... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

Seni daha az görebilmek için yavrum.



Bugün;

Adının sonundaki ünlem işaretini kaldırdım. Artık sen de rehberimdeki, mesafeli olduğum veya hakkında özel bir şey düşünmediğim, sık bulunan binlerce ad ve sık bulunan binlerce soyaddan ikisinin önemsiz bir kombinasyonundan oluşan birisin. Sıradansın. Sıradanlaştırdım seni.

Seni takip etmeyi bıraktım. En azından bir mecrada. Gerisi de gelir.

Ana sayfama düşüp durmanı engelledim ben bugün. Bana ne senin ne okuduğundan, ne sevdiğinden.

Mesaj zincirlerimizi sildim. (Tamam, henüz silmedim ama bunu sırf söylediğim için silebilmek için söylüyorum. Dediğimi yaparım çünkü ben.) Böylece beni toplam kaç saat umursamadığını takip edecek hiçbir veri kalmıyor elimde, acaba başka kimleri hangi saatlerde umursamış olabileceğini de.

Aldım blogunu, bakmadığım bir yere kaldırdım. Zaten onlar senin yazdıkların değil, sadece beğendiklerin. Yazamadığından değil, öylesi kolay geldiğinden. Fotoğraf çekemediğinden değil, öylesi kolay geldiğinden. Öylesi daha çok övgü aldırdığından. Öylesinin makbul olduğunu sandığından.

Ben bugün bana seni hatırlatan ve sırf bu yüzden yazık ettiğim güzelim bir şarkıyı dinleme dürtüme karşı çıktım.

Ben bugün Twitter'ı bıraktım; çünkü insanların yüzde yetmişi su ise yüzde otuzu yalan ve ben insanların gözlerine bakmadan yalanı anlayamıyorum.

Ben bugün de kendimi sadece fikri sorulmak veya bir şey istenmek için aranan; yoksa hiç özlenmeyen, görülmek, görüşülmek istenmeyen, umursanmayan, arzulanmayan biri gibi hissettim.
Ama düne göre daha az.
Demek ki doğru yoldayım.



(Telefonumda hiç mesaj kalmadı. Dediğimi yaparım çünkü ben.)

haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı


Bugün, pek adetim olmayan bir şey yaptım: Feysbuka girip, bir adamın fotoğraflarına baktım. Aslında ben bir tanesine tıkladım, başka albümler çıktı falan filan ama neyse ne, sonuçta kendimi durdurmadım. Adamın iki (sadece iki) fotoğrafında elinin (sadece elinin) duruşuna bakarak gidip bir kadına vardım. Ne kadınlar gördüm herkesin yırtık kotla, ütüsüz tişörtlerle gezdiği yerde topuklu ayakkabıyla geziyorlardı ve böylece dikkat çekiyorlardı, ne kadınlar gördüm sarışınlardı, ne kadınlar gördüm hep falanlardı filanlardı. Ben bu kadının feysbuktaki süslü püslü şeker kız fotoğraflarının, adam tarafından beğenilmiş olacağını biliyordum. Haksız da çıkmadım.

Sonuç: Üzerinde hiçbir hakkım olmayan adamdan (insan hakkını kendisi yaratır geyiğine girmeden), hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadına ulaştım. İlişkilerinin boyutu hakkında hiçbir fikrim yok. Adamın tarzını az çok bildiğimden, girip profil tarumar etmesinin ne demek olduğu konusunda bir fikrim var. Bunun elle tutulur hiçbir anlama gelmeyebileceği veya geldiği anlamı uzun süre götürmeyeceği ile ilgili de bir teorim var (buna belki başka bir yazıda, yine bu adamdan bahsederken gelebiliriz). Bir de, elimde haklı ama işe yaramaz bir gurur parçacığı var: Ben bir kadın olarak içgüdülerimde ekseriyetle haklı çıkıyorum.

Erkeklerin anlamadığı ve belki de sadece bariz olana odaklandıkları için hiçbir zaman anlayamayacakları bir şey bu: Beden dili konusunda kitaplar hatmetmemiş bir kadın bile, onların ufacık bir hareketinden, bir saniyeliğine birine bakmalarından veya duruşlarından, neye veya kime meylettiklerini anlayabilir. Bundan uzun süreli sonuçlar çıkarmak doğru, adamı bir şeyle suçlamak mantıklı olmayabilir, bunu unutmamak gerekir. Sadece orada bir his, bir çekim vardır ve işte bunun üstüne gidip gitmemek tamamen kadına (ve erkek tarafından paranoyak addedilmeyi ne kadar istediğine) kalmıştır.

