... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

sevmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Az"dım çünkü.

"Yani... Etrafımda sürekli beni koruyan biri varken nasıl kötü olabilirim ki?"
Leyla

 
Leyla ile Mecnun insanı ara ara öldürüyor.

Bu bölüm çok iyiydi. Değerlendirme kriterim pek öznel elbette; ben izlerken, ikinci kez izlerken bile, geçenlerde üzerinde konuşmak durumunda kaldığım bir şeyi düşündüm. Hani hep takdir alırsınız ve bunun hiçbir önemi olmaz ya, öyle bir şeyler.

İşte bazı insanlar yaramazlık yapıyor ilgi çekmek için ve bazıları da başka bir şeyler.
Yaramazlık yapınca kızmayan veya öğüt vermeyen, ortaokulu birincilikle bitirirken de mezuniyetinize gelmiyor.



Mecnun eve nevale getirdi, İskender ağlamaya başladı.
Hatırladım.
_ Tanıdığınız ilk erkeğin size bakarken gözünün parlamasını istersiniz tabi ki...
Ağlamaya başladım.
O günün büyük bölümünü ağlayarak geçirdim ve ondan sonraki birçok günün birçok zamanını da ve hiç rahatlamadım.


Bana hiç kimse bir şeyi yapamadım diye kızmadı, kızmazdı da. Sakız çiğniyorum diye de kızmazdı, üzüm yiyorum diye de, iş bulamıyorum diye de... Ama sonra biri beni paramparça ettiğinde karşısına da dikilmezdi kimse, "vebalı mı benim kızım?" diye. Ben kendi hakkımı kendim aradım. Bazen bulamadım, bazen de hak görmedim, belki hak görmeyişim kimsenin bana "bu senin hakkın" demeyişindendi. "Az"dım çünkü.

Ben her şeyi yaptım evet, ama yapamasaydım da, bana kimse kızmazdı bir şeyi yapamadım diye, kızmazdı bana hiç kimse.
Hiç kimse.
Tanıdığım ilk erkeğin bana bakarken gözünün parlamamasının bedeli, bu.

nefret


Hırsla söylenen nefret sözcüğü büyük sevgi barındırabilirdi içinde...

///

Nefret ettiğim insanları giderek daha az sevdiğimi -biraz da korkarak- fark ettim geçenlerde.

Sanırım böylesi daha kolay olacak.

ayfonun beni mutsuz ettiği ilk günün kayıtları

Ben ne zaman çok üzülüyorum biliyor musunuz... Birileri benim baktığım şeye bakıp benim gördüğümü görmediğinde. Bu illa ben haklıyım demek değil, inatçılık değil, vallahi değil. Çaba göstersinler istiyorum. Mesela ben o taraftan bakmaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum hep, nedir dert, sıkıntı ne, nerede tıkanıp kalıyoruz, aklından çıkmayan ne var, üff, kim var, kim o, nasıl biri, neden hala orada?

O taraftan bana bakıyorum, hıh, ben kendi gördüğümü kaç kez beğendim ki beğeneceğim başkasının gözünden baktığımda kendimi?

İşte o zaman daha bir sevmiyorum beni ve sonuçta, biri ne kadar mutlu olabileceğimizi göremiyor diye ben kendimden nefret ederken buluyorum kendimi.

Aşık ol(mak) istiyorum halbuki. Birini sevebilmek istiyorum, o bile değil be, sevme ihtimalimin olmasını istiyorum. Benim ihtimalim o, birinin değil, peki o ne karışıyor?

(Gödekoğlu "bu kadar zor olmamalı ya..." mı demişti?)

Biliyorum konumuz bu değil. Konumuz hiçbir zaman bu olmadı. Hiç olmadı. Hiç oraya gelmedik biz. Hiç oraya gelmeyeceğiz de. Bir süre sonra ben bunu umursamayacağım bile. Zaten giderek daha az umursuyorum. Bana ne be. Yok yok daha değil. Ama bana ne, olacak.

Zaman, zaman. Bana biraz daha zaman. Dedim ya, hiçbir şey söylerken hiçbir şey hissetmediğim günler gelecek günün birinde. O yazıp yazıp kaydettiğim şeylerin hepsi, böyle başına oturup yazıp bi sinirle, bi itkiyle, hızla nefes alıp verirken yazıp son anda yayınlamaktan vazgeçtiğim ne varsa, duygusuzca temize çekilebilecek o zaman.

Şimdi o kadar duygudan eksilmemişken, redd-i aşkı yazıverdim şu an, şu dakikada ve aynı anda aklıma gelen bunları yazarken. Bir onu, bir bunu. Bir sonraki yazı da o olacak. 14 Ekim 2011, Gayrettepe demişim altına onun da, yarın öbür gün bir şey olur diye bırakmışım, hoşuma gitmemiş, o kadar üzgün görünmek istememişim, üzgün ve umutsuz. Matrix hesabı, Kayahan hesabı: Asırlardır yalnızım demese yine yalnız kalır mıydı?

