... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

(Hani, bir ses duymuyorum?)

Kalabalık günlerin sonlarında eve gelmek bazen zor.

Yoldaydım. Kırmızı ışıkta duruyordum. Dikiz aynasına baktım ve birden, aniden, Londra'da olmak istedim. Evde yalnız olmaya gitmek yerine Covent Garden'da oturan arkadaşlarımın yanına gitmek istedim. Ertesi gün iş olmasın, ama bir sonraki gün üfleye püfleye de olsa, gideceğim bir işim olsun istedim. İşim evime yakın olsun, ama ben yine de yürümek yerine kafamda özene bezene seçtiğim kaskımla ve postacı tarzı çantamla Vespa'ma binerek gideyim istedim.

Geçen yılın Ekim ayında İngiltere'de kaldığım bir haftanın 3 gecesini ve 4 gününü Londra'da geçirdim sadece. Kaldığımız Earls Court'ta, bir eczane/marketin önünde arkadaşlarımı beklerken gözüm çiçek alan insanlara takılmıştı. İnsanlar çiçek alıyordu. İnsanlar çiçek alırken ben, bu yaşayamam dediğim şehirle ilgili karar vermeden önce orada çiçek alacak kadar zaman geçirmem gerektiğini düşünüyordum. Kendime çiçek alacak kadar. O tezgahın fotoğrafını çekmem de bundandır ve o yazı bile niyetlendiğim gibi başladığı yerde değil, İstanbul'da bitmiştir anlam olarak.

Aslında, herhangi bir şehirde yaşayamayacağımı düşünmemin tek sebebi oranın İstanbul olmamasıydı. Hala öyle. Hala, Bozcaada'dan ayrılırken bana "burada yaşanır mı bellatrix?" diyen dostuma "evet!" diye karşılık veremiyorum coşku içinde ve onun yerine "yok ya, İstanbul abi" çıkıyor ağzımdan. İstanbul'dan uzaklaşacak feribotlara hiçbir zaman bu kadar büyük bir hüzünle binmememe rağmen. Bu yaman çelişki, bir sürü şeyini kafama oturtamadığım ama yine de reddetmediğim bir inanç meselesi daha. Üstüne kafa yormak hiçbir işe yaramadığından, kabullenmek ve kurcalamamak gerekiyor belki de.

Ben Londra'ya gidişimden çok sonra ve bu yazıyı yazışımdan epey önce, Taksim'de sokak arasına küçük tahta taburelerden atmış kalabalık bir yerde bir arkadaşımla Türk kahvesi içiyordum. Fincanların üzerinde yabancı bir isim yazıyordu, çünkü mekanın adı yabancıydı. Adı, içi, dekoru, her şeyi yabancıydı; kahvesi ve tahta tabureleri hariç. Tam Yılmaz Erdoğan'ın "dandik bir evin önüne yaptığı uyduruk bir kameriyeye yöresel bir sarmaşık dolayarak"* şehirlilerin şirin pansiyon beklentisini sömüren köylü tabiri gibi... Biz de şehrin ortasında rahatsız tahta taburelerde oturmaktan ve makine kahvesi içmekten rahatsız olmayan iki kişiydik.

Arkadaşım ciddi ciddi gitmekten, ciddi ciddi bahsediyordu. Bu kararlar ne kolay veriliyordu, şaşırdım. İnsanların başka bir şehre taşınma kararını enine boyuna düşünerek vermediklerine, düşünmüş olsalar zaten o kararı vermeyeceklerine inanıyordum. Oysa her şey mantıklıydı. Bir kişiyi bir şehre bağlayan biri yoksa, orada kalmak için inat etmenin de bir yararı yoktu. Katılmadığım şey, "bağlamak" konseptiydi. Arkadaşlarla bağlanılıyordu şehre en çok, arkadaşlar evlenince, manita yapınca, işe güce boğulunca; arkadaşlar incelince şehir kopuyordu. Bana "senin de yarın öbür gün erkek arkadaşın olsa seninle de görüşemeyeceğiz bellatrix" dedi arkadaşım. Tüm argümanlarım çöpe gitti. Önce kızdım. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, soru işareti, ünlem. Sonra kalbim kırıldı. Böyle miydi yani, bu muydu, ben bu muydum, ben kendimi yanlış mı anlatmıştım, durduk yere birkaç yıl öncesine mi dönecektik yarın öbür gün, üç nokta.

Bunu düşünüyorum. Haksızlık edip etmediğini. Uğruna bilmeden, istemeden, bence değil ama karşımdaki insanın fikrince haksızlık ettiğim arkadaşlarımın, sevgililerimin benim kırdığım kalplere değip değmediğini düşünüyorum. Yine olsa ben yine aynı davranırdım, yine o petekte o birayı içer, yine dışarıda kalırdım, yine burnumun dikine gider, yine "bana ne, bu kez sen gel" der ve o gelmeyince kızardım, biliyorum, biliyorum. Ama şunu da biliyorum: Bu benim için hep böyle olacak. Uğruna heder olduğum insanların kafalarında "gözden çıkarılabilir" diye etiketlenebileceğim. Bu insanlar bana "sana ihtiyacım var" demeyecek doğru veya dolaylı yoldan, hep "istersen gel işte neyse, ben haber verdim" ses tonuyla yetiniyor olacağım ve başkalarının etiketleri ne olursa olsun o tonla yetinmediklerini de duyacak, benim daha fazlasını isteme hakkım olup olmadığını da bilemeyeceğim... Ama ben hep bu olacağım, kendimden kurtul(a)mayacağım. Benim kalbim kırılıyorsa kendi kendime kırılıyor aslında.

Arkadaşım kendisi için haklı. Peki beni buraya bağlayan ne var? (Hani, bir ses duymuyorum?)

Bu akşam dikiz aynama bakar ve Londra'ya gitmek isterken fark ettim: Ben, İstanbul'da da kendime hiç çiçek almıyorum ki...


(11 Eylül 2011, hep İstanbul)
* Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan

pirensli mirensli

İnsanlar geçtiğimiz haftasonu çılgınlar gibi "royal wedding" izledi, aman efendim, trending topic mi olmadı Türkiye'de bile, Büyük Britanya Krallığı konsolosluğunda düğün arabalı müğün arabalı resepsiyonlar mı düzenlenmedi şıkır şıkır... (Bu resepsiyonla ilgili twitter gibi mecralarda hava atılan fotoğraflar olmayışı konsoloslukta fotoğraf çekilmesinin yasak olduğundandır, emin olun. Yoksa piiiy...)

Benim bu konudaki görüşüm sadece şu:

AZINDAN MI ÖPMÜŞ?

Yandaki çocuk benim, yaygaraya kulağımı tıkıyorum.

Ters!

Adamların yolları, paraları, aksanları, ölçü birimleri, prizleri... hatta otobüs durakları bile ters!

Tüm dünyanın bu herbişeyiters memlekete göre saat ayarlaması nasıl bir ironidir?



İngiltere Gün7: Cool Brittania

İngiltere'deki son günüme ister istemez "ulan yarın iş var allah kahretmiye" düşüncesiyle uyandım. Ama biz kendimiz kaşındık, orası çok belliydi. İnsan pazar gecesi 22:30'a dönüş bileti alırsa, ertesi gün Türkiye saatiyle 04:30'da havalimanına ineceğini ve pazartesiyi pert halde geçireceğini hesap etmeli. Ama yoook, genciz ya, koymaz ya bize... Sabah 06:18'de evimde yatağa girdiğimde hala kendi kendime küfretmekteydim.

