... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ENG101: Introduction to England (sadece giriş)

Şimdi isterdim ki mikkemmel, edebiyatın paramparçalandığı bir yazı yazayım. Gelin görün ki gezi yazılarını sevmem. Adam gibi bir şey yazmak içinse enerjim yok ve biliyorum ki öyle bir işe girişirsem, istediğim gibi olmadığını hissettiğim her an bilgisayarı kapatacağım ve bu İngiltere yazısı da yandaşları Viyana ve Amsterdam karalamaları gibi sürünüp, sterlin(g) tedavülden kalkmaya yüz tuttuğunda yayımlanacak.

Ne yazık ki, güzelim şirketimin güzelim ofisi de, otelimiz de internet açısından oldukça basiretsiz. Zaten otel dediğim Sutton'daki Holiday Inn, dünya çirkini bir yer yani açık adres veriyorum, bakın "İngiltere'nin her yerinde seks yapılmıştır" gibi iddialar falan duydum; inanmayın. Öyle bir beklentiyle geliyorsanız burası insanı soğutur yemin ediyorum. Hayır bizim derdimiz o değil, hem biz iş için geldik ya, "business suite"de kalıyormuşuz... Durumu özetliyorum: mobilyalar eski, benim odam niyeyse 4 kişilik bir snowbreak odası, minibar bile yok ama hepsinden önemlisi, internetin havada uçtuğu günümüzde otelde kablosuz internet yok. Çirkin bir çekmecede, çirkin bir poşette bulduğunuz 2 karış uzunluğunda bir portakal renkli kabloyu bilgisayara takıyor ve günde 15 pounda internete bağlanıyorsunuz. Kablo uzunluğu sizi, bilgisayarı masada kullanmaya zorluyor, lakin odada sandalye de yok! "Dizüstü" kullanıyorum bilgisayarı, anlayacağınız. Lakin Küçük Hüsamettin gibi durmaktan dizleri çürüteceğim, ondan korkuyorum.

Teknolojide son nokta


İşin ironik yanı bana her şeyin portakal hatırlatması; internet kablosundan tutun da, şirket içinde çeken tek şebekenin Orange olmasına kadar. Bir de algılar kapanır derler; ulan daha açığı yok burda?!

Bu imkansızlıklara rağmen deliler gibi not aldığımı ve gördüğüm her şeye taktığımı söylememe herhalde gerek yok. Ben tersim, bu adamlar benden ters; yazılacak zilyonlarca şey var, ama çıkmam lazım şimdi.

Diyorum ki hazırlanın: Yakında, gün gün İngiltere izlenimleri geliyor.

Değerli

Bazı insanlar vardır, aklınızın çevresinden dolaşıp sizi hiç inanmadığınız bir şeye ikna eder veya en azından, verebileceğiniz tüm cevapları etkisiz hale getirirler. Bu insanlara hitabet yeteneği kuvvetli insanlar denir.

Bizim patron böyledir örneğin, kendisini pek sevmeseniz de 3 saatlik bir başbaşa konuşmanın sonunda kendisine dair "ama" ile başlayan bir cümle edindirir size. O odadan "aslında haklı olduğu yerler var şimdi" diyerek çıkarsınız. Bu şaşırtıcıdır ama ne yaptığınızın farkındaysanız, en azından size katılmıyorum ama saygı duyuyorum, diyebilmişsinizdir.

Sezo da böyle bir adamdı, şimdiye kadar beni inandıramadığı, bir şeyi makul gösteremediği olmamıştı. Düştüğü yerden geri, yine tepelere tırmanması da bunu gösteriyordu. Zor-Zordur benim ilişkilerim; beni zorlayan adamlardan vazgeçmem kolay olmaz.

İlk kez Bozcaada'da, bana bir şeyi meşru göstermek için öne sürdüğü sebepleri dinleyip, hiç vermediğim bir yanıt verdim ona, "kendini kandırma". Bu defa yemedim ve bu defa o da beni inandıramadı. Sustu, konu değişti, ben kazandım; o bunu belki hiç fark etmedi veya etmeyecek, hatta söylesem eminim kabul etmeyecek ama bir şey oynadı yerinden, eşitlendik gibi. Farkında olmadan.

Değişmeyen şey, uyurken saçını okşadığımda gözünü açıp şaşkın bakması, yanağımı sıkıp kocaman öpmesi, kollarını kavuşturmuş dururken ona yaklaştığımda kollarını açmadan kaldırıp beni sarması.

Bu "ben değerliyim" kendime güveninin (kendine güvenimin değil) arkasında Sezo'nun payı büyük, yalan değil.

Söyleyince gerçek oluyor, ben değerliyim ulan.


napalım, değerli yazdık bu çıktı.

buna da şükür, "serbest ticaret" yazıp güreş görseli de koyabilirdik, dimi Sinan? :)

(26 Eylül 2010, Akaretler)

Bunu denemek istiyorum.

Benim elimde kamera olmasa da olur.

Hayat.

Yalnız kalamazdım bu gece. Tüylerim bu kadar ürperdikten, tüm günü bu kadar "birlikte" geçirdikten sonra olmazdı.

Dün gece 11'de hayat; sabahkalkıpaltınalmakıyafetseçmekuaföregitmeakşamdüğünegitmeiçmeeğlenme planımı suya düşürdü, küçücük bir mesajla: "anneannemi kaybettik"

Kafam güzeldi, güzel olmaya da devam etti. Hayat devam etti olduğu gibi. Sabah uyandım, uyuyamadım bir daha. Kalktım, akşam için her şeyi yerli yerine oturttum; sonra gidip güzel, düzenli bir mezarlık girişinde her canlının ölümü tadacağını (... ama sadece bazılarının hayatı tadacağını) düşünerek bekledim. Nefes aldım, nefes verdim.

Sonra bir daha oturmadım yerime saatlerce. Arada güldüm, çok saçma şeyler oldu. Saçma kişilerle karşılaştım tekrar, çok saçma mezar taşlarının fotoğrafını çekmek istedim. Arada ağlayayazdım. Birinin koluna elimi koydum ona mı destek olduğumu yoksa kendime mi destek aradığımı sorgulamadan...

Bu gece Nefes'i tekrar izledik. "Sadece nefesin var" diyordu komutan "ya alırsın, ya verirsin."

Bir sıçan, iki sıçan, üçüncüde kapan (kapan, uyumam lazım).


(25-26 Eylül 2010, Yuva2)

Din.

Eskide kalmış bir arkadaşım, benim ileride deist olacağım kehanetinde bulunmuştu.

Ben fazla ürperiyorum oysa. Etkileniyorum. Mevlana'nın sözünü mesela, cemaate söylediğinde hoca: Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim. Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne unutur.

Büyük iftar sofralarını severim hani insanın oruç tutuyor olası ve aile kurası gelir, veya sabaha karşı fısıltılar ve çatal-bıçak çıngıltılarıyla uyanmayı.

Sıralanmayı, sarılmayı, şeker almayı.

Başımı adaba göre örtmeyi ama istediğim zaman açabileceğimi bilerek.

Kabristandan çıkmak için acele etmemeyi.
*
(belki -meyi yerine -mesini demeliydik?)

Bir Yasin'in sonunda birinin sallallahu aleyhi vesellem derken elini kalbine götürmesini ama hoca kulağımın önünde okurken, televizyonda bilmediğim bir yerin bilmediğim camisinde, bilmediğim insanlara karşı değil (dijitallik aşkı öldürüyor).

Birilerinin bir tam günden sonra topluca oruç açmasını, birilerinin dargınlığa rağmen işte orada olmasını, başka birilerinin yumurta boyamasını büyük ciddiyetle... seviyorum.

Bunu düşünerek yaşamıyorum; buna göre yaşadığıma da emin değilim. Umursamıyorum da. Fakat kabul etmeli, bu da bir tutku; bize göre olmayan cinsten.

Eh, ben fanatizme değilse de tutkuya saygı duyarım arkadaş.


(25-26 Eylül 2010, Yuva2)

Ölüm.

_ Sarılma abi elim bulaşıklı.
_ Seni böyle görünce aklıma ne geldi biliyo musun?
_ Ne?
_ Berrak'ların evinde de bulaşığı sen yıkardın, biz içerde otururduk.
_ Hahah, ben seviyorum bulaşık yıkamayı ya. Bi gün bizim eve uğrayın da ütümü yapın, bak ondan nefret ediyorum.
_ Olur ama ben düz şeyleri ütülemeyi seviyorum, o de bi çarşafı bi saatte ütülüyorum; elektrik faturasını kabartırım, söyliym.


Paçanga böreği deyince aklıma Beşiktaş'taki Tansaş (ki artık yok) ve Berrak'ların Akatlar'daki evinde (ki hala orada) geçirdiğimiz kız kıza geceler gelir. Yıllardır arkadaş olan üç kız; evde anne yok, baba yok, bira var çünkü bira en önemli özgürlük simgesi, borcamda pişen kremalı patates ve niyeyse sadece Tansaş'ta bulunan paçanga böreği var (Harika mıydı neydi markası da...), cips var bolca, bir de çikolata.

15, 16, 17, 18 yaşındaydık.

Sonra bir gün bir baba öldü. Sonra bir gün bir baba daha öldü ve ben, işte o gün bir daha -ayıplanmamak adına- asla dile getirmeyeceğim bir laf ettim.

"Baba"lardı onlar, adam gibi işte (Toyota gibi değil) ve ölmeleri gerekmiyordu değil, ölmemeleri gerekiyordu.

***

Kayışdağı'ndan nefret ederim, hayatım boyunca gözüme giremeyecek bir yerdir. Yıllarca tüm yazları yanında yattığım nenemin en kötü halini orada gördüm ve o haliyle hatırlıyorum onu.

"Ölse artık, kurtulsa" demiştik. Öldüğünde babamın ilk kez karanlık salonumuzda hıçkırdığını duydum. Ağladığını görmedim.

Beyaz kefen tabuttan çıkıp toprağa girene kadar ben de ağlamadım. Sonra, kendimi durduramamacasına.

Bir canı ilk kez toprağa verişimdi (Zeyyat'ınkini görmemiştim).

***

Bazen, birini öldürmek istediğimde, sadece çok çok sevdiğim için öldürmek istediğimde, arkasından kendimi de öldürmem gerektiğini düşünüyorum (bunu ilk düşündüğümde şaşırmıştım çünkü ilk kez fark etmiştim).

Ölümle bir sorunum yok. Ölenlerle var. Bazen insan yaşayamayacağını hissediyor. Bu kadar sevmek insanın nefesini kesiyor.


***

Gamze'nin anneannesini toprağa verdik bugün. Cenaze kalktı, kabristana gittik, "baba"ların mezarları öpüldü (mezarı öpecek kadar sevebilmesi insanın, benim nefesimi kesiyor).

Anneanneyi toprağa verdik. Gamze daha önce de ağlayabilmişti, ama yine de...

Ölümle bir sorunum yok. Geride kalan kendimle var. Bazen insan geride kalan kendini ne yapacağını bilemiyor. Ve asıl nefes kesici olan da, henüz bir "can"ı toprağa vermemiş olmam.

Bu bol tekrarlı bir yazı (çünkü tüm ölümler bol tekrarlı).


(25 Eylül 2010, İstanbul)

Bi cenabetlik var diyorum, inanmıyorsunuz!

İzleyici sayılarına bak, çay demle. Dünya bana bir şey anlatmaya çalışıyor galiba da, kulağımda kulaklık var benim :)

Level up (up, indeed)!

Kötü gün arkadaşı ola ola kendi kötü günümü yarattım. Hep bir melankoli, hep bir üzgünlük içinde olmaya alıştırdım kendimi. Üzgün olmanın üzgün tarafı, insanın en büyük uyuşturucusu olması. Kısırdöngüye gel: Üzüntünün içine girdiğinizde halsiz kalıyor, dışarı çıkamıyor ve kendinizi öyle, öyle mutsuz hissediyorsunuz ki sürüklenip gidiyorsunuz, akıntı nereye götürürse.