Yazmadığımda bir şey olacak sanıyorum.

E aptalsam ben demek ki?

Yerine Sevemem

Senden uzakta hep bir şeyler eksik
Gönlümde derman yok, inan bir nefeslik
Ne bir avuntu, ne de biraz ümit
Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik

İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma
Her şeyim...

Yerine sevemem, yerine sevemem
Razıyım yapayalnız tükensin yıllarım ama
Yerine sevemem, yerine sevemem
Olmuyor, denedim, yine de yerine sevemedim, her şeyim



Onun kalorifere yaslanıp dışarı, okulun duvarları üzerinden caddeye doğru baktığı, benimse en ön sıraya yaslanıp, ellerimi önden iki pileli gri eteğimin ceplerine sokarak tamamen ona dönük durduğum bir sahne. O ufuk yerine koyduğu Yapı Kredi şubesi ile her zamanki melankolik bakışmalarından birinde, ben ise onun ağzından çıkacak bir sözdeyim. Ona yardım etmek istiyorum, onu dinlemek istiyorum, yıllardır tanıdığım dostumun nesine aşık olduğunu hiç anlamadığım bu kızla bir şekilde iletişim kurmak istiyorum. Bazı yönlerimizi benzetiyorum, yaşadıklarımızın bazılarını da, bu yüzden yardıma ihtiyacı olduğunu sanıyorum. Ben yardım edebilirim sanıyorum. Ben yardım edebilirdim herkese, eğer bunu istiyorlarsa.

Derin bir nefes veriyor, ne zaman aldığını anlamadığım. Bana dönüyor ve diyor ki "ben seninle konuşmak istemiyorum aslında." Bir şey söylemiyorum, ona bakmaya devam ediyorum. "Ben seni sevmiyorum." Gülümsüyorum, kalkıp gidiyorum. Yıllar sonra özür dileyecek benden. Yıllar sonra dilediği özrün hiç anlamı olmayacak.

O pencerenin yanında uzunca bir süre oturuyor. O pencerenin hemen dışında, dış pervazda yerine sevemem'in sözleri yazıyor, kurşunkalemle, "her şeyim..." büyük harflerle yazılmış. İnsanlık için küçük, liseliler için çok büyük laflar. O zaman da biliyorum. "Yerine seversin, hem de öyle bir seversin ki..." demek istiyorum, ama o sözleri kızın mı, yoksa oğlanın mı yazdığını hiçbir zaman öğrenemediğimden, içimde kayboluyor söyleyeceklerim.

Bunca güzel bir şarkının bana o kızı ve o kıza neden aşık olduğunu hiç anlamadığım dostumu hatırlatmasına içerlemiyor değilim.

Aşk gözde değil, dildedir.

Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye
İşte ben onlardan değilim
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım...

Nazım Hikmet Ran


Birini en çok sevmek için illa ki ilk kez ona "seni seviyorum" demiş olmak gerekmez (aynı anda başka insanlara / seni seviyorum demişizdir).

Birini en değişik sevmek için illa, onu ilk görüşte sevmiş olmamız gerekmez. Hatta, onu ilk görüşte "sevmiş" olmamız gerekmez. (_ Do you believe in love at first sight? _ I believe in lust at first sight.)


Ama yine de... Kabul, dizilerde veya destanlarda olabilir. O kadar iddialıysanız.

Onun dışında...
Aşk gözde değil, dildedir.



natürmort hayatın

nefes alıyorum, veremiyorum, nefes verirken canım acıyor. uyumak gibi, yazık oluyor verdiğim her nefese.

verdiğim nefesler dumanlı. hava soğuk.

sigara içmek istemiyorum. isteyerek içmiyorum. seni görünce sigara içesim geliyor. seni görmeyince de seni göresim geliyor, dümdüz, sana bakasım geliyor, nasıl göründüğümle, nasıl güldüğümle ilgili endişelenmeden (güzel güleceğim kesindir o an)

işte bugün benimle konuştun gibi oluyor. o kadar sevdim ki, diyorum, natürmort hayatını.
ama sen ölme.

ya... ya bu benim dünyadaki son günümse? ya son nefesim buysa ve senin adını hiç söylemeden verip gittiysem o nefesi de, ayrıldıysam burdan?

daha kötüsü;
ya bu dünyadaki son günüm değilse bu,
ve bundan sonra hayat hep böyle geçecekse,
bu evrenin bana "senle mi uğraşıcam lan" deme şekliyse...
o zaman bittim ben asıl.



yeniyiz ya biz, olmaz ya öyle pastane gibi, mendil atmak gibi...
(hiçbir) hakkım yokmuş gibi saklıyorum yazılarımı.
üzülme hakkım olduğunda çıkacaklar ortaya
ve her zamanki gibi, hiçbir şey değişmeyecek dünyada.