Neyse canım, ne olduysa oldu, biz son günümüze dönelim. Son günü alışverişle geçirelim, sonra da azıcık kafa dinleyelim dedik bizimkilerle. Vaktiyle bir arkadaşın, ki isim vererek rencide etmek istemem ama adı Jerfi, bir haftasonu sırf alışveriş yapmak için uğruna İngiltere'ye gittiği Primark idü bizim de uğrak yerimiz. (Uğrak yeri. Uğrak. Uğrak. Aha da kaybetti anlamını.)

Alışveriştiğimiz bizim olsun, zaten anlatacak da bir şey yok. Sadece Türklerin Türklüklerini belli ettiğini söyleyebiliriz orada da, en son hangi reyondan bir şey aldıysa oraya en yakın kasaya seğirtip 15 dakika kuyruk bekleyen güruhun aksine, erkek bölümünde alışverişin çıldırış boyutuna gelmeyeceğini hesap edip hemencecik işimizi bitirdik. Çok mu uyanığız? Bence hayır; ama adamların bizim gibi sürekli hesap yapan bir kafası yok ki. 10.20 pound hesaba karşılık 20 pound ve 20 sent verdiğimizde; önce 20 senti geri verip sonra 9.80'i bozuk olarak geri veren adamlardan bahsediyoruz.

Mehmet Kocabaş geçenlerde verdiği bir eğitimde "Türkler en şanslı adamlardır, dünyanın her yerinde çalışabilirler. Çünkü hiçbir şeye şaşırmazlar." dedi. Kesinlikle haklı adam ve bence hiçbir şey için gurur duymuyorsak bile bunun için duyabilmeliyiz: Biz her İK'nın peşinden koştuğu o kalifiye adamlarız (ha, recruitment tamam ama retention istenen seviyede değildir, o ayrı. Boğaz'ı özlüyoruz abi, napalım...)

Primark sonrası elimizde koca kesekağıdı poşetlerle, yağmur altında yürüye yürüye Hyde Park'a gittik. Buraya bir anekdot sıkıştırmam lazım. İngiltere'de döndüğümde eniştem bana şimdiye kadar gördüğüm üç Avrupa şehrinin hangisinde yaşamak isteyeceğimi sordu. Amsterdam ile Londra arasında kalıp sonra Amsterdam dedim. Viyana'yı direkt eledim evet, Alman bile olmayıp onlarla eşit snoblukta adamlarla yaşayamam uzun süre. Amsterdam'ı seçmemin sebebi ise aklınıza gelen ilk şey değil :) Basitçe, Signs filmi kadar basitçe, sebebi su. İçinden su geçen şehri severim ben. Yürümeyi sevmesem de gideceğim yere yürüyebilme ihtimalimi severim. Bisiklet severim, bisikletin bir hayat tarzı olmayışı İstanbulum yeditepemin en büyük eksikliğidir gözümde. İşte o yüzden Amsterdam dedim. Bu hikayenin Londra'ya bağlanan kısmı ise, yanıt vermeden önce iki şehir arasında kalıp düşünmem, kısa süreliğine de olsa. Eğer bunu yaptıysam sebebi Hyde Park'tır; fakat sorsanız, nedenini uzun uzadıya anlatamam.

Hyde Park'ta göle ve kümes hayvanlarına karşı kahvelerimizi içerken de, tatillerin olmazsa olmaz fotoğrafını çektim, buyrun:


Gördüğünüz gibi bu fotoğraflar illa ki kumsalda ve çıplak ayaklı olacak diye bir kaide yok :)

Hyde Park'tan otelimize, oradan havalimanına duty free'ye gittik. Dönüş hüznünü alkole boğdum; henüz içmeyip sadece satın alsam da... Duty free'leri bu yüzden çok severim, insana ucuz içkiyle kendini iyi hissettirir giderayak.

Baktım bizimkiler Clinique olsun (klinikuğe:)) Armani olsun kozmetiğe ve parfüme boğulmuş durumda; şu işe bir de ben el atayım dedim ama nerde... Vallahi hiç anlamıyorum bu işlerden, hazır yurtdışına gelmişim şu bakım setinden bi tane alayım gibi bi kafam hiç olmadı. Bu yaşa geldim, kadınlığımı keşfedemedim mi nedir daha; koku derseniz aklım anca iki tanesi 6 pounda satılan After Eight'lerin nanesine gidiyor. Bi olamadım yahu!

Neyse canım neyse, yumurta kapıya dayanınca ne gerekiyorsa onu oluruz biz de, hem "ona o kadar para verilir mi yeaa", dimi ama?

Böylece bitirdik İngiltere'yi. Vizem 6 aylık, bir sürü kullanmadığım iznim var, Mart'a kadar yine gideceğim kesin. O zaman neler yapacağım hakkında fikirlerim bile var. Olmadı abi, İngiltere'de de yaşayamadık; ama yaşayamadık dedimse, eğlenmedik demedim. Sonuçta, Cool Brittania!


(03 Ekim 2010, İngiltere)

İngiltere Gün6: Portobello Cadıları

Samanta West "Witch of Portobello", 2009.


Konuyla alakayı aramayın boşuna, çağrışımlar silsilesi işte: İngiltere / Portobello --> Paulo Coelho - Portobello Cadısı --> Pek sevilesi kapak resmi


Notting Hill civarındaki Portobello'da geçti 6. günümüzün neredeyse tümü. Elimde ters dönüp duran şemsiyeme sinirlenip yoldan alıverdiğim "I ♥ Rain" şemsiyemle (desem de inanmayın), yağmur beni hasta etmiş ve palyaçoya dönen burnumu fırk fırk çekerken saat 5 olup da tezgahlar kalkana, dükkanlar kapanana kadar durmadan dolaştık.

Pazar kafasını severim, bitpazarı kafasını daha fazla. Her tarafta başka bir antika, başka bir güzellik vardı, ama benim oradan istediğim tüm ucuzcacık şeyleri alabilmem için çok param olması lazımdı. Yine de önceki beş gün boyunca hep aklımın bir köşesinde olan hediye alma ihtiyacını hemencecik karşılamak çok hoşuma gitti.

"Bu sefer hediye almayacağım" diye kendime telkinde bulunsam da aksatmadığım adamlar var, içimden geliyor onlara hediye almak. Yine de sondan bir önceki günde hala dişe dokunur bir şey bulamadığımdan eh, napayım deyip boynumu bükecektim... ki, birden bir şey görüp bir dükkana daldım, aldım ve çıktım.

Hediye almayı vermekten çok severim. Birkaç kişiye verdiğim hediyeler hariç.

Portobello'da, vitrininde "5-10 pound" yazan bir ayakkabı dükkanına dalıverdik kızlar güruhu olarak. İçeride Sevdanın Son Vuruşu çalıyordu; günlerdir hiç televizyon izlememiş ve Türkçe müzik dinlememiş biri olarak öyle bir sevindim ki... Aynı şehirde yaşayıp selamlaşmadığı adamı yurtdışında görüp sarılmak gibi bir şeydi, bi farkla tabi, ben o şarkıyı burada da seviyorum.

