... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Midem.

Şimdi ben belki de yanlışlıkla yazılmış şu tiviti neden favorilediğimi anlatamam, çünkü çok uzun hikaye. Yok yok, anlatması uzun değil o kadar, ama bu sözcüğün bana hatırlattığı Zeyyat'ın "Aramızdaydı O Gün" hikayesi uzun.

O hikayenin, benim için birçok şeyin sebebinin o olduğunu söylemiştim daha önce.

Sabah sabah beni nerelere götüren şu sözcüğün de bir tek noktası eksik sonunda.

Temamız: Sperm


Dün akşam spor çıkışım güzel bir yemekle, iyi bir arkadaşla, uzun zamandır konuşmadığımız konuları uzun zamandır konuşmadığımız şekilde konuşmamızla başladı. Daha doğrusu o anlattı, ben dinledim. Şikayetim yoktu, çünkü bunun bir alternatifi yok bu aralar: Ben kimseyle bir şey konuşmuyorum. Kimsenin hatası değil herhalde bu, ben konuşamıyorum. Nasıl başlayacağım, ne anlatacağım, neyden rahatsızım, annem neden bana "senin gözlerin neden doldu şimdi?" diyor, babam böyle pasta yapmayı niye öğrenemedi...

Sonra başka biri (yine sevdiğim biri) geldi ve akıntı yön değiştirdi.

Kimseye gıcığım yok ama dün akşam yemeğin bir yerinde ölesiye sıkılır ve kalkmayı beklerken fark ettim ki, artık herkesin her anlattığı bir kıza, bir karıya, birinin eski sevgilisine yazan bir adama, snowbreak'teki "getting laid" ihtimallerine, dişi-erkek/gelir-gider hesaplarına, üniversite içi ve üniversiteler arası çiftleşmelere, sanal alemlerden bulunan boşalma ihtimallerine dayanıyor. (Benim için ihtimal olan şeylere bazılarının şans demesidir belki beni dehşete düşüren.) Gülünen, asla ağlanmayan, dalgası geçilen, ağızlara sakız olan her şey bana o kadar uzak ki, artık "ben buyum yea" diye kestirip atmak kendimi daha farklı, daha güçlü, daha özellikli ve özel hissettirmiyor. Kişisel Gelişim Semineri afişindeki kara koyun veya kırmızı piyon gibi ayrık duruyorum, kendimi nerelerden atsam, bilemiyorum.

Bizim hikayemiz bir halta benzemiyor. Bir hikayenin teması kısa bir şey olur. Aşk olur, sevgi olur, savaş olur. Bizim temamız "sperm". Çağımızın teması. Buzul çağının teması.

(Ben nerede yaşıyorum?)



Önemsizleşmelerden en az benim kadar rahatsızlık duyduğunu hissettiğim sevgili Erinç,
buzul çağının teması ile ilgili müthiş bir şeyler çiziktirdi, gurur duydum.

cebimizde taşlarla

Benim direkt bir yazıyı alıp buraya koymuşluğum vardır, ama kendi yazma sıklığımla karşılaştırıldığında nadir olur bu.

"insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz."

Ne güzel bağlıyor insanlar bir şeyleri birbirine, imreniyorum. Karıştırmak illa ki menemen yapmak demek değil ya...

Ve tabi ki yazının bir şarkısı var, yazar düşündü mü, yoksa ben mi şeyediyorum, bilmiyorum (önemli mi ki?)


CEBİMİZDE TAŞLARLA..