Çünkü ben de, ölüleri uyandıracak bir şeyler yazamıyorum. En derinden yakan çaba bu.*


* Patti Smith, Çoluk Çocuk

Adele der ki...

Asla "asla" dememeye çalışırım ama evet, sonuç aynı: Sanatımla sevilmek istiyorum.
"The way I am."

Bu hala mümkün.

Kaçan kovalanır ama...

Kaçan kovalanır ama şunu söyleyebilmek, o kaçış veya kovalamanın verdiği hazdan çok, çok, çok daha güzeldir:

Saklanmayan, gel canım.
Seni seveceğim.


not x enough

Bıraktım, dağınık kalsın.
Sevilmek için değişecek değilim.

(Yapamama basiretsizliği ile özellikle yapmama asiliği arasında ince bir çizgi var. Ben o çizgiyle almanlar oynuyorum.)

city of night


Başka türlü ifade etmeye çalışmanın boş olduğu şekilde.

Korkuyorum da bazen.
Ya o biri, seni benim
(sevdiğim) kadar sevmezse?
Peki ya seni ben(i sevdiğin)den çok severse?

***

İstanbul, gecenin şehri ve bu bir votka reklamı değil. Olsa olsa, pink martini.



şafak

_ Çok seviyordum be abi.
_ Nasıl seviyordun Hidayet?

_ Gün onunla ağarıyordu.

(Sait Faik Abasıyanık - Öyle Bir Hikaye)

alıntı. / görsel.

öyle bittim ki-

Kaç gündür sadece ne yazacağımı düşünüyorum. İçim dolu, kafam karışık, hem huzurluyum hem de, nasıl denir, mutluyum ama keyfim yerinde değil. Anlıyor musun beni? Anlamıyorsun. Anlama. Nasıl anlayabilirsin ki? Haberin bile yok. Olsun. (Haberin olsun?)

- "Neden sevdiğimi hiç bilmedim" dedim. Çok da bilmiyorum hala. Bana gülümse diye sevdim seni belki. Belki beni gülümsettiğin için sevdim. Belki sende kendimden, kendimde senden kocaman bir şey buldum, ondan sevdim, bilmiyorum ama sevdim işte. Artık bitsin. -

- hiçbir şey bitmez, hiçbir şey ölmez, hiçbir şey sonlanmaz, yok olup da kül olmaz -

İşte bu yüzden çok yazıyorum, bu yüzden de hiç.

Öyle bittim ki bir başlarsam durduramayacağım kendimi.

Yarınya



***

Dünyanın en güzel hediyesiydi oğlanın kıza olanca iyi niyetiyle verdiği, nadide bir parça. El işi, göz nuru, hint kumaşı değildi ama çok az insanın çok az insana verebileceği bir hediyeydi. İşin garibi, hediye uzuuun zaman içinde hazırlanırken kişi farkında olmuyordu bile. Sadece verirken. Açan taraf ise gelişini göremiyordu hediyenin -seziyordu belki, hele bu bir kızsa- sadece açarken anlıyordu dünyanın en güzel hediyesini aldığını.

Lakin bu hediye öyle sıkıca paketlenmişti ki, açılmak bilmiyordu.

Yarınya'da çok iyi yapılan bir şey varsa, o da sıkıca paketlemekti. Her şeyi.

***

"Kalma" üstüne kurulu Yarınya şehrinde yazdan kalma bir kış, 1984'ten kalma bir 2011 sabahında bir evde bir oğlan bir kıza bir hediye verirken, ilkokul çocukları sıra oluyorlardı. Behçet Necatigil'in büstü önünde, neolduğubelliolanın andını tekrarlıyorlardı, her gün yaptıkları gibi...

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden..."

Bir yandan da kafalarını sallıyorlardı, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, belli bir ritimde, evet, hıı hıı, sevgileri yarınlara bıraktık dercesine, gururla.

***

_ Sana neden inanayım? dedi kız.
_ Çünkü öyle, dedi oğlan.

Kız gülümsedi. Yabancı dizilerde espri olsun diye senaryoya eklenen "Because." ile, çocukluğundan kalma bir replik arasında kalmıştı: "Çünkü de ondan çünkü." İşine gelmediği zaman böyle derdi. Annesinden öğrenmişti herhalde, ilginçti, annesi açıklama yapmadan kestirip atmazdı çünkü...

Bunu anlatmak istemedi uzun uzun. O zaman, bu zaman değildi veya bu, öyle bir zaman değildi.

Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu kızın. İstese de, gerçekten, yürekten istese de, hala...

