... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

tarz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Başımı kaşır mısınız?

Benim bir sürü arkadaşım var. Hayatım boyunca öyle oldu, kalbime sığdırdığım gibi hayatıma sığdıramıyorum onları, o derece. Şimdi hepsi yeni evime gelmek istiyor mesela. Askı ilk oldu, gerisi için bir sıra düşüneceğiz.

Bir sürü işe bulaşıyorum. Yazmak, başka bir şey için yazmak, gönüllü aktivitelere dahil olmak, kulüple ilgilenmek, vesaire vesaire. Hayatımın hiçbir döneminde götü yayıp oturan biri olamadım, birkaç günlük uzaklaşmalar hariç. Ben böyleyim. Koşturmam lazım benim. Yürümeyi de özellikle sevmem üstelik, hoş bir rastlantı.

Ben böyleyken ve hala yemek yiyip uyuyacak zaman buluyorken, hayatında iş veya okul dışında hiçbir meşgalesi olmayan insan grubunu aklım almıyor. Yok, bu yanlış oldu. Bu bir zaman geçirme tercihi, bir hayat tarzı olabilir, eyvallah. Ama bu insanların nasıl olup da zamansızlıktan şikayet ettiğini aklım almıyor, gerçekten.

Bi gidin allaseniz ya :)

Kakalanan yaşam stillerini sizler için toparladık.

KADIN- Sevdin sen o kitabı, hı?

ADAM- Nereden anladın?

KADIN- Altı aydır berabersiniz... "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git..."
Yani bir yol hazırlığı da bu kadar mı uzun sürer, hayret!

ADAM- Ben yavaş da olsa okuyorum, sen okumayı yazmayı unutmak üzeresin.

KADIN- Yani "Sevme Sanatı"nı bitirmedim diye soktun bu lafı değil mi?
Ben sevmeyi Eric Forum'dan öğrenmek istemiyorum belki.

ADAM- Erich Fromm.

KADIN- Her neyse...
ADAM- Tabii sen bunu tuhaf kadın dergilerinden öğrenmeyi tercih edersin.
Elin Amerika'sında yapılan manasız anketlerin Türkçe'ye çevrilmiş halleriyle çizersin rotanı... "Bakalım sevgiliniz ne kadar Angut" ya da "Diyelim ki o akşam çok sevişesiniz var ama sevgiliniz beyzbol maçına gitmek istiyor ne yaparsınız?" a) Kafasına beyzbol sopasıyla vururum. b) "Tamam ben de gelirim ama devre arasında sevişirsek" dersiniz.

(Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar, Yılmaz Erdoğan)

Bu "Yaşam Stili Kakalayan Anketler" diyaloğu bana hep Apple'ı hatırlatır. Ne kadar teknolojik açıdan şukusunu verip önünde eğilsek de, kabul edelim ki hiçbir ayfon bağımlısı, hiçbir ayped müdavimi hayatında ısırılmış bir elmanın bu kadar önemli olacağını aklına getirmemiştir (yaradılışçılar hariç).

Geçenlerde metus'la "inovasyon deyince akla gelen Apple"ı konuşurken "karizma" sözcüğü cümle içinde kullanıldı. Ben bu tip karizmayı, kakalanmaya çalışılan tarz olarak görüyorum. Bir kere eli verdin mi, kolunu kaptırıyorsun elmaya; çünkü genelgeçerliğin zıttı Apple. Her şeyi oradan alıyorsun (çoğunlukla, mecburen - başka bir şey kullanma opsiyonun olmadığı için), ardından yüzlerce çeşit aksesuar geliyor... Örneğin, hiç koşuya çıkmayan biri olarak kendini eBay'de kola aypod takma bandı alırken görebilirsin. Hayatında burçlara ve uğurlu renklere inanmayan biri olmana rağmen, aypodunun rengi, ayfonunun kılıfındaki desen tarzını yansıtsın diye, hatta sana tarz yaratsın diye uğraşıyor bulabilirsin kendini. Dahası, bu tarz meselesi mekbuukun sorunsuz çalışmasından veya herhangi bir yazılım artısından çok daha önemli olabilir. Ve şu an olan da aynen bu.