Yukarı çıktık hala şarkıyı mırıldanır durumda; ama bu mutluluk uzun sürmedi tabi. Tarkan bitti, Serdar Ortaç başladı, ben hayalkırıklığımı yüksek sesle dile getirince satıcı "ne o, Serdar sevmiyo muyuz?" dedi. Bizden başka Türkçe konuşan birini daha duyduğum için ona da sarılabilirdim o an. Neyse öyle makara tukara derken, bir de baktık o 5 poundluk ayakkabılardan birkaç tane alıvermişiz. Naparsınız işte :)

Gerisi ıvır zıvır. All Saints diye bir dükkanın vitrin ve duvarlarının baştan ayağa eski model dikiş makinesi kaplı oluşu... Portobello'daki pastamsı rengarenk evler... Kahve içtiğimiz yerde Vec'e, sırf siparişini hatırlattı diye "you are too demanding" diyen suratsız garson ve gelen hesabı 1 penny dahi bahşiş bırakmadan ödeyişimiz... Onca günün sonunda ilk kez otobüse binişimiz ve tabi ki yukarı, tabi ki en öne oturuşumuz... Yorgunluk, yorgunluk ve akşam, Vec'in yıllardır gitmediği, çok iyi kokteyller yapan bir mekana giriş.




Sıcak şaraba yumulurken eh, artık liseden arkadaşlarımı görme zamanım gelmişti, aradım Cemlas'ımı, adresi verdim, dedim gel. Geldi, aman ne özlemişim! Mekan kalabalıklaştıkça ve Paşabahçe bardak kolileri ardı ardına açıldıkça, bizim muhabbet isteğimiz oraya sığamadı ve çıkıp, yan sokaktaki sessiz bir pub'a girdik. Neredeyse hepimiz hasta olduğumuzdan, bizimkiler kalktı otel odasına çekilip dinlenmeye; ben de son metroyla dönerim nasılsa deyip oturdum Cemlas'ımla bir süre. Görmek istediğim bir adam daha vardı ki işte orada kırdı kalbimi. Canı sağolsun.
*
Sonra Alptekin'i de bulduk başka bir pub'da, her yer ıpıslak olduğundan bir tentenin altına sığınıp ballı bira içtik, görüşmediğimiz yılların muhabbetini yaptık. Hayat ne garipti, vapurlar felan... Lisedeyken "abi ilerde aynı eve çıksak ya" diye muhabbet eden iki adamın gidip İngiltere'de beraber yaşaması garipti mesela. Bizim yıllarca İstanbul'da, Bursa'da, Balıkesir'de görüşmeyip tee İngiltere'de görüşmemiz garipti. Askere giderken, ertesi gün direksiyon sınavım var diye vedasına, Taksim'e gidemediğim adamla Londra'nın göbeğinde, üstüme yağmur damlayan hasta halimle içmem de garipti.
*
Sonra beni metroya bırakan arkadaşlarıma uzun uzun sarıldım; bol rötarlı, yarı uyumalı bir metro yolculuğu sonrasında Earls Court'a döndüm. Ciks mekanların önündeki uzun kuyrukların ve kısa eteklerin önünden elimde koca poşetlerle ve ıslak Converse'lerimle geçtim, koşa koşa hatta zıplaya zıplaya gittim otele.
*
Hayat ne garipti; iki gündür bildiğim bir yerin sokaklarında, balkabağına dönüşme saati geçtikten sonra koşturmam, kırmızıda geçmem ve belki de sırf bu yüzden, hiç yabancılık hissetmemem çok garipti mesela.
*
*
(02 Ekim 2010, İngiltere)

not penny's boat

Fotoğraf: Ekim 2010, Covent Garden - İngiltere

İngiltere Gün5: "London Bridge is falling down..."

Dünyanın en yükte hafif, pahada ağır otellerinden Holiday Inn'den çıkışımızı yaptık İngiltere'deki 5. günümüzde. O gün cumaydı; haftasonu / dönüş kafasına henüz girmemiştik fakat boştuk.

Ve fakat, şarıl şarıl da yağmur yağıyordu. Bu "it's raining cats and dogs" lafı kesinlikle İngiliz İngilizcesidir.

Taksi bizi Earls Court'taki yeni otelimize 60 pounda götürmeyi teklif edince, biz de ona bizi bi istasyona atmasını teklif ettik. Neyse ki 8 pound kısa mesafeden sayılıp da "götürmem abla" gibi geyiklere girişilmiyor. Elimizde hayvani bavullarımız, şemsiyelerimiz, laptop çantalarımız ile sırılsıklam olan 4 kız, iki-üç metro değiştirme ve biraz yanlış yola sapma sonucunda, oteli bulabildik. Otelimiz mütevazi fakat "keşke baştan beri burada kalabiliyor olsaydık" dedirtecek denli sevimliydi.

Kendimizi kuruttuktan sonra üçe ayrıldık; birimiz arkadaşına, birimiz alışverişe gitti. Ben kendimi hep müzesevmez sandığım halde yine o taraftaydım. Kadim yol arkadaşım Bahar'ı koluma takıp önce British Museum'a, ardından Trafalgar Meydanı'ndaki National Gallery (of Art)'a gittim. Tabi ki hepsini gezemedik, hatta sadece en çok ilgimizi çeken konu başlıklarına baktık diyebilirim. British Museum'da saatler, paralar ve mumyalar görülmeye değerdi. Hem biliyor muydunuz, Kleopatra 17 yaşında ölmüş olmasına rağmen bu kadar nam salmış bir karakter. Hem de çirkin; hayır kıskanmıyorum, kayıtlarda bile "çirkindi ama bakımlıydı" diye geçiyor neredeyse. Ya da buna benzer bir şey deniyor. Arko reklamı gibi, evet.

Kediyi, balığı filan mumyalamaları adamların... Yani ne diyeyim, şu mezarlıkların dahi dünyada kapladığı, her gün artan alanı düşünürsek bir de ölüleri mumyalayarak saklama kafası bana çok anlaşılmaz geliyor. Bu muhalif karakterimle, o zamanlarda yaşasam Bakunin'e taş çıkarırdım sanki.

Şu saat dünyasından uç bir örneği paylaşasım var. Aşağıdaki gemiye bakınız:

Şimdi de bu geminin inşa maksadına bakınız:


Saati görebildiniz umarım. Bizim Kemal Kara'nın pek sevdiği Lale Devri'ndeki ipek perdeler kafası. Bi saat için bu kadar gemi yapılır mı yahu!


National Gallery'de sadece bir kanat gezebilmemiz beni ziyadesiyle üzse de, fotoğraf makinesi objektifiymişim gibi gözümün içine bakan tablolarla yine kendimden geçtim. Aynı şey Amsterdam'da da olmuştu; şu altta naçizane bir kopyasını gördüğünüz resmin karşısında, gerçekten o adamları iş üstünde basmış, yakalanmış ve bu bakışlara maruz kalmışçasına kalakalmıştım:

Eser, Rembrandt'ın The Staalmeesters tablosu olup, bir türlü okuyamadığım Rijksmuseum'da (Amsterdam) görülebilir.