***

Neolduğubelliolanın açık edilmesinin, -hani yasalarca suç değilse de- hoşgörülmeyen bir davranış olduğunun herkesçe malum olduğu Yarınya şehrinde inatçı bir grup çapulcu görünümlü genç, rahatsız edilmemek için tek başlarına oturdukları büyük evin yan duvarına koca koca harflerle "buraya çöp dökmek yasaktır, sevgilerle" yazdığından beri bir şeyler kıpırdanıyordu şehirde. (Gençlerin 24 yaşında olup olmadığı belli de değildi üstelik.) Sadece neolduğubelliolanın açık edilmesi değildi ki mesele, bunun bir parça çöpten kurtulmak uğruna yapılmasıydı. Yani, teoride bir parça çöp için heba edilmişti neolduğubelliolan. Yok artıktı! Bu kadarı da fazlaydı! Kafaları mı güzeldi neydi!

İşte o, yasalara da aykırıydı!

***

Kız hiç inanmadı. Kız, hiç inanmadığını kendine son tekrarlayışı sırasında, dünyanın bir parça çöple neolduğ...sevginin, sevginin, SEVGİNİN aynı cümle içinde kullanılabildiği ve kimsenin 24 yaşın altını, uçmuşlukların üstünü, kaliteli müziği, özgürlüğü, tatili veya dostluğu garipsemediği uzak bir yerinde dünyanın, bir kutlama yaşanıyordu. Giderayak kız arkadaş için düzenlediği kutlamada bir adamın, bir sürü insan dolmuştu tıkış tıkış küçük bir mekana. Göze eyeliner'lar her zamanki kalınlığında çekilmiş, siyah gömlekler giyilmiş, içkiler açtırılıyor, organizasyon, plan, program müthiş.

Şüphe duyulacak en ufak bir nokta bile yok. Kız arkadaş masanın üstüne çıkana kadar.

Kız arkadaş masanın üstüne çıkıyor (dans etmeye) ve esas kadın, adamın gözlerini yakalıyor, uzaktan, sessizce, sadece dudaklarını oynatarak "şerefe" deyip elindeki şişeyi kaldırıyor, çünkü biliyor ki ikisinin de kafasına dikmesi lazım şişeyi. O anı atlamak için. Ona yardım edebilsem...

Adam kadının yanına geliyor, öyle duruyor. "Olmuyor lan" diyor.
_ Anladım, kafanı kaldırıp bakamıyorsun zaten.

Herkes öyle eğleniyor ki.

_ O kadar iyi tanıyorsun dimi beni?
_ Evet.
_ Gelecek görmüyorum... Napıcaz ki biz. Olmuyoruz.

Sigara çıkıyor. İnsanlar eğlenmeye devam ediyor, eğlenmeye/ce-ee/eelence. Kadın, acaba içsem mi, diye pakete bakıyor. Ben sigara içmem ki. Adam aklını okuyor sanki. Paketi uzatıyor, kadın yakıyor bir tane. Dünyanın en çirkin şeyi dudaklarının arasında. İçine çekiyor, iyi geliyor.

Kadın, elini adamın koluna koyuyor.

***

Yarınya'da deprem başlıyor, tam bu anda. (Bir kelebeğin kanat çırpışı, dokunulsa kırılacak düzenler üstünde daha etkilidir.) Her şeyin gizli olduğu, neolduğubelliolanın temsili renklerin (kırmızı) ve şekillerin (kalp) bile ortadan kaybolduğu, gizlendiği, sotelendiği Yarınya'da her şey yerinden oynuyor, kırmızılar daha kırmızı, kalpler daha kalp oluyor. Deprem bazılarının kanını akıtıyor, bazı kalpler kırılıyor ama olsun.

Artık her his özgür.

***

_ Olmuyor. Gene yapamadım.
_ Noluyor, dönüyor muyuz yine demirlerdeki "bak bu lambayı seviyorum desem mesela, ama diyemiyorum işte!"lere?

Adam, kadının elinden tutup çekiyor.
_ Gel biraz çapkınlık yapalım.

Kadın adamın elini bırakmıyor, kalabalık. Ya onu kaybeder, ya da kendisi kaybolur yoksa. O kalabalığı yarıp üç adım uzağa gidiyorlar, çok uzaklaşıyorlar. Bomboş bir kültablası buluyorlar.
_ Ben seviyorum ama, çok seviyorum.
Sigara.
_ ...
_ Bundan sonra yine biz; ben ve siz varsınız.
Sigara bitiyor.
_ Varız tabi...
_ ...
_ İlk kez bir boş sigara içtim, senin için.

Adam bakıyor, çok sarhoş, biraz kendinde. Bakışının içinde kırılmaz, yanmaz yapışmaz bir dünya var, tüm bilinçlerin üzerinde. Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi... Kadın kayboluyor o dünyada.

Adam,
_ Sen, muhteşem bir insansın.
diyor.