Sevgili dilcund, "her paranoyak kadının arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam vardır." der. Tersi doğru olmayan bir önermedir bu: Arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam olmayan pek çok kadın da aynı paranoyaya sahip olabilir. Kaldı ki, ben bu sezgi, içgüdü veya NiveusP'nin deyimiyle "içdürtü" halini paranoya olarak tanımlamıyorum. Elle tutulmadan sezilebilen, gözle görülmeden anlaşılabilen, olsa olsa soyut diyebileceğimiz bir olguyu yok sayma çabası gibi buna paranoya demek. Ve bu sözcük lügata erkekler tarafından sokulmuş gibi. Bu yazdıklarımı önceden Twitter'da özet geçtiğimde bana sadece kadınların hak veya en azından yanıt vermesi de bunu gösteriyor. Kadınların birbirini anlayışı da erkekler için bir şey ifade etmiyor. Bu, onlara o kadar uzak bir konu ki...

Ekseriyetle hislerinde haklı çıkan biri olarak söyleyebilirim ki, bu haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı bize üzüntüden başka bir şey getirmiyor. Acaba öyle mi, acaba böyle mi diye içimizin kemirildiği ile kalıyoruz. Bilmek istemediğimiz şeyleri bilir, görmek istemediklerimize tanık oluyoruz. Düşeceğimizi bile bile üstüne gidiyor, o açtığımız lanet gelesice feysbuk sayfasını kurcalamadan kapatamıyoruz.


"Ben bugün -yine- şuna kani oldum ki bir insanı görmek, görmemek filan değil sıkıntı: İki tarafın da feysbuk hesabı olduğu sürece o iş kaldığı sürüncemede lastik gibi uzuyor. Hay bin kunduz, elin gidiyor bir kere başharfine basıveriyorsun, işte karşında: Ne yapmış, ne etmiş, neyi ve malesef kimi beğenmiş, nereye gitmiş, neler çekmiş (fotoğraf babında), ne yazmış vesaire vesaire. Ona da bakayım, buna da, aman da ellerine sağlık, vay be ne yetenekler varmış sende, derkeeeen; "işte ben bu bakışı seviyorum" veya "yav ne komikmiş, yirim!" diye düşündüğün anda hooop başa döndün demektir, kitlenir kalırsın bilgisayar başında."

(Feysbuk a.q!, Nisan 2010 - demek ki her şey hep aynı)



Demem o ki, ortaya kuyu varsa ve yandan geçiyorsak, sevgili erkekler, size azıcık da olsa değer verdiğimiz içindir. Bizi anlamasanız da, sizi anladığımızı, fark ettiğimizi, daha kısa sürede daha iyi tanıdığımızı bilin, bu da yeter.



üçyüzbeşyüzpattisköftis

Doğruysa (fotoşop, yapıştırma vb değilse), ibretliktir.

Yalansa, yeni bir slogana gark olduk demektir. "Çıldırt bizi, delirt bizi" vatana millete hayırlı olsun.

Midem.

Şimdi ben belki de yanlışlıkla yazılmış şu tiviti neden favorilediğimi anlatamam, çünkü çok uzun hikaye. Yok yok, anlatması uzun değil o kadar, ama bu sözcüğün bana hatırlattığı Zeyyat'ın "Aramızdaydı O Gün" hikayesi uzun.

O hikayenin, benim için birçok şeyin sebebinin o olduğunu söylemiştim daha önce.

Sabah sabah beni nerelere götüren şu sözcüğün de bir tek noktası eksik sonunda.

leyla ile mi mecnun?

Leyla ile Mecnun'a evde tek başıma kahkahalarla gülerken, "şunu sevmeyen adamı nabayım ben ha nabayım?" dedim kendi kendime.

"Şunu seven biriyle izlemek güzel olurdu" dedim sonra.

Sonra da yarının (artık bugün oluyor o) sevgililer günü olduğu aklıma geldi.


Gülünüzden siz sorumlusunuz.

the ball is over

Bizim demirlerimiz de demirdi, biz de aynı saate bakıp "geç kaldım!" diyorduk belki.

Biz görünürde daha yakındık birbirimize (o yüzden birbirimizi daha çok yakabiliyorduk da - ve işte o yüzden "görünürde" diyorum ya).