üniversitenin ilk senesi (1940’lar) solcu olduğunu iddia eden bir grupla tanışmıştım. insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz. ben de bu sebeple onlarla sıkı fıkı oldum. durmadan cepten arıyorlardı. o zamanlar avea yoktu (1950’ler) ve benim hattım aria’ydı. aria’nın ise karşı yönden 5 dk aranınca 5 dk kazanın kampanyası vardı. bunlar beni o kadar çok arıyordu ki kontör almama gerek kalmıyordu. onların hattı türksel’di. çünkü bunlar solcu grup, hatları da elbette türk malı türksel olacak. kapitalizme olan karşı duruşlarını türksel kullanarak dosta düşmana duyurmaktaydılar. filiz diye sarışın bir kız vardı. sanırım çömezleri kandırma kurulu başkanıydı kendisi. yem olarak kendini kullanıyordu. beni sıklıkla arayan da filizdi. ama artık o kadar sıkmaya başlamıştı ki açmıyordum telefonları. neyseki bunların konuşlandığı fakülte başka bizimkisi başkaydı da okulda çok sık karşılaşmıyorduk. bazen sırf ben ve birkaç arkadaşım için uğruyorlardı ama. sonra bir 10 kasım’da ankara yürüyüşü düzenledi bunlar. orçunla biz katıldık sırf macera olsun diye. o zamanlar marlboro yoktu (1960’lar) ben de l&m içiyordum. kızın teki 2001 içiyordu. artık sen de yerli bir marka içersin diye dokundurdu bana çok rahatsız oldum. ayakkabılarımı saklıyordum bunlardan markası gözükmesin diye. tam bir nazi kampı. anıtkabire bağıra çağıra yürüdük. akp’nin iktidarının ilk yılları aynı zamanda (1970’ler). ama sanırım başbakan daha abdullah gül. meğer bu yürüyüş sadece bizim derneğin değil, 70 küsür üniversitenin atatürkçü derneklerinin ortak katılımıyla gerçekleştirilen devasa bir mitingmiş. ertesi gün gazetelerde hep manşetti. bir de sebebini şu an hatırlamadığım (30 yıl geçmiş tabi) bir şekilde kendi üniversitemizin değil boğaziçi’nin himayesinde slogan attık biz. 2 ana slogan vardı: ordu göreve! ile ordu millet elele idi. sonra aydın bir cumhuriyet kadını bana yolda ordu göreve ne demek yahu darbe mi istiyorsunuz diye sormuştu. benim olaylardan çok haberim yokama elimde pankart bağırıyorum. biran ne diyeceğimi bilemedim ve “ama milletle elele..” dedim ve hızla uzaklaştım ordan. vakit gazetesiydi sanırım, bu gençleri asmalı diye bir manşet atmıştı, altında bizim fotoğrafımız. benim yüzüm belli değil ama orçun sanki bu mitingi düzenleyen ulu önder kıvamında bir portre çizmişti resmen. yaklaşık birkaç hafta ulan şimdi bizi asıyorlarmış diye ince bir korku hissetmiştik hep içimizde. gerçi benim yüzüm görünmüyo olm ispatlayamazlar diye ben daha rahat gibiydim. ha bir de bahsetmeyi unuttum bizim otobüste deprem zamanları tvye çıkan bodyci ve uzun beyaz saçlı bir bilimadamı var o da yer alıyordu. saçları o kadar dökülüyordu ki kırçıllı olduğunu sandığımız montunun aslında siyah olduğunu neden sonra öğrendik. ben bu olaydan sonra türksel kullanan, sarışın, yerli malı kullanmayanı korkutan, solcu ama darbeci, atatürkçü olduğunu iddia eden grubun telefonlarını bir daha açmadım. filizle birkaç kez okulda karşılaştık. yolumu değiştirdim hep. onu en son 1984’ün kışı gördüm.

http://oky.tumblr.com/post/15082511869

tekrarlarımın müsebbibi

Ben yazarken, paragraf sonlarında tekrarlar yapıyorsam eğer, bunun müsebbibi Zeyyat Selimoğlu'nun "Aramızdaydı O Gün" öyküsüdür.

Bu kadar basitçe nasıl insan etkilenir, büyük dayımdan öğrendim.
(Hakkıyla uygulayabiliyor muyum, sanmam. Ama biliyorum en azından.)

Mandalina Ağacı

Şimdi, ceviz ağacında çıkamadığı kadar yukarılarda olan Duygu'ya...