Kadın adamın elini tutuyor, burnunu boynuna sokuyor. Ah, ne temiz kokuyor adam, tertemiz!

_ Ver bir yanak bakayım.
Memnuniyetle.


Akşam yanına kıvrılıp sızıveren adamı -belki son kez- kız arkadaşına teslim etmeden önce kadın, uyutuyordu onu, nefesini dinleyerek, saçını okşayarak. "Sen muhteşem bir insansın." Adamın saçını okşadıkça, düğüm açılıyordu kendiliğinden, dümdüz oluyordu her şey, Yarınya yerle bir oluyordu. Kurdele kadının ellerinden süzülüyordu, kutunun kapağı kalkıyordu, kızın içi pırpır ediyordu dünyanın en güzel heyecanıyla... Dünyanın en...

Dünyanın en güzel hediyesi açılır ve tüm dar vakitler genişlerken, kız şöyle diyordu içinden:
"Asıl sen benim en iyi arkadaşımsın."


(27 Ağustos 2010~10 Şubat 2011, İstanbul)

Barbaros yokuşu'na, Büyük Ev Ablukada'ya, Behçet Necatigil'e,
hikayeyi başlattıran bir adama, tamamlattıran diğer adama.

Kırk

_ Müziği değiştirmek istemiyorum, hayır. Özellikle koymadım ama iyi denk geldi. Birazdan başka şarkıya geçecek zaten, daha güzel bir şeye muhtemelen. Ama bu tango havası insana kendini iyi hissettirmiyor mu yani, doğru söyle? Benim biriyle böyle döne döne dans edesim geliyor şahsen. Şahsen. Konuşurken cümle içinde şahsen dediğim için kendimi seviyorum. Geçen gün ben telefonda bir türlü gelmeyen Burger King siparişimiz için "... olmakla da kalmayıp... yapılması kabul edilemez" ifadelerini içeren bi cümle kurdum, arkadaşım erkek arkadaşına dönüp "kız telefonda konuşurken bile hata yapmıyor" dedi. Kız telefonda konuşurken aynı zamanda da arkadaşlarının kendisi hakkında söylediklerini duyup içinden yorum yapıyor onlara, ehehe........ Dur dur geliyorum. Rakı koyayım mı sana da bi tane? Bi tek? Peki. Benim canım istedi. Hem aheste'lerim de boş kaldı uzun zamandır... Bayılıyorum bu bardaklara. Çok severek ve çok ucuza almıştım bunları evden ilk taşındığımda. Kendim için ev hediyesi gibi. Pek hakkını verdiğim söylenemez. Evet, ne diyorduk? Hiçbir şey galiba. Şarkı da değişti hem........ Bu aralar kendi kendime çok konuşuyorum biliyor musun? Aklıma Kelebekler Özgürdür diye bir oyun geldi, şimdi orada olmayan Hadi Çaman tiyatrosunda gitmiştik Nişantaşı'nda, Sevinç Erbulak filan da vardı ve sanırım -sanırım- Tolga Çevik ama emin değilim, kimse sevmemişti ama ben sevmiştim o oyunu, şimdi o Tolga Çevik'in ya da her kimse onun oynadığı karakterin Dragos'ta oturduğu bilgisi ve sahnedeki bir ranza dışında hiçbir şey hatırlamıyorum oyunla ilgili. Kendi kendime konuştuğumu söyleyince neden oyunun aklıma geldiğini de. Ha bir şarkı hatırlıyorum bi de, "ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür / insanlar değilse de kelebekler özgürdür" acaba bu şarkıyı ben normalde biliyorum ve şimdi mi özdeşleştirdim kafamda, yoksa çalıyor muydu oyunda gerçekten? Hatırlamıyorum. Hayır hayır bunun için bilgisayar açmayacağım, zaten bilgisayar başında olduğum bir gün bakarım yine aklıma gelirse, aklıma gelmezse önemli değildir zaten ki....... Güzel şarkıydı bu bu arada. Kelebekler özgürdür, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adam gibi, Fight Club kafası. E zaten yarın ölecek hayvan, sonsuza kadar yaşamayacağını bizden daha şiddetli biliyor...... Ben inanırım sonsuza saf gibi, kimse bana bitmeyen bir şey söylemedi ama ben yine de inandım. Sevgiye çok inanırım, biteceğine de ama... İnsanlar neden evleniyor? Yani, gençken aşık olup evlenip sonra da bunu hiç sorgulamayan kimi mutlu kimi mutsuz çiftler değil dediğim. İnsanlar neden evleniyor, mesela kırk yaşında, artık çocuk yapma gibi bir derdi de yokken üstelik, neden yani, yalnızlık korkusu mu? NoyanNoyan hayatın kırk yaşında başladığını söylerken haklı mıydı? Daha komiği, kırk yaş için neden "kimseyle evlenmezsek birbirimizle" pazarlığı yapılıyor ve insanlar kiminle evleniyor kırk yaşında? Etraflarında kaybetmek istemeyecekleri tek kişiyle mi? İlginç değil mi hayatın boyunca ya da tanıdığın süre boyunca hep sevdiğin ama hiç öyle sevmediğin, dostluğunu ona aşık olmaya tercih ettiğin biriyle evlenmek, neden evlenmek, öyle yaşayıp gidilmiyor mu zaten bundan beş yıl önce olduğu ya da bıraksan, beş yıl sonra da olacağı gibi? Acayip olan, evlenmek bu noktada, veya on yıl öncesinde de "ben bununla kırk yaşında evlenir miyim?" diye tartmak, fark ederek ya da etmeyerek tartmak bunu, söylemek veya söylememek... Bir yerde kendini sağlama almak mı, zaten onu kimsenin daha iyi anlamayacak olmasından duyulan endişe mi yoksa bir yerde gerçekten kaybetmeyi göze alamamak mı çünkü ne kadar karşı çıkılsa da vardır ya öyle bi kafa, yüzük takınca tamamdır artık. O zamana kadar kaybedebilirdin veya bunu göze de alabilirdin, ama artık etiyle kemiğiyle senindir, aynı mutlu yaşantınıza evli devam edebilirsiniz ve kimse yadırgamaz, herkes içten içe kafa sallayıp "biliyorduk zaten" der, veya demez ama düşünür illa ki. İlla illa........ Allah Allah, bu ne tür bi kaybetme korkusu? Neyi kaybediyor adam onca zaman sonra ki neyden endişeleniyor, ben insanların çıldırasıya aşık olabilmelerinden çok, çıldırasıya sevebilmelerine inanırım halbuki, öyle çok sevmek ki sevişememek........ Hayır örnek gelmiyor aklıma, demek ki kimse bana çıldırasıya bir şey söylemedi ama ben yine de inandım.