Biliyor musunuz, ben insanların artık dans etmeye gitmemesine çok ama çok üzülüyorum.


cuk

iyi dedin.

yaz(ma)ma sorunsalı

Birinin bir şeyi anlamasını umarak yazmaktan daha çaresizce bir şey varsa, o da yanlış anlamasından korkarak yazmamaktır. Bir şeyi tekrar etmek konusunda da aynı şey geçerli.

Sizin hiç öyle bir derdiniz olmadığını bilip bilmediğini bilemezsiniz çoğu kez.

(Yanlış anlaşılma ihtimalleri arasında yazmak var mıydı Sylviane Herpin?)











Beğenmiştim bu lafı. İçimde kalmasın.

Kaburga kemiğine inanır mısınız?

Okulun koridorlarında volta atıyordum, lise sondaydım. Ders boş, ya da lise sonuz diye bize boş. İki şey varsa lise sonlara bahşedilen, o da boş geçen dersler ve spor ayakkabı giyme özgürlüğüydü... Neyse. Ben çıkmışım sınıftan, sıkılmıştım çünkü. Birileri sınıfta test çözüyor, birileri müzik dinleyip Eti Tutku yiyor, birileri gevezelik ediyordu; sıkılmıştım. Aslında boş derste sınıftan çıkmaya izin yoktu ama, hiçbir eğlenceden geri kalmadığı halde yine de kuralcı, gözde öğrenci addedilen ben, hocalardan biri karşıma çıksa da bir şey demez, diye düşünmüştüm. Hep öyle olurdu.

Bir alt dönemden, en kıvrak zekalı ve en afacan tiplerin toplandığı sınıfın önünden geçtim. İçeriden sesler geliyordu, göz ucuyla baktım sınıfın penceresinden, bizim edebiyatçı içerideydi. Zayıf, çelimsiz, uzun saçlı, gençten bir kadındı; bir gülü öğretmen sandalyesine koyup, onu da masanın üstüne yerleştirip "bununla ilgili bir kompozisyon yazın" diyebilecek cinsten... Çok yaratıcı, çok değişik kafalarda bir kadın mıydı, yoksa absürd olmanın ekmeğini mi yemeye çalışıyordu, hala bilmiyorum. Lakin, okula o yıl geldiği için hepimizden yeniydi. 7 yıllık ortaöğretim döneminin çocukları olarak, hele de lise sona geldiğimizde, bu tip öğretmenlere yeni öğrenci muamelesi yapardık, hani "senin paran burda geçmez" gibilerinden... Bu kadıncağız da, aksine diretecek iddialı bir yapıya sahip değildi.

Sınıfa yaklaştıkça sesler arttı, kapıya yanaştım iyice, belli belirsiz "yallah" gibi tezahüratlar duydum. Emin olamadım, çünkü ne olursa olsun, öğretmene yallah demek, bizim okulda kabul edilebilir şey değildi. Sınıf kapısının penceresinden içeri baktım göz ucuyla, aman yarabbi! 4-5 öğrenci, kafalarına sarık gibi doladıkları atkılar ve cüppemsi paltolarıyla tahtanın önünde, Hababam Vokal Grubu gibi kolkola dizilmiş, bir o yana bir bu yana ritimle sallanıyordu. O kadar yaklaşmıştım ki, ne dediklerini de duyabiliyordum artık: "Yallah Beyhan yallah! Çık çık Beyhan çık çık!"

Reyhan hoca, panikle hem gülen diğer öğrencilere kızıyor, hem de tahtadakileri sıralarına oturtmaya çalışıyordu. Hiç oralı bile olmuyordu çocuklar. "Yallah Beyhan yallah!" Kim bilir ne film dönüyor içeride, diye düşünerek uzaklaştım kapıdan. Teneffüs zili çalınca gittim alt sınıfa tekrar, çocuklardan birine sordum "ne iş?" diye.

Meğer bizim edebiyatçı, bir ders önce sınıfta bir konu tartışılırken "Allah filan yok, saçma şeyler bunlar" gibi bir laf etmişti. Sen misin öyle diyen! Sofu olmaktan ziyade tepkisel olan bizim jenerasyon, rahat durur mu böyle gereksiz beyanatlar karşısında? Onlar da bir şov hazırlamışlardı kendilerince. Cin değil, Beyhan çıkarıyorlardı sınıftan, o zamanlar pek revaçta olan Aczimendi ayiniyle.

