileyle Azerbaycan'daki işinden istifa eden ensevdiğiminşaatmühendisi Gödekoğlu'nu da ne çok özlemiş olduğumu belirteyim. Şimdi bir süre hasret giderilecek, sonra Aralık ayının 1-2-3, 10 ve 12'si gelecek... E askere gitsin de vedasını yapalım. Güzel olur askere uğurlamalar.

kayserilililerle

Sezo'yu telaşlandırdım galiba gece gece. Napayım, sesini duyasım geldi. Bazı isteklerimin önüne geçemiyorum ve neyse ki geçmem de gerekmiyor.

Aradı hemen. Oh ne güzel, bizimleyken verilmeyen çarşı izinlerinde, bizim 6 erkek 2 kız tabi ki giremediğimiz mekanlara girip girip çıkıyormuş. Hava da güzeldir orada hem... Sesi keyifliydi. Yine de "ne var kızım, niye darlandın?" dedi, "yok ben özledim falan da, yok sesini duyayım da... bak aklım sizde kalmasın."

"Darlanmadım Sezo."

Heee, darlanmadın. Of. Ama şimdi askerdeki adama ne anlatayım ben allahaşkına, bir de beni mi düşünsün... Bir de, olumsuzluğun altını çizmesinden korktum sanırım. Onun yerine şakaya vurdum ben de işi. Tabi ki özledik dedim, sen bizi özlemedin mi dedim, o da -kafası da güzelken hazır- öyle çok etmediği bi laf etti, "değerini bil, bi daha duyamazsın" da demeyi ihmal etmedi. Biz sıpaysak, o eşek çünkü :)

Bir an ne diyeceğimi bilemediğim de oldu. Aslında şunu demek isterdim ama aklı kalacaktı ya, işte, ondan söylemedim:

Sezoooooooooooooooooo!
Gel artık.

Narlıdere'de martı sesleri

Her gün yarım kilo veren adam var askerde, biliyor muydunuz bunu?

Sezai bunu bize, benimkine benzer cep defterine nöbetlerini not edip, Türkiye haritasında 71 plakalı şehri karalarken söyledi (şafak sayan saati yoktu onun, elle sayıyordu böyle). Kendisinin dört kilo vermiş olması fena değildi bu hesaba göre. İnsan yakardı yahu, zaten doğru düzgün yemek çıkmıyordu, çıkan da çoğunlukla yenmiyordu, bir de spor aktiviteleri vardı düzenli - öyle koşma, sürünme falan değil ha! Aerobik hareketler örneğin. Duş alırken şpagat açmak gibi, ortaya basmamak için. Ne olur, ne olmaz. Kalorifere kayan, kayarken de yakalanıp komutanına "istediğim yerde mastürbasyon yaparım, siz hiç yapmadınız mı komtanım?" diyen adam girmiş olabilir duşa çünkü senden önce ve orada neler olduğunu bir o, bir de Allah bilir.

"Kalorifere kayanlar" da bir dizi adı olabilirdi pekala.

Bir de irade gösterileri vardı mesela; bir kürsüde, elinde mermisiz bir tüfeği tutarak, kol gergin (tüfeğin bir ucu yere dayalı, hadi gene iyisin) durmak dümdüz, bel ağrısına birebir. Üzücü olan, 3 bomboş gün etmesi bu geçirdiği nafile zamanın. 3 tam gün. Neyse ki kitap okuyacak çok zamanı oluyordu. "Babalar bana bir koli kitap göndermiş" dedi bana bakarak. Çok kıskandım. Ben mektup bile gönderemiyordum oysa, istemiyordu ulaşmaz diye. Ama gelmiş işte koli (bir de bana bakarak söylüyor...)