Düşünüyorum da, gerçekten taş toprak çakıl ve ünlü kılıcı, bilmemne kaftanını geçtikten sonra, sergi ve müze gezmeyi bayağı seven biriymişim. Yine de, böyle yerlerin hediye dükkanlarında her yerden çok zaman geçirdiğimi söylememe gerek yok herhalde sevgili okur. Her daim anı kafasında bir insan olduğumdan, kendime türlü türlü kitap ayracı almakla yetinmeyip ne kadar değişik şey varsa saldırıyorum. National Gallery'den aldığım şeyler arasında yoyo var örneğin. Bir insan neden müzeden yoyo alır ki, dimi ama? Hatta muhtemelen pazarlamacıların beyin fırtınası sırasında bunun geyiği dönmüştür: -Abi yoyo yapalım tahta, üstüne de isim kazıyalım. -Burası müze yavrum, kim alacak yoyoyu, magnet filan yapalım. -Abi alan bulunur yapalım işte yaa... Aha, alan bulundu. Bir de oynuyorum o yoyoyla gerçekten. Şaka gibiyim.

Müzelerden sonra büyük dönmedolap London Eye'a gittik. Ben Viyana'daki gibi köhneliğiyle ünlü bir şey bekliyordum, bu milenyum dönmedolabı çıktı. Dalga geçmiyorum; milenyum uğruna dikilmiş zaten oraya. Aldık biletlerimizi, Londra'yı bir de tepeden görelim diye, yarım saatte, tıngır mıngır... İçeri girerken özenle çantamızı arayan zenci amcaya Türk olduğumuzu söyleyince nereden dedi, sonra da hangi takımı tuttuğumuzu sordu. Galatasaray deyince pek sevindi, zenci el sıkışı yaptık amcayla. İstanbul'u da çok sevmiş ayrıca. (Tabi ki!)

Yalnız dönmedolap 4 m/s hızla bile olsa hareket halinde iken içine atlatmaları insanı; tüm o yollara yazdıkları sola dön, sağa dön, aman merdivene dikkat et uyarılarını böyle tortop edip çöpe attı. O ne be, ne oldu mind the gap'lere?


London Eye'dan da bol bol etrafa bakıp fotoğraf çektikten sonra, Big Ben'e bu kadar yaklaşmış olmanın (karşı kıyısındaydık) bize yettiğine karar verip London Bridge'in oralarda bir yerde, köprüaltı manzaralı bir Nando's bulup karnımızı doyurduk. Bu arada gece diyebileceğimiz bir zaman diliminde olduğumuzdan, önünden geçtiğimiz Tate Modern'e girememiş olduk. Vizem dahilindeki bir sonraki ziyaretime diyorum kısmetse.

Her London Bridge lafı geçtiğinde plak gibi "London Bridge is falling down, falling down, falling down; London Bridge is falling down, my fair lady" diye bir hazırlık sınıfı şarkısı söyleyip durdum. Bu my fair lady, bizim Gönülçelen'i apardıkları lady ile aynı mı, onu merak ettim. Sonra bir ara, çarşının ortasında beşiktaşın anasına küfretmiş gibi linç edilmeyelim diye endişelendim, falan.

Günü, yine köprünün oralarda bir yerde Plimm's diye burnumuzu gıdıklayan bir şey içerek bitirdik. Memlekete sokulacak alkolde sınır olmasaydı havalimanında, ben ondan da şişelerce alırdım ama Martini ağır bastı. Yine vizem dahilindeki bir sonraki ziyaretime diyorum kısmetse; duty free izlenimlerim için de, yedinci güne diyorum. Kısmetse.

(01 Ekim 2010, İngiltere)

İngiltere Gün4:...and all that jazz!

Onur Baştürk tarzı, şöyle kimsenin anlamayacağı ama ne kadar dantel ve çokgezmiş olduğumu gösterir bir benzetmeyle başlayayım mı eğitimimizin son gününe? Geliyor: "Azizim, bizim şirketin UK ofislerinden biri aynı Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nın yemyeşil bahçesini andırıyor."

Bundan sonraki günler eğitim olmadığından, aheste teyzenin resmini çekerek başladım güne. Buyrun, aşağıda kendisi ve emin olun bu en ifade dolu duruşlarından bir tanesi. Daha boş bakışlısını da çekmeye çalıştım, lakin çok dikkat çekmek istemedim. Birbirimizi bir daha görmeyecek de olsak meslektaşız sonuçta.
*
*

Daha kaliteli bi fotoğraf bekliyorsanız bana daha iyi bir telefon alınız.

Bir kere mecburen konuşmak durumunda kalması haricinde ağzını açmayan aheste teyzemize rağmen masa olarak birinci olup, geleneği bozmadık. Bu işimizi iyi bilmemizin ve bayağı obsesif insanlar olmamızın yanı sıra diğer tüm katılımcılardan daha hızlı İngilizce okuyabilmemizden kaynaklanıyordu, orası kesin. Tabi işin ucunda bir hediye olduğu gibi bir havuç tutulsa da önümüze, bizim şirketi düşününce pek heyecanlanmadık. Nitekim hediyemiz ev yapımı çikolata oldu; tam saymadım ama 5 ya da 6 tane filan :)

Neyse ki ego diye bir şey var; maddiyatçı olaydık mazallah motivasyonumuz yerlerdeydi.

Kimseyle vedalaşmadan (öyle bir fırsat da yoktu, herkes iki gündür ne kadar kopuksa öyle devam etti) otele gidip yine Londra yollarına düştük. Disney World'de Bahar yeğenine alışveriş yaptı. Ha, hiç öyle insan kendini kaybetmiyor içeride, onu söyleyeyim de gözünüzde büyümesin. Abartılana oranla çok vasat bir mağaza; çok az Disney karakteri var, hatta çok az çizginin sadece en belirgin karakterleri var. Paso Mickey ve Minnie sıçanlarına çalışılmış. Bi Cheshire cat, bi Dory, bi Boo göremedim içeride, yazıklar olsun deyip çıktım. Çıkarken bi tane Alice in Wonderland kolyesi almışım, hiç farkında değilim...

Ordan efendim, kendime burada görüp beğendiğim bir bisikletli yaka iğnesini de özenle edindikten sonra, koştura koştura bizimkilerle buluştuk; ayaküstü lazanya yedik (ayaküstü lazanya: evde denemeyiniz) ve birkaç gün önceden biletlerini aldığımız Chicago'yu kaçırmamak için koşturduk tiyatroya.

Filmi defalarca izlediğim ve müziklerinin hastası olduğum halde, onca gösteri içinden Chicago'yu seçmemize ses çıkarmadıysam sebebi var: Filmde tamam ama sahnede nasıl olacak ki, soruma yanıt bulmak. Sonuçta filmin müzikalden evrildiğini biliyoruz; ama yine de bana olmaz gibi geliyordu; karakterler, şarkılar, danslar illa ki filmde daha iyi olurdu. Olmuyormuş yahu.

Sahne sanatı denen şeyin, sinemanın hep geri planında kalmasına rağmen ne şahane, ne ağızları açıkta bırakan bir şey olduğunu yerinde, kafamıza vurula vurula görmüş olduk. Razzled dazzled idik, Chicago tabiriyle.

Eh, ben bir hatırayla ayrıldım salondan, tahmin edileceği üzere.