Görsel: Jeffrey Coolidge, Stone collection

(12 Ocak 2010, yol, İstanbul)

benim meselem


İnsan sevmeyen biri olsam sevgimin boyutları ve alamadığımı düşündüğüm karşılıklar beni hiç üzmez ve hırçınlaştırmazdı. Ama bunu bir kenara bırakalım şimdi.

Bir keresinde, bazen bir yerde olmama sebebinin, aslında olma sebebi olması gerektiğinden bahsetmiştim. Karışık mı oldu? İyi.

Öylece bizim, sizin, onların gençlerin hepsini sevebilirim ben. Neden sevmeyeyim? Sevemem diye çıkmadım hiç yola. Zaman ilerledikçe bir kısmıyla daha az görüşsem daha iyi olacağını düşündüm sadece, ki ilişkiler hep böyle değil midir?

Birilerinin, birilerinin bir "atıl kurt"una bakması beni hep şaşkınlıkla karışık bir dehşete düşürdü. Saygı da duydum, duymadım dersem yalan olur. Demek ki böyle oluyormuş, dedim. Kıskançlık değil kesinlikle, ben o karakter olmak istemezdim kimsenin hayatında. Çünkü, hakkımda hep yüzüme söylenecek şeyler düşünülsün istedim ben. Asla söylenmeyecek görüşlerin, etrafımda havada uçuşmasını istemedim, ne o öyle, kalabalık kahve falı da sevmem hiç.

Kimse demokratik, diplomatik, politik olmak zorunda olmasın karşımda.

Çünkü ben olamıyormuşum belli ki. Çünkü ben çok belli ediyorum. Hayatımın birinci, ikinci, üçüncü orbitallerindeki adamlar yerlerini bilsinler, dışarıdakiler ancak onlar çekip gittiklerinde (onlar çekip giderlerse, tıktıktık) yerlerini doldurabileceklerini bilsinler. O da belki. Hem, kolay kolay değişmiyor hiçbir şey. Artık günlük küslükler, aylık dostluklar yaşında değiliz. Hele ben, bazen bir ihtiyardan on yaş büyük olabilen ben, her bir kişinin bana ne anlam ifade ettiğinden emin gibiyim artık.

Sevmek sevmemek olmadı hiçbir zaman sorun. Bazen bir kişiyi bir yerde, biriyle, birileriyle göremezsiniz. Dayanamazsınız. Aynı kişi birilerinin yanında dünyanın en pamuğu olur, başkalarıyla da en sert demiri; hiçbir zaman hangisi daha ağırdır, bilemezsiniz.

Sevmek sevmemek olmadı hiçbir zaman sorun. Ben, bazen dayanamıyorum. Sorun sadece bu.

Umarım anlatabilmişimdir.

Anne, Baba, Aşk

Aziz Nesin demiş ki, "Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk'tan bahsetmesin!"