Kızmadım. Kızıp da bir şey yapacağımdan değil, güldüm çocuklara.

Lakin bu hikaye, gülünüp geçilecek bir hikaye değil. Edebiyatçı da olsa, öğretmen her tür kişisel fikrini, özellikle de ideolojik konularda kendine saklamalıdır. İnsanların inançları hakkında kesin yorumlar yapmamalıdır. Bir konuyla ilgili konuşacaksa, her yönünden bahsetmelidir; o konuda üretilen her teoriden. İlla bir şey söylemesi gerekecekse de "saçma" demek yerine, "ben böyle düşünüyorum" demelidir.

Üniversite için biraz farklı düşünürüm, çünkü orası kişinin rüştünü ispat ettiği veya henüz edip girdiği yerdir. Bu ispatlanan rüşt her ne ise, tek bir faydası vardır insana: Kendi düşünce tarzını oluşturabiliyor olmak ve bundan birey olarak sorumlu olmak. (Zaten üniversitedeki akademisyenler de öğretmen değil, okutmandır.)

Öğretmen, aşağıdaki gibi alçaltıcı fikirlerini kendine saklamayı bilmiyorsa, eğitimci olmamalıdır.

yok oyle bir dunya. Maymun olmayi kabul edenler olabilir. Size saygim var hatta muz bile hediye edebilirim size.


Birinin mecburen evrimci, diğerinin de mecburen yaratılışçı olması bakımından aktardığım bu iki farklı örneğin ortak yönü, ikisinin de ifade olarak eşit derecede yanlış olması.

Evrim konusuna gelince... Şu evrimianlamak.org güvenli internet filtresine takılıp, evrimaldatmacasi.com filtreden -nasıl olduysa- süzüleli beri, bu konuda bileniyordum zaten. Bir genetikçi olarak evrimi yok saymam söz konusu değil. İnanmak yerine yok saymak diyorum, çünkü evrim, inanılacak bir şey değil. Evrim, var. Ha, bizim bölümde de inanmayanlar vardı, o ayrı (umarım evlenip işi gücü bırakmışlardır ve akademisyen olup yüzlercesine hiç inanmadıkları şeyleri anlatacaklarına, sadece çocuklarının kafalarına girerler.) İmam Hatip'lilerin katsayısı konusuna da, sırf bu yüzden destek olamıyorum ve en azından tıp gibi, moleküler biyoloji gibi bazı bölümlere girmeleri zorlaştırılmalı diye düşünüyorum.

Bir de şöyle laflar edenler var ki onlar en tatlıları: "Ben evrime inanıyorum ama insan evrimine değil." Ayy, canım! Timsahın evrimine inanıyor ama insanın maymun ataları rahatsız ediyor onu (aynı adam, sadece ramazanda içki içmiyorsa da hiç şaşmam). Duyduğu bu rahatsızlık, hadislerde Adem'in çamurdan, Havva'nın da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı anlatıldığı için de olabilir (bu bölüme inanmayayım, pazarlığı yapamaz), kendini hayvanlar aleminin çok üstünde gördüğü için de olabilir (saf kibir).

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz ama Sigmund Freud'un güzel bir lafı vardır:

"Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif öz sevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır. Birincisi, Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında. (...) İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp, soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde."

Freud da lise öğretmeni olsaydı, ona da söyleyeceğim şey aynı olurdu: "Bunu çocuklara anlatacaksan, kaburga kemiği meselesini de anlat." O bunu Erica kompleksime veya çocukluk travmalarıma bağlayabilirdi, ama olsun.


(12 Aralık 2011, İstanbul)

Konuyla ilgili olabilecek başka bir yazım şurda. Müzikli eğlenceli.

Harun Yahya, aynı zamanda Kafkasya'da açan bir çiçekmiş:http://www.harunyahya.org/yazar_hakkinda.htm

İbrahim Sadri olmayı istemek, İbrahim Sadri olmanın yarısıdır.