Oradan yine pub, bu sefer garantili bir bira, Blowing In the Wind çalarak tüm bozukluklarımı kazanan gitarcı çocuk; ve ben şunu düşünüyordum:

Vaktiyle orijinallerine hasta olduğumuz müziklerin şimdi cover'larını takip eder olduk ya; Radiohead, Depeche Mode, Alphaville yerine Regina Spektor, Nouvelle Vague, Ane Brun dinliyoruz; aslında aynı şarkıları başka türlü dinliyoruz ve daha çok seviyoruz ya şimdi... Müzik zevkimizin nereye yol aldığını merak ediyorum aslında. Örneğin gıygıy da gıygıy klasik müziğin bir CD dolusuna katlanamayanlar, ileride konserlerin en ön sırasında oturanlar mı olacak?

Klasik müziği bilemem ama caza döneceğim(iz) kesin. İlk blues festivalime gittiğimden beri biliyordum bunu. Coşkulu müziklere meyilim vardır oldum olası; Back to the Future II ve Grease ile de uzun süre rock'n roll delisi olmuştum. Born to hand jive, baby! O dansları öğrenebilmek ve yapabilmek isterdim; ne kadar serseri de olsalar insanların ortak noktasının müzik ve dans olduğu, Gırgıriye misali müzik duyunca işin gücün bırakıldığı bir dünyada yaşamayı da.

Olsun. Biz de kendi müzikalimizi kendimiz yaratırız, kafamızda bir müzikle her daim.

Come on babe, why don't we paint the town... and all that jazz!


(30 Eylül 2010, İngiltere)
Biterken Cell Block Tango çalıyordu.

İngiltere Gün3: "Bunu yapan mühendis olamaz."

Londra'daki üçüncü, eğitimde ikinci günümüzde öğle yemeğini yine üçgen sandöviçle geçiştirince akşam yemeğinin suyunu çıkaralım istedik. Biz de insanız yahu, insan insana Sodexho'yu özletir mi?

Yine yağmur, yine çamurun altında kendimizi Soho'da Busaba Eathai adlı bir Tay yemeği lokantasına attık... diyemeyeceğim, zira sıra bekledik. Hayatımda yemediğim bir dünya mutfağı örneği için tek başıma olsam hayatta yapmayacağım bir şeydi sıraya girmek, lakin kalabalık olunca insan gaza geliyor. Bir de, ortamı bozmak istemiyor tabi. Bekleyerek iyi de etmişiz, sevdiğimiz mutfakların arasına bir tane daha girdi ama hiç acısız olanından (O bile biraz acıydı gerçi. Siz siz olun acısız diye üstüne basa basa söyleyin. Yoksa deli basur geliyor ileride.)

Yemeğin üstüne gelen lemongrass tea mükemmel bir şeydi, zahmet edip kendimiz alamadığımız için yakında buraya gelecek olan Vec'e ısmarladık getirebildiği kadarını. Bir de servis edilişi var ki akıllara zarar; yanında bal ve kurabiye ile geliyor. Kurabiye dediğim tereyağlı kurabiye, ya da Hababam Sınıfı deyimiyle "halis muhlis Trabzon yağı"; yani tereyağı diye bir şey Tayland'da yoksa bu kurabiye nasıl bu tadı alıyor, gerçekten merak ediyorum.

Oradan çıktık, yine yağmur, yine çamurun altında kendimizi Covent Garden'a attık. Bu sefer gerçekten attık, şöyle bir silkelendik köpek gibi. Her yer, yani tüm dükkanlar kapanmıştı, insanlar tavuk gibi yatıveriyor erkenden. Biz de yeterince üşümemişizcesine buz gibi bira (Yeaaah!) içmek için girdik bir pub'a. Şu değişik bira deneme kafam yüzünden Strongbow diye bir biradan bir pint ısmarladım, ısmarlamaz olaydım. Sanıyorum arpanın şerbetçiotunun arasına bir miktar çürük üzüm karışmıştı hem de çekirdekleriyle birlikte, öyle dayanılmaz bir kokusu vardı biranın. İçebildiğim kadarını içtim, nimet sonuçta. Ama iddia ediyorum, o bardağın tümünü içmek ya gırtlağı aldırmış olmayı gerektirir ya da ucunda ciddi bir ödül olan bir iddiaya tutuşmuş olmayı.

Pub'ın tuvaletine girdim, çıktım, fotoğraf makinesini alıp tekrar girdim ve aşağıda görülen saçmalıkları belgeledim:

İnsanın gerçek anlamda götünü donduran metal klozete hiçbir şey demiyorum da; kendi elinizi sıcak sudan soğuk suya sokturmayacağınız musluk sonunda icat edilmiş gördüğünüz üzre. İsviçreli bilimadamlarından sonra en bi araştırmacı olan İngiliz bilimadamlarının işi olsa gerek bu; zira bunu yapan mühendis olamaz. Tanıdığım mühendislerin çoğu bankacı da olmuş olsa, o kadar inancım var diplomalarına.
*
Sanki trenden hiç inmeyecekmişçesine uyuduğumuz yarım saatlik bir yolculuk sonrası Sutton'a geri döndük, otelin kapısında bir tilki gördük sanki, evet evet gerçekten bi tilki gördük; sonra da hiçbir şey olmamışçasına yattık uyuduk.
*
Sokaklarında kedi ve köpek yerine sincap ve tilki gördüğümüz bu ülkeyi yadırgamadık galiba.
*
*
(29 Eylül 2010, İngiltere)

Merak Etmemek

Her şeyin çok önemli, ilkin son olduğunu düşündüğümüz yıllardı...

İlk kez aşık olmakla ilk kez sevmek arasında ayrım yapan bir dizi repliğine hak verircesine şimdiki aklımla, basbayağı aşıktım işte.

Bir şarkıyı çok dinlerdim.

Merak ediyorum, ne yapacaksın benden sonraki hayatında
O alaycı gözlerin eğlenerek bakacak mı başkasına aklın bendeyken hala
Merak ediyorum, rastlaşacak mıyız günün birinde herhangi bir yerde
O çağlayan ruhun sakin tavırlar ardına gizlenecek mi yine

Yıllar geçtikçe sıradan mı olacaksın
Yoksa yenilmeyip zamana, sevdiğim gibi mi kalacaksın

Merak ediyorum,
Çok merak ediyorum...

Benden sonraki hayatını merak ediyordum adamın, okuldan sonraki hayatını. Her gün görüyordum çünkü, böyle bir mutluluk ve böyle bir eziyet olamazdı.

Her gün ne yaptığı merak etmenin ötesine geçmek aklıma gelmezdi o zamanlar, çünkü birbirimizle evlenmeyeceğimiz belliydi. O kadar ötesi çok öteydi ve beni ilgilendirmiyor gibiydi.

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı, biliyorsun değil mi?
...
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni,
Ya çık git dünyamdan, anlıyorsun değil mi?

Kar yağıyordu, hiç bilmediğim bir semtte bir daha görmeyeceğim bir lokantanın önünde içerden gelen bu şarkıyı duyuyorduk -ben şarkılara o zaman da anlam yüklerdim, şarkılar o zaman da anlamsızdı oysa. Öyle demişti bana sonradan, öylesine istemişti o şarkıyı-

Bana "olmuyor" diyordu ve ben onu oracıkta öpmek istiyordum ama ah o gurur yok mu... "Beklesin"di. Annem de öyle demişti hem.

Ama o çaresiz hali... Bir gün tuttum elini yine.

I can be you hero baby
I can kiss away the pain
I will stand by you forever
You can take my breath away

Biliyordum, hiçbir şey sonsuz değildi. Bizim ilişkimizse, kesinlikle.