Bizim oraya gidip, hakkı olduğu halde -PKK ateşkesi kestiği için- iptal edilen çarşı izni yüzünden oturmamız Narlıdere'de, donarak icabında (İzmir'de de donuluyor) sabah 10 - akşam 5 oturmamız bana mı, yoksa Sezo'ya mı daha iyi geldi bilmiyorum ama tam kadro oradaydık. Kızları saymazsak 2006 yönkuru, uzun zamandır bir masanın başında bunca uzun oturmamış olmalıydı. Veya mENSO olarak (zaten kızları saymıyorduk). 100 liraya kantinini kapatabileceğimiz bir yerde, inanılmaz zengindik. Yüz tane çay, iki yüz tane kahve filan içtik sanırım. Kafamızı kaldırdık, martılar vardı tepemizde. Martılar özgürlük çığırıyordu, pek ironikti Narlıdere. Sigaralar yakıldı art arda, "ulan aynı anda ikiden fazla sigara yakılmayacak demedik mi" diye kara masa geyiği bile yaptık arada. Sanki Sezo her zamanki gibi üstünden düşeyazan bir kapri ve parmak arası terlikleriyle, elinde sigara gelmişti de demirlerden, toplantıya başlıyorduk.

martı hiç yasak dinler mi be abi...

Sivil rüya göremeyen arkadaşımızı da, kendimizi de döndürdük 5 yıl öncesine, işte böyle.

Askerlik acayip bir kafa. Yazdım daha önce hakkında. Asker beklemişliğim de vardır, çok sıkıntılı olmasa da uzun döneminden şöyle... Ve istemiyordum bunları bir daha yaşamak, neden istemediğimi de tekrar hatırladım bu haftasonu. Çok üzülüyorum. Oradan çıkınca, o adama sımsıkı sarılıp da onu içeride bırakıp çıkınca içime çöreklenen hüznü tarife imkan yok. Her istediğimde arayamıyorum, göremiyorum onu ben. İstanbul'dayken de belki bir ay görmediğim olurdu ama aynı şey değil işte! Aynı Sezai'nin dediği gibi... O İstanbul'u çok özlemiş, bir şey yapmasa da, yapabileceğini bilerek evine gidip televizyon izlemeyi özlemiş. İnsan özlüyor. İnsan Sezo'yu karşısına oturtup "ben değersizmişim be Sezo" demeyi özlüyor mesela, özlüyormuş.

Güzel şeyler de olmadı değil. Yine inanılmaz güldük, Sezo bize koğuşta sürekli taşak muhabbetler döndüğünü anlattı, konuşurken amınakoyim dememeye özellikle dikkat etti, ilginç bilgilerle donattı bizi. Örneğin "poşet" deniyormuş acemilere, vaktiyle birileri postallarına galoş gibi poşet geçirdiği için içeri girerken... Ya da sancağı (hani şu başında nöbet tuttukları sancağı) alıp genelkurmaya götüreni terhis ediyorlarmış geyiği dönüyormuş hala... Böyle şehir efsanesi gibi şeyler işte.

Bir de benim efsanem var! Narlıdere'de benden "Şuşu" diye bahseden bir adam varmış, Sezo'ya demiş ki "denizci Can de, o anlar." Anladım tabi de, AmCan dese daha bi anlardım. Adamın soyadını bile bilmiyormuşum meğer, benim için ne garip! Onu görme fırsatım olmadı ama Sezai'ye sıkı sıkı tembihledim selamımı iletmesini.

Bir de komik bir olay geldi başımıza. İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz bir başçavuş dikildi başımıza otururken, "aile misiniz?" dedi, arkadaşız dedik, "evli misiniz?" dedi, hayır dedik, bana "kaç yaşındasın" dedi, 25 dedim ve adam bana iş buyurdu: "Şu yan masada oturanlar var ya, onlara bak şimdi ama çift gibi, sevgili gibi değil de iki kardeş gibi bak. Biri oğlun, biri kızın olsun mesela. Bak onlara." dedi. Baktım, sözlü veya nişanlılardı herhalde, onlar da merakla bana bakıyorlardı, başçavuşun kendilerinden bahsettiğini anladıkları için... "Ee, bakıp ne yapacağım?" dedim. "Bak işte gözünün önünden kaybolmasınlar" dedi. İşe bak lan, nöbet sapladı herif bana ayaküstü! Sonra döndü gitti. Hiç anlam veremedik, hala da veremiyoruz ama mantık mı arıyorsun zaten, mantıksızlık o favorileri o kadar kısa kesmekte başlıyor, konuşurken iki kelimeyi bir araya getiremeyen başçavuşların emirleriyle devam ediyor, yayılıyor, yayılıyor ve kapsıyor hayatının 6 veya 12 ayını işte böyle...