Dudağımın bir kenarı hafifçe kıvrıldı, pkıh! diye bir ses çıkardım istemsizce.

Ben dahil hiçbir şeyi tutkuyla sevmemiş insan için üzülürüm. Çok mu iddialı oldu? Peki, değiştirelim. Adı illa aşk olmak zorunda olmadan; insan dahil hiçbir şeyi karşılıksız sevmeyen, sevemeyen, sevemeyeceğini düşünen insan için üzülürüm.

Benim var. Ben birilerini kendimden, ailemden çok seviyorum, aşk değil, önemli değil, isyan da etmiyorum artık. O vakit belki de usta haklı beyler: Aşk'tan bahsetmeyebilirmişiz.

Hiçbir şeyden de bahsetmeyebiliriz. Boşverebiliriz.
Sakin miyiz? Sakiniz.

ama sevdin, gene öldün

Diyecek bir şeyim yok ki. Kafamda yastıklı şarkı, kafamı yastığa koyamıyorum. Koyu bir sarkazm denizinde yüzüyorum, dibi yok. Görünmüyor değil, yok. Konuşmak, yüzmek, çabalamak faydasız, ben halsizim, Dalgaya vurdum o yüzden, napayım.

Yuva 2 pin'i girin


Deneme #1: SAKLAMBAÇ

Ne garip dimi, yazmak istemediği, üşendiği için veya en basitinden yazmayı beceremediği için değil de, kendini afişe etmemek için yazmaması bir insanın.

Kendini dediğim, ismi cismi değil. Bir mahlasla bile olsa, düşüncesini, duygusunu açık etmeyişi. Öfkesini, sevgisini, aşkını, nefretini, tiksinmesini kendine saklamak isteyişi.

Onun hakkında ne düşünmeli?

***

Ya benim hakkımda ne düşünmeli? Kendi istediği için değil, öyle olması gerektiğini düşündüğü için, karşısındaki insan için onunla konuşmayan kadınım ben, senin aynınım, aynanım aslında. Sen de öylesin. Herkes aynı, herkes farklı.

Ne düşünmeli benim için, içimden sarılmak geldiğinde şımarırsın, itersin, daha da kötüsü sen bana yalandan sarılırsın korkusuyla bunu yapamazken?

Ne düşünmeli senin için, benden vebalıymışımcasına kaçarken?

***

Özlemek gibi basit ve ilkel bir eylemi dahi, karşımdakinin yanlış anlayışına odaklı yaşamaya kısıtlıyorum kendimi. Bunu birine söylediğimde, "ben özlüyorum aslında" dediğimde bana "kendi istediğini yapsana" dedi. Oysa ben kendimden çok karşımdakini düşündüğüm için sevinmem ve sevilmem gerektiğini sanıyordum.

Öyle yapınca kendimi sevmediğimi görmem çok zamanımı aldı.

Kendi istediğini yapsana.

Ağızdan çıkarken bu kadar basit ve ilkel bir laf; bu kadar bencil bir laf ki söyleyenine yakışan... İstediğini yaptığına inanırsam nasıl denize döküleceğiz, haddi hesabı yok.

***

Tüm yazılarım başka yerlerde başlayıp, aynı yerde bitiyor. Ağzımdan çıkan çoğu şey, aynı ismi geçiriyor içinde. En büyük hayalkırıklığım, en büyük ilhamımsın. Artık fark ediyorum, artık sen de biliyorsun.

Bilmiyorum nerede kırıldın, camgezer bile mantıklı bir açıklama yapmıştır buna.

(22 Ağustos 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #2: İSTOP

dün akşam birine selam gönderdim, oysa onu görmeyecekmiş bile. "ben onu görmeyeceğim" demedi, "tamam" dedi. bu benim hatam, ben yaptım bunu, bravo bana, ne hakkım var ki sorgulamaya, hakkım yok, hakkım...

işte şimdi dank etti.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu çok fazla sahipleniyorsun. yani pis görümce gibi, cadaloz kaynana gibi, dırdırcı sevgili gibi sürekli konuşuyorsun bıkbıkbık; kiminle görüştüğünü, kiminle konuştuğunu, paylaştığını... Senin yerine kimi koyduğunu çok merak ediyorsun.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu oraya koymaya çalışıyorsun, ama aslında yalnızlık paylaşılmaz, sevgili duman'ın da dediği gibi. olmayınca olmuyor.

eve taşındım, ilk gecemde bir dilek tuttum. öyle dediler, tutarmış. ben de yastığın altına evin anahtarını koyup dileğimi tuttum. aşık olmayı diledim.

bu sefer kendimden çok...

ben, bir arkadaşlığı kurtarmak için bir sevgili diledim.