Genetikçilerin ünlü lafıyla cevap vermek istiyorum artık: Sikerler. Bilen yine bilsin, ben hep burdayım; lakin "ben hep evde" değilim.

Kötü gün level'ını bitirdim, bundan sonra iyi günlere çalışacağım, buyrun, kocaman bir gülümsemeyle kapımı açıp beklerim.


(24 Eylül 2010, Ortaköy)

Bi gariplik var beyler.

Bi gariplik var beyler. Saat 18:47, işteyim, çıkabilecek gibi de durmuyorum, önümde ofis dışında geçireceğim bir hafta ve bu bir hafta boyunca takip edilmesi gereken işlerin listesi var (işleri yapamayınca listeyi yaptık haliyle), akşam Cem'in ilk maaş axessi var diye seviniyorduk, ah demirlerde içmeyeli ne kadar oldu diye ama hayvan gibi gök gürlüyor, olsun lan, ne fark eder, ENSO'mla olacağım ya.

Bi gariplik var beyler. Hava kötü, iş kötü, ben mutluyum. Mutlu olduğum her an gibi, beni mutsuz eden bir şey aradım hemen, minicik bir şey, ufacık, bulamadım. Oysa bir şey yaptığım yok, bir işe yaramıyorum şu hayatta, sadece yazıyorum kendi kendime, hayatta tek aktivitem bu ve yaşamımın tek döngüsü. Tek döngüsü mü, yok canım bu cümle yanlış oldu :)

3 gün sonra bu saatlerde Vec'le muhabbette olacağız; kim bilir daha kimlerle. Bavul hazırlamaya ve ne unuttum diye düşünmeye inanılmaz üşensem de şu an, İngiltere'ye gidiyorum lan, Moris misali dünyayı unutup (umarım) kendimi biraya vericem (özellikle Irish). Nasıl böyle, boş boş dolaşmak istiyorum, nehir kenarında banklarda oturmak ve ordan kalkıp öbürüne oturmak, yüzbinlerce fotoğraf çekmek ve sürekli ama sürekli not almak istiyorum.

Bi gariplik var beyler, hayatımda her şey yerli yerinde gibi, oysa ki değil veya ben olmadığını sanıyordum ama bak, öyle gibi sanki. Değil mi. Neden dedim kendi kendime, kendine acıyorsun ki; hiç dışarı çıkmazsan nasıl şikayet edebilirsin yeni insanlarla tanışmamaktan veya hep veren sen olursan nasıl korkabilirsin ki yalnız ölecek olmaktan? Çünkü ne dedi Çağdaş, çok verici adam da yalnız ölür. Değil mi, ama.

Ama.

Eeh, yeter yeter, öleceksek ölelim; zaten her şey yavaş yavaş tükeniyor, her ilişki, herkes ve ben kedilere özenmekten vazgeçtim artık.

Şimdi İstanbul'dayız anasını satayım, bu anın, bu arkadaşlığın, bu hayatın değerini bilmek lazım. Değil mi. Sürekli vızıldanarak, ağlanarak; olmayacak şeyler bekleyip, isteyip kendimizi mutsuz ederek nereye kadar; bırakmalı biraz da akışına. Çünkü ne dedi Çağdaş, akıntı böyle gidiyor, kendini bıraksan bir yerde (başlangıç noktana uzak veya yakın) karaya vuracaksın nasılsa. Bir işe yarayayım mı istiyorsunuz hayatta? Çalışacaksınız. Bir işe yarayayım istemiyor musunuz? Daha çok çalışacaksınız. KOBİ'ler, yani küçük ve orta büyüklükteki insanlar için başka yol yok.
Önemli olan o delikten bir şeyler tırtıklamak kendinize, eşelemek böyle; mutluluk aslanın ağzında.

Bi gariplik var beyler; hiç bana göre değilse de ben savaşmaktan ikinci emre kadar vazgeçtim. Tek başıma savaşmak tek başıma araba kullanmak kadar sıkıcı; eğer Sancho Panza'm yoksa ben yeldeğirmenlerinin önünde oturur yıldızlara bakarım; onların ışıklarına bir de (kırmızı, kırmızı, kırmızı) veririm selamımı, şerefe.

Haydi vur kendini şaraba... Akşam içiyorum beyler, size de şerefe.
(24 Eylül 2010, Ortaköy)

Edilgenleştirilinmeler


Yanlış kullanılan her söz batıyor kulağıma, hepsini örneklemekle uğraşamayacağım bile. Bugün şu meşhur "yapılabilinir" lafını duyduğumda aklıma dershanedeki Türkçeci Nebi hoca geldi.

"Yapılabilinir" diye bir sözcük olamaz arkadaşım. Gramer olarak belki zorlarsan olabilir de, ben senin demek istediğinin o olmadığına eminim. Düşündüğünle söylediğin arasındaki üç basamaktan birinde kaybolmuşsun belli ki.

İstersen irdeleyelim, Vedat Gür'den öğrendiklerimiz boşa gitmesin: Yapmak fiili nesnesine göre geçişli fiildir, yani nesnesi vardır, "neyi?" sorusuna cevap verir. Yapılmak fiili geçişsizdir, edilgendir. "Neyi yapıldın?" diye soru olmadığı gibi, fiil kim vurduya gitmiştir, beğenen alsın diye öyle, ortaya konmuştur.

Fiil bir -il ekiyle, öznesini ve nesnesini aynı anda kaybetmiştir (Allah düşmanımın başına vermesin).

Bir kişi bir şeyi yapabilir; bir şey sözde öznelerce yapılabilir. Kafamızı karıştıran bu meşum -il ekinin bir benzeri de -n ekidir; okumak/okunmak gibi.

Sonuç itibariyle, "yapılabilme" işine bir de -n eklemek, gereksiz bir edilgenlik daha yükleyerek kendimizi sonsuz bir döngüye sokmaktan başka bir şey değildir ve işte bu noktada Nebi hocamın tespiti bu kadar yıl hatırlanmaya değerdir, katılsak da katılmasak da:

Kendisine göre, fiillere bu kadar gereksiz edilgenlikler yüklememizin ardında, toplumca edilgen oluşumuz yatmaktadır.

Bir dilbilgisi hatasından sosyolojik tespit nasıl çıkar diyenlere, kazan fıkrası misali sorarım: Atatürk'ün ağzından şiir yazıldığına inanıyorsun da, edilgenliğimizin dilimize yapıştığına neden inanmıyorsun?

Film gelirse Ekim'e kadar...

Ah be.

Şu Film Ekimi gelip çattıkça nasıl üzülüyorum haddi hesabı yok. Aklıma yurtdışı dönüşü iki haftada gitmem gereken 3 şehir ve yapmamız gereken bir ev taşıma işi geliyor. Programımı bilemediğim için elim hiçbir yere gitmiyor. "Geldi de bana mı geldi" ila "gelirse ekime kadar..." arası durumlar mevzubahis.

İstiyorum ki zevkli biri oturup film seçsin, bilet alsın ve beni tutup filme götürsün. Hadi bu olabilir. Film Emek'te oynasın istiyorum, bak bu olamaz. Bu yıl malesef Atlas Pasajı ve G-mall arasında mekik dokunacak. Yazıklar olsun lan.
Benden daha boş ve daha şanslılar için, program açıklandı efendim:

Yıldızların gücü adına!

Öyle çok giydiresim var ki bir şeylere, içim içimi yiyor, neresinden başlasam bilemiyorum.

Tabi ki huzur bulamayacağım hayatta, çünkü tüm insan ilişkilerim bir savaş, ya da bir challenge içinde geçiyor. Yeni bir şey, iyi bir şey söylemeye; zorlamaya, içimden de olsa "ben demiştim" demeye o kadar bayılıyorum ki. Bu huzursuzluk hali, Ömer Seyfettin'in pireli hikayesindekine benziyor; ben de köpek oluyorum bu durumda. Öyle yıkanıp yunup ve yutkunup, sonunda hiçbir şeyden rahatsız olmayan, umursamaz ve uyuşuk bir hayvan olacağıma; her daim pireleriyle huzursuz, hareketli ve bereketli olurum*.

Gerçek şu ki, öyle de iddialıyım, ben olmasam ne olurdu diye düşünüyorum bazen, bir yapbozun parçalarını ancak ben birbirine oturtabilirim veya en azından birbirlerine girmelerini önleyebilirim gibi geliyor.

Şu beni sarıveren duygu hiç kaybolmasın istiyorum ve bazen inanamıyorum kendime; hiçbir yere tam anlamıyla ait olmayan insanı kıskanarak kendimi ne kadar değersizleştirdiğime...

Yok...
Yıldızların gücü adına, güç bellatrix'te artık.


(Eylül 2010, İstanbul)

* Hikayenin tümü şuradan okunabilir:
http://www.lahuti.com/forum/omer-seyfettin-pireler-19130.html

Sıradan, basit ve Eski

Ne zaman televizyonda bir müzik kanalı geçsem, Şebnem Ferah'ın sesi ve Eski şarkısının şu şarkının şu sözleri geliyor kulağıma:

"Sıradan, basit bir günün uğruna
Hiç dua etmemiş, henüz yalvarmamıştım"

Eski, Kelimeler Yetse albümünden beri en çok beğendiğim şarkısı olabilir kendisinin. Bir ara, Şebnem Ferah dinlemeye dayanamadığım bir döneme girmiştim. O ne bağırmaydı öyle! O dönem bu şarkıyla kapandı demek için belki erken ama, umalım da öyle olsun.

Sıradan basit bir günün uğruna yalvarmak...

Okuma-yazmayı söktüğümde başladım günlük tutmaya. O zaman kimse günlük kavramının illa ki her günü kağıda dökmeyi gerektirmediğini anlatmadığından, mutlaka en azından şunu yazardım yatmadan:

"Sevgili günlük,
Bugün her zamanki gibi bir gündü.
Yarın görüşürüz."

Unuttuysam ve uyumadan aklıma geldiyse, gece yatağımdan kalktığımı biliyorum bunu yazmak için.

Sıradan, basit bir günde yazacak hiçbir şey bulamıyordum ama bunu bile yazıyordum.
Şimdiyse sıradan, basit bir gün uğruna yalvarıyorum ki, bana yazacak daha çok zaman kalsın.

Büyümek, her daim dolu olmak demek sanırım. Emin değilim, daha o kadar büyümedim.


(22 Eylül 2010, Ankara)

Fotoğraf: 2007, Yoncaköy (İzmir)

Good Practice

Kim derdi ki ilkel bir excel çıktısı bir denetimde "good practice" diye nitelendirilsin...

Ben ilk duyduğumda inanmadım nitekim. Yok yahu dedim, alt tarafı millete hatırlatma yapıyorum. Görünen o ki, düşündüğümüzden önemliymiş. Adamlar daha gelmeden metriklerin nasıl 100% gittiğini sormayı not etmişler bir yere. Bense elimde üstünde karalamalar yaptığım kağıtlarla gidip işte böyle yapıyorum, böyle de müdürlerine haber veriyorum ki tepelerine binilsin dedim. Gülündü.

Durduk yerde günüm şenlendi, seçilmediğim denetimden başka ülkelere bahsedilecek bir övgüyle çıktım, iyi mi :) İnsan yorulduğunu oturunca anlar ya işte o hesap, düşündüm ki bir fark yarattığımı hissetmeyeli bayağı olmuş.

Minik bir artı, bana!

(21 Eylül 2010 - o sarı ünlem nazar boncuğu bi kere!)

Acı eşiği


Kiminin taşıyabileceği yük daha azdır hayatta. Daha ufak bir rüzgar yeter köklerini yerinden oynatmaya; daha ufak bir sorun çok mutsuz eder onları. Bir şeyleri daha çok dert edinirler belki, aileleri sorunluysa işyerinde daha çok isyan ederler, dersleri kötüyse evde daha rahat olmaları gerekir; yoksa daha da huzursuz olurlar.

Hayatta yalnız kalacaklarından endişe duyuyorlarsa, hayatadır isyanları.

"Şimdi zor tabi ama, o da çok ağlanıyor" diye bir cümle olur mu? Biz oldurduk. Ben dedim bunu.