Kışla dediğin bir disko bir kantin, bir er gazinosu yani televizyonlu kantin, bir de tuvaletinde her bir aynanın yanında suyun önemiyle ilgili özlü sözler yazan bir yer işte, o kadar. "Tarladaki başaklar, kundaktaki bebekler büyümek için suya ihtiyaç duyuyor, gereksiz harcama."

Kundaktaki bebekler büyümek için babalarına da ihtiyaç duyuyor icabında, e o zaman sen de fazla harcama TSK...

bellatrix, AmK

İşime yaramayacak zırtapoz yüksek lisans programları için para dökmenin çok anlamsız olduğunu düşünmüşümdür.

Yıllarca bölümün lablarında ter döküp sonra benim yaptığım işe 23 yaşında değil de 27 yaşında başlayanlar var. Aynı maaşı alıyoruz, o her bir PCR ona bir prim, her jel elektroforez fazladan bir araba filan sağlamıyor (bu arada elektroforez ne ya... türkçesi çok acayipmiş.)

Şunu anlarım: "Ben yüksek lisans, doktora filan yapacaktım, gözüm akademideydi" diyen ama bölümden, hocalardan, bu işin imkansızlığından bezmiş kişi, hayatının hangi döneminde olursa olsun zarardan dönmekte serbesttir. Saygı duyarım. Ayrıca çalışırken işine lanet edip, kendine seçmeye çalıştığı yeni yön bir yüksek lisans gerektiren kişiyi de anlarım; örneğin bir genetikçi, MBA yapmadıkça pazarlamaya zor geçer. Geçemez, pazarlamacı ağzıyla "CV'si fazla teknik"tir. Bir küçük mastürbatör ürün müdürü kadar değeri olmaz kimsenin gözünde.

Bu amaçtan gayrısı benim için fasa fiso. İsminin sonuna MSc veya PhD yazmak için yüksek lisans veya doktora yapan kişinin twitter value'su bile benim gözümdeki değerinden yüksek olur. Keza, sadece üniversite bitirmiş olmayı dahi kartvizitine ekleyecek kadar önemli gören adam... Mesela imzalarımı Mol. Bio. bellatrix diye atsam, biri de bana "kardeş, burda üniversite mezunu olmayan adam var mı allasen?" dese, verecek cevap bulamam. O yüzden de bunu yazılmaya değer bir sıfat olarak görmüyorum.

Hem, lisans eğitiminin iplenmeyişi biraz da erkekler yüzünden. Güzel ve ziyadesiyle kalabalık ülkemde her yıl askerden kaçan Kıbrıs adası kadar erkek yüksek lisans yapıyor. Ülke sayenizde kalkındı, refaha erişti beyler. Ülkede okuma oranı zerre yükselmeden, bazı burunlar yerinde büyüdü. Artık hiçbir işi beğenmeyen adam sayımız gün be gün artıyor (oysa biz kendimizi snob bilirdik?).

Benim mahlasım bellatrix AmK, bir derdiniz olduğunda sıfatlarımız olmadan insan insana konuşmak için buralardayım.

banyodaki çöp kutusu

düşmüyorum, atlamıyorum. öylece duruyorum, daha sıkı tutunma gibi bi derdim de yok. öyle, durmaca.

alışamadım. neden alışamadım, neden hiçbir şeyi oluruna bırakamadım, "su yolunu bulur" dediler de neden inanamadım, neden bir gün bir şeylerin iyi olacağı düşüncesi, bir gün bir şeylerin "daha" iyi olacağı düşüncesi bana yetmedi? herkes çok mu mutlu sanki, herkes çok mu az çalışıyor veya çok mu yerinde paralar kazanıyor sanki?

sürekli huzursuz, daimi kinayeci, ertesi gün erken kalkması gereken zamanlarda gece üçe kadar yatamayan; cuma geceleri 1'de sızıp cumartesi 12'de uyanan ve aslında hiç kalkmak istemeyen, aslında hiç uyumak da istemeyen, güzel günlerle ilgili hiç yazmak istemeyen ve bu yüzden hikayelerini öteleyen ve öteledikçe de sanki iş biriktiriyormuş gibi rahatsız olan... lan... an... en... ben.

kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum, kimse bana kişi olarak çok iyi gelmiyor, işte bu dedirtmiyor, o yüzden telefonumu mütemadiyen gelen mesajları (vero moda, boyner, lacoste, avea) silmek için kullanıyorum, şarjım uzun süre gidiyor.

işin garibi, ağlamıyorum da.

ahhh, çok zor. ah, hayat zor diyemeyeceğim çünkü ah, haksızlık. bak, kars'ta, sınırda askerlik yapan adam var ve beni arayıp diyor ki "annemlerin yemin törenine gelmesini istemiyorum, çünkü havalimanından buraya gelen yol çok kötü. ama bir yandan da gelsinler istiyorum tabi çünkü o zaman evci çıkıp gece otelde kalabilirim" sadece 1 gece otelde kalmak için. ve sesi benden iyi geliyor telefonda. bense her gece evimde kalıyorum, bir ince kağıt harcıyorum, yine olmuyor. şımarıklık, değil mi?

bugün evdeyim. bugün kendimi güzel bir kahvaltı yapmaya, evi derleyip toparlamak gibi bir işe yaramaya, belki bir film izlemeye ve iyi bir şeyler hatırlamaya adıyorum.

sonuçta, banyodaki çöp kutusunu boşaltabilen biri için hayat ve insanlar bu kadar zor ve kabul edilemez olmamalı.

Hadi gidin artık, süre başlasın.

550 gün uzunluğunda, 18 ay genişliğinde,
Dayak ile uslanan,
Traş ile süslenen,
Bulgur pilavıyla beslenen,
Kep ile bot arasına palaska ile sıkıştırılmış kişiye
"ASKER" denir.

Yukarıdaki tanıma bakıp "neyse ki 18 ay yapmıyoruz" diye sevinenler hariç her Türk'ün olmak için doğduğu iddia edilen şeydir asker.

Gırgır misali, sıfırlanınca kazanılan bu oyuna biri başlar, diğerinin şafağı 35 gösterirken ve devam eder, o geri sayarken başkaları girer oyuna, döngü böyle devam eder, durmuş saat bile günde iki kez doğru yanıt verir ya...

Askerlik durmaz.

Her yıl daha mı çok insanı askere gönderiyorum, yoksa gönderirken giderek daha büyük parçalar mı kopuyor, ondan mı bilemem de, bir kez daha asker beklemek istemediğimi biliyorum.

Ne var ki bu da bir bekleyiş. Bastık şehirlere; İskenderun, Burdur, Hatay, Kars ve İzmir yandı Aralık'2010 soketlerini takınca. Hepsi kısa, hepsi fazla uzun.

En başta canımın içi Sezai, hepsi gidip dönsün, hadi, ben buralardayım.


(12 Aralık 2010, İstanbul)

Rakı bardağında rakı, votka bardağında su

-Asker No. 1, İstanbul, emret komutanım!-

Cukka. Rakı bardağında rakı, votka bardağında su içtim. Uğraşamadım. Kendileri düşünmeliydi, normal bir insan neden üstünde binboa yazan uzun, kalın bir bardakta su içer (porselen fincanda çay içmek gibi adeta)?

Leylim ley dinledim, reloaded - Zülfü Livaneli, bir grup çingene tarafından enstrümantal olarak yeniden yorumlanan parçasını duysa sağ haliyle kemikleri sızlardı yemin ediyorum. Keza pumpkin ve honey bunny de öyle; o kült filmin kült müzikleri yapılırken/derlenirken bir gün bir Levent'te fasıl mezesi olacaklarını düşünmemişlerdir eminim.

İki eski arkadaşım bana iki dakika arayla "ee, yok dimi bişey?" diye sordu. Acınma eşiği, dedim, anlamadılar. Birbirlerini bu kadar tanımaları, beni bu kadar tanımamaları ne hoş; ama yine de seviyorum onları ve naifliklerini. Yok efendim ayrılış o ayrılış, kapatmışım kendimi falan... E benim arada aşık olduğum civan ne olacak? Yav diyorum, ben kapatmış değilim kendimi filan, olmayınca olmuyor, ölelim mi yani? Yok.