The Best Page In The Universe www.maddox.xmission.com'u yıllar önce keşfetmiş ve çok gülmüştüm. Benim hiç olmayı tercih etmeyeceğim bu küstah aşağılayıcı haller çok komik olabiliyor (yıllarca Zaga'yı da bu yüzden izlediğimizi kabul edelim lütfen!) Giderek sıklığı azalan yazılarını hala açar okurum ara ara, geçenlerde "The iPhone is a piece of shit, and so is your face." başlıklı yazı da aklıma çok önceleri okuduğum "One thing PC users can do that Mac users can't..."i getirdi. Maddox'un yanıtı aşağıda (ben yazmadım efendim yazıyı, çemkirmeyiniz):

Şu aralar şahane bir metafor denizinde bilinmeyen yerlere sürükleniyoruz, gibi geliyor mu size de bazen? Bir blogcu olarak bunu benim söylemem saçma belki, çünkü ben de bir yerinden dahilim bu güruha. Ama özellikle bu trendy tumblr'cılar, her yerde gördüklerini birbirleriyle paylaşmaktan ve içine aslında kendilerinden hiçbir şey katmadan sözde-kişisel bir alan yaratmaktan çok zevk alıyorlar gibi. Çok acayip fotoğraflar ve çok süpersonik şarkılarla dolu her taraf, siz yetişebiliyor musunuz bu hıza? Peki üstünde hiçbir şey yazmayan bu paylaşımlardan, kişiyle ilgili bir fikir edinebiliyor musunuz? Paylaşıma hayır, demiyorum, haşa! İçinde paylaşım yapılan her site, kişisel blog değildir diyorum.

Umutçuğum da benim gibi düşünüyor:

Normal insanlığımızla arada bir de olsa yüzleşelim: Annemiz kahvaltı sofrasını bize zorla toplattıktan sonra kaçtığımız odada bilgisayar başına oturup dün dinlediğimiz ve paylaşmayı bugüne bıraktığımız şarkının linkini twitter'a atınca, veya yarı gölgeli çekilmiş bir sarı vosvos minibüsünü başlıksız/yorumsuz tumblr'ımıza koyunca çok acayip bir karakter kazanmıyoruz. Aynı, 150 lira bayıldığımız Converse'in bizi daha hızlı koşturmadığı gibi.

Ha, benim de 3 tane Converse'im var.


Yaklaşık 75 kişi bu yazı ile Maddox hayranı oldu (yaklaşık 75 kişi de düşmanı).

Sofistikeyiz


Sofistikeliğimiz ve snobluğumuzla ilgili uzun süredir bir şeyler yazasım vardı. Özellikle Twitter'a girdikten sonra birazdan anlatacağım kafada şahıslarla çok karşılaşmaya başladığımdan mütevellit, durduğum yerde kıpırdamadan duramaz hale geliyorum sıklıkla.

Bardağımı taşıran son damla bugün okuduğum şu beyanat oldu:

"Ayrica kusura bakmayin da Adele'i yeni kesfedenlerin oldugu bir dunyada oldugum icin uzuntu duyuyorum."

Vays.

Bir "elimde çayım kitap okuyorum" yazmak var, bir de "elimde bilmemne model kupamın içinde bilmemne marka çayım, kitap okuyorum" yazmak var. İlk cümle, hoşa giden bir davranışın dışvurumu, bunun mantıklılığını tartışmayacağım, sosyal medya diye bir dev karşımızda dururken en alttaki parçayı inatla çekiştirmeye çalışmak olur bu. İkinci cümle, düpedüz hava atma çabası, bir şey paylaşmak, bir şeyi duyurmak ve insanların nemalanmasını sağlamak değil amaç. Her şey amme hizmeti olarak yapılmıyor elbette ama demek istediğim, amacın sadece hava atmak olması burada.

Nedir yani, Ben&Jerry's çıktı çıkalı başka dondurma yiyemiyor olmak, Jacobs dışında kahve içemiyor olmak, The Smiths dinlemeyenlere üzülmek falan? Babalarımız aradan çekildi, benim sofistike zevkim seninkini dövercilik oynuyoruz.