Vladimir ortaya sormuş, "Bir ağaç olsanız, hangi ağaç olmak isterdiniz?"
Üstüme alındım.

Ben, ilk aklıma gelen ağaç olmak istiyorum: Heybeliada'daki mandalina ağacımız. Meyvelerinin olgunlaştığını hiç göremediğimiz, daha yeşilken hafiften tırnaklayıp mis gibi kokladığımız o meyvelerin birini bile koparıp yiyemediğimiz, biz büyüdükçe küçülen (bizim için küçülen) o bahçenin ortasındaki ufak ağaç. Annemin deyimiyle "sütunlar arasında" oturan Zeyyat'ın karşısına yerleşmiş, tüm defilelerimize, benzincilik oynamalarımıza, poğaça tiyatrolarımıza tanıklık etmiş olan ağaç.

***

"Şu sırada mutfakta poğaçalar fırına sürülmek üzeredir. Çay bardakları sabırsızlanmıştır. Ama biz işimize bakalım. Poğaça Tiyatromuzun perdesi açılmak üzere. Seyirciler bahçe sandalyelerindeki yerlerini almıştır. Poğaça Tiyatrosunda sıcak poğaçayı hak edebilmek için her oyuncunun bir şov numarası yapması gerekir.
(...)

Hepsi de televizyon çocuklarıdır, ekran izlemekten Poğaça Tiyatrosuna transfer olmuşlardır."*

***

Sonra yalnız kalmayıp hep o çocukların, her adaya gelişlerinde hafiften çocuklaşan büyümüş hallerinin kahkahalarını duyabileceksem, yaşamaya devam etmek isterdim. Hafiften kuruyuşum, hafiften kuruyup ağırlaşışım, işte bunu duyamadığım için olurdu.

Hemen gözümün önünde biri 82'li, biri 85'li, daha şimdiden çok kız gibi olmayacakları belli olan iki kız çocuğu su tabancalarıyla oynasın, fotoğraf çektirsin... Biri günün birinde 25 yaşında olacağını, diğeri de 25 yaşında öleceğini bilmesin isterdim.

Ben mandalina ağacı olsaydım böyle olurdu.


(08 Şubat - 09 Mart 2011, İstanbul)

*Zeyyat Selimoğlu'nun çocukluğumuza dair karaladığı "Şu bizim Poğaça Tiyatrosu"ndan

Yarınya



***

Dünyanın en güzel hediyesiydi oğlanın kıza olanca iyi niyetiyle verdiği, nadide bir parça. El işi, göz nuru, hint kumaşı değildi ama çok az insanın çok az insana verebileceği bir hediyeydi. İşin garibi, hediye uzuuun zaman içinde hazırlanırken kişi farkında olmuyordu bile. Sadece verirken. Açan taraf ise gelişini göremiyordu hediyenin -seziyordu belki, hele bu bir kızsa- sadece açarken anlıyordu dünyanın en güzel hediyesini aldığını.

Lakin bu hediye öyle sıkıca paketlenmişti ki, açılmak bilmiyordu.

Yarınya'da çok iyi yapılan bir şey varsa, o da sıkıca paketlemekti. Her şeyi.

***

"Kalma" üstüne kurulu Yarınya şehrinde yazdan kalma bir kış, 1984'ten kalma bir 2011 sabahında bir evde bir oğlan bir kıza bir hediye verirken, ilkokul çocukları sıra oluyorlardı. Behçet Necatigil'in büstü önünde, neolduğubelliolanın andını tekrarlıyorlardı, her gün yaptıkları gibi...

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden..."

Bir yandan da kafalarını sallıyorlardı, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, belli bir ritimde, evet, hıı hıı, sevgileri yarınlara bıraktık dercesine, gururla.

***

_ Sana neden inanayım? dedi kız.
_ Çünkü öyle, dedi oğlan.