Ama bazı şeyler var hani kaybetmek istemez insan... Ben hiç o kadar kötü kavga etmemiş, o kadar kendimi paralamamıştım, hem de okul tuvaletinde, hüngür hüngür ağlayarak. "Hayatımdaki iki adam" dediğim adamların ikisinin birden beni bu kadar kırabileceğini hesaba katmadığım için, çok yüksekten düşmüştüm. Hazırlıksızdım paralanmaya (insan zamanla kaşarlanıyor).

Üstelik her şeyin müsebbibi bir günaydın'dı (veya bir günaydın'ın yokluğu mu demeliydik?). "Sen bana neden özellikle gelip günaydın demiyorsun?"du kavga sebebimiz. Ayrılmamıza rağmen (veya ayrıldığımız için mi demeliydik?).

***

"Nasıl görüşmeyebilirim ki? Onun gözünde farklı bir yerde olduğumu ve olacağımı bilmek bana iyi geliyor. Onun bana bakışında 15 yaşıma ait bir duygu görmek hoşuma gidiyor. Aşk, tutku değil de; çocukluk, saflık, hayranlık belki. Sonra aradan 8-9 yıl geçmiş, büyümüş, değişmiş halimizle; hani onun o zamandan yaşamaya başladığı ama bende görmeye alışkın olmadığı hayata başlamış halimle beni gördüğünde sanki bir de şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ifadesi ve belki ufak bir beğeni -ne de olsa iyidir benim muhabbetim- görüyorum gözünde. Bunlar hoşuma gidiyor işte."

***

İngiltere'ye gittim. O oradaydı, liseden, biri canımın içi olan iki arkadaşımla daha birlikte. Feysbuktan ancak birine (canımın içi olana) ulaşabildim, telefonunu aldım, aradım, randevulaştık, buluştuk. Deli gibi yağmurda, sırf daha rahat muhabbet edebilmek adına herkesi yarı ayakta durduğumuz bir mekandan çıkarıp 5 metre ötedeki bir pub'a sürükledim. Diğer arkadaşım da geldi, yıllardır görüşmemiştik, ah ne güzel olmuştu.

Ve o, gelmedi. Mekanın kapısına kadar gidip, o 5 metreyi yürümemek adına, tepesi attığı için (dedi), ıslandığı için (dedi) gelmedi ve bana "sen buraya geldin de bana bir alo dedin mi, onu düşün" dedi.

İlk kendisini değil de diğerini aradım diye kızmıştı bana. Aslında sadece bu yüzden gelmemişti. Günaydın demediğim tarih tekerrür ediyordu yıllarca ve kilometrelerce ötede.

Gülümsedim, içim acıdı. Ne diyeyim, bazı insanlar değişmiyor da, büyümüyor da. 17 yaşında bıraktığım adam 25 yaşında hala aynı çocuklukta; al işte merak ediyordum ya, sevdiğim gibi kalmış ama hep çocuk. Ve hiç merak etmiyormuş beni o.

Bense hep olgun olmaktan bazen sıkılıyorum ve bazen, o okul tuvaletine dönüp hüngür hüngür ağlayasım geliyor.

(02 Ekim 2010, İngiltere)

İngiltere Gün2: Good Training Practice... Aeaa!

İngiltere yoluna düşmeden önceki gece, 5'te kalkacak olmamıza rağmen çıldırmış gibi saatlerce muhabbet edip, sonra da Star Wars VI'nın kalan yarısını izlediğim için sadece 15 dakika uyumuştum. Bu sadakatimi duyunca bana "ne kadar şanslısın, Star Wars'u ilk defa izliyorsun!" diyen kuzenin gözleri dolacak, eminim buna. Bu 15 dakikalık kestirmenin yorgunluğuyla uçağa nasıl girdiğimi bilemeyip kendimi koltuğa attığımda hiç beklemediğim bir şey oldu. Ben sağıma yattığım için gidip K koltuğu almıştım, fakat bu uçak kocaman bir şeydi ve koltukla pencere arasında kol mesafesi vardı! Sonuçta uçakta da yarım yamalak uyumuş oldum; yine de pes etmedim: Çantalarımızı çirkin otelimize atar atmaz dışarı çıkıp ilk gün, Oxford Street'e gittik. Önce 44 poundu bayıldık metro, pardon tube (tu:be) biletlerine, tabi 7 günlük ücret bu dediğim. Yine de insanın cebinden metro için 110 lira gibi bi para çıkınca bir afallıyor, bir düşünüyor acaba yanıma yeterince nakit aldım mı, diye (hayır, almamışım).

Oxford Street'te dolandık. Şunu söylemek lazım, benim pek hazzetmediğim Bağdat Caddesi'ne huşu içinde "cadde" diyenlerin burada birkaç yeri görmesi gerekiyor. Tüm haşmetiyle evler, Aslı'nın deyimiyle "ayı çatı katları", Kadıköy Mango'nun görse tribe gireceği kocaman mağazalar... Bir tek her köşede Starbucks-Caffe Nero ikilisi şaşırtmadı bizi, acaba burda da "abi bi cadde üstünde 5 tane Starbucks var yeaa" geyikleri dönüyor mudur? Eh, oturduk birine bir kahve içmeye, o sırada önümüzde kocaman bir jip durdu, ileri gitti, geri geldi ama pozisyonu hiç değiştirmemeyi başararak, tekrar gitti geldi, gitti geldi... yaklaşık 17 kere oldu bu biz onu izlemeye başladıktan sonra. Bu arada bu jipin bu manevrayı 1,5 arabalık bir alanda yaptığını söylemem lazım. Sonunda yine ilk park ettiği şekilde duran jipten elbette bir kadın indi. O anı unutmamak için fotoğrafladık, buyrun:

jipin arkasında başka araba da yok bu arada

Bu arada ben hareket halindeki arabaların içinde şöför göremeyip ufak spazmlar geçirmeye devam ettim (hala da geçiriyorum ama bunu her gün yazmayacağım, hala dediğim 6. gündeyiz an itibariyle).

Akşama kadar deli danalar gibi sokaklarda dolaştıktan sonra çok başarılı bir Louis Vuitton vitrini önünde "dalga geçiyosunuuuuuz!" dedi bize birisi. Vec işten çıkmış ve işte gelmişti, sarıldık kocaman sokağın ortasında, sonra Vec kurt gibi aç olan bizleri Heddon Street diye çok tatlı bir restoranlar sokağında bir İtalyan lokantasına götürdü. Bayağı zamandır bu kadar iyi bir makarna yememiş olabilirim; artı şu az haşlanmış ince taze fasulye kafasına girmek istiyorum dönünce de. Bizimki ayşekadın da olur, bence fark etmez.

Yemekten sonra rehavet atmak için Picadilly Circus'a yürüdük; yoldan, kocaman balonlar yapan bir balon aleti aldık. Hani olur ya bir yuvarlağın içinden üflersin de minik minik deterjanlı balonlar çıkar, işte onun kafam kadar balonlar yapanını düşünün. Bahar yeğenine aldı (ya da herkese böyle diyebilir) ama ben ne halt ettim, ondan emin değilim :)

Picadilly Circus denen çakma Times meydanında, birtakım atların ve Vec'in deyimiyle "whole package"larının önünde, merdivenlerde, heykellerde... fotolar çektik, kalitesiz fotoğraf çekmenin rahatlığıyla.