Olabildiğince yapmamaya çalışsam da, belki ben de yapıyorumdur böyle şeyler. O yüzden birinci çoğulla başladım yazıya zaten. Ama açık yüreklilikle söyleyebilirim ki güzel bir müzikle, iyi bir filmle, ülkenin en lezzetli höşmerimiyle filan tanışanlar için olsa olsa sevinirim. Birileri artık daha iyi yaşıyor diye sevinirim. "Ben bunu daha önceden biliyordum ki!" kafalarında "in your face, in your face" diye dans etmediğime emin olabilirsiniz. Hem, olumlu cümlede "ki" yazılmaz. Yazanlar için üzüntü duyuyorum efendim, ayrıca kusura bakmayın da.


05 Nisan 2011, İstanbul
(Görsellerin tümü weheartit'ten; sophisticated yazınca çıkıyor.)

kalıcı adamın hatıra defteri

"It is very sad to me that some people are so intent on leaving their mark on the world that they don’t care if that mark is a scar."
John Green

Dün gece bir veda partisindeydik; somonlu, sorbeli bir korprıt yemek işte, her zamankinden. Eskiler vardı, bizden, son 15 yıldan başka başka insanlar. Düşünüyorum da, benim yıllar sonra böyle bir yemeğe gitmem için çok önemli bir adamın işi bırakıyor olması gerekirdi.

Çok önemli bir adamın...

Herkesi görebileceğim bir yere oturdum. Tabağımdakini bitirmek ve insanları gözlemlemek dışında bir derdim yoktur böyle davetlerde. Etrafıma baktım, takım elbiseli adamlara, süslenmiş ve süslenmemiş kadınlara, işlerine, anlattıklarına... "Ben hiçbir zaman bu olamayacağım" dedim kendi kendime. Hiç. Diplomamın niteliği ve adımın önünde eksik iki harflik bir ünvan beni hep engelleyecek. Bir yere kadar gelecek ve orada kalacağım ve bu düşünce hiç bana göre değil.

Bu işten, gidebileceğim yere kadar gidemeyeceğim için de vazgeçmiş olabileceğimi düşündüm. Benim dışımdaki engeller beni hep olumsuz etkilemiştir. Belki de "motivasyonunu en çok ne düşürür?" sorusuna bu yanıtı vermeliydim.

Sonra elime defteri aldım, dün elime geçmemiş olan hatıra defterini. Büyük hediyemiz. Ne yazabilirim ki, diye düşündüm, en uzun süreli anımız bir iş görüşmesi olan birine ne anlatabilirim, neyi özleyeceğimi, en çok neyi sevdiğimi söyleyebilirim?

Yanımdaki borcam kafalılar gözlerini bana dikmiş bakarken ve benim bir kelimesini bile oku(ya)madıkları yazılarımın (çünkü adres vermedim), bir sayfasını bile görmedikleri dergilerimin etkisinde "bakalım neler döktüreceksin o yazarlık ve editörlük geçmişinle" derken (sadece gülümseyerek geçiştirdim bu... bu her neyse) ben yazmaya başladım, "Sizinle en uzun anımızın bir iş görüşmesi oluşu beni her zaman üzmüştür."

O iş görüşmesinde outsource kavramından, gereğinden fazla allayıp pullamamaya dikkat göstererek bahsederken şunu demişti adam: "Bizim outsource elemanlarımız var, bir de kalıcı elemanlarımız..."

Aklıma, mutlaka söylemem gerektiğini düşündüğüm bir şey yerleştiği andan itibaren karşımdakini dinlememeye başlıyorum ve her şey önemini kaybediyor. Adamın konuşmayı kestiğini fark edince "bu arada, demin kalıcılıktan bahsettiniz" dedim, "emin olun, ben burada kendini geçici gibi hisseden kimseyi tanımıyorum."

Zaten alacağım bir işin adetyerinibulsun görüşmesi, benim için bu zaferle noktalanmıştı.

Bunu yazdım, ve ekledim: "Hiçbirimiz geçici gibi hissetmesek de, sizin kadar kalıcı olmak en büyük dileğimdir."

Olmadı gibi geldi...

"Herhangi bir yerde."

Buydu. İmzamı attım ve defteri geçtiğimiz yıl istifa etmiş ama o gece o adam için orada olan arkadaşıma verdim.

Yaptığım iş ne ve nasıl olursa olsun, içinde olduğum yerde birilerinin hayatına dokunmuş olma ve bıraktığımda, bir şeyi yapış veya bir konuda konuşuş şeklimden ötürü hatırlanacak, anılacak ve özlenecek olma fikri... Dünyanın ufacık bir yerinde birilerinin gönlüne bir çizik atma ama kanatmama fikri... Eğer ben bir şeylerin sonuna kadar gidebileceğimden eminsem, çıkmış olduğum her yolun sonunda da insanların beni hatırlaması en büyük dileğim.