Aslında her şey, Onurlu'nun neden deri ceket giymediğini bizlerle paylaşmasıyla başladı... "Gökhan Özen'in deri ceketi ile yazlık mekanda çektiği üşüyorum ödünç ver ellerini klibinden" dolayı deri ceket giymediğini açıklaması, Gökhan Özen sempatizanları tarafından tepkiyle karşılandı. "Sen o kıyafetin,bir klip için seçildiğini anlamamışsan,zaten deri ceket giyme be arkadaş,sana yakışacağını hiiç sanmam:)))" gibi bir tepki veren bir günboyuGökhanÖzenyazıpTwitterdaaratıyorumkifırsatçıksınbirilerinelafsokayım'cı karaktere (ki biz kendisine bundan sonra kısaca "abidik" diyeceğiz) gereken cevabı vermekte hiç beis görmedi tepkisel hareketin simgesi Onurlu: "yok ben genelde ironiden anlamayan nesle bi siktir git ya derim ;)" (Abidik'in bu cümledeki göndermeyi anladığı hiç zannedilmemektedir.)

Tüm bunlar olmadan önce, Onurlu deri dekete karşı tavrını ilk açıkladığı esnada bellatrix, deri ceket denince akla gelen başka bir simayı hatırlatmayı kendine borç bildi. Zaten Twitter böyle gereksiz işler için var, değil miydi?

"ama deri ceketini kırmızı boğazlı kazağın ve 'o' gidince yediğin soğan ile kombinleyerek ibrahim sadri de olabilirsin!"
İbrahim Sadri (temsili)

Onurlu hiç durur mu, yapıştırdı cevabı:

"hatta 'gardaşımla oturduk yer sofrasına, anamın mintax kokulu masa örtüsü üzerinde paylaştık hayatımız gibi son dilim ekmeğimizi' gibi dörtlükler bile yazarım, benden acaip ibrahim sadri olur, tam benim tasvir tarzımda bir adam ehe"


"Mintaks iyi güzel de, aşksız olmaz hacı" diyen bellatrix, elbette başka bir üstadı anmadan geçemeyecekti...

"araya iki satır da aşk atarsan, hafif eziklenerek böyle, cezmi ersöz oldun bitti :)"


Bu esnada, sıkı takipçi zaphod beeblebrox araya girip, ikiliye beklenen açıklamayı yaptı:

"acımasızlığınızın hastasıyım."


Acımasızlık boşuna değildi, belki hayat bizi bu hale getirmişti, belki felek döner tekme atmıştı (tam bilemiyoruz, kaçırdık orasını) ama bu sözcük, bu "acımasızlık" sözcüğü gurbet ellerde kendine yeni bir yaşam yaratan Onurlu'yu derinden etkilemiş, ona ilham kaynağı olmuştu...

"acımasızlık zalımlık nedir ki gardaşım, anamın mintaks kokulu bembeyaz masa örtüsü üzerine, bir bardak çayı bile bile boşaltmak mı yoksa? çocukluğumda anamla gittiğim pazarlar geldi aklıma, gardaşımın belinden eşofman altı için altığımız don lastiği geldi aklıma. zamane aşkları gibi nereye çeksen oraya uzuyordu... oysa bankadaki veznedar bile şahitti bizim Allah sevgisi kadar temiz,bir çocuk bakışı kadar neşeli aşkımıza"


Ve Onurlu, farkında olmadan, "acaba olsam mı?" derken, bir İbrahim Sadri oluvermişti bile! Sonuçta İbrahim Sadri olmayı istemek, İbrahim Sadri olmanın yarısıydı (yarım İbrahim Sadri görüntüsünü çocukların ulaşabileceği yerlerden kaldırınız)

Velhasıl, siz de İbrahim Sadri olabilirsiniz. Fiziksel ve gardropsal şartları karşılayıp, boş 5 litrelik ayçiçek yağı kutularına çiçek ektikten sonra hala aklınıza bir şey gelmiyorsa, ilham için burayı tıklayabilirsiniz. Yazdığınız şiirleri youtube'daki boşlara gönderip onlara google görselli, yedi karanfil müzikli klipler de hazırlatabilirsiniz. Hadi yine iyisiniz (böyle dedik diye de favori uzatmaya başlamayın aman ha!)


(Bu yazı eşzamanlı olarak Portakal Suyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Twitter Öyküleri


twitterstories diye bir adres çıktı karşıma geçenlerde. İnsanların değişik hikayeleri ilgimi çekti...



Mesela bir adam var (@EverydayDude), annesinin kitapçı dükkanını kurtarmak için konuyla ilgili tweet atıp, bir de cin fikirle geliyor: 50 doların üstünde alışveriş yapan herkese bir burrito ısmarlamak! Sonuçta kitapçı kapanmak şöyle dursun, en iyi sezonunu yaşıyor. Tam bir Shop Around the Corner hikayesi: You've Got Mail çekildiği yıllarda internete bağlanma sesleri yerine Twitter olsaydı, o dükkan kendiliğinden kurtulurdu belki de?