Eski erkek arkadaşlarımdan biri ve yeni kız arkadaşıyla takdire şayan bir haybedengerçeküstükonuşmalarbarbekübuluşması oldu ayaküstü. Bilmemkaçıncı kız arkadaşı o onun. Ooo, adam atlatalı çok oldu beyler. Peki ben yerimde sayıyorum da, o adam çok mu başarılı peki, benden çok olan leş sayısıyla? Bunu tartışırız istediğiniz platformda.

Işın Karaca a la turca, sağolsun CD'yi takıp gitti ucuzcu mekan sahipleri, oysa ki Dr. Bilal 11'de sahneye çıktığında meyve tabaklarında bir tek elmalar kalmıştı. Işın kustuk yani, eğer öyle bir şey mümkün ise, ışın manyağı olduk. Işın kılıcı. Emin olun iyi bir şey değil. Hem Işın Karaca neden maviii maviii masmavii'yi söylemiş ki? Oldukça saçma.

Ama efendim, Cukka öyle elit bir fasıl mekanı ki, hem sahneye çıkan Dr. Bilal size yan gözle bakmıyor, hem de kadın kadına gidip eğlenebiliyorsunuz, herhangi bir engel veya rahatsızlık olmadan... Güzel. Demek ki orta yaşlı, fasıla giderken boya sarısı saçlarına acayip şekiller yaptıran kadınlardan olduğumuzda, mekanımız belli. Ha, ben hala Meseret sayıklıyorum, o ayrı.

-yol-

Sırf şu "dert" için alınır Athena'nın albümü.

Metro beklerken yanıma dar siyah pantolonu altına topak gibi Nike ayakkabıları giymiş, gençten bir çocuk oturuyor. Müzik dinliyor benim gibi, ne güzel, bu insanlar hep ruh ikizlerimmiş gibi geliyor. Ben The Call dinliyorum Regina Spektor'dan, bir film sahnesi geliyor gözümün önüne, dört kulak-iki ezgi; farklı müzikler dinleyen, bir metro bankında yanyana oturmuş bir kız, bir oğlan.

Sonra metrodan iniyorum; kulaklıklarımı kulağıma sokarcasına İstiklal'de peçete satıcılarını, cüzdancıları, çorapçıları geçiyorum; mekana varıyorum. Yeni mekana... Ben gelene kadar ya herkes sarhoş, ya da sindirimleri bitince sarhoş olacaklar, aman ne hoş!

-Asker No.2, Kayseri, emret komutanım!-

Bir erkek bloguna girmeye çalıştım. Belli olmaz; ama insanlığa bir faydam olmuş olur, fena mı?

Merhaba eski sevgili! -Görüşürüz eski sevgili! Bugünü hatırlamadığına veya bana hatırlatmadığına sevindim; kendim yeterince hatırladığım şeyler için ajandalığına lüzum yoktu. Güzel. Çok iyi anladın arkadaşın sevgilisinden neden ayrıldığını, sanki (sen öyle sandın), gülümsedin ama öyle değil o işte. O da seviyordu, ama olmazdı o iş. Beklemeyeceğinden değil sadece, askerlik nedir ki, beklenir. Hem bir gece Figür'de sabahlarken gelebilir bile -sürpriz!- ve bir kolye verebilir sevgilisine, üstünde 4.XII kazınmış... Ama bu ayrılık o bildiğinden değil, her zamanki "biliyorum" tavrınla acı acı gülemezsin. Biz başkaydık.

Sonra ben ağlayan birine sarıldım. Kollarım anca kavuşuyordu beline sarılırken. Kalbini tuttum, elimde attı kalbi. Ağladı. Ağlasın. Peluş hayvandan daha iyiyimdir ben; benim bir tek peluş hayvanım vardı benzer zamanlarda. Peluş hayvanlardan nefret ettiğimi daha önce de söylemiş olmalıyım...