(14-15 Ocak 2011, İstanbul)

Görsel:
Kamil Vojnar, Photodisc Collection
Diline sağlık Mazhar Alanson.

Cumartesi Gecesi Giderleri

Daha hayattan zaman zaman ne kadar tiksindiğimi yazma fırsatım olmadan bir izleyicim eksilmiş, filan. İzlediği blogları kolay kolay bırakabilen biri değilim, eski dergiler gibi biriktiririm onları; en kötü uzun süre ara veririm ama döner bir günde okumadığım ne varsa eritirim sonra. O yüzden anlamıyorum bu işi şahsen. Şahsen. Şahsi almasam mı?

Hayattan zaman zaman ne kadar tiksindiğimi yazdığım takdirde bu pis, erimiş kar misali yazıların birçoğunu daha hayattan ve bir mahlas olarak bellatrix'ten soğutacağını biliyorum. Benden değil, çünkü ben akşamını nispeten gülümseyerek geçirebilip sonra içini buraya döken insanım. Beni tanısanız eminim çok severdiniz.

Aslında her şey güzel başlamıştı. Uzun zamandır ancak asker vedası gibi etkinliklerde görüp, görüşmemizin hakkını veremediğim insanlarla buluşmaktı niyetim. Çalıştığım bir cumartesi gününün akşamında bu niyetle çıktım evden, Taksim'e gittim. Giderken kitap aldım, daha okunmamış on kadar kitabım varken hala kitap alıyor olduğum için suç bende değil, metroya giden kısa yolun İnkılap Kitabevi'nin ve indirimlerinin önünden geçmemesi gerekiyor!

Buluştuk. Önce bir doğumgünü, şöyle terastan karşıdaki köhne binalara karşı bira içmeye imkan veren cinsten bir mekanda. Taksim yaşamak için çok kötü bir yer, yani siz arkadaşlarınızın McDonald's'ın mı yoksa Garanti'nin mi sokağından içeri gireceklerini düşündükleri -ve evi de böyle tarif edecekleri- bir yerde yaşamak ister miydiniz? Gürültü, patırtı, çoğunlukla kötü müzik gırla.

Ama o karşımdaki iki bina, bomboş ve çok güzel göründü gözüme. Pek bohem. Olası hayata bak dedim; oradan buraya bakıp bira içiyor da olabilirdim. Sonra hiçbir zaman hakkıyla korprıt olamayacakmışım gibi geldi. Velhasıl, o binaların değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum, yazık oluyor böyle.

Oradan çıkıp Bronx'a gittik. Çoğumuzun gençliğinin mekanı, ben pek gitmezdim doğrusu çünkü içeride sigara içilebiliyorken inanılmaz dumanaltı oluyordu. Şimdiyse Taksim'de pek az bulunabilir cinsten geniş, ferah bir yer içerisi. Yaş ortalaması tam da benim Bronx'a burun kıvırdığım dönemlerime denk geliyor, ufak tefek tipler, yeni üniversiteliler ve hatta onlarla birlikte içeri sızan liseli kardeşleri, arkadaşları. Yapmaya çalıştıkları tarz dökümlü hırkalarından, fitilli kadife pantolonlarının fitillerinden dökülen, nerd gözlükleri burunlarının ucunda duran eğreti yaşlar. Zor yaşlar be.

Jukebox çalıyordu Bronx'ta, haklarını vermek lazım fena çalmıyorlar. Sahne işi insanı coşturmaya bakar tabi ama biraz daha popülerden uzaklaşsalar keşke dedim dinlerken. Dinleyebildiğim kadarıyla. Yanımızda bir arkadaşın arkadaşı olan, ellerini kollarını fazla sallayarak ve fazla bağırarak konuşan ve bana Funda deyip duran bir kız vardı. Ne zaman grup hasret'i çalmaya başladı, kız "aeaeaea bu benim şarkım, hadi öne gidelim!" diye bağırarak koşturdu öne doğru ve biz rahatladık. Bu arada bir arkadaşı zayi ettik sanıyorum ama sonrasında tüm gece mesajlaşmalarına bakılacak olursa hayırlı bir işe imza atmış bile olabiliriz.