Başka bir örnek de bir sinema eleştirmeni (@ebertchicago): Kanser ameliyatları sonrasında sesini kaybeden Roger Ebert, yazdığı köşe, kitapları, blogu ve Twitter'ı ile kendine bir ses edinmiş adeta.

Kahire'de cinsel tacize uğrayanları korumak ve tacizin gerçekleştiği bölgeleri deşifre etmek için @harassmap hesabını açan Rebecca Chiao'nun amacı, bunu tüm dünyayı kapsayacak şekilde genişletmek.

Norveçli değil ama Japon balıkçılar, günlük avlarını daha tekneleri karaya dönmeden satabilmek için teknelerinin isimleriyle hesap açmışlar. @yoshieimaru ve @Kageyamamaru hesaplarıyla, yakaladıkları balıkların fotoğraf ve videolarını da paylaşıyorlar üstelik!

Biz "kan aranıyor" mail ve tweetlerini pek ciddiye almayız, bıkmışızdır artık çünkü. Ama @ChrisStrouth için durum öyle olmuyor. Yıllarca böbrek hastalığı ile boğuştuktan sonra, nakil yapılması zorunlu hale geldiğinde "Sh*t, I need a kidney" yazıyor ve 19 kişiden yanıt alıyor. Sonunda, yıllardır görmediği bir arkadaşı ona böbreğini bağışlıyor.

Uzaydan ilk tweet'i 12 Mayıs 2009 tarihinde atan @Astro_Mike için bir şey söylemeye zaten gerek yok, daha ne yapsın adam?! Benim ilgimi daha çok, bundan birkaç gün sonra yazdığı şu cümle çekti ama: "From orbit: We see 16 sunrises and sunsets in 24 hrs, each one spectacular as the sun lights up the atmosphere in a spectrum of colors" İnanılmaz değil mi bir günde onlarca günbatımı görmek; iskemlesini şöyle bir kımıldatsa oldu bitti...

Buraya eklenebileceğini düşündüğümüz bir hikayemiz olursa, gönderebiliyoruz da.

Bizim 15 dakikalık ünümüz de böyle bir şey olabilir mesela?


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Salakça mutlu

Bu aralar yolda yürürken ufak ufak sekmiş olabilirim arada, veya ne bileyim, gülümsemiş olabilirim durduk yere, kabul. Benim bu halimin bir sebebi var -ya da ben öyle düşünüyorum-, ama bu hali hayatının tümüne yayabilen insanları hiç anlamadım. Bu yazdıklarımı okuyanlar varsa onlara da sormak istiyorum: Neye gülüyosunuz abi bu kadar? Ben yapılan esprileri anlayan biriyimdir ve anlamadım bu süregelen espriyi. Açıklayın rica ediyorum, "hayat kocaman bir espri değil mi zaten" gibi aforizmalar yapıp ağzınıza kürekle vurdurmayın yalnız.

Hep diyorum, bu salakça mutlu insanlar çok acayip diye... Meğer hakikaten (bir nevi) salaklarmış :)

Scientists have discovered that people who are very optimistic about the outcome of events could in fact have a "faulty" brain.

The study, which was published in Nature Neuroscience, suggests that the brain is very good at processing information, whereas some people ignore anything negative, leading them with a positive outlook.

This had lead scientists to believe that people who are continuously optimistic when reality challenges their beliefs is due to a 'faulty' function of the brain's frontal lobe.

(Araştırmanın devamı için: International Business Times / UK)

(allah diyen) ötleğen kuşunun sonu

çıldıracak gibiyim bazen.
8:17 PM Oct 1st

çıldırıcik gibiyim bazen. (bir kuş)
8:17 PM Oct 1st

cildiricakli bildircan diye korkuyorum, suku. (Allah diyen yilan kusu)
8:23 PM Oct 1st

@ evde "ötleğen kuşunun sonu" diye bi kitap vardı, aylarca düşündüm "acaba bu kuşu ne demek?" diye.
8:31 PM Oct 1st

(allah diyen) ötleğen kuşunun sonu
8:31 PM Oct 1st


hmm.otlegen.? Vay ak. Guzel kokulu bitkili kus olabilir.(allah yiyen), yine de bi googlela derim.
8:37 PM Oct