... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

çelişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çelişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

O kadar kolay ki şu an panik olmak.

Erce'ye,
















O kadar kolay ki şu an panik olmak. İstemediğim garantili hayata geri dönmekle, alıp paramı çıkıp bir daha ilaç isimlerini sadece eczanelerde göreceğim bir hayata cüret etmek arasında kalıyorum. Gecenin bir yarısında bundan sonra özel sigortam olmayacağını düşünerek uyanıveriyorum. Yine gecenin bir yarısında kafama esip de tee nerede oturan arkadaşımın yanına gidemeyebileceğim geliyor aklıma. Bunların ne kadar önemli olduğunu -güya- tartıp, önemsizleştirmeye çalışıyorum. Diğer alternatiflerden ve onları kullanan diğer insanlardan örnekler buluyorum kendime. Bir teklifi reddederken içimden "ikinci bir teklif göndermezlerse olay benden çıkmış olur" diye kısmet pazarlığı yapıyorum. Gördüğüm her şeyi, içten içe istediğim şeyin bir işareti sayıyorum. Okuduğum her alıntıyı. O kafayı yakaladığımda kaybetmemeye çalışıyorum. "Sikerler kariyerini" diyorum. Kefenin cebine CV'mizi mi koyacağız, diye düşünüyorum. Kurnazlık yapıyorum. Tabi aslında hocayı değil, sadece kendimi kandırıyorum.

Belirsizlik sevmiyorum. Hiçbir belirsizlik benim yüzümden orada olmasın istiyorum (sürekli bir yanıt arayışım da bu yüzden, bir şeye hakkım olduğunu düşündüğümden değil).

O kadar kolay ki şu an panik olmak. Ama dönünce, lazım gelirse beraber karalar bağlayacağımıza söz verdiğim bir dostum var. 

O yüzden, panikleri ikinci bir emre kadar erteliyorum.



22 Kasım 2015
Kumasi, Gana





bir yaşıma daha

"Bir yaşıma daha girdim!" ünlemi, şaşkınlıkla karışık bir şeyi öğrenme, anlama, fark etme nidası değil midir?

Bense bir yaşıma daha girdikçe daha az şey anlıyorum halbüse :)

başlı başına bir mesaisin.


içimden gelen her şeyi yazarsam çok uzun olacak, sıkılacaksın.

içimden geçen şeylerin en akıllıca görünenini, en göze ve kulağa hoş gelenini seçmek için kendimi zorlarsam, o esnada kafam başka bir şeye basmayacak ve mesaimden olacağım.

hiçbir şey yazmazsam ilgilenmediğimi düşüneceksin.

halbuki ben "birim!"
ve sen benim için başlı başına bir mesaisin.

iki iş arasında derler ya, onun gibi

Parçalara bölünmüş durumdayım. Bir yandan inanılmaz bütünüm, iş hayatı hariç, o hissi başka zaman yazacağım çünkü inanılmaz bir his ve bir şey bulaştırmak istemiyorum ona. Ama onun dışında, paramparçayım.

Bir yapmak istediğim şey, bir de yapmam gerektiğini düşündüğüm şey var. Yapmak istediğim şey çoğu insanın "emin misin?" diye, tek kaşları havada baktığı bir şey ve ben o işin peşinden koşmak için bir tür bellatrix oluyorum (tam da bellatrix oluyorum). Tüm eğitimler, seminerler, iş geyikleri gidiyor; geriye ben ve gerçekten "yaptığımı" düşündüklerim kalıyoruz.

Yapmam gerektiğini düşündüğüm şey ise herkesin uğruna MBA'ler yaptığı bir şey işte; hiç kafamda olmayan, hiçbir zaman istemediğim ama şimdikinden kesinlikle daha rahat edeceğim bir pozisyon. Onun için tekrar parlatmam gerekiyor CV'mi ama başka bir tür bellatrix olarak; bu sefer o business writing skill'lerin, sertifikasyonların, becerilerin çok önemi olması gerekiyor.