Ha, Jukebox'ın klavyecisi bizim okuldan, şimdilerde şirkette süt olarak çalışan Tuna diye bir eleman bu arada. Uğrak lokantamızda müdürleriyle yemek yerken siyah paltolu, siyah atkılı ağır abi çocuk, sahnede, 32 dişini göstererek sırıtıyor, yerinde duramayıp sekiyor klavye başında. Bir yıl sonra amaçladığı pozisyonu elde edebildiğinde, gitmek zorunda kalacağı kongreleri Bronx'taki programı nedeniyle iptal edemeyecek olduğunu o an hiç düşünmüyor, ne güzel. Seneye görüşürüz, sana bir imkan bahşedildiğini düşündüğünde; sonra birkaç sene sonra, tam da bu sahneye geri dönmek için hayatından neleri feda edebileceğini düşündüğünde yine görüşürüz.

Şey var, yorumsuz bir durum komedisi. Demin bahsettiğim kız güzel, gideri var kızın. Sonra arkadaş geliyor diyor ki "Allahım bu kız çok gürültücü. Bak soruyor, cevabını dinliyor mu... Konuşuyor sürekli." Gözlerini deviriyor arkadaş kız tekrar yanına gelirken. Muhabbet edilemiyor kızla, apaçık. Ama biz yine de hayırlı bir işe imza atmış sayılabiliyoruz ertesi gün dönüp bakınca.

Bazılarımız için durum komedileri de traji-.

Neyse... Ben gider.


(18-19 Aralık 2010, İstanbul)


Ha... Artık hiç saygı duymadığım bir "eski kız arkadaş"ı görmedim. Ama eski erkek arkadaşı gördü, hatta uzun zaman geçirdi onunla, tek söylediğim "iyi düşün" oldu. Kişiyi görüşmedikleri on günde (on günde yahu!) başkasıyla aldatan kızın değerini, hala nasıl sevilebildiğini gördüm, görüp şaşırmadım, ben artık artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.

Kraldan çok kralcı olmayın, kimseyi kaybetmezsiniz.

Elbise üstüne kombinlemeler

Lisedeyken hatırlıyorum, bayram etmiştim sadece son sınıfta da olsa okula giderken pantolon giyebilecek olduğumu öğrendiğimde. Arkadaşlarımın bir kısmınınsa hiç umrunda olmamıştı bu durum, onlara göre "etek daha güzel duruyo"du.

Etek/elbise hiçbir zaman yarışamadı pantolonla benim için. Rahatlık seven biriyim ben, icabında yere oturuverir, bacak bacak üstüne atarken aman ne oluyor aşağıda diye düşünmeyi sevmem. Düşüneni de sevmem. Sürekli birileri bakıyormuş gibi orasını burasını çekiştiren kadından hazzetmem; bana daha ziyade dikkat çekmeye çalışıyor gibi gelir. Hem hiç giymesin o kısacık eteği o kadar rahatsız olacaksa, veya taşımayı bilsin.

Bak, biz bilmiyoruz ve giymiyoruz.

Gelin görün ki, kendime elbise aldım haftasonu, kalın çoraplarım bari bir işe yarasın diye. Aa, ne iltifat ne iltifat bugün; hem de hiç beklemediğim insanlardan :) Dedim ne güzel olmuş, ne de iyi yapmışım yahu.

Bundan sonra elbiseye abanıyorum arkadaşım, hodri meydan. Hem bildiğiniz gibi, özellikle bir siyah elbise (the little black dress mi diyor siz, ne diyor) her gardroba şart. Gardrop yerine dolabı olanların ne yapacağını bilmiyoruz, zira biz özel olarak gardrobu baştan aşağı yenilemeye konsantre olmuşuz.

Gözden kaçmaması gereken bir nokta daha var tabi, siyah elbisenizi ister günlük kullanım için spor bir ceketle, ister gece için şık aksesuvarlarla kombinleyebilirsiniz :)

(25 Ekim 2010, Ortaköy)

İngiltere Gün4:...and all that jazz!