Eve geldim, sütümü içtim, yukarıdakileri yazdım, üstümdekileri çıkarıp kat kat yorganın altında pijamasız uyudum (bir aralık gecesi!), kocaman sevgilerime sarındım sanki ve her şeyin güzel olacağına dair; her şeyin hepimiz için güzel olacağına dair hislerle uyandım bu sabah.

Hayat güzel hikayemde kalınca.


(04-05 Aralık 2010, İstanbul)

Bilir misiniz ki karidesler de ölür?

Dün gece Akmerkez'in önünden bağıra çağıra bir konvoy geçti. "En büyük asker bizim asker! En büyük asker bizim asker!" Ben de katılsam mı dedim metus'a, ne de olsa ben de asker uğurluyordum. Çok da sever ya, veya çok da severiz ya öyle fanatiklikleri, tabh canıııım...

Neyse, o arabalardan karides kokteyli gibi sarkan tipler ve vaveylaları giderek uzaklaşırken biz de karşıya geçtik, ve iki dakika içinde onları unuttuk.

Dün akşam bir yerde, bir asker uğurlamasında, bir babanın kullandığı bir arabanın camından sarkan genç bir kız düşmüş, içinden düştüğü arabanın altında kalıp ölmüş. Baba, hem kızını kaybetmiş, hem de gözaltına alınmış.

Neden?

Keşke tüm araba gözaltına alınsaymış. Tüm o arabalar, tüm camlardan sarkanlar, kendileri askere gitmeyecekleri için heveslerini kendi tabancalarıyla alanlar, falan, filan, hepsi.

Tabi kıza kızmayacak değilim. Nasıl 6 yaşında bir çocuğun küçük kardeşini çamaşır makinesine atmamasını bekliyorsam, 15 yaşında bir kızın da arabadan sarkarsa düşüp öleceğini hesap etmesini bekliyorum. Bekliyorum, çünkü 15 yaşında evin penceresinden bakıp aydığım anı dün gibi hatırlıyordum ve ben böyle salak değildim. Babam da değildi allaha şükür. O yüzden olacak, elimizi kolumuzu sallaya sallaya geziyoruz, o dışarıda, ben hayatta.

Daha ne bayram dönüşü kazaları, ne asker uğurlamaları, düğünler, şampiyonluklar olacak; ne bayramcılar, arkadaşlar, akrabalar, taraftarlar ölecek, kim bilir.

Bizde malzeme bitmez.


(03 Aralık 2010, İstanbul)


Bir daha aramasam, kimse neden aramadın der mi?

Kelleyi koltuğa alıp gayet sıradan bir şey soruyormuşçasına sordum halini hatrını mailden doğru. "O nasıl?" deyişim, "o diil de bi İlhan İrem vardı o nooldu?" tınlamasındaydı. Ya da ben öyle olduğunu varsaydım. Telefonunu öğrendim. Aradım.

Ne kadar heyecansız.
Ne kadar donuk.

Ben de mi öyleydim? Kalbim çarpmasa bile öyle... Yoo, yokladım; yine de daha sevinçli gibiydim onun sesini duyduğuma. Onun sevincinden daha çok, her şeye rağmen. Her şey dediğim biz, yani ben ve kalbimin boşluğu.

Etrafta birileri vardır, diye düşündüm. Yokmuş. Benim bile etrafım daha kalabalıktı.

Ama hangimiz daha yalnızız, onu bilmiyorum işte.


(10 Kasım 2010, İstanbul)

Askerdeki

Samimiyetinizin bir yere kadar olduğu, kimsenin şöyleymiş böyleymiş diye durduk yere bahsetmediği, sizin de anlaşılmasın diye soramadığınız adamın askere gitmesi hiç hoş değilmiş, hiç.

Yaşıyor mu, iyi mi, keyfi yerinde mi, dışarı çıkıyor mu, siz gidebiliyor musunuz... Bilinmiyor.

Kafanız atıp aradığınızda telefonu kapalı, e adam er, asteğmen değil ya! İnternet yok, feysbuk yok, twitter yok...

Mektup? Yok canım!

...

Hof.