Uzaktan bakınca çok net değil mi yapılacak şey, çünkü hayat kısa değil mi, istendiği gibi yaşanması lazım, mutluluk neredeyse oraya gitmek lazım, değil mi?

Uzaktan bakınca öyle. Bir de gelin yakından bakın. Nasıl da iki saattir kendimi başına oturtmamak için o tiksinç kariyer.net'in, neler yapıyorum evde, gelin bakın allahaşkına ve bir karar verelim sonra, kesin olan tek şey şu an yaptığım işi / çalıştığım şirketi değiştirmem gerektiğiyken ve elimizde kesinlikle başka bir kesinlik yokken karar verelim: Kalp mi, beyin mi?


20 Şubat 2011, pazar sendromu
Görsel şuradan aparıldı, kalp eklendi, beyin yakıldı.

Lemon Tree

Hep diyorum, birileri doğdukça değilse de, birileri büyüdükçe, hazırlıklara sen kaçlısın diye soracak kadar hesap kabiliyetimizi yitirdiğimiz yaşlara geldikçe... "2000liyim" diyor adam. Diyorum, 2000li adam mı olur? 2000li adama hayatımızın bir dönemi gelecek arabamızı emanet edeceğiz. Evimizi, çocuğumuzu filan emanet edeceğiz, ama 2000li adam lan, nasıl gözümüz arkada kalmayacak ki?

2000li adam mı olur allaseniz?!

12 yaşında Lemon Tree dinliyordum ben, Ezginin Günlüğü değil. Ezginin Günlüğü dinlememişim. 12 yaşında çocuk Lemon Tree mi dinler?

Çocukluğumu değilse de ergenliğimi yaşamadım diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz.

12 yaşında çocuk ne anlayacak ezgiden günlükten; ne ağlayacak ezgiye günlüğe... Zaten olmazmış.

(Aralık 2010)

Özgür Kız

Açık ilişkidesin; açık dediysek geniş mezhepli, her dakika beraber olma gereği hissetmeyen, anlayışlı, özgür cinsten. İcabında belirli günlerin ve haftaların başkalarının yanında geçer, sorun olmaz. Arkadaşlarınla sarmaş dolaşsın, bekar olsan yaptıklarını kimsenin yadırgamayacağı kadar hareket serbestin var.

Bekar olsan kimsenin yadırgamayacağı kadar...

İyi de, kafan özgür değil ki be kızım?! Yüz yıl önce olmuş bitmiş muhabbetlerin kinini tutan, sana vaktiyle yazdı diye bir adamla aynı havayı soluyamayan sensin. İkilik yaratmamak için nefesini tutmak şöyle dursun, icabında köşesine çekilip senden olmayanları tahtaya yazan da sensin.

Açıkfikirliliğine ne oldu bilmiyorum ama, o burun kıvırdığın adam senden pekala daha dürüst diyebiliriz bu durumda, dimi kızım?

bellatrix's dilemma

Öğle tatilinde porno film muhabbeti çevirmek
küçük bir hamle
veya
büyük bir hata
olabilir.

Amaaan, neyse.

Güldüren / Düşündüren


Ahududu ödüllerini bir türlü veremediğim Esra Ceyhan-İclal Aydın-İkbal Gürpınar üçlememin sonuncusu Kanal7'de program yapmaya başlayıp türbana girmiş veya türbana girip Kanal7'de program yapmaya başlamış. Fark etmez. Bu duruma çok güldüm, kahkahalarla güldüm. En azından artık bu üçlüden birinci belli, ikinci kim?

Ortaokulu ve liseyi beraber okuduğum hukuk mezunu arkadaşımın ise 25 yaşında tesettüre girip, göz önünde olmaktan beis duymayarak feysbuktan çıkmayışı (tamam çıkmasın) ve fakat, önceki hayatının tüm emarelerini birer birer etiketsizleştirişi... Artık kendisiyle ortak fotoğrafımız yok feysbukta. Oysa ki o hala orda, "özeleştiri" yapıp Kılıçdaroğlu'na giydiren Yılmaz Özdil yazıları paylaşıyor, ölümüne evetçi, alayına isyan.
*
Buna gülemedim.