Kız gülümsedi. Yabancı dizilerde espri olsun diye senaryoya eklenen "Because." ile, çocukluğundan kalma bir replik arasında kalmıştı: "Çünkü de ondan çünkü." İşine gelmediği zaman böyle derdi. Annesinden öğrenmişti herhalde, ilginçti, annesi açıklama yapmadan kestirip atmazdı çünkü...

Bunu anlatmak istemedi uzun uzun. O zaman, bu zaman değildi veya bu, öyle bir zaman değildi.

Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu kızın. İstese de, gerçekten, yürekten istese de, hala...

***

Neolduğubelliolanın açık edilmesinin, -hani yasalarca suç değilse de- hoşgörülmeyen bir davranış olduğunun herkesçe malum olduğu Yarınya şehrinde inatçı bir grup çapulcu görünümlü genç, rahatsız edilmemek için tek başlarına oturdukları büyük evin yan duvarına koca koca harflerle "buraya çöp dökmek yasaktır, sevgilerle" yazdığından beri bir şeyler kıpırdanıyordu şehirde. (Gençlerin 24 yaşında olup olmadığı belli de değildi üstelik.) Sadece neolduğubelliolanın açık edilmesi değildi ki mesele, bunun bir parça çöpten kurtulmak uğruna yapılmasıydı. Yani, teoride bir parça çöp için heba edilmişti neolduğubelliolan. Yok artıktı! Bu kadarı da fazlaydı! Kafaları mı güzeldi neydi!

İşte o, yasalara da aykırıydı!

***

Kız hiç inanmadı. Kız, hiç inanmadığını kendine son tekrarlayışı sırasında, dünyanın bir parça çöple neolduğ...sevginin, sevginin, SEVGİNİN aynı cümle içinde kullanılabildiği ve kimsenin 24 yaşın altını, uçmuşlukların üstünü, kaliteli müziği, özgürlüğü, tatili veya dostluğu garipsemediği uzak bir yerinde dünyanın, bir kutlama yaşanıyordu. Giderayak kız arkadaş için düzenlediği kutlamada bir adamın, bir sürü insan dolmuştu tıkış tıkış küçük bir mekana. Göze eyeliner'lar her zamanki kalınlığında çekilmiş, siyah gömlekler giyilmiş, içkiler açtırılıyor, organizasyon, plan, program müthiş.

Şüphe duyulacak en ufak bir nokta bile yok. Kız arkadaş masanın üstüne çıkana kadar.

Kız arkadaş masanın üstüne çıkıyor (dans etmeye) ve esas kadın, adamın gözlerini yakalıyor, uzaktan, sessizce, sadece dudaklarını oynatarak "şerefe" deyip elindeki şişeyi kaldırıyor, çünkü biliyor ki ikisinin de kafasına dikmesi lazım şişeyi. O anı atlamak için. Ona yardım edebilsem...

Adam kadının yanına geliyor, öyle duruyor. "Olmuyor lan" diyor.
_ Anladım, kafanı kaldırıp bakamıyorsun zaten.

Herkes öyle eğleniyor ki.

_ O kadar iyi tanıyorsun dimi beni?
_ Evet.
_ Gelecek görmüyorum... Napıcaz ki biz. Olmuyoruz.

Sigara çıkıyor. İnsanlar eğlenmeye devam ediyor, eğlenmeye/ce-ee/eelence. Kadın, acaba içsem mi, diye pakete bakıyor. Ben sigara içmem ki. Adam aklını okuyor sanki. Paketi uzatıyor, kadın yakıyor bir tane. Dünyanın en çirkin şeyi dudaklarının arasında. İçine çekiyor, iyi geliyor.

Kadın, elini adamın koluna koyuyor.