(11 Ekim 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #3: ELİM SENDE

Hayatında(n) birçok kişiyi kaybetmiş adamın korkusu anlaşılabilir bir şey aslında. Neyden korktuğu sorusuna hiç yanıt vermemesi de anlaşılabilir. Sehpa gibi, hayatının ortasına birisini yerleştirip, birçok şeyi onunla özdeşleştirip sonra o orta yerdeki parçayı kaybetmekten korkmak, yani, bundan normal bir şey olabilir mi?

Şimdi salonu yeniden döşeme zamanı.

Ben inşallah kendime güzel bir sehpa bulurum. Yoksa yandık yani, ne diyeyim.

aşk mıdır sormaz mıyım
sen olmasan olmaz mıyım

En kötü zamanlarımda hep kendimi, birilerinin beni üzüldüğüm için şımarıklıkla, tamahsızlıkla suçlayacağını düşünerek daha kötü hissederim. "Hayatımda daha ne kötü gidebilir?" demem sıklıkla, bilirim ki birçok şey kötü gidebilir. Çocukken "bunu bulamayanlar da var" cümlesine çok maruz kaldığımdan edinmiş de olabilirim bu alışkanlığı.

Hep en kötüsünü düşünürüm. Mesela sen ölmüşsün. Ben görmemişim öldüğünü, bana biri söylüyor, o kim, neden birinden duyuyorum öldüğünü?

Neden o ilk anımı biri görmek zorunda?

İçim kıyılıyor. Sen ölmüşsün, ben yaşıyorum. Ben neden yaşıyorum, sen neden öldün? Nefes alamıyorum, o kadar kötü ki, o kadar kötü ki... İşte bunu düşündükten sonra kendimi biraz iyi hissediyorum. Çünkü dibi gördüm, hayal de olsa, ve ben -çok şükür- orada değilim.

Korkum yok ki. Birileri "oha bellatrix aşık olmuş haberi yok" diyecek. Çoğu anlamayacak. Hiç de değil. Hiç bu kadar boşlukta kalmamıştım, asılı kalmışım ayak bileklerimden, kan beynime vuruyor ki yanaklarım al al. Hiç aşık değilim. Bir aşkla azımsayamam şefkatimi.

Korkum yok ki. Ben çok seviyorum.
Sen kork.

(17 Aralık 2010, İzmir-İstanbul)

4.XII

Özledim sanacaksın...
İlgisi yok.

Elbette iki iyi arkadaş olmayacaktık.

Ama iyi hatırlıyorum ben seni hep. Hep demeyeyim, genelde. Çok kızıp, durulduktan sonra mesela. Bazen sinirleniyorum çünkü. Acayip haller içinde oluyorsun diyorum, anlam da veremiyorum ki. Mesela... Neden üzülüyorsun beni gördüğüne? Ya da şöyle sorayım: Neden sonradan, üzüldüğünü söyleme ihtiyacı hissediyorsun? Hayır üzülmüyorsun çünkü, biliyorum. Ben de üzülmüyorum.

Nasıl üzülebilirim ki?

Tek başıma güneyden inerken bir gün geliyor aklıma. Midemde kelebeklerin uçtuğunu tespit ettiğim gün. Hissediyordum onları, beni öptüğünü hatırlayınca hissediyordum, oradaydılar işte. Manzarada, bankta oradaydılar. Sonra Ortaköy sahilden geçiyorum, aptallığımı hatırlayıp gülümsüyorum. Bebek'te kapanan (kim bilir kaç kere kapanan veya el değiştiren) restoranın önünden geçiyorum, aptallığını hatırlayıp gülümsüyorum. O gün ben bir peçete almıştım ordan. Kız çocuğu gibi, koleksiyon yapan. Bir şey düşünmemiştim, gayri ihtiyari bir hareketti. Sonra başka bir şeyler daha topladım ordan burdan; liseli kız gibi. Sinema bileti, akbil fişi, bilmemne (aşk hiç biter mi?)

Sonra sen korkmuştun. Onları görünce korkmuştun benden. (Benden mi?) Sevgimden.

"Öyle sınırsız, öyle derin, öyle çok severim ki korkarsın..." Üstüme yok çünkü, sevgimle korkutmakta. Bak, korkuttuklarımı topluyorum şimdi de ordan burdan, son anlarını yaşayan bir yaşlı kadın gibi.

Seni düşünmek beni gençleştiriyor. 19 yaşındayım, hep 19 yaşındayım ve beni hep böyle hatırlayayım istiyorum.

Artık senden yaşlıyım sevgili. Oysa o zaman çok büyüktün.

Yıldönümümüz kutlu olsun.

(01-04 Aralık 2010, İstanbul)

saydam

keşke benden daha güçlü biri olsa yanımda.
bağırsam, çatlamasa.
vursam, parçalanmasa.
dokunsam, kaçmasa.
atlasam, çekilmese.
*
güvensem.
*
baksam, içinden geçip ufku görsem.
sevsem.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!