Bu sefer güldürenle düşündüren birbirinden farklı.
*
*
(18 Eylül 2010, YeniŞahin5)

taş

bi yerlerde bi taş yerinde oynadı.

aklıma biri düştü dedim, kimse beni ciddiye almadı ya hani,
kelebek gibi kanat çırptım da -kendimce-, kimse fark etmedi ya hani...
onun gibi, ama tam değil.

aşk, meşk yok.
başka bir şey bu
(benim ol yine başka biçimde)

küçük kızlığımı mı kaybettim,
erkekliğe mi adım attım,
dişiliğimi mi kazandım?

yerinden oynayan taş ben miyim?
bu heyelanın sebebi, ben miyim?

Testosteron

30 Kasım 2009'da son cümlesini yazdığım Amsterdam yazısını bir türlü toparlayamıyorsam bir sebebi var. Artık bazı kafakola almalı "sen bizdensin" muhabbetlerinden gerçekten nefret ediyorum, öyle olması gerektiği için değil, gerçekten öyle; böyle gidip kendimi sime filan boğasım geliyor nayııır! diyerekten. Amsterdam gezim de bana bunu altını çize çize, üstüne basa basa hatırlattığı için, tam anlamıyla acaba ne kadar isyan etmeliyim ben o yazıda, onu kestiremiyorum. Bir yazıyı bu isyanla yazık etmek istemiyorum, o yüzden buraya çemkireceğim bi miktar.

Ha, bi de geçenlerde bizim müdürden "delikanlı" lafını yedikten sonra, gönül rahatlığıyla yazabilirim bu yazacaklarımı.

Sezar'ın hakkı Sezar'a; Caveman'i izledikten sonra "efemine özelliklere sahip bir erkek" olduğuma karar vermiştim. Salak salak kız triplerini hiç çekemiyorum, hemcinslerime inanılmaz öfkeleniyorum çoğu zaman. Yahu, geçenlerde bir e-mail geldi, aşağıya yapıştırıyorum. İçiniz kaldırırsa okuyun, şahsen ben her satırda daha çok sinirlendim, ama yarıda bırakamıyorum bir şeyi bir, bu "raconu" itin götüne soktuğumda "aa ama deeermişim yazıyodu onun altında, şakaydı o!" filan denmesi gibi bir sürprizle karşılaşmamak için iki, okudum sonuna kadar. Teyh.