Sonra uyuduk, uyandık ve eğitime gittik. Sabahın köründe, hava daha karanlıkken uyandığımızı ve bir bardak çayı bitiremeden 8'de başlayan insafsız eğitime gittiğimizi söylemem lazım. Önümüzdeki üç günün sabahı böyle, aynı; her gün aynı şeyi yazmayacağım.

Şirkete gittik, misafir kartlarımız dağıtıldı, ayılma kahvesi içemeden başladık; hoca (hoca diyorum işte artık, aslında eğitimciler orada çalışan üç şahıstı) elindeki kumandayı perdeye doğrultup doğrultup lazer göstergeyi bulamayınca sabırsızlandı; sonra lazeri görüp aeaa! dedi. Portakalı andım, ayıldım beyler :)

Eğitim eğitim dediğimiz şey de, aslında yıllardır (en azından benim iki yıldır) yaptığımız işi bize öğreten bir zımbırtı. What is monitoring? sorusuna cevap verebilmemiz için tasarlanmış bir şey ki sevgili genetikçi arkadaşlarım pekala bilir ki bu sorunun what is mutation?dan bir farkı yoktur cevapsız kalma potansiyeli açısından. Ayrıca "chaperone is a ... (protein)".

Ben şirketin kuruyuş dönemine denk geldiğimden olacak, iki yıl önce bu eğitime gönderilmemiştim. Şimdi fırsat çıkınca geldik; isabet oldu: Bizim şirketin bu işi yıllarca dışarıda yapmış adamlarına beş basan "burası çok iyi bir okuldur" kafasını yerinde deneyimlemiş olduk, hem de Türkiye olarak bizim işine ne kadar hakim, ne kadar girişken olduğumuzu. Bir de, İngilizceyi ne kadar iyi ve akıcı konuştuğumuzu.

Bulgarlarla bir masa yaptık, bilerek değil ama öyle denk geldi. Fotoğrafını açıklamalı olarak sonra paylaşacağım bir "aheste teyze" dışında gayet sevimli insanlardı, özellikle de bir çocuk bayağı espriliydi, ortamdaki buzları kıran cinsten. Ben her zamanki gibi yerimde oturamadım ve sürekli ya elim ve ya da kendim havadaydık, çünkü dayanamıyorum abi "hadi sizin masadan biri" dendiğinde herkesin birbirine baktığı o anların uzuuuum uzum uzaması beni çok rahatsız ediyor. Nitekim masamıza bir isim koymamız gerektiğinde de istediğimiz ekstra süreye rağmen aynı sessizliği ve aynı pembe dizi bakışmalarını yaşadık; sonunda GTP olsun yahu dedim; Good Training Practice. Bizim mesleğin eğitimine verilecek en iyi isim bu gibi geldi bana.

Hayır şimdi herkes masasında oturup bön veya mel ikilemeleriyle tasvir edeceğimiz bakışlarla bakarken birbirine; ne kahve molalarında ne de akşamlarda (hepimiz aynı çirkin semtin çirkin otelinde kalmamıza rağmen) hiçbir ortak aktivite ayarlanmamış olması ve bununla beraber insanların bir quiz ortamına tabi tutulması da diğer ülkelerdeki counterpartlarımızla kaynaşmamıza mani oldu. Ayağa kalktığım bir ara, günde 8 bira içen adamın iki eliyle bi haltı doğrultamaması ciddi advers olay mıdır? sorusuna, kendimi tutamayıp "erectile dysfunction is not serious, though some of us might object" deyiverdim doğaçlama. Mıhıkıhı diye güldü birileri, bence öbürleri de anlamadı da, neyse.


Dediğim gibi efendim, üç gün birbirinin aynıydı o yüzden bu kadar eğitim muhabbeti yeter. Daha sonra aheste teyzemizden ve şirketin UK ofisinden bahsedebilirim bir ara. Maksat, gizliden çektiğimiz fotolar boşa gitmesin.

İkinci günümüzün gecesinde, öğlen eğitimde yemekhaneye rağmen verilen sandöviçlerin -öğün kabul edilirse tabi onlar- doyuramadıkları olarak, yorgun filan da olduğumuzdan Sutton'da güzel bir yemek yedik, sonra da ahşap renkli ve bira kokulu bir pub'a oturduk. Guinness içtim ben, böyle insanın üstüne dökülse bir de tüy dökülüp kasabadan kovulacağı renkte bir bira bu Guinness (evet sevgili Red Kit okuyucuları, "katrana benziyor" demeye çalışıyorum). Arkadan gelen Stella Artois bayağı başarılıydı, böylece biralı yapbozumun üstündeki biraları böyle teker teker denemeye devam ettim. Bir de sigara sardım İngiltere'de yaygın adet olduğu üzre, oh mis.

Üçüncü gün Londra'dan bildirmeye devam edeceğiz efendim, sevgiler şimdilik.

Ha bu arada metro haritasında nunhead diye bir yer gördük, "rahibe kafası" mı ola ki?


(27-28 Eylül 2010, İngiltere)

İngiltere Gün1: "Charlie bit meey... Ouch, Charlieey!"

İngiltere'ye geldik. "İngiltere'ye gidiyoruz" dediğimiz herkesin, buraları avucunun içi gibi bilirmişçesine "nereyeee?" diye sorduğu, yanıtlandığımızda da "Londra'ya yakın mı?" dediği Sutton'dayız. Bir süre buralardayız, cuma Londra'ya taşındığımızda bu bahsettiğim kişileri bekliyoruz. Gönül rahatlığıyla gezdirsinler bizi.

En baştan başlayalım. Türkiye'de dış hatların her daim uzun olan kuyruğuna girerken "hiçbir yerde böyle kontrol yok şekerim" klişesiyle girdiğiniz havalimanının İngiltere ucundan çıktığınızda, eğer ki AB vatandaşı veya bizınısklas değilseniz, delice bir kuyrukta bekliyorsunuz. Kontroller kısa süre önce artmış, duvarlarda yazıyor "Tougher controls take more time." Bu bilgiyi nereye sokacağım diye düşünürken henüz İngiltere'nin -bizim askeriye misali- insanı gerizekalı yerine koyup her-bir-şeyi-her-yere yazdığını bilmiyordum. Bu arada, İngiltere'ye girmek için bu rezil sırayı beklediğimde, vize işlerine "paranla rezil olmak" demekten vazgeçtim. Asıl rezillik bu. Artı, her iki havalimanındaki leşliği gördüğümde vizeden filan korkmaktan hepten vazgeçtim. Bir sürü Recep İvedik, bir sürü Kolpaçino veya Türk Malı filan alıyorsa vize, benim korkacak hiiiiçbir şeyim yok. İsterlerse vermesinler (vermesinler! bana vize vermesinler!)

Ne diyorduk, Mind the Gap arkadaşım; Mind-The-Gap! Rahmetli nenem olsa, bu uyarıyı duyduğunda gözleri dolardı; yıllarca beni o trenle istasyon arasındaki boşluğa (ki bacağım girmez) düşürmemek için hep bir delikanlıdan yardım ister, hooop atlatırdı karşı tarafa.