***

Yarınya'da deprem başlıyor, tam bu anda. (Bir kelebeğin kanat çırpışı, dokunulsa kırılacak düzenler üstünde daha etkilidir.) Her şeyin gizli olduğu, neolduğubelliolanın temsili renklerin (kırmızı) ve şekillerin (kalp) bile ortadan kaybolduğu, gizlendiği, sotelendiği Yarınya'da her şey yerinden oynuyor, kırmızılar daha kırmızı, kalpler daha kalp oluyor. Deprem bazılarının kanını akıtıyor, bazı kalpler kırılıyor ama olsun.

Artık her his özgür.

***

_ Olmuyor. Gene yapamadım.
_ Noluyor, dönüyor muyuz yine demirlerdeki "bak bu lambayı seviyorum desem mesela, ama diyemiyorum işte!"lere?

Adam, kadının elinden tutup çekiyor.
_ Gel biraz çapkınlık yapalım.

Kadın adamın elini bırakmıyor, kalabalık. Ya onu kaybeder, ya da kendisi kaybolur yoksa. O kalabalığı yarıp üç adım uzağa gidiyorlar, çok uzaklaşıyorlar. Bomboş bir kültablası buluyorlar.
_ Ben seviyorum ama, çok seviyorum.
Sigara.
_ ...
_ Bundan sonra yine biz; ben ve siz varsınız.
Sigara bitiyor.
_ Varız tabi...
_ ...
_ İlk kez bir boş sigara içtim, senin için.

Adam bakıyor, çok sarhoş, biraz kendinde. Bakışının içinde kırılmaz, yanmaz yapışmaz bir dünya var, tüm bilinçlerin üzerinde. Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi... Kadın kayboluyor o dünyada.

Adam,
_ Sen, muhteşem bir insansın.
diyor.

Kadın adamın elini tutuyor, burnunu boynuna sokuyor. Ah, ne temiz kokuyor adam, tertemiz!

_ Ver bir yanak bakayım.
Memnuniyetle.


Akşam yanına kıvrılıp sızıveren adamı -belki son kez- kız arkadaşına teslim etmeden önce kadın, uyutuyordu onu, nefesini dinleyerek, saçını okşayarak. "Sen muhteşem bir insansın." Adamın saçını okşadıkça, düğüm açılıyordu kendiliğinden, dümdüz oluyordu her şey, Yarınya yerle bir oluyordu. Kurdele kadının ellerinden süzülüyordu, kutunun kapağı kalkıyordu, kızın içi pırpır ediyordu dünyanın en güzel heyecanıyla... Dünyanın en...

Dünyanın en güzel hediyesi açılır ve tüm dar vakitler genişlerken, kız şöyle diyordu içinden:
"Asıl sen benim en iyi arkadaşımsın."


(27 Ağustos 2010~10 Şubat 2011, İstanbul)

Barbaros yokuşu'na, Büyük Ev Ablukada'ya, Behçet Necatigil'e,
hikayeyi başlattıran bir adama, tamamlattıran diğer adama.

Teneke Adam

Uzunca bir süre hediyesini aradım, bulamadım. Sonra yazıya dönüştü birden.
Versatil teneke.


Zırhını kuşanıp geliyor, cephe hazırlıklı, cephane bol, biriktirilmiş aylarca ama o yine de geliyor işte korkusu yokmuşçasına (nasıl yalan...) Hiçbir ok vurmuyor onu, vuruyor da öldürmüyor demek daha doğru. O kendi çapında bir yıkılmayan adam, *zzıp* omzundan vuruldu, sendeliyor hafifçe ama yürüyor, *zzıp* hala devam ediyor, *zzıp* diğer taraftan, soldan bu sefer ama ebedi ıska. Kafaya veya dalağa nişan almak daha öldürücü olurdu, yanlış tercih.

Normal bir insan olsa aldığı darbelerle ölmüştü çoktan ama o, yıkılmayan adam kendi çapında. Kendi çapında bir yıkılmayan zırhlı adam. Şövalye değil, adam ama (kendisi düzeltiyor).