Onur Baştürk tarzı, şöyle kimsenin anlamayacağı ama ne kadar dantel ve çokgezmiş olduğumu gösterir bir benzetmeyle başlayayım mı eğitimimizin son gününe? Geliyor: "Azizim, bizim şirketin UK ofislerinden biri aynı Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nın yemyeşil bahçesini andırıyor."

Bundan sonraki günler eğitim olmadığından, aheste teyzenin resmini çekerek başladım güne. Buyrun, aşağıda kendisi ve emin olun bu en ifade dolu duruşlarından bir tanesi. Daha boş bakışlısını da çekmeye çalıştım, lakin çok dikkat çekmek istemedim. Birbirimizi bir daha görmeyecek de olsak meslektaşız sonuçta.
*
*

Daha kaliteli bi fotoğraf bekliyorsanız bana daha iyi bir telefon alınız.

Bir kere mecburen konuşmak durumunda kalması haricinde ağzını açmayan aheste teyzemize rağmen masa olarak birinci olup, geleneği bozmadık. Bu işimizi iyi bilmemizin ve bayağı obsesif insanlar olmamızın yanı sıra diğer tüm katılımcılardan daha hızlı İngilizce okuyabilmemizden kaynaklanıyordu, orası kesin. Tabi işin ucunda bir hediye olduğu gibi bir havuç tutulsa da önümüze, bizim şirketi düşününce pek heyecanlanmadık. Nitekim hediyemiz ev yapımı çikolata oldu; tam saymadım ama 5 ya da 6 tane filan :)

Neyse ki ego diye bir şey var; maddiyatçı olaydık mazallah motivasyonumuz yerlerdeydi.

Kimseyle vedalaşmadan (öyle bir fırsat da yoktu, herkes iki gündür ne kadar kopuksa öyle devam etti) otele gidip yine Londra yollarına düştük. Disney World'de Bahar yeğenine alışveriş yaptı. Ha, hiç öyle insan kendini kaybetmiyor içeride, onu söyleyeyim de gözünüzde büyümesin. Abartılana oranla çok vasat bir mağaza; çok az Disney karakteri var, hatta çok az çizginin sadece en belirgin karakterleri var. Paso Mickey ve Minnie sıçanlarına çalışılmış. Bi Cheshire cat, bi Dory, bi Boo göremedim içeride, yazıklar olsun deyip çıktım. Çıkarken bi tane Alice in Wonderland kolyesi almışım, hiç farkında değilim...

Ordan efendim, kendime burada görüp beğendiğim bir bisikletli yaka iğnesini de özenle edindikten sonra, koştura koştura bizimkilerle buluştuk; ayaküstü lazanya yedik (ayaküstü lazanya: evde denemeyiniz) ve birkaç gün önceden biletlerini aldığımız Chicago'yu kaçırmamak için koşturduk tiyatroya.

Filmi defalarca izlediğim ve müziklerinin hastası olduğum halde, onca gösteri içinden Chicago'yu seçmemize ses çıkarmadıysam sebebi var: Filmde tamam ama sahnede nasıl olacak ki, soruma yanıt bulmak. Sonuçta filmin müzikalden evrildiğini biliyoruz; ama yine de bana olmaz gibi geliyordu; karakterler, şarkılar, danslar illa ki filmde daha iyi olurdu. Olmuyormuş yahu.

Sahne sanatı denen şeyin, sinemanın hep geri planında kalmasına rağmen ne şahane, ne ağızları açıkta bırakan bir şey olduğunu yerinde, kafamıza vurula vurula görmüş olduk. Razzled dazzled idik, Chicago tabiriyle.

Eh, ben bir hatırayla ayrıldım salondan, tahmin edileceği üzere.


Oradan yine pub, bu sefer garantili bir bira, Blowing In the Wind çalarak tüm bozukluklarımı kazanan gitarcı çocuk; ve ben şunu düşünüyordum:

Vaktiyle orijinallerine hasta olduğumuz müziklerin şimdi cover'larını takip eder olduk ya; Radiohead, Depeche Mode, Alphaville yerine Regina Spektor, Nouvelle Vague, Ane Brun dinliyoruz; aslında aynı şarkıları başka türlü dinliyoruz ve daha çok seviyoruz ya şimdi... Müzik zevkimizin nereye yol aldığını merak ediyorum aslında. Örneğin gıygıy da gıygıy klasik müziğin bir CD dolusuna katlanamayanlar, ileride konserlerin en ön sırasında oturanlar mı olacak?