Stating the obvious, yahut "görünenin ifşası". Adamların konuşası mı var ne, asansöre biniyorsun, "Elevator going up. Doors closing." Sağol bebeyim ya. ELE101: Elevator for Idiots. Veren: Staff. Yer: TBA. Yerde, sokağın üstünde yazıyor "look right"; tali yol işaretini anlamayanlara açıklama var üstünde "give way" (o zaman ters üçgen niye?); başka bir yerde "turn left" eh be abi, düz gidersem yol yok ki, ne yapıyorsun? Bu arada, burada ikamet eden arkadaşımız Vecmi'nin bize ayarladığı taksimsi ile otelimize getirileceğimizde, öne oturacak kişi olarak arabanın sağ ön kapısını açıp az kaldı direksiyona giriverdiğimi söylemem lazım. Şöför de güldü tabi bu halime, dedim napayım yavrucum, terslik sizde.

Yani işin komiği adamlar direksiyon yerinde, gidiş-gelişlerde, milde, poundda, prizlerde ayaklarını yere vura vura diretirken aslında Mersin'e değil de tersine gittiklerinin oldukça farkındalar. Kendi takip ettikleri yolun doğru olduğunu düşünseler, etrafı uyarılarla donatmazlardı sanıyorum.

Başka başka... Taharet musluğu sıkıntımız yine ortaya çıktı, üstelik burada duş başlığı da mantıklı bir yerde değil ki çekiştiresin. Ayrıca, taharet musluğu olmayan yere insan en azından 6 katlı bi Papia filan alır koyar yahu, tek katlı tuvalet kağıdını kınnn kınn kınadım.

Yettiyse, değiştiriyorum konuyu :)

Burada herkes birbirine benziyor. Kahve içerken önümüzden Weasley ikizleri geçti. "Ulan noluyoruz" dedim, gerçi Hogwarts tatildedir, bunlar atlamış King's Cross'un bilmemkaçbuçukuncu peronundan Oxford Street'e gelmişlerdir dedim ama sonra bi Robbie Williams gördüm sanki, evet evet gerçekten de bi Robbie Williams gördüm lan! Böylece emin oldum, Uzakdoğulular haklıymış.

Ha bi de Robbie'nin 20 yılını merak ediyorsanız, buyrun:

Seni biliyorsak neden 10 pound bayılalım Robbie...

Alışamadım bi türlü bu kente, bunu söylemek için erken ama... Viyana snobdu, Alman disiplini ile Alman olmama ezikliği arasında gidip geliyordu. Amsterdam öğrenci kafasındaydı, eğlenceliydi, kimsenin hayatı ciddiye alacağını düşünmezdiniz ve hava yağmurlu bile olsa her şey güzeldi. Burada hem hava yağmurlu, hem de hayat gri. Hem, İngilizler kibardır diyenleri haksız çıkarırcasına kıro dolu burası; ya onlar haksızdı ya da İngiltere inanılmaz göç aldı. Türk asıllı başkan Boris geldiğinden beri böyle oldu, hem önce metrolar bozuldu diyor Vec, bu iddiayı buraya taşımayı borç biliyorum :) Anlayacağınız, burada da yaşayamadık, sıradaki!
*
Dil de ayrı bir mevzu. Herkesin dışarıda İngilizce konuştuğu yer benim için herkesin turist olduğu yermiş, onu anladım. Tabi konuşulana İngilizce denirse... Helloouuv diye selamlaşıyor insanlar bi kere; a harfi çıkmış burda sözlükten, tüm o'lar olduğu gibi okunuyor, ağızlar hep otlakta otlayan koyun. Tevazu göstermeden söylüyorum ki benim kral gibi İngilizcem yetmiyor bazen ne konuşulduğunu anlamaya. İnsana koyuyor yahu, bilmediğimiz dilde meram anlatmaya çalışmak neyse de, bildiğimiz dilde? Hesapta rahat etmemiz gerekmesine rağmen, neredeyse soracağım yolda insanlara anlaşılabilir bir şiveyle konuşup konuşmadıklarını.
*
Eh artık, ikinci gün devam edelim, dimi ama? Hem gene kısa kısa yazacaktık güya, beceremedik. Daha gezdiğimi gördüğümü anlatamamışım, hale bak...
*
En kötü özelliğim detaycılığımdır efendim, umarım beyninizi yakmadım, aman diyeyim;

(27 Eylül 2010, Sutton ~ Londra)

ENG101: Introduction to England (sadece giriş)

Şimdi isterdim ki mikkemmel, edebiyatın paramparçalandığı bir yazı yazayım. Gelin görün ki gezi yazılarını sevmem. Adam gibi bir şey yazmak içinse enerjim yok ve biliyorum ki öyle bir işe girişirsem, istediğim gibi olmadığını hissettiğim her an bilgisayarı kapatacağım ve bu İngiltere yazısı da yandaşları Viyana ve Amsterdam karalamaları gibi sürünüp, sterlin(g) tedavülden kalkmaya yüz tuttuğunda yayımlanacak.

Ne yazık ki, güzelim şirketimin güzelim ofisi de, otelimiz de internet açısından oldukça basiretsiz. Zaten otel dediğim Sutton'daki Holiday Inn, dünya çirkini bir yer yani açık adres veriyorum, bakın "İngiltere'nin her yerinde seks yapılmıştır" gibi iddialar falan duydum; inanmayın. Öyle bir beklentiyle geliyorsanız burası insanı soğutur yemin ediyorum. Hayır bizim derdimiz o değil, hem biz iş için geldik ya, "business suite"de kalıyormuşuz... Durumu özetliyorum: mobilyalar eski, benim odam niyeyse 4 kişilik bir snowbreak odası, minibar bile yok ama hepsinden önemlisi, internetin havada uçtuğu günümüzde otelde kablosuz internet yok. Çirkin bir çekmecede, çirkin bir poşette bulduğunuz 2 karış uzunluğunda bir portakal renkli kabloyu bilgisayara takıyor ve günde 15 pounda internete bağlanıyorsunuz. Kablo uzunluğu sizi, bilgisayarı masada kullanmaya zorluyor, lakin odada sandalye de yok! "Dizüstü" kullanıyorum bilgisayarı, anlayacağınız. Lakin Küçük Hüsamettin gibi durmaktan dizleri çürüteceğim, ondan korkuyorum.

Teknolojide son nokta


İşin ironik yanı bana her şeyin portakal hatırlatması; internet kablosundan tutun da, şirket içinde çeken tek şebekenin Orange olmasına kadar. Bir de algılar kapanır derler; ulan daha açığı yok burda?!

Bu imkansızlıklara rağmen deliler gibi not aldığımı ve gördüğüm her şeye taktığımı söylememe herhalde gerek yok. Ben tersim, bu adamlar benden ters; yazılacak zilyonlarca şey var, ama çıkmam lazım şimdi.

Diyorum ki hazırlanın: Yakında, gün gün İngiltere izlenimleri geliyor.

En sevdiğim sayı 6!

Sabah 6'da kalk, 6 dakikada Maçka'dan Şişli'ye var, 6. sırada yerini ve 6 sıra numaranı al, gerekenleri yap, 6 aylık vizeni kap.

Eylül sonu İngiltere'ye gidiyorum, 6 günlüğüne. 3 gün iş, 3 gün gezme. Pazartesi sabahı 6'da indiğimizde gittiğimiz işten ne hayır geleceğini gerçekten merak ediyorum.

Şimdiye dek yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır, aldığım biletler de alacaklarımın; o vizeyi bir ucuz biletle daha doldurmadan boş geçmeyeceğim. Yedim seni İngiltere!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!