Ağustos dönemleri, dedeler ve torunlar

Vakti zamanında öğrenmiştim; 1-2-3 Ağustos'ta sınava girilir, sınava hangi gün girdiğinin nereye çıkacağına veya üç kuvvetten hangisinin neferi olacağına pek etkisi olmaz. 10 Ağustos'ta yerler belli olur, 12 Ağustos teslim.

Kadınların erkeklere göre, doğaları gereği daha cesur olmaları gerekiyor demiş bilimadamları. O yüzden aslında daha iyi araba kullanmalılar, daha başarılı birer rallici olmalılar diye devam etmişler. Araba kullanmanın kadınların erkeklerden daha kötü olduğu tek konu olduğunu iddia edebilirim kendimi de harcamak pahasına (bu bilimadamlarının şehirde bir kadın şöförle karşılaştığını hiç sanmıyorum). Lakin, kadınlar bence de erkeklere göre, hayatın birçok alanında daha cesur. Elbette ki her iki cins de izole ortamda olmalı ki diğer etkenleri göz ardı edebilelim, ceteris paribus.

Askerlik, erkeklerin bu iddiaya karşı çıkarken kullandığı ilk ve belki tek argümandır. "Ben askerliğimi doğuda komando olarak yaptım"cıları ve benzerlerini bir yana bırakıyorum; işin içinde fiziksel ve zihinsel birçok yara olduğunda işler hakkında ahkam kesilmemesi gereken bir hal alıyor. Ama... Birçok arkadaşım askerliğini oldukça rahat; rakısını yudumlar, istediği zaman çarşı iznine çıkar halde, bilgisayar başında veya yüzlerce film izleyerek yaptı. Eminim evlerin olmamaktan ötürü sıkılıyorlardı, eminim zor bir yanı da vardı ama diyebilirim ki, o askeri beklemenin daha değişik bir zorluğu var.

Nefes: Vatan Sağolsun'u izlerken, ben hiç asker beklememişim diye düşünmüştüm. Birinin hayatından her gün endişe etmenin ve gerçek anlamda gün saymanın ne demek olduğunu -neyse ki- hiç bilmediğimi. Bizim için sadece, 'uzun dönem' uzakta olmak zordu... Herkes için zor işte, uzun dönem askerlik bir insanın hayatından, pek bir şey yapmadan, vasıfsız eleman gibi çalışıp yarı-vasıflı maaşı alarak takriben bir yıl eksilmesi demek; babalar'ın deyimiyle "dünyanın en kötü insan kaynakları yönetimi." Ve onun devamı, CV'de bir sözcüğü değiştirip tekrar iş arama, bulma, alışma...

Benim için çok geride kaldı bu günler. Her dönem tanıdığım bir sürü insan askere gidiyor, hepsinin haberini alıyorum, çoğunlukla iyi yerlere çıkıyorlar, vay köftehor diyerek yolluyoruz onları, geri geliyorlar, hayatlarına devam ediyorlar, hayatımıza devam ediyoruz; birkaç askerlik anısı, birkaç askerlik arkadaşı ve içinde bulunduğumuz 300küsürlü dönemlerde "vay, dede!", "vay, torun!" nidaları hayatlarına, hayatımıza eklenmiş olarak.

Bugün 2 Ağustos ve benim bir hafta sonra da içim içimi yiyecek, hafifçe de olsa. Küçük bir kıvılcımım vardı, o da askere gidiyor. Haftasonu bir vedayı daha çok olmam gereken -ve açıkçası olmak istediğim- bir yer için feda edeceğim belki de, haberim yok henüz. Almadığım birtakım cevapları bu aya bağladım; ben bir kere daha bekler miydim, beklemeye değeceğine emin miydim, bekleyecek bir şey var mıydı... Hiç öğrenmedim. Bugünün geleceğini bildiğim için zorlamadım da. Bilmemeye tutundum, ne yalan söyleyeyim; bu askerlik bir mazeretti sanki ilgi görmeyişime. Kendim dahil kimsenin kafasını karıştırmama gerek yoktu.

Hayırlı tezkereler diyelim burdan doğru, çok istesem de, yüzüne söyleyecek fırsatım olmaz belki.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!