Siz hiç kimseye acı eşiği düşük diye kızdınız mı? Vurduğunuzun fiske olduğunu sanarken, karşınızdakinin canı deli gibi acıdığında kusura bakmamasını söylemek yerine "sen de ne abarttın!" dediniz mi? Ben demedim bunu.

Oysa bu iki durumun birbirinden hiç farkı yok. Yargılamaya hakkımız olmadığı gibi.

Küçük ya da büyük, bizi mutsuz eden şeyden kaçmak lazım. Durup bekleyecek kadar uzun değil hayat; belki biraz beklemeli, ama çok değil. Sonuçta yaşıyoruz ve tek gayemiz bu. Ölünce ne olacak? Hiçbir şey. "Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun." Bu.

Büyük risk, ama hani "risk almak lazım"dı?

Hep kendimiz için, kırsak da kırılsak da kendimiz için, üzsek de, sevsek de, nefret de etsek hatta bırakıp gitsek de hep kendimiz için ve belki de kimseyi düşünmeden böyle yapmak lazım. İnsanız, yapamıyoruz; daha insan olanlarımız daha da yapamıyor biliyorum. Ama dünyaya uzaktan bakınca böyle görünüyor, böyle basit. Bizse hayatı birbirimiz için zorlaştırıyoruz ve ben bunları yazarken dahi, yanlış bir mesaj vermiş olmaktan korkuyorum. Böyle içimize işlemiş başkaları, kendimizden çok. Bizim kendimiz, onlar olmuşuz artık.

Olsun varsın.

Şimdi yeni bir dönem başlıyor; biraz rahatlama, biraz endişe, bolca merakla bekliyorum, bakalım ne olacak...


(21 Eylül 2010, Akaretler)

(burun sıkılı) bellatrix terastan bildiriyor

Hani yemek yerken, koridorda yanından geçerken filan hiç dikkat etmediğin, işin düşmediği sürece adını öğrenmeye tenezzül etmediğin adam var ya. Hah işte, o adam çıkıp krallar gibi şarkı söyleyince "aaaa bunun adı ne?" diye fısıldaşmalar başlar... İşte biz bugün bunu yaşadık.

Büyük bir ikiyüzlülük gibi görünse de aslında bir nevi ye kürküm ye durumu bu; nasıl bir kız süklüm püklüm kıyafetlerle zerre dikkat çekmezken süslendiğinde iltifata boğuluyorsa, tipi dikkat çekmeyen adamın da bir şeyi ön plana çıkıp dikkat çekebiliyor işte. Para olur bu, kafası olur, sesi olur; birileri adamın omzuna göbeğine filan bakıyormuş ne bileyim, öyle kafalar da var.

Yani yaş kaç olursa olsun, sahilde kızlara Akdeniz akşamları'nı çalmak için gitar öğrenmeye başlayan erkek bu işin ekmeğini her yaşta yiyor. İstediğimiz kadar dalga geçelim, gerçek bu.

Neyse, ilginç bir öğle yemeği yaşadık bugün, tam denetime denk gelmesi bizim açımızdan daha da ilginç oldu; denetçilerimiz ellerinde dondurma külahlarıyla salınırken biz de Circus tarzı/Paparazzi kafası şarkılar çalıp söyleyen gruba eşlik ettik. Son dakikada bize bi kazık atıp "güllerin içinden" söylettiler sesinin güzelliğiyle şirkete nam salan bir kadına; konsepte hiç uymadı ama napıcan işte, korprıt yalakalık. Eskiden az da olsa alkol olurdu bu tip partilerde, bu sefer eksikliğini hissetmedim diyemem. Paramız yok sanırım, ben bilmem beyim bilir.

Yok abi, bu şarkıyla bitmesin diye bi daha-bi daha yaptık, bise çıktı adamlar, One söylediler beni kalbimden vurarak ama ne yazık ki U2'ya daha yakındı söyleyişleri. O kadar kötü ki bu yorum, prozodi o kadar bozuk ki, eşlik dahi edemiyor insan.

Ve ben telefonu elime alıp alıp kenara koymaktansa, en azından twitter'a bağlanıyorum artık. Ruh eşim bir küçüktür, bir de büyüktür işareti arasında saklı bir kod; şarkıların bir anlamı yok, anlam kondurmak nafile.

Bugün güzel bir gün efendim, sevgilerimle.

(21 Eylül 2010, Ortaköy)

Doğumgünün bi de burdan kutlu olsun Moris! :)

Monolog #3

Bir şey yazmadığım bir an bile yok. Sadece bazen kağıda veya klavyeye dökmüyorum.

Uzun zamanlar benim için birkaç saatten ibaret ve ben ne zaman uzun bir ara versem, mutlaka önce kendi kalbimi kıran bir şey yazmış oluyorum. O ara senin için uzun oluyor, bilmeyenler, görmeyenler için; benimse kendim için bir aram yok.

Tek yaptığım bekletmek ağzımda sözcüklerimi.
Söylerken, ilk beni yakıyor çünkü.


(20 Eylül 2010, Ortaköy)

Aç göz / Kapa göz

Dalga sesleri, uzaktaki balıkçı teknelerinin sesleri, balıkçıların ağ çözüşlerinin sesleri, martı sesleri, bir fotoğraf makinesinin çıtlamaları; deniz kokusu, yosun kokusu; çay, domates, "temiz kalp" mıhlaması tadı; cebime soktuğum elin terleyişi, sandalyemin battığı kumun ezilişi...

Dört duyu, bir de anı.

İçeri gir, çabuk gir, çabuk...

Gitsenize siz de...

"Uykun mu var, iyi misin?"

Gülümse. "İyiyim"

İyisin tabi, içinde hiçbir şey hissetmiyorsun ama iyisin, kalbin boş vücudunda oradan oraya çarpıyor ama çok iyisin, tabi.


O kadar.


(19 Eylül 2010, Garipçe)

Estarabim

Yazıya fon müziği, kötü bir zamanında Tuba'nın bana hediye ettiği
ve hep böyle hatırlayacağım bir şarkı.


Bozcaada'ya ikinci gidişimizde kalabalıktık. İstanbul'un yarısının orada olmasından bahsetmiyorum. Biz 10 kişiydik, bizden habersiz aynı planı yapan dostlarla birlikte iddialı bir dino masası oluşturuverdik. Yanımıza iki de yönkur alsak, bir türlü yapılamayan yaz yemeğini de aradan çıkarırdık diye düşündük hatta.

Tekrar Bozcaada yazısı yazmak değildi niyetim, hatta bana "yazını bekliyoruz" diyenlere "ne yazıcam yahu, yazdım ya geçen sefer" demiştim gitmeden bir gün önce. Ama işte yazıyorum.

Peki ne değişti, veya ne değişikti?

Tayfa değişikti en önemlisi. Okul deyince aklıma gelen Boğaziçi'nden, üniversite deyince aklıma gelen ENSO'dan, arkadaş deyince aklıma gelenlerle beraberdim.

Bu defa adanın görmediğimiz bölümünü gezdik ve bir daha gitmek için bir sürü nedenimiz daha oldu; bir sürü koy, plaj, bağ, şarap fabrikası.

Bu defa bağbozumu zamanıydı (festivaller zamanı değil ama, ona daha birkaç gün vardı). Toplanan üzümler kocaman makinelerde ezilirken kesif bir üzüm ve alkol kokusu sarmıştı her yeri. Suların fazlası ise yollarda su oluklarından akıyordu, "sokaktan şarap akıyor aabiiii, düşünsene!" fotoğrafını özellikle çektirdim. Gördükçe, yerden hayat aktığını hatırlayayım diye....



Giderken arkamızdan da şarap dökerler sandık, bir daha Bozcaada'yı ziyaret etmemiz için.

Bu defa yel değirmenlerine Okay'ımın gitarı ve Sezo'mun repertuvarıyla gittik. Şaraplarımız, mandalina büyüklüğünde redglobe üzümlerimiz ve bir türlü bitiremediğimiz Ezine peynirimizle, oraya toplanmış tüm gruplardan daha keyifli bir çilingir soframız olduğu kesindi. İnsanlar yine güneşi batırıp gittiler, bu sefer bizim müziğimiz bitmedi. Elimizdeki tüm şarabı içip bildiğimiz tüm şarkıları söyledik. Bir demirler gecesini hatırlayıp Meleklerin Sözü Var'a hüzünlenmenin, İzel-Çelik-Ercan'ın Özledim'iyle dalga geçip neşelenmenin, Koy Koy Koy ile sözde efkarlanmanın tam sırasıydı.

Elimizdeki tek ışık bir ayfon ekranından süzülen mavi ışıktı, o kadar. Ah pardon, tek ışık o olur mu? Yıldızlar vardı gökte uzun zamandır görmediğim kadar çok, bir de yel değirmenlerinin uyarı ışıkları, kırmızı, kırmızı, kırmızı yanıp sönen ama hepsi birbirinden farklı frekans ve sürelerle yanıp sönen. Biz bir karanfilli sigarayı paylaşırken, yel değirmenleri de bize selam eder gibiydi: Kırmızı, kırmızı, kırmızı; sırayı kaybetmeyelim beyler; kırmızı, kırmızı, kırmızı; sakin'in bi şarkısı var bildiniz mi dostlar, adı "dönsün"; kırmızı, kırmızı, kırmızı; hooop, estarabim.

Yel değirmenleri biliyor işini, Bozcaada'yı mesken tutmalarından belli.


(28-30 Ağustos 2010, Bozcaada)

Cumartesi Gecesi Fanta Gecesi

Bazen iki kişi arasındaki en uzun mesafe bir zıvana uzunluğu.

*

Bazen bir kalabalıkta n. teker olmakla, bir portakalda bir vitamin olmak aynı.
(Şanslıysa, Fanta olur gider.)
*

Kalanlardan

Güle güle.

Al sana Burak be ya!

Zaytung'a rakip çıktı, bundan sonra dost meclislerinde muhabbet ve şenlik konusu bu olacak: TDK Kişi Adları Sözlüğü

Dün akşam ani bir kararla her birimizin isminin anlamını aratırken öyle bir yere geldik, gülmekten gözümden öyle bir yaş geldi ki, mutlaka paylaşmalıydım bunu.

Yazdığımız isim Burak'tı. Üç tane isim çıktı karşımıza: Akburak, Alburak ve Burak. Burak'a tıkladık...



Burak: Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi'ndeki biniti

Binit ne yahu? Binek hayvanı çok uzun gelmiş, binit deyivermişler kısaca. Peki dedik, diğer isimler ne ola ki; çünkü ak bir at olabilir pekala ama alı nasıl oluyor? Hz. Muhammed'in Miraç gecesindeki yuvarlarına akyuvar ve alyuvar mı deniyor?

Bakın bakalım nasıl oluyor...

Akburak: Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi'ndeki temiz biniti

Alburak: "İşte Burak" anlamında kullanılan bir ad

Kızım olursa "huzme" koyacaktım adını ama şimdi oğlum olsun diye sabırsızlanıyorum, Alburak'tan daha anlamlı bir isim daha düşünemiyorum! :)

Rigor Mortis

Bodyworlds sergisine, İstanbul'daki son ayına girmeden gidebildik (yumurta kapıya dayanmadan iş yapmayı öğrenmemiz güzel). Baştan söyleyeyim, özellikle uzatmayacağım yazıyı ki gidin sergiye. İnsana ve insan vücuduna, yani evrenin en ahenkli çalışan canlı yapılarından birine ağzınız açık bakakalmak için gidin. Biyoloji ve benzeri bir bölümden mezunsanız ayrı, değilseniz apayrı keyif alacağınıza eminim.

Bir yandan gördüğüm her şeyden bahsetmek, tüm plastinatların teker teker üstünden geçmek istiyorum; ancak olası merakınızı bastırmaktan veya istemeden spoiler vermekten korkuyorum. Zira kendim de sergiye gitmeden özellikle araştırma yapmadım ve yapmadığım için de çok mutluyum. Hakkında türü dışında hiçbir şey bilmediğim bir film izlemek gibiydi.

İyisi mi ben o iki saat içinde aklımdan geçenleri yazayım.

Hayat çok acayip, yaşamaktan ziyade hayatın oluşumu... 8. haftasında bir tırnak boyunda olan ceninin elleri ayırt edilebiliyor. O vakitten itibaren kürtaj yapılmıyor zaten, annenin hayatı düşünülerek... Oysa bir tırnak büyüklüğünde bir sivilceyi, çıbanı, tümörü insanın vücudundan sıkmak, çıkarmak, almak veya her ne derseniz o iş, insan hayatını riske atmıyor çoğu zaman.

Bazı şeylerin sebebini bildiğime seviniyorum. Hayat döngüsünü, bu değirmenin suyunun nereden geldiğini bildiğime... Bazı şeyleri bilmeme rağmen hala şaşırıyor olduğuma ise daha çok seviniyorum.

We grow old by deserting our ideals. Years may wrinkle the skin, but to give up enthusiasm wrinkles the soul.
Samuel Ullman

Bu arada, sergide insanların rahatsız olabilecekleri düşünüldüğü için girişinde "isterseniz gezmeyiniz" ibaresi bulunan tek yer, ceninlerin olduğu bölümdü.
*
Bir bebeğin gelişimine hafta hafta hayran olmaktansa sirozlu bir karaciğeri veya bir fıtığı görmeyi tercih edecek olma, veya en azından, bunlardan rahatsız olmayacak olma halini merak ediyorum.
*
We do not see things as they are. We see things as we are.
Thalmud'dan

İşi biraz da dalgaya vuralım: Düzenli seks ömrü uzattığı gibi, tütün de kısaltıyormuş. Nasıl ama? Tevekkeli değil, yarın ölecekmiş gibi yaşamaya çalışıyoruz veya bunu yapamadığımızda kendimize dert ediyoruz.

And in the end, it's not the years in your life that count.
It's the life in your years.
Abraham Lincoln

Age is an issue of mind over matter.
If you don't mind, it doesn't matter.
Mark Twain

Ben size sadece Skin Man'i veriyorum, kendi derisini elinde tutan adam:


Benden bu kadar efendim.

(17-18 Eylül 2010, İstanbul)

* rigor mortis: ölüm katılığı

Özdeyişlerin tümü sergiden hatıradır.

Güldüren / Düşündüren


Ahududu ödüllerini bir türlü veremediğim Esra Ceyhan-İclal Aydın-İkbal Gürpınar üçlememin sonuncusu Kanal7'de program yapmaya başlayıp türbana girmiş veya türbana girip Kanal7'de program yapmaya başlamış. Fark etmez. Bu duruma çok güldüm, kahkahalarla güldüm. En azından artık bu üçlüden birinci belli, ikinci kim?

Ortaokulu ve liseyi beraber okuduğum hukuk mezunu arkadaşımın ise 25 yaşında tesettüre girip, göz önünde olmaktan beis duymayarak feysbuktan çıkmayışı (tamam çıkmasın) ve fakat, önceki hayatının tüm emarelerini birer birer etiketsizleştirişi... Artık kendisiyle ortak fotoğrafımız yok feysbukta. Oysa ki o hala orda, "özeleştiri" yapıp Kılıçdaroğlu'na giydiren Yılmaz Özdil yazıları paylaşıyor, ölümüne evetçi, alayına isyan.
*
Buna gülemedim.

Bu sefer güldürenle düşündüren birbirinden farklı.
*
*
(18 Eylül 2010, YeniŞahin5)

Orijin kayması

Geçenlerde (TRT'de olmalı ama iddia etmeyeceğim) yeni bir dizi fragmanı çıktı karşıma ve bir sandal içinde oturan Altan Erkekli, "Behlül kaçar!" deyip suya atladı.

Deliren Behlül figürü (kaçanını bulamadım)

Daha geçenlerde bir şarkı duydum, Adı Aşk'mış adı, Grup Düş söylüyormuş. (Kim lan bunlar? Bir ara Türk şarkıcılar ve Nokia cep telefonu modelleri takip edebileceğimiz kadar düşük bir frekansla değişiyordu, hey gidi günler...) Şarkının bir kulağımdan girip diğerinden çıktığını sanıyordum ki şu sözleri dikkatimi çekti:

İçimde garip bir ateş var
Ne olur yaklaşma yar
Kenan'dan sonra bana
Roma'yı yaktırma yar


Diogenes mezarında takla atarken, ben "Ne dedi? Kenan'dan sonra mı dedi?" diye durumdan emin olmaya çalışıyordum.

Artık dünyadaki her şeyi tükettik, kendi kendimize referans veriyoruz. Üniversite sıralamasında öyle bir iddiamız olamadı ama popüler kültürde olabilir derim ben (hem o kadar kültür başkentiyiz, her ne kadar 2010'un ikinci yarısında bunu unutmuş görünsek de): Yarın öbür gün referans sayısı haddinden dünyanın en popüler kültürü / en kültürlü popülaritesi bizim olacak lan, sevinsenize!

Bi de etki değerimiz yüksek olaydı iyiydi tabh... Kısfmet.


(17 Eylül 2010, TGI Friday!)

yuva

içinde bir kalp atması veya bir ağız şapırdaması yeter ya
bazen
bir evi yuva yapmaya...

yine de en güzel hediyemi daha almadım. daha yazmadım.

onun yerine tersini yazdım. aniden.

ve yazdığımı yayınlarım yakında diye korkuyorum.

hep bi korku, hep. evinde de, yuvanda da.

TDK sabırları zorlamaya devam ediyor.

"Gemi azıya almak" lafını gerçek anlamda da, mecazi olarak da kimse bilmiyormuş ofiste. Hayret dimi? Ama konu bu değil. Gerçek anlamını düzgün bir şekilde açıklamak için tdk'yı açtım, ne bileyim onun için de dekoder gerekeceğini. Denemedim ama belki aynaya saç spreyi sıkıp ordan bilgisayar ekranına bakarak okursak düzelir cümle, felan...

Anlamlı bir cümle kurmayı beceremeyen adam, Türk Dil Kurumu sitesine deyim giriyor. Ah be.

Tanım no.1'i içim sızlayarak aynen kopyalıyorum:

at, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve alabildiğine koşmak

Bildiğimi de unutturursunuz siz bana!


http://tdkterim.gov.tr/atasoz/?kategori=atalst&kelime=gemi+az%FDya+almak&hng=tam

boşvermişim dünyaya


Kendimi askıya almışım.

Susan Miller ne demiş, hangi gezegenler birbirine girmiş, vallahi ilgilenmiyorum. Sofi'nin Dünyası okuyan küçük çocuk gibi gezegenleri atlayıp direkt önemli tarihlere geçiyorum.

Almak istediğim, yapmak istediğim bir sürü şey var ve liste bile yapmıyorum.

İki aydan fazla zamandır her an taşınacak halde olduğumuzdan odam acınacak halde, umursamıyorum; ama orada zaman da geçirmiyorum.

Deliler gibi şarkı indirmek, dinlemek, müziklerimin bilgisayarlara sığmaması gibi hain planlarım var.
Deliler gibi alışveriş yapmak, giyinmek, aldıklarımın dolaplara sığmaması gibi daha hain planlarım da var (bu daha zor. Fashion's Night Out mudur nedir, ona mı gitsem? 1000 liradan 500 liraya inmiş olabilir D&G ceketler filan, ha-ha!)

Oyun oynamak istiyorum, hatta spesifik olarak bilgisayara counter yüklemek istiyorum, oynamak istiyorum botlarla da olsa.

Tamir ettirilmesi gereken bir sürü şey var evde.

Bense eve girip oturuyorum sadece. Boşvermişim boşvermişim boşvermişim dünyaya ve bu beni rahatsız ediyor.

Kendimi organize etme zamanı geldi; taşınılacak, temizlenilecek, tüm süprüntülerden kurtulunup yeni listeler yapılacak, bir plan içinde plansız yaşanacak ve o "snooze" tuşu, biraz daha uyumak harici tüm sebepler için unutulacak.

Bugün hava güneşli :)

Hrant Dink için yazı

Bugün, Hrant Dink'in doğum gününü kutlayamadığı gün, demiş Yekta Kopan.

Hrant Dink ile, doğumgününü hatırlayacak denli samimi bir ilişkim yok. Kendisini ve yazılarını belli birkaç yazı okumuşluğum hariç takip etmezdim, öldürüldükten sonra da belli birkaç yazı hariç takip etmedim. 19 Ocak'ta ve yıldönümlerinde sokaklara dökülmedim ve Ermeni olmadığım kadar Türküm.

Öte yandan, Cem Yılmaz'ın deyimiyle "pozitif bir nötrlüğüm var" Hrant Dink'e karşı. O şerefsiz avukat gibi ağzımdan köpükler saçarak Hrant Dink'i vatan hainliği ile suçlamıyorum. Üzüldüm, üzülüyorum hala ve bu işin sündürülmesine, o beyazbereliyi tutan maşanın hakkını bulamamasına çok kızıyorum.

Lakin...

Bunu da birçok şey gibi çok abartıyor insanlar. Ailem ya da köşedeki manav değil bahsettiğim. Boğaziçi çimlerinde oturan, reggae müzik yapan, entel, orta kantinde (eskisine tabi) düzenli olarak toplaşan insanlar. Biri kendini harcayıp "ülkedeki son güzel adam" diyor Hrant için; bir diğeri her şeyi boykot ettiği halde 19 Ocak'larda iki eli kanda olsa Halaskargazi caddesinde, öbürü çığırıyor hepimiz Ermeniyiz diye.

Bence; son güzel adam değil, son güzel Ermeni de değildi Hrant. Onlardan biriydi, bir gazeteciydi ve fikirleri nedeniyle öldürüldü. Uğur Mumcu gibi, Abdi İpekçi gibi ve hiçbir farkı olmadan.

Hani Atatürkçülük tartışılıyor, hani o putlaştırılıyor ya; "Atam sen kalk da ben yatam" olmaz ya... Türküm diyemeyen adamın temsili Ermeni olmaya can atması; Atatürk için yapıldığında dalga geçilen şeyle, şu an Hrant Dink için yapılanların çok benzer olması beni düşündürüyor: Bakalım bu trend ne kadar sürecek?

Huzur içinde uyu Hrant Dink. Ben sadece bu kadarını diliyorum.

(15 Eylül 2010, İstanbul)

yine hareket vakti / yine mi bamya



Ramazan'ın ortasında bir gece, saat 11'e doğru evde sigara biterse çıkar bir tekel bayi ararım, gider taksi durağına sorarım, beyefendi beyefendi yanıtlarlar. Şöyle yokuş yukarı yürür, hem hava almış olurum, hem de rengarenk bir işhanının önünden geçmiş...

Gece 1'de Kahve Dünyası'ndan yukarı çıkarken görebilirsiniz beni veya sabaha karşı 4'te arabamı nöbet kulesinin oraya park edip eve giderim, sokakta kimsecikler olmaz.

Burası Akaretler-di.

Yine kötü bir yere gitmiyoruz ama yine gidiyoruz, ne pis işmiş bu taşınma işi. Yine bamya, yine IKEA yolları görünür bize.

Yeni evimiz güzel, bu sefer daha bir aile evi. Aile çıkıyor içinden zaten. Mutfağından salona servis penceresi var, kapalı balkonu, koccaman bir antresi, gömme dolapları filan var. Ayrıca, evde hiç "iş" yok. Benim (olacak) odanın pembe duvarlarındaki çizgifilm karakterlerini boyayla sıvadık mı, ev bize hazır. Annem her ne kadar "sen çocuksundur biraz, boşver öyle kalsın" dese de yarı şaka, yok artık!

Bu eve kazık çakmayı planlıyorum, 3 yılda 4 ev değiştiren kuzenim de öyle. Şimdiden söyleyelim, sonra külahları değişmeyelim.

Eject!

Cumartesi günü bi çılgınlık edip lunaparka gittik. Uzun zamandır planlıyorduk zaten, şimdi çok spontanmışız gibi davranmayalım. Benim gidelim diye ısrar ettiğim karakterler ev kuşu olduklarından aramızda "gidelim aaaabi... ama bugün değil" tarzı diyaloglar geçip duruyordu, bu işi belirsiz bir zamana ertelemiştik sadece.

Ben onları beklememeye karar vererek Askı, Erce ve Gödekoğlu'nu koluma taktığım gibi sürükledim Bostancı'ya. Bayramın 3. günüydü, mahşer günü gibiydi ortalık ama bizim tek bir amacımız vardı ve onda da sıra beklemeyeceğimiz kesindi: Ejection Seat.

"Kalbi olanlar binmesin" diye bir şey var ya, işte ondan. Hoplaya zıplaya gittiğim lunaparkta ne zaman Erce ve Gödekoğlu'nu havaya uçarken gördüm, karnıma hafiften bir ağrı girdi. Kocaman kocaman kahkahalar atarak bastırdım korkumu biraz (deneyin, işe yarıyor).

40 metreden serbest düşüş! Sizi gerip atan lastikleri tutan direkler zangır zangır titrerken, o güvensizlik hissi içinde kalbinize adrenalin iğnesi yapılmış gibi uyarılıyorsunuz, pek fena. İndiğimde bacaklarım o kadar jöle kıvamındaydı ki düz yürüyemeyip depar attım bizimkilere doğru. Birkaç dakika sonra ben ve kalbim kendimize gelebildik.

Muhtemelen lunaparkın en az "yakan" ama en el yakan aleti, 5 bilet bayılıyorsunuz binmek için ama zaten bir kere binseniz yeter (mi acaba?)

Bir dahaki sefere görüşürüz :)


Bostancı Lunapark Ejection Seat @ Yahoo! Video

En sevdiğim sayı 6!

Sabah 6'da kalk, 6 dakikada Maçka'dan Şişli'ye var, 6. sırada yerini ve 6 sıra numaranı al, gerekenleri yap, 6 aylık vizeni kap.

Eylül sonu İngiltere'ye gidiyorum, 6 günlüğüne. 3 gün iş, 3 gün gezme. Pazartesi sabahı 6'da indiğimizde gittiğimiz işten ne hayır geleceğini gerçekten merak ediyorum.

Şimdiye dek yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır, aldığım biletler de alacaklarımın; o vizeyi bir ucuz biletle daha doldurmadan boş geçmeyeceğim. Yedim seni İngiltere!

1,5 Saatlik Geniş Zamanlar

Yumurta'yı izledik. Bu serpme kahvaltıdan atıştırın isterim, güzel bir başlangıçtı Yumurta.

Filmi izlerken Derya "bu filmi takip etmek zor değil aslında" dedi. O kadar yavaş akmıyor, demeye çalışıyordu. Sonra ben bir süre koptum filmden. Birkaç dakika sonra kendime geldiğimde hem aşağıdakileri düşünmüş, hem de filmi yakalayabilmiştim.

Sizin de öyle anlarınız oluyor mu bilmiyorum, ben bazen kendi kendime bir ağır çekime giriyorum. Eve giriyorum örneğin, anahtarı kapının arkasındaki kilide sakince sokup çeviriyorum. Yavaş yavaş üstümü çıkarıp koltuğa oturuyorum, kendimi atmadan, ve televizyonu açmıyorum ki benden hızlı akan bir şey olmasın evde. Sonra, boş boş pencere önünde duruyorum. Suyun kaynamasını beklerken lavabonun başında, tezgaha dayanıp boş boş bakıyorum.

Bunları bilinçsizce yapıyor olmayı ve bu aheste hayatın ayırdına varmamayı isterdim.

Bir çamaşır makinesinin karşısına oturup dönüşünü izlemeyeli, bir sütü (kaynamasını başında durup beklemediğim için) taşırmayalı, çok yavaşça yürümeyeli, bir deniz kenarında ne zaman kalkmam gerektiği endişesi taşımadan oturup denize, Kız Kulesi'ne veya arkamı verdiğim çitlerden 1. Yurda bakmayalı çok zaman oldu.

Giderek hızlanıyor, giderek hayat yavaşlığındaki filmleri daha da izleyemez hale geliyoruz. Ve bu filmleri, yaşamı olduğu gibi gösterdiği için değil, yaşamaya zaman olmayanı gösterdikleri için seviyoruz.

(13 Eylül 2010)

Dalında duran hikayeler

Alternatif çimler dönüşü bir iftar trafiği sonrası Barbaros'tan kopturup iniyordum. Huzurlu olduğumu sanarken huzursuzdum belli ki, arkamda bıraktıklarım beni ekseri huzursuz ediyor. Azıcık mutluydum aslında, şimdi yalanım yok. Gururluydum veya, bu da olabilir. Farklı hissediyordum kendimi, farklı olduğuma inanmak için bir nedenim yoktu (nedenim vardı da, ben inanmıyordum) ama kendimi, kendi her zamanki halimden değil, başkalarından farklı hissediyordum.

Müzik dinlediğimi sanarken de düşünüyordum belli ki, çat! bir flaş çaktı gözümün önünde. Bir hikaye. Elim ayağıma dolaştı, zaten ben bu hallerde bir gün kaza yapmazsam iyidir. Arabayı park edip telefona not aldığım zamana kadar gözüm kararmış, oraları hatırlamıyorum.

O, çok güzel bir hikaye olsun diye diledim. Heyecanlandım, elim telefona gitti hemen. Daha dalında duruyor hikaye, çünkü yazamıyorum, çünkü o minicik hikaye bir ilham bekliyor.

Ancak gerçek hayatta bir son bulunca sonlanacak hikayelerim var. Marifet onları sonlanmış gibi yazmakta.

Marifet ilhamını kendi içinde bulmakta. Olmaz, inan bana olmaz; hikayedeki kahramanın gerçekte kahraman olmasını beklersek, işimiz var...


(13 Eylül 2010, Akaretler)

Ar-

"Ve"yle başlayan cümlelere inanırım ben.

En büyük arsızlığım da budur hayata karşı.

tek mi çift mi

ben tek başıma bir insan olarak kendime yetiyorum da,

çiftlere yetemiyorum, onu napıcaz?

bu züğürt tesellisi değil, beyzamın tespitiyle, bekarlığın mutsuzlukları başıbağlınınkinden daha hafif oluyor gerçekten de. kafayı takacak daha az şey oluyor, tatile gittiğinde surat asamıyorsun "o bana bunu dedi, ben şöyle tepki verdim"lerin olmuyor. kafana estiği gibisin, tek kişilik yaşıyorsun çünkü.

tek.

ama teksin işte. istediğin kadar orayı burayı ara, teksin. sinemaya giderken, maç izlerken (ki sinema zevktir ama tek başıma maç izlemekten nefret ederim), dışarıya çıkarken, tek dam olarak bir mekana girebilirken teksin.

oysa onlar değil.

çiftlerin yanına uyduramıyorsun kendini. onlar kahvaltıya gidiyor, yemeğe memeğe; birinin kız arkadaşı gelmiyorsa öbürününkü de gelmiyor, erkekler gecesi - kızlar gecesi diye ayrılıyor normalde hepsi birbiriyle görüşen insanların akşam vakitleri. ne erkek, ne kız ne de bir çiftin teki olarak, öyle nereden çıktığı belli olmayan tek çorap gibi kalakalıyorsun.

çift.

sana diyorum, çift? ben senin gibi miydim, yok yok değildim dimi? hatta olamadığım için, dimi?

aaaaaaaaaaaah.

içine içine nefes aldığım koca boşluk, temassızlıktan... bir sevgilisiz, bir iyi arkadaştan yoksun, bir anneye bilerek mesafeli. dünyaya mesafeli. hareketlerim karşımdakinin gözünde gördüğümle kısıtlı. elimi uzatıp, geri çekiyorum.

hiçbir şeye tam anlamıyla inanmıyorum.

ve ben artık peluş hayvanlardan gerçekten nefret ediyorum.

Feverandum

... 11 Eylül Türkiye - Sırbistan maçı da ne maçtı be, dimi? Lakin konumuz, şu yazıyı yazma sürem boyunca bu değil.

Bugün gittik oyumuzu attık. O kadar feysbukta çıldırmasına gerek yokmuş kimsenin, sandık görevlileri uyarıyor zaten mürekkep dışa gelsin de patates baskı olmasın diye. Allahım, komplo teorisi gözlükleri takmış insanlardan vallahi ben utanıyorum artık ya; mesela Gandhi Kemal oy kullanamamış, birileri diyor ki "bunun arkasında kesin bir şey var". Ne var ulan, ne var? Yapacağı tek şey, kimlik numarasını bir siteye yazıp bakayım benim seçmen listesinde adım var mı, diye bakmaktı. Referandumla yatıp kalkan adam bunu yapmayı unutursa sokaktaki adam ne yapsın?

Yemin ediyorum yaka silktim. Tartışmalardan çok, bu eziklenmelerden.


Bu yazıyı bana yazdıran, bi arkadaş tarafından retweetlenen bi twitter yorumu ama, çocuk tekrar twitlensin diye yazmış belli ki. Popülarite arttırıyor, feysbuka falan da yazmış aynı şeyi böyle ordan twittera referans veriyor, bi seviniyor bi seviniyor ki sormayın. Tabi herkesi kendim gibi addettiğimden 17 yaşında veya o civarlarda biriyle karşı karşıya olduğumu idrak edemedim. Aklıbaşında daha17'leri tenzih ederim efendim, gaz o yaşın gazı demek istiyorum.

Çocuk demiş ki: "Sahiller ve Trakya olarak Türkiye'den ayrılmak istiyoruz."

Ağzımdan ilk çıkan şey "siktir git" oldu ama diplomasi, business writing skills falan, oturup sakince şunu yazdım: "sahiller ve trakya olarak türkiye'den ayrılmak" isteğinin, kurtlar vadisi senaryolarından farkı ne? :) bireysel cumhuriyet rulez, dimi?

Çocuk cevap verdi: "şöyle bi farkı var: onlar doğuyu istiyor, ben batıyı."

Bravooo! Kafaya gel. Tık tık tık, eyi günler.

Olay bölmekse, sağdan da bölsen aynı, soldan da. benden olmayanlar gitsin kafası, dedim çocuğa. Bi yandan da kendime diyorum ki fazla bile muhattap oldun, bırak ya sen mi değiştiricen sanki, falan. Nitekim, çocuğun içindeki faşizan alyen gibi fırlayıp "anne baba anlaşamadığı zaman bazen boşanmaları çocukların sağlığı açısından gereklidir" buyurdu.

Tamam dedim, zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Teşekkür ettim, başka sorum yok dedim, sanal sanal topukladım.

İşte size anlattım ki hep beraber gülelim, eki eki eki.

***

Bu 12 Eylül'de hayvan gibi yağan yağmurun, askeri müdahale döneminde yargılanan, işkence gören, haksız yere asılanların analarının gözyaşları olduğuyla ilgili bi manşet, hadi bilemediniz bi yorum bekliyorum. Sevgili RTE; sandıklar kapandı gerçi ama bi tur daha ağlamanı istiyorum. Son bi... Benim televizyon kapalı şu an, böyle bir şey duyarsanız haber verin lütfen.

Ha bi de unutmadan, Tunceli'den çıkan yüksek hayır oyunu sosyolojik olarak irdelesin bana yetkili birisi, hadi koçum.


(Tabi ki 12 Eylül 2010, İstanbul)

Like a virgin

İnsan işaret ettiği bir şeyin başkalarınca beğenilmesini istiyor. İçinde hiç parmağı olmayan bir şeyi keşfeden kişi olmak gibi; bir kıta veya bir youtube videosu.

Birilerine bir film izleten ve en çok güldüğü sahnelerde yanındakiler gülüyor mu diye bakan, insanlar da kendileri kadar etkileniyor veya üzülüyor mu diye dikkat kesilen kişilerden biri benim. Kendimi filmlerle değil, filmi izlettiğim kişilerle özdeşleştiriyorum ve aynı şeyleri hissettiğimizi gördüğümde kendimi iyi hissediyorum. O kişiyle bir olmuşum gibi.

Bundan daha çok sevdiğim bir şey varsa o da birinin benim yanımda (yanıbaşımda) benim yazdığım bir şeyi ilk kez okuması. İsterse hiç sesini çıkarmasın, nefes alış-verişinden anlarım ben, kalp atışıyla bir olurum. Heyecanlanırım, acaba beğendi mi, diye. Acaba kendisinden bahsettiğimi anladı mı, veya kimden bahsettiğimi düşündü, diye.

Yorumsuzlukların sebebini biliyorum; beni etkilememek. Israr da etmiyorum.

Tek istediğim o nefesi duymak.


(11 Eylül 2010, Akaretler)

* Görsel için teşekkürler B. (http://buwlcin.deviantart.com/)

2010 Yemeksepeti Türkiye Senaryosu


İlham için Kurtlar Vadisi'ne teşekkürler.

naçizane: isim sorunsalı

Kuzenimin çocuğu oldu, adını Ecem koydular. Bir daha oldu, adını Berke koydular. Annem bu ikincisini haber verdiğinde artık dayanamadım: "Berke ne be, neden Berk değil?"

Neden Ece değil de Ecem? Ebeveynlerin bir kısmı çocuklarının sevilmeyeceğinden korkup, tüm dünya için gereksiz bir iyelik ekliyorlar çocuğa gibi geliyor bana. Belki o benim ecem değil, niye böyle seslenmek zorundayım çocuğa? Ya da bu kızı ileride sahiplenecek olan adama neden Ecem'im dedirtiyorsunuz, tövbe yareppim.

Daha kötüleri var tabi; Aşkım var mesela. Erkek adı bu, bana kalırsa köpek adı bile olmamalı. Durduk yerde aile faciası yaratmaya ne gerek var sanki, hayatın stresi kendine yetmiyormuş gibi. "Telefon mu çaldı, kimdi o?" "Aşkım" "Ne diyosun lan sen?" Ehehe...

Bugün bu işi yazıya dökmeme sebep olan şey, bayram ziyaretinde her konuyu torunlarına getiren akrabalarımız. Torun sevgisi rulez, tamam da, çocukların adı İlayda ve Alara. Sonra kızınca kızdı oluyor efendim, bu çocuklar Türk. Bildiğin Kadıköy Şifa'da falan doğmuşlardır. Ama isimleri gören, Olimpos'ta Zeus'un eline doğmuşlar zanneder.

Nedir yani, orijinal isim bulma telaşında mitoloji romanları mı hatmediliyor, yoksa benim bilmediğim bir şey mi var, "İlayda bizim rahmetli babaannemizin ismiydi, çok severdik kendisini" gibi filan. Bilmiyorum, benim babaannemin adı Lütfiye'ydi, halbüse ben de Nişantaşı çocuğuyum?!

Yılmaz Erdoğan Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar'da der ki, "dedenin adı Recai olur, çocuğun adı Berç olur." Eh, bu İlayda'lar, Alara'lar da ileride torun sevecek. Ben o torun olsam yemin ediyorum ciddiye almam büyükannemi. Sonra da büyüklere saygı yokmuş, amaaan...

Hiçbir dilde aşk

Haybeden Gerçeküstü Aşk'tan hareketle: Aşk illa bir şey "edilecekse", tarif etmek, içine etmekten daha zordur, demek istiyorum.

Yok, yok, yok... Bu gece güzel şeyler konuşma gecesi.

Ne düşünüyorum biliyor musun? Aşk bazen sadece, üstüste düşen iki metal para bir çeşmenin içindeki... Biri birinin vargücüyle fırlattığı, diğeri bir dostun bir dost için tüm iyi dilekleriyle attığı; ama üstüste düşen iki para, döne dolaşa, bir eylül akşamında, mesela.

***

_ Ben de çok yakışıklı değil de, böyle sempatik adamları beğeniyorum.
_ Mesela?
_ Ya mesela bi çocuk vardı ya, Binbir Gece'de Tardu Flordun'un kardeşini oynayan...
_ Mert Fırat mı? Oha kızım, çok alçakgönüllüymüşsün, "sempatik" anlayışını sevsinler. Çocuk hayvan gibi yakışıklı be!

(Temmuz 2010, Aya Yorgi - Çeşme)



Testosteron oyununda izlediğimde etkilenmiştim ben bu adamdan. Bugün, Sibirya kurdu gözlü Saadet Işıl Aksoy'la izledim onu; seyrettim demek daha doğru, bana iki şey çıktı bu seyirden: Biraz korkageldiğim bu kıza insanın içinin ısınabileceği, hep etkilenegeldiğim bu adamın genç oyuncular arasından sivrildiği.

Başka Dilde Aşk'ı izledim, gecikmeli izlediğim ve iyi ki satın aldım dediğim filmler arasına koydum.

Birinin dizine yatmak, bir hikaye anlatmak zor. Hikayeyi konuşmadan anlatmak, paha biçilemez.


Televizyonda görsem izlemeyeceğim ay lav yu diye bir filmin çıkış cümlesini duydum bugün: "Aşk her dilde yazıldığı gibi okunur."

Başka dilde aşk değil, hiçbir dilde aşk okunmaz.

Bunu benim söylemem garip kaçacak belki, belki birçoğundan çok ama... Bazen sözcükler çok gereksiz.

Öpüşmenin, sevişmenin, bakışmanın, sarılmanın... aşkın dili de yok, kemiği de.


(10 Eylül 2010, Akaretler)

Bir sözcük.

Bir gün bir gün bir feysbuku açıp "özledim seni..." diye bir cümle görüyorsun. Çok alakasız. Önünde "reis naber?" yazması bile değiştirmiyor hiçbir şeyi.

Aklındakini hemencecik söyleyiveren, çekinmeyen ve etrafındakilere böyle ufak ufak mutluluklar bahşeden insanlara bayılıyorum.

Bir sözcük böyle, kolpa reklamlarda inatçı yemek artığının ortasına düşen bulaşık deterjanı damlası gibi kaçırıveriyor tüm olumsuzlukları.

Boykot kafası

Referanduma çok az kaldı. Basketbol Şampiyonası veya U2 konseri bile gözümün önünde bu kadar yer kaplamıyor.

Bir süre önce tepemin attığı bir vakit bir şeyler yazdım bu konuda, onları tekrarlamak istemiyorum, şuradan okunabilir. Derdim, kabustan uyanırcasına hayııııır diye yırtınanların, oy kullanma konusunda tatillerini bir gün eksik yapamayışı, "ıııh zaten yüzde 60 evet çıkacak" deyip fırk fırk limonatalarını içişleri, filan. Tss...

Tamam, bu bir tercih. Oy kullanmamak bir tercih. Oy kullanmamak için saçma veya değil birtakım sebepler bulmak ve sunmak da bir tercih, (umarım kesilecek olan) cezaları verip gönül rahatlığıyla oturmak da. Benim katlanamadığım şey, söyleyecek bir şeyi olanların boşa konuşuyor olması. O laflar, o gereksiz propagandalar sandığa değil, uzaya gidiyor ve ben bu boşlukta heba olan görüşleri dinlemek istemiyorum. Tüm dünyayla, gizli oyla dahi olsa paylaşmak istenmeyen tercihi hiç ama hiç merak etmiyorum. Ne emmeye, ne gömmeye yok bu müessesede.

Burası fikirlerimin at koşturma yeri ise söyleyelim: Ben bu sefer boykota inanmıyorum. Bu bir genel seçim değil, yerel seçim değil; kötünün iyisini seçmek zorunda olduğumuz, "aman işte bunlar olmasın da nolursa olsun" diyebileceğimiz bir yer değil. Anayasa değişiyor; istiyor musun? Evet. Hayır. İki seçenek. İstediğim olur veya olmaz, bilemem. Ama bir fikrim var ve terazinin bir kefesinde "özel ayrıcalıklar", diğer kefesinde de şöyle bir beyanat var, evetçinin önden koşanının ağzından, direkt ve yorumsuz:

"İnanın ayaklarımızda pranga var. Biz prangaları çözemediğimiz sürece, sizler belki dışarıdan zannediyorsunuz ki, parlamentonun yüzde 65'ine sahipsin çöz de git! Neyi çözüyorsun?Türkiye'de parlamentonun da, yürütmenin de üzerinde bir yargı gücü var. Seni engelliyor. Ben bugün vali ataması yapamıyorum. Seni engelliyor. Atadığım valiyi geri iade ediyor aynı anda. 23 kere bir müdürü geri iade ediyor. Ben bir yürütme ve hükümet olarak, istediğim müdürü istediğim yere atayamazsam, istediğim valiyi istediğim yere atayamazsam, bu ülkede ben nasıl icrai faaliyet yapacağım? Halkın karşısına o mu geliyor, ben mi geliyorum?.. Yarın beni siz yargılayacaksınız, vatandaş yargılayacak. İyi yaptın kötü yaptın diye bana diyecek olan kim. Onlar halkın karşısına çıkmıyor ki, ben çıkıyorum halkın karşısına. Hesabı veren ben, ama gelip bana zulmeden de o. Bu böyle yürümez. Onun için bu anayasa değişikliğine evet istiyoruz."

Oldu.


(09 Eylül 2010, İstanbul)

Bilgisayarımla evliyim.

Bildiğin evliyim.

Neyse ki oyun moyun değil derdim. Warcraft veya Knight Online için saatlerce kendimi heba etsem, ilk ben kendime kızardım (ama counter oynamayı özlüyorum, o ayrı).

Bugün yakın bir arkadaşımın feysbukuna baktım, haftalar öncesinden farklı hiçbir şey yoktu. Çok değil, daha bir yıl önce oldukça sık aralıklarla, telefonla filan feysbuka girdiğini düşünürsek ilginç bir durum gibi görünebilir. Aslında çok basit bir açıklaması var: Manita yaptı.

Ben de twitter hesabı aldım. Feysbukla aramız o sebepten limoni.

Aslında twitter'ı saçma bulma dönemini atlatmam uzun sürmedi. Paylaşım açısından feysbukun tam bir çöplüğe döneceği, şeklinin değiştiği ilk andan belliydi: Kişilerin kendilerinden ve feysbukta olma nedenlerinden (fotoğraf, kişisel bilgi ve görüş paylaşımı vb) çok youtube, hatta alkışlarlayaşıyorum videolarının ve Yılmaz Özdil köşeyazılarının gözümüze sokulacağını yeni Anasayfa'sı ile feysbuk bangır bangır ilan etmişti vaktiyle. Ben de eskiye dönmek isteyenlerdendim ama ne yazık ki böyle bir opsiyon yoktu. Böyle yerler totaliterdir.

Twitter, içinde bulundularını ellerinden telefon düşürmemeleriyle yakinen bildiğim dostların, takip etmek isteyebileceğim şeyler paylaşacaklarına güvendiğim an sempatimi kazandı. İlla kaliteli bir şey izlemek gerekmiyor, insan bazen akıl dolu bir tespite veya bir veryansına tanık olmak istiyor. İtiraf ediyorum, bana düşünmek için çok malzeme çıkıyor, yazmak için belki daha az.

Lakin, "yakında alacağım" dememin üstünden bayağı zaman geçti. Bunun iki nedeni var, iki kişi. Biri, twitter açarsam başından kalkamayacağımı söyleyen biri, diğeri de blog okuyamayan "amman twittera sarma, çarşaf çarşaf seni takip etmeyelim" diğeri. Eh, ben kimdim ki karşı çıkayım?

Diğeri, bir gün bloguma göz atmaya karar verip bana "Twitter hesabı alsana." dedi. Aldım. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun efendim, alışma dönemindeyim, öyle böyle bir güncelleme çılgınlığı içinde değilim, olacağımı da sanmıyorum, burayı boşlamaya da hiiiç niyetim yok.

Feysbukla çok işim yok diye ilişki durumum değişti sayılmasın; ben de bilgisayarla takılıyorum, yer yer seviyesiz bir ilişkimiz var (ayrıca her ilişkinin yer yer seviyesiz olması gerektiğinde hemfikiriz), mutluyuz.

"Şey" kadar zor bir şey


"Her şey insanın elindedir. Onun için sık sık elinizi yıkayın."
Stansilaw Lec

Öğretemedik abicim: "Şey" ayrı yazılır.
Siz de iyisi mi elinizi yıkayın.

Rutin.

Ankara'ya her gelişimde sevecek bir yan arayıp bulamıyorum; bu sebeple de belli bir rutini yerine getirip, olabildiğince hızla geri dönüyorum. Daha öğle vaktinde ve İstanbul'dakinden daha iç ısıtıcı bir güneşe nail olmama rağmen sıkılmaya başlıyorum. Evet tabi ki iş yapıyorum, yalnız da değilim ve bir kalorifer tepesinde de değilim (bir kalorifer tepesini masa olarak kullanmak zorunda kaldığımız da oldu vaktiyle), sakin sakin çayımı kahvemi içip işime bakıyorum, ama... Ankara'dayım ve bu gerçek beni huzursuz ediyor.

Uçaktan indiğimde nasıl bir rutinin içinde olduğumu fark ettim. Özellikle Ankara'da ortaya çıkıyor bu, çünkü rutini bozacak bir şey yok. Örneğin Trabzon'da uçaktan indiğinizde taksi bulamayabilirsiniz ve hayatınıza böylece bir heyecan katılmış olur. Trabzon böyle bir yerdir; taksiyle Rize'ye gitmek istemediğiniz sürece gidilen her yer şöföre yakın gelir. Adana'da taksici amca sizi hep başka başka yollardan götürmesin diye birini ararsınız, yine heyecan olur (Cüzdanımda herkesten çok taksici kartı var ve hepsi başka şehirlere ait. Mutluyum.) Etrafınıza baka baka gider, kocaman bir cami, güzel bir kebapçı filan görürsünüz. İzmir'de Alsancak'ta taksisiz kalıverirsiniz; hava, saçınızın boyasını beyaz gömleğinize akıtacak kadar sıcakken, girdiğiniz kapıdan ve randevulaştığınız saatten bir tişört alım süresince dönüş olmamasına lanet edersiniz. Hani o Ankara'nın Ulus'undaymışçasına çirkin bir sokaktan girdiğiniz hastanenin diğer kapısından çıktığınızda bir Koton mağazasıyla karşılaşmak cenabetliğinize öfkelenmenize neden olur. Lakin öfkelendiyseniz, yaşıyorsunuzdur.

Oysa Ankara'da bunların hiçbiri olmaz.

Sabah 7 uçağı dolu, 8'e aldım bileti bu kez. Evimin dışında uyuduğum zamanlar hariç, asla 15 dakikada evden çıkabilen biri olamamama rağmen, kıyafet seçimini illa ki sabaha bıraktım yine. Sabah pencereyi açıp havaya bakmak ve öyle giyinmek adet oldu bende. Sanki sabahın altısında hava bana bir ipucu verecekmiş gibi... Ama olsun. Makyajsız çıktım her zamanki gibi evden. Evden makyajsız çıkmak adetimdir böyle sabah körlerinde, bir keresinde Sinem'lerden okula giderken ve yine o "bakım, bakım" diye ışıldarken sormuştum, hiç makyajsız çıktığın olmadı mı evden, diye. Olmamış. Tevekkeli değil, benim aksime evinin dışında kalmayı hiç sevmezdi. İnsan kaplumbağanın evini taşıdığı gibi o kadar makyaj malzemesini, kremini, ojesini filan yanında taşıyamaz ki!

7'de havalimanında, önümde çayım ve elimde bilgisayar çıktısı bir tomar kağıtla oturuyordum, en üstteki kağıtta Albert Camus'nün "Anlatmamak onursuzluktur." sözü yazıyordu. Soğuttuğum çayımı uçağa tam zamanında yetişecek hızda içtim, toplandım, koltuğuma yürürken bir yastık kaptım, F'e oturdum ve uyumaya başladım. Uyandım, portakal suyu içtim, tekrar uyudum, tekerlekler yere değdi, tekrar uyandım. Uçaktan indim, aynı tuvalette makyajımı yaptım, üstüme dökülürse bir faciaya yol açmasın diye kaynar olmayan ayılma kahvemi aldım,
_Takeaway mi?
_Evet.
taksiye bindim,
_Fişiniz var mı?
_Evet abla.
_Hacettepe Hastanesi'ne gideceğiz.
_Peki hocam.
aylardır aynı yerde dikili AnkaMall reklam panosunun ve havalimanının hemen çıkışında kimin alıp bahçesine koyduğunu bilemediğim adam boyu Mickey Mouse veya gerçek boyutta at heykellerinin satıldığı pazaryerinin yanından geçerken bu satırları düşündüm. Defalarca aynı yere gidip gelen bir monitörün rutini, başka kongreler için başka başka şehirlere giden bir ürün müdürününkine, arada bir saha ziyaretleri yapan bir medikal müdürünkine benzemez. Her çalışma, kendi içinde aylar süren bir döngü demektir.

Bu döngüyü kıran tek şey, çok yakında herhangi bir mevzuata bağlı olmadan çalışacak olma endişesidir. 1 Ekim'de yönetmeliğimiz iptal edilmiş olacak. İşimiz insanla olduğu için, insanın vücut bütünlüğü yasayla korunmak durumunda olduğu için, yönetmelik denen şey bir yasa olmadığı ve meclisten çıkmadığı için ve bu işler öyle akşamdan sabaha, bir haftadan diğerine hallolmadığı için, hafif panikte, belirsiz hallerdeyiz.

Heyecan diyorduk... Heyecan mı istiyorsunuz? Klinik araştırma yapılamayacak bir memlekette klinik araştırmacı olun.

(07 Eylül 2010, Ankara)

sarı kapaklı bir kasetin anısı

Müziksiz olmayan bu gibi gecelerde listeler değişen moda göre hallaç pamuğu gibi atılırken uzun zamandır dinlenmeyen şarkılar da dinleniyor. Ne kadar uzun zaman aramıştım ben bu şarkıyı; grooveshark sağolsun çıkardı karşıma: Roy Vedas - Fragments of Life...

... ve sırada Jennifer Paige - Crush. Bir tane vardı bende de; evlerine gidip İntertoy'un masaüstü (yemek masası üstü) futbol oyununu oynamak bile bir zevkti. Hele aynı takımda olursak, değmeyin keyfime, lost in kaleidoscope skies!

Ama o dans grubuna seçilmişti, ben değil. Ben de, hem de hareketleri hiç şaşırmadan Macarena yapıyordum halbuki... Macarena şarkısının sözlerinin gerçek bir dile ait olmadığını yeni öğrenip şaşırdım: Rebel Moves acaba onlardan mı esinlendi ki?

Sarı kapağında ampul olan bu kaseti 1996 yılında Valikonağı'nda Altuğ Müzik'ten aldığım günü hatırlıyorum, en az şarkılar kadar net. En az, o zamanlar hoşlandığım çocuk kadar net.

...Where do you go (my lovely), ama tüm crushlar saman alevi gibidir ya, gerçekten aşık olduğunu zannedene kadar - amaaan, neyse şimdi. Yaşarken, geriye dönüp bakınca güleceğimizi söyleyenlere sinirlendiğimiz, insanı öldürmeyen, süründürmeyen minik minik kalp ağrıları.

O gitti, ben kaldım, o bitti; and all that I can see is just a yellow lemon tree...
Malt'ın dediği gibi aşk biter, yenisi gelir eskisinden beter.

(03 Eylül 2010, Yuva2)

naçizane: WTF?!

Bir alışkanlık var bizim meslekte, daha önce yapılmamış her şeye NTF yazıyoruz. NTF dediğim, Note to File. Bir yazıyı neden iki kez gönderdiğimize dair NTF, yazım veya tarih hatası için NTF, ona buna NTF.

Bu hikayede zurnanın zırt dediği yer benim için şu: "Yaptığımız inceleme sonucunda bu dökümanı bulamadık." demek için NTF yazmak. Ulan. Bulsaydın? Bu bir özür mü, bahane mi, yoksa yapamadığı veya vaktiyle yapılmayan işi karşındakinin gözüne sokmak mı?

Bana kalırsa, ki meslektaşım Derin de bana katılmaktadır; her şeyin en başında tek bir NTF yazmak gerekir: "Bu çalışmanın arşivinde bir sürü dökümanın eksik olacağını şimdiden kabul ediyorum", imza, tarih.

O da olmuyorsa, bunca saçma şey için olsa olsa WTF yazmak gerekir, soru işareti, ünlem.

serendipiti.

O otobüs Şampiyon Kokoreç'in önündeki durakta öyle biçimsiz durmasaydı ve ben onu mecburen beklemeseydim, tam Akaretler'e dönerken sıraevlerin ışıklarının teker teker, ev ev yanarak tüm yokuşu aydınlattığını görmeyecektim. O akşamım güzel geçmeyecekti.

Masamda zımbamı bulabilseydim, üst kata çıkıp kırtasiye dolaplarını karıştırmayacaktım. Ağzına kadar plastik dosya dolu bir dolabı açınca o eski plastik topların kokusunu duymayacak, içime çekebilmek için kafamı iyice dolabın içine sokmayacaktım. Aaah o plastik top kokusu ve bilimum kokular; yanmış kibrit, mum, hafif bir tütsü, uhu, tiner hatta.

Bir e-maile cevap verseydim, tüm öğle tatilim evlilik muhabbeti içinde geçecekti, almak için kenara yazdığım bir kitap olmayacak, kimseye belgesel önermeyecektim. İçim hiç cız etmeyecek, hiçbir şeye gülmeyecek, güldürmeyecektim.
*
Ne bir saniye erken, ne de geç.
*
Yaşadığını hissetmek için, tam zamanında.

çık.

Hay kafamı sikeyim, diye uyandım bu sabah. Yeter artık. Çık hayatımdan. Gerçekten çaba harcıyorum, gerçekten, bitmesi için de, bittiğini göstermek için de. Rahat ol diye, rahat olayım diye.

Rüyaların kontrolünün bende olmayışından nefret ediyorum. Kontrolü bende olmayan rüyaları hatırlamaktan da.

Hay kafamı sikeyim, diye döndüm yerime bugün. Yeter artık. Çık hayatımdan.

üç eylül akşamı

yüksek dozda insan almak vücuda, sanki. bir yere kadar mutlusun: yalnızken mutlusun, yalnız gibiyken; işeyerek senin olduğunu belirlediğin yerlerde uyuklar veya muhabbet ederken, aç, açıkta, harman veya yalnız değilken de mutlusun... fakat yalnızlık nedir ki?

Eskiden derdim ki; insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey,
yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.
Goethe

bir düşünceye sahip tek insan olduğun ve karşında bu düşünceyi en azından anlatabileceğin biri bulunmadığı hissi (bkz. duvara konuşmak) kadar yalnızlık iteleyen bir durum olamaz.

istediğin yere gidebilme özgürlüğün, olmak istemeyebileceğin yerlerde de olmana sebep oluyor. sağlamıyor, sebep oluyor; bu aradaki fark ise sen hariç kimsenin umrunda değil.

bir, iki, üç eylül akşamından ikisinde evimin dışında uyudum. iki gece, iki şey geldi aklıma.

ilk gece, hamile olduğumu öğrendiğimde ilk kime söylerim diye düşündüm. eşim hariç tabi. aslında güzel bir geceydi, hayatına yazma harici hiçbir hobiyi sokacak hali olmayan biri için hızlandırılmış fotoğrafçılık kursu; gez göz arpacık, çat! şimdi bi film, bi de pil almak lazım.

ikinci gece, çift kişilik yatakta tek başına uyanmanın insanın yaptığı yapacağı tüm secret'ın içine edeceğine karar verdim. o gece, hem evim ilaçlı olduğu için içinde uyuyamayacağım, hem yalnız olmayı kaldıramayacağım için evde değildim; lakin gerçekten ama gerçekten ağzımı açmak dahi istemediğim, hani birisi bir şey söylese cevap vermeden boş boş yüzüne bakmak istediğim bir geceydi eve dönüş yolum ve sonrası. bu sefer yaptığım satışa değmedi yemek muhabbeti (risk nedir? budur.) ama en azından adamımı üç çiftin arasına eskortsuz yollamadım.

eskiden, etrafta en az benim kadar muhabbete dahil olabilen kız ile rekabet içine girdiğim için karılı kızlı ortamları sevmediğimi sanardım. kendime konduramasam da, hissiyatım böyleydi. cumartesi günü tam teşhisi koyarak anladım ki, ilgisi yok. tek kız olma derdi değil benimkisi. öyle olsa askı en iyi kız arkadaşım olamazdı zaten.

kızlı ortamların sevmediğim birkaç yanı var: erkeklerin birbirleriyle konuştukları kadar rahat olamadıkları ortamlardaki uzun sessizlikler, kısıtlılık hissi (dilinin ucuna kadar gelen 'özet geç lan piç'i bir kıza söyleyememek gibi), mıçmıç sevgili tiplemeleri veya en bi asi görünen erkeğin dahi ortamdaki dominant kızın hegemonyası altına girmesi (aslında bunu izlemek zevkli oluyor çoğunlukla; ama kısa bir süre sonra yoruluyorum).

ama en çok, çiftli ortamların istemsiz evlilik geyiğinden feci şekilde sıkıldım. hiçbir zaman evlilik konusunda negatif veya pozitif bir uçta durmayan biri olarak, evlilik üstüne konuşulmasından sıkıldım. yalnız kalma korkusuyla evlenecek olan; asıl bu kadar düşündükleri için evlenmeyeceklerini, veya asıl bu kadar düşündükleri için evlenmemeleri gerektiğini fark edemeyen çiftlerden sıkıldım.

"ben aslında evlenmek değil, onunla evlenmek istiyorum. onunla ayrılsak, ben yine evlenmek istemeyeceğim" duymak istiyorum, başka kaynaklardan duydum da, demek ki imkansız değil.

bir de tabi, sanki tüm bunların çok dışında duracakmışçasına canımın içinin lagaluga yapması. tüm sosyal ortamların kıyısından köşesinden rahatsızlık duyan adam; ben görürüm seni. daha zaman var.

sıkıldım, normalde inanılmaz keyif aldığım muhabbetlerin döndüğü gruplarda yanında kız arkadaşı olduğunda kişilerin suspus oluvermesinden... ama insan zaten kız arkadaşını arkadaşından öteye veya beriye -ama kesinlikle aynı yere değil!- koyma ihtiyacı hissediyorsa o buluşmalarda her şeyin eskisi gibi olması olası değildir. biri çıkıp ben sana anlatamadığımı kız arkadaşıma anlatıyorum dediği anda, kim bilir kız arkadaşına anlatamadığın neleri de dışarıda konuşuyorsun, diye düşünürüm.

oysa bu da imkansız değil. arkadaş olunabiliyor, insan hep başka bir yüzünü göstermek zorunda olmuyor sevgilisine ve arkadaşlarına; hep aynı insan olabiliyor. sevgilisinin yanında da bu yazdıklarımı konuşabiliyor...olmalı. ifade özgürlüğünü kısıtlayan ilişkilerden her daim kaçmaya çalışan insanoğlu nasıl bağlansın ki karşısındakine? neden bir ilişki içinde dursun?

(yalnız

kalma

korkusuyla)

kabullenemiyorum. olamaz. olmayacak.

...sen korkaksin. Kendinden korkuyorsun, degisiklikten korkuyorsun. Kurdugun bir sistem icinde guvende hissediyorsun, o kurgudan disari cikmayi istesen de yapacak cesaretin yok. İslerin daha iyiye gitmeyecegini nerden biliyorsun? Kendini bastiryorsun. Kendi kendini yiyorsun, saga sola yazi yazarak bastirmaya calisiyorsun, ama olmuyor iste...

hala sağa sola yazı yazıyorum, ama...

o kadar da korkmuyorum.

o kadar da değil.

çift kişilik yatak almayabilirim. hamile olduğumu öğrendiğimde kimi arayacağımı da kesinlikle bilmiyorum.

neyse canım...

belki benim kağıt param, bi şekilde döne dolaşa, yine benim cebime girmiştir.

Koçlar için hareket vakti

Susan Miller akrepler için bu ay ne demiş bilmiyorum ama koçlar için hareket vakti geldi: Taşınmaya kesin olarak karar vermiş bulunuyoruz. Biz bu evin içinde yaşarken, o parkeler yerinden sökülemez, mümkün değil, zira daha sökülmeden dahi evde bir akrep gördük.

Dün gece A.S. (Akrepten Sonra) dışarı çıktık kuzen ve sevgilisiyle. Yıldız Posta Caddesi üstünde Fish of North diye bir balıkçı var, bir balıktercihetmez olarak ben bile ne yiyeceğimi şaşırdım. Başlangıçlar, garnitürler en az yemek kadar iyiydi, tatlılar da öyle. Kah mutlu (makara tukara) kah hüzünlü (ev) bir sohbetin sonunda kalkmaya karar verdik, daha doğrusu mekan bizi kaldırmaya karar verdi, kalktık. Kuzenler arabaya binmedi. Ben bindim.

O pek anlamadığım "ölsem kimsenin haberi olmaz ki" paranoyasını yaşadım dün gece. Müziği açtım, camları kapattım, derin bir nefes aldım. Korktum, bazen gerçekten korkuyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum. Çok çaresiz bir durum ve insan, aslında çaresizliğine üzülüp daha çok korkuyor. İstanbul'daki akreplerin öyle öldürücü bir zehri olmadığını bilmek işe yaramıyor, yanımda biri olsa beni akrepten korumak için hiçbir şey yapamayacağını bilmek de öyle. Bilmek işe yaramıyor ya bazen, inanmak gerekiyor. Sakinleşmek, mutlanmak, umutlanmak için inanmak gerekiyor.

Yalnızlık, terliklerini giymeden önce silkelerken daha çok koyuyor insana.




(01-02 Eylül 2010, İstanbul)

Çarşı bile bize karşı!

"İşte bu!" dediğimiz şeyleri severiz. Okuduklarımızda kendimizden bir şeyler bulmayı, farkında oluşumuzun bize fark ettirilmesini severiz.

İsmet Berkan'ın okuduğum ilk yazısı şuydu. Tüm bu keşmekeşte, "aah ah biz nasıl vatan sevgisiyle büyütüldük, sizde hiç yok böyle şeyler, Atatürk cumhuriyeti bu gençliğe mi emanet etti" vaveylalarında içimi sızlatan bir şey vardı. Yanlış olan bir şey, kimsenin duymak istemeyeceği bir şey söyleyecekken insanın karnına giren bir ağrı.

Buydu işte; "Kendimi hayatım boyunca hiç 'Atatürkçü' diye tanımlamadım, zaten hiçbir zaman bir şeyci olmadım. Zaten, 'bir şeyci' olmak kadar Atatürk'ün özüne aykırı bir şey düşünemiyorum. Bana 'Dogmalara inanma, kendi aklını kullan' diyen birinin 'dogma' olması kadar traji-komik bir durum olabilir mi?" diyen İsmet Berkan hissettiğimi kelimelere dökmüştü.

Yazının burasında okumayı kesen de olmuştur eminim; sonuna kadar burada edindiği "vatan haini" sabit fikriyle okuyup İsmet Berkan'a küfürler yağdıran, tehdit savuran da... Ama tüm bunlar, benim bu yazdığım da dahil, okumayı bilen belli bir kesim için yazılıyor zaten.

Peki geri kalan kesim ne yapıyor? Can Dündar'ın Mustafa'sını izleyip, şunu yazma hakkını buluyor kendinde:


Utandım Çocuk
Taner Yenidoğan

Beni anlatan bir film yapmışsın. Kızgınım, utanç içindeyim. Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim. Başaramamışım, bundandır utancım. Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım. "Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. "Bilim" demiştim, tek yol göstericidir. Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için. Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum. Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya. Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden? Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk? Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler? Anlatmadılar mı sana? Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?

Ah be çocuğum. Neden, nasıl düşman ettiler seni bana? Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette. Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?

Dedim ya, sana değil kızgınlığım. Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu. Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de o gözü yaşlı analara. "Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse, "bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?

Olmadı be çocuk... Olmadı.

***

Bu mektup karşıma çıktıkça çeşitli mecralarda bu yanıtı verdim, vermeye de devam edeceğim bıkmadan: Ben, bu millete Kurtuluş Savaşı'nda öncülük etmiş, bu inkılapları gerçekleştirmiş büyük bir liderin karanlıktan korkacak kadar insani zaaflari olabilmesiyle gurur duyuyorum. Onu kendim gibi bir insan olarak kabul etmek bana mutluluk ve geleceğimiz için umut veriyor.

Adamın birinin, nereden bulduğu belli olmayan bir hakkı üstlenip Atatürk'ün ağzından bir mektup yazmasını, en hafif tabirle abesle iştigal olarak nitelendiriyorum. Bir dostun deyimiyle, "ben derim ki" "düşünüyorum da" diye lafa başlayamayacak denli korkak olmak bize önce edilgenlik, sonra da alınganlık getiriyor. Sonra her şeyi Amerika pilanlıyor, herkes bizi güçsüz bulduğu için saldırıyor, çarşı bile bize karşı oluyor.

Neden?

Neden gerekirse kanımızın son damlasına kadar savaşacağımızı bilmek için, kızları da askere alsınlar deme ihtiyacı hissediyoruz? Neden bizde hiçbir şeyin ortası yok; Cumhuriyet'i sevmeye çalışırken Atatürk'ü putlaştırıyor, onun özel hayatına müdahale hakkını kendimizde buluyor ve bir yücede bulunmaması gerektiğini düşündüğümüz bir şey gördüğümüzde de hemen saldırıya geçiyoruz? Bunları dile getirmeye cüret ettiğimizde neden biri bize gerizekalı diyor (bu benim başıma geldi)?

Aslında üzüldüğüm şey tek bir çerçeve içerisinde: Benim yaşımda, benim bilgi birikimime sahip olması gereken bir üniversite öğrencisinin, yarım yamalak bir Türkçe ile bana Atatürk'ü savunmaya kalkışması... Kendisinin -belli ki- daha vatanperver olduğunu düşünmesi... Sırf Atatürk'ün ağzından yazılan bir yazıya, sadece bu sebeple düzeyli bir tepki gösterdim diye, kendini avukat addedip bana cevap vermesi... Bunu, "gerizakalı" başlığında ve ne hikmetse, beni seviyesiz göstererek yapması...

Çok şükür ki bizim, bize vatanseverlikle fanatizm arasındaki, milliyetçilikle faşizm arasındaki farkı ve anadilimizi hakkıyla kullanmayı öğretecek öğretmenlerimiz vardı. Sanırım herkes bu kadar şanslı olamamış.

Asıl bunları gördükçe korkuyorum ben geleceğimizden.

Tüm bunların bir adım ötesi, dün feysbukta pay-pay-paylaşılıp yüzlerce kez yorumlanan fotoğraf olsa gerek. Eski olabilir, ben yeni gördüm. Aşağıdaki fotoğrafın, üstünde koca kırmızı puntolarla "REZİL!" yazanını düşünün:



Sanki siz tavuğu evde başka türlü yiyorsunuz amk! Zerre zeka pırıltısı taşımayan belden vurma teknikleriyle nereye kadar, daha doğrusu, nereye doğru gidiyoruz?

Sonra da çıkıp "Tony Blair İngiltere'de korumasız geziyormuş, alışveriş yapıp bisiklete biniyormuş" ikiyüzlülüğü yapın, e mi?

(01 Eylül 2010, İstanbul)




Not1: Mustafa'yı hala izlemedim.

Not2: "Utandım Çocuk" adlı yazı için kaynağın ve yazarın doğruluğu Google'ın güvenilirliğiyle eş orantılıdır; yanlışsam yanlışsın densin.

Not3: Bu arada İsmet Berkan'ın Radikal'den ayrıldığını da öğrendik. Hürriyet'ten taşınan Eyüp Can'ın da en az onun kadar hür olmasını dilemekten başka çare var mı?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!