Suratında o kendini bilir ifade, pek keyiflendi ama ı-ıh, seni gördüğü için değil, seni güldürdüğü için. Keyifsiz, neden bilmez, sana ne? Hem senin soruların yanıtsız kalabilir ama onunkiler kalamaz. Senin her şeyin ortada, bok var sanki. Adet olduğu üzere pek bir şey söylemeden ağzından laf almaya çalışıyor ama senin ağzından sadece oklar çıkıyor, cephane bol, biriktirilmiş aylarca (yıl oldu mu? olmak üzeredir) Kendine saplasan acından ölürsün belki ama onun zırhı var.

Şşş, kendisine söyleme, o kendini Oz Büyücüsü sanıyor ama aslında bir teneke adam. Kalbini arıyor. Bulursa, kalp rahatlığıyla ölebilir onu demin vurduğun yerden.


(28 Aralık 2010, İstanbul)
Görsel: The Tin Woodman, William Wallace Denslow (1900)

Elizabeth

Benden çok şey bekliyorsun, dedi Elizabeth. Ben de bir kişiyim sonuçta, beş parmağım var, takdir edersin ki beşi de bir değil üstelik. Kapasitem belli, e bu kadar demek ki. Zorlama artık beni. Hele duygusal bir şey, sakın bekleme. Benden gelen bu.

Elizabeth'le yürümeyeceğini işte o an anladım.

A few words on Hitler

"I suppose one could say that Hitler didn’t betray his self.
You are right. He did not. But millions of Germans did betray their selves. That was the tragedy.
Not that one man had the courage to be evil. But that millions had not the courage to be good."
John Fowles (from "The Magus")


The doctor bent down and pulled the sheet up a little higher over the patient's chest. "You have nothing to worry about," he said gently. "This is a perfectly normal baby."
"That's exactly what they told me about the others. But I lost them all, Doctor. In the last eighteen months I have lost all three of my children, so you mustn't blame me for being anxious."
"Three?"
"This is my fourth... in four years."

The doctor shifted his feet uneasily on the bare floor.

"I don't think you know what it means, Doctor, to lose them all, all three of them, slowly, separately, one by one. I keep seeing them. I can see Gustav's lace now as clearly as if he were lying here beside me in the bed. Gustav was a lovely boy, Doctor. But he was always ill. It is terrible when they are always ill and there is nothing you can do to help them."
"I know."

[...]

Roald Dahl (from "Genesis and Catastrophe")

Kızıma isim buldum.

İlk erkek arkadaşımla, sanırım daha erkek arkadaşım olmadan önce, bir geyiğimiz vardı. Çocuklarımıza birbirimizin adını koyacaktık. Oğlum olursa adının Mert olmasından beis duymayacağım kesindi tabi; biraz ayağa düşmüş bir ad olmasına rağmen bende çağrışımı güzel olduğundan hala da çok severim bu adı.

Zaten isim ararken en çok zorlandığım şey bu. Çağrışım. Krallar gibi, çok sevdiğim isimlerin kafamdaki karşılığı hiç sevmediğim pis pis adamlar olunca çok sinirleniyorum. Yeni insanlarla tanışasım gelmiyor, sırf bu yüzden!

Eh, bana kalırsa benim ismim bayağı güzeldir; kendime daha uygun bir adı şimdiye dek duymadım diyebilirim. Bakın acımasızca kendimi eleştiririm ama adımı çok severim. bellatrix koyarım kızımın adını elimde olsa, hıhı evet :) Dolayısıyla Mert de benim adımı koysun kızına, dimi. Bu muhabbeti hatırladığından bile emin değilim ama olsun.

Sadede gelelim... Doğmamış çocuğa isim biçildiği zamanlarda oğlum olursa adını Mert koyabileceğimi, lakin kızım olursa ne koyacağım hakkında hiçbir fikrim olmadığını söyler dururdum.

Bugün birden, kızımın adını Öykü koymaya karar verdim. Eğer o zamana dek daha değerli, daha güzel, daha duygulu bir öykü yazamazsam; en güzel öyküm o olsun diye.


(19 Ekim 2010, Ortaköy)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!