Klasik müziği bilemem ama caza döneceğim(iz) kesin. İlk blues festivalime gittiğimden beri biliyordum bunu. Coşkulu müziklere meyilim vardır oldum olası; Back to the Future II ve Grease ile de uzun süre rock'n roll delisi olmuştum. Born to hand jive, baby! O dansları öğrenebilmek ve yapabilmek isterdim; ne kadar serseri de olsalar insanların ortak noktasının müzik ve dans olduğu, Gırgıriye misali müzik duyunca işin gücün bırakıldığı bir dünyada yaşamayı da.

Olsun. Biz de kendi müzikalimizi kendimiz yaratırız, kafamızda bir müzikle her daim.

Come on babe, why don't we paint the town... and all that jazz!


(30 Eylül 2010, İngiltere)
Biterken Cell Block Tango çalıyordu.

Stil tavsiyenizi yesinler!

ALL dergisi, "ne giysem" sıkıntısının geniş zamanlara yayıldığı kadınlara stil tavsiyesi veriyor.
Haziran 2010 sayısından beni çok güldüren bir tanesini yazıyorum ki ibret-i alem olsun:

"Tur rehberiyim. Sürekli hareket ediyorum. Bu nedenle de üzerime en rahat kıyafetleri geçirip çıkıyorum. Ayakkabı tercihimse spor! En zorlandığım nokta VIP müşteriler. Hele onları günün sonunda eve de uğramadan şık bir yere götüreceksem çok zorlanıyorum."

Tamam! Size turu topuklularla yapın demeyeceğiz. Ama çantanıza alternatif bir üst ve ayakkabı atmayı ihmal etmeyin. (...)

Hah, işte bu kimsenin aklına gelmemişti!
"Yanına fazladan elbise al" diye stil tavsiyesi mi olur len?! Dergicilik, hadi onu geçtim, modacılık bu mudur?

bellatrix tipi mutsuzluk tanımları

yanında en çok eğlendiğim adamların hayatlarıyla, ilişkileriyle, ilişkilerini yaşama biçimleriyle, işleriyle, hobileriyle, kafa dağıtmak için yaptıklarıyla, tarzlarıyla, tilkileriyle...

...kendi sıkıcılığım; doğru, düzgün bildiklerim; şimdiye kadar yaptıklarım ve hissettiklerim, kendi tarzım, dobralığım arasında sıkıştım kaldım.

ne birini bırakabiliyorum, ne diğerini.

öyle işte...

(20 Kasım 2009, bir trafik sıkışıklığı, İstanbul)

tarz mevzuu

Bir arkadaşımın gönderdiği bir yazıyı okurken, ikinci-üçüncü satırında anladım Elif Şafak'ın kaleminden çıkma olduğunu. Tarzını çok sevdiğim bir yazardır, o ayrı; ama okumamışımdır iki-üç kitap harici eserlerini, yazılarını da takip etmem üstelik. Ona rağmen ne çok yer etmiş içimde...

"İlerde kitap çkaracağım" gibi dertlerim olmadı hiç (sevgilim mafya babası/oğlu/veliaht prensi olup da beni o yüzden içeri almazlarsa, yüksek olasılıkla daha önemli ve insanlara daha çok faydamın dokunacağı işlerim olacak*)

Kullandığım kokunun hatırlanması gibi, bir şeylere izimi bırakmış, tarzını bulaştırmış olmak isterim. Henüz yapamamışımdır ama bir gün birileri "Bunu kesin bellatrix yazmış" desin isterim, çok isterim hem de...

Hani illa şahane şeyler yazmam, süper tespitler yapmam gerekmiyor bunun için; Elif Şafak olamıyorsam Gülse Birsel'in tarzı da yeter bana veya ne bileyim, To Love You More'daki kemanın hissettirdiğini hissettiremiyorsam insanlara, Hasret'teki de olabilirim, sorun değil.

(en son 14 kasım 2009, İstanbul)



* Mecburi not: İnsanlara iyi bir kitaptan daha faydalı olacak çok az şey var; ama ben yazacağım kitabın iyi olacağından emin değilim. Daha iyi yaptığım başka işlerle, görece daha az fayda sağlayacağım insanlara, olayım bu demek istiyorum. Bi' tarafınızdan anlamayınız :)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!