Olamaz mı?
Kadınlığın raconu...
Niye olmasın ki?
Yapılacak şey var, yapılmayacak şey var!
Kadınlığa yakışanı var, yakışmayanı var!
Yani aslında bizim de raconumuz var da...
Şimdiye kadar yazılmamıştı... Kâğıda dökülmemişti... Hadi gelin yazalım.
- Arkadaşının ex’iyle birlikte olmaz. Zaten yürümez.
- Ex’inin arkadaşıyla da...
- Sevgili bulunca kız arkadaşını ekmez. Sevgililerin gelip geçici, arkadaşların kalıcı olduğunu bilir.
- Erkek arkadaşının hesabını ödemez. Ucuz yere gider ama yine de ödemez. Ödettirenle de çıkmaz.
- Borç para isteyenle de... Karşılıksız verir ama borç vermez (parayı!!!).
- Arabasıyla sevgilisini eve bırakmaz.
- Gece onu eve bırakmayanla çıkmaz.
- Kız arkadaşına fazla detay anlatmaz. “İyi” diye geçiştirir. Adam tek gecelik değilse tabii...
- Tek gecelikse, daha yaparken anlatmaya başlar. Sabah olsa da bir an önce anlatsam diye...
- Babet giymez.
- “Üzülme, son zamanlarda streslisin de ondan!” demez.
- Suçu kendinde aramaz.
- “Bu ne len?” de demez ama bir şekilde olayı çözer. Onunla ya da onsuz!
- Telefon kontrol etmez, ettirir.
- Askerdeki sevgiliyi terk etmez.
- Olduk olmadık yerde el ele dolaşmaz. Adama yapışmaz.
- Mecbur kalmadıkça koşmaz, yokuş yukarı ve aşağı yürümez.
- Taklit yapmaz! Tatmin olmadan da o yataktan kalkmaz.
- Ortamda küsmez, eve gidince burnundan getirir.
- Ex’lerin boyutları ve performansları yenilere anlatılmaz. Ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun...
- “Ne olacağız biz?” diye sormaz, anlar.
- Tek gecelik erkekten telefon, telefon eden erkekten tek gecelik ilişki beklemez.
- Terk edemeyeceği erkeği yakalamaz.
- Yakaladığını da terk eder.
- Suçu sadece öteki kadında aramaz.
- Sarhoş olmaz, olursa da çaktırmaz.
- İçince ağlamaz, bunalım yapmaz.
- Âşık olmadan yatmaz.
- Yattıktan sonra âşık olmaz.
- Terk edenin telefonunu açmaz.
- Terk ettiğine sonradan acımaz.
- Kız arkadaşının yatak hikâyelerini sevgilisine anlatmaz.
- Arkadaşının mevcut kocasına/sevgilisine yan gözle bakmaz. Zaten bu kadınlığa değil, insanlığa sığmaz.
Benden bu kadar... Var mı artıran?

http://www.beyazgazete.com/dilek-onder-kadinligin-raconu-yazi-y2742.html

Tabi ki dayanamadım, yorum yazdım:

hayatımda bu kadar saçma, bu kadar aşağılayıcı bir şey duyduğumu hatırlamıyorum. sizin gibi kadınlar oldukça ne desek, ne kadar eşitlik peşinde koşsak boş!
üstüne, bu boş fikirler için para alıyorsunuz ya, ben ona yanıyorum.

"Editör onayından sonra yayınlanacak"mış. Sizce? :) Neyse, bu fikrimi ordan bir kişi okumuş olsun, eli reddetme tuşuna programlanmış bir stajyer de olsa, yeter bana.

Önemli olan bu kadının ne yazdığı da değil. Bunu birisinin yazması, birinin okuması, buna katılması, oradan oraya göndermesi; bu zırvaların kadından kadına aktarılması kaç beyin hücresinin yanmasına neden olmuştur kimbilir!

Yeterince hakkını verdim Sezar'a herhalde. Uzun zamandır neresinden bakacağımı bilemediğim bu yazıyı taşırmama neden olan bir son damla var: Geçtiğimiz hafta çimlerde otururken yanımıza gelip bana "ee askerlik ne zaman?" diyen arkadaşa veremediğim yanıt. O an tutulan nutkum sanıyorum bugün açıldı, bir şey olduğundan değil, ama bugün kendimi tam bir paçavra gibi hissediyorum. Normalden uzun çalışmak zorunda olmam bir yana, işim hala bitmedi, başım ağrıyor, İstanbul'da bile değilim, tek istediğim otele gitmek - ki tek istediği otele gitmek olan birinin ne kadar acınası bir durumda olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Hiçbir şey diyemedim çocuğa, o da suskunluğuma anlam veremeyip şaşırdı bir an. Yanımda Sezo vardı, dönüp "abi ne diyosun sen de!" dedi. Kahramanım benim! "Niye lan, o da bizden" dedi çocuk, bana dönüp "bozuluyor musun?" diye sordu. Hiçbir şey diyemedim. "Bozulur tabi abi, büyüdü artık" dedi Sezo.

"Büyüdü artık." Büyüdüm artık. Büyümek istediğimden de değil. Bayılmıyorum.

Büyümekle ne ilgisi var?

***

Otele geldim, camı pencereyi açtım, konserve havadan gına geldi şu tırnağım kadar sevmediğim, kodumun plazasında zaten; nefes aldım! Sonra bi telefon ettim, nefesimi içime çektim iyice.

***

Büyümekle ilgisi yok, kendini değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, aslında memnun olduğum ve içten içe farklı olduğum için mutlu olduğum bir özelliğimi değiştirmeye çalışmakla ilgisi var, değiştirsem mi bilememekle, sanki benliğimi yitirecekmişim gibi olmakla ilgisi var. Şimdi ben kendime lan demeyi bırakıp hanfendi mi diyeyim? Böyle takılıp durduğum için kafamı sikeyim diyorum, a-aa diyorum sonra, böyle küfürler ettikçe uzaklaşmaya çalıştığın şeye yaklaşıyorsun gene, ama olmaz ki kuzum?

Nasıl törpüleyeceğim bu sivri uçlarımı, kendimi kaybetmeden / kendimden vermeden?

***

Doğumgünümden sonra sanki yeterince içmemişiz gibi, son dörtlü kaldık; Kaan, Okay, Tsum ve ben, gittik Nevizade'de son açık yere oturduk gecenin ikibuçuğunda, tahta tabureli rahatsız bir yerdi işte, ve rakı söyledik. Bir küçük rakının hiçbir yerimize yetmeyeceğini bile bile söyledik.

Birilerinin takıldığı kız için "bi çakılsa rahatlayacak herhalde" gibi bir yorum yaptıktan sonra pek bi "cici kız" addedilmeyi beklemiyorum ama kendimi durduracak değilim, benim istediğim şey tam olarak şu: Ben bunu diyeyim ve karşımdaki işte bu, çak! desin, ama sonra "belki ben bilmemkime yazıyorum?" dediğimde ciddiye alsın beni, o kadar uzaklaşmış olmayayım, bizbizeyken yapılan mENSO muhabbetleri herkesin yanında yapılmasın, böyle olmasın.

Ne emmeye ne gömmeye, diyor birileriniz duyuyorum.

***

Uzattıkça çelişkim artıyor, kendimi yakıştıramadığım taraflara yaranmaya çalışır gibi hissediyorum. Sonuç itibariyle, Burcucum çok güzel çıkmışsın - sağol cnm olmayacak benden hiçbir zaman, olmasını da istemiyorum, ama bu demek değil ki "aa kıza benzemişsin" denmesi bana komik geliyor hala.

Sevdiğinin kolunun altına kıvrılıp giremeyen kim yemiş ki bu işin ekmeğini? Böyle tak diye konuşan eden, erkek gibi içen, hep bi sağlam duran, counter oynayan, ilişkisel triplerde sıklıkla erkeklere hak veren, hayatında alışveriş ve dedikoduyu bakınca görülebilecek bir yere oturtmayan, kendi gazoz kapağını kendi açan, özetle "ihtiyaç duymayan" kim yemiş, hadi göstersin birisi.

Sonra yalnızım deme bari bellatrix.

Ya öyle, ya böyle.

bellatrix tipi mutsuzluk tanımları

yanında en çok eğlendiğim adamların hayatlarıyla, ilişkileriyle, ilişkilerini yaşama biçimleriyle, işleriyle, hobileriyle, kafa dağıtmak için yaptıklarıyla, tarzlarıyla, tilkileriyle...

...kendi sıkıcılığım; doğru, düzgün bildiklerim; şimdiye kadar yaptıklarım ve hissettiklerim, kendi tarzım, dobralığım arasında sıkıştım kaldım.

ne birini bırakabiliyorum, ne diğerini.

öyle işte...

(20 Kasım 2009, bir trafik sıkışıklığı, İstanbul)

Uyuyan Güzel (temsili)

"Birini sevmeye beni benden daha iyi hiç kimse ikna edemez." yazmış İclal Aydın. Kendisi kadar bu işleri bildiğimi, aman efendim ne sevdalar, ne acılar görüp geçirdiğimi iddia edemesem de, çok yalan geldi bana bu laf.

Sanki birini görüyormuşsun, "hah ya bu iyi, bu olsun" diyormuşsun ve peşinden gidiyormuşsun gibi! Durum buysa, kalbin bazen aklı bırakıp birinin peşinden gidişi nasıl açıklanacak?

Hele de, kalbin bazen aklı bırakıp insana yaptırdıkları ne olacak? O iki kişi dışındaki herkese çok büyük fedakarlıklar gibi görünen ama onlar için çok normal olan davranışları, zamanla edinilen alışkanlıkları, sorgusuzca vazgeçilen gezmeleri, artık görüşülmeyen yakın arkadaşları, sadece o kişiye göre yapılan planları...hangi akıl, hangi mantık kabul ediyor ki o iki kişi dışında?

Büyük bir çelişki var herkesin doğru kabul ettiği ilişkisel saptamalarda. "Yuvayı dişi kuş yapar", yani fedakarlık, uğraş, ilişki oluşturma ve devam ettirme çabası genelde dişiye düşer; ki bu durum genelde böyledir. Kadınlar erkeklerden daha kolay bağlandıklarından, erkeği kendilerine bağlayana kadar, onu korkutmak pahasına, uğraşırlar. Erkekler daha geç, daha zor bağlanır ama bu bağ daha kopmaz bir şeydir onlar için sanki. Sağlamlık anlamında değil de, daha sorgulanmayan bir şeydir kadındakine göre; kadın her an zaferinden sıkılabilir veya sıkılabilirmiş gibi görünür...

O zaman nasıl oluyor da kızın, "seçen" taraf olduğunu iddia edebiliyor insanlar?

"Bir kızı elli kişi ister, bir kişi alır"sa, yani kız kapısında kuyruk olmuş taliplerinden birini seçme lüksüne sahipse, asıl onu elde etmek için uğraşılıyor olunmalıdır (veya olunmalıydı).

Olsa olsa, şu olabilir: Erkekler istedikleri kadar uğraşsın dursun, eğer kızın kafasında bir adam varsa, uğraşır didinir, yuvayı (ki yuva burada ilişki anlamındadır) yapar mutlaka. Sonrası gökten düşen üç elma değilse, bu sefer erkek kadını elinde tutamamış demektir.

Benden size tavsiye ey erkek milleti; tamamen teslim olduğunuzu belli etmeyin (olmayın diyemem, zordur çünkü). Kaybetme korkusunun bittiği yerde, ilişki biter.

///

Ben böyle dodur dodur yorum yapıyorum ya, hep boş laf benimkisi. Sizinki de, -bunları okuyup kafa salladığınız için- saflık mı desem, sadece zaman kaybı mı?

Artık "uğraşmak" adına yapılanlar eskisi kadar naif şeyler değilmiş. İnsanlar artık etkilenmiyorlarmış ufacık bir sözden, bir ay önce sarf ettiği lafın hatırlanmasından, ufacık bir temas anı yakalamak için bin takla atılmasından, gözlerine dalıp gidilmesinden... Artık ilişkiler farklı yaşanıyormuş, başka türlü tanıyormuş insanlar birbirlerini. Daha hızlıymış her şey. Denenip, bırakılıyormuş; öyle çok beklenmiyor, naz yapılmıyor, kimsenin nazı çekilmiyormuş - kimsenin! Ve daha cesurmuş insanlar eskiye göre, yüzüne bakarken kızarmak ne kelime, pat diye söyleyiveriyorlarmış hislerini, "bundan daha normal ne var ki?"

Yüz yıl uyuduğum uykudan uyanmış gibi açtım gözlerimi ben; beni kimse öpmedi üstelik. 24 yaşımda, iş işten geçmiş gibi hissetmem, tamamen yabancılığımdan.

Ya iflah olmaz bir romantiğim, ya da su katılmamış bir saf.

Dünyanın en rasyonel insanı olduğumu düşündüğüm 24 yılın sonunda, tepetaklak...

(15 Ekim 2009-09 Kasım 2009, akşamın bir vakitleri, Ortaköy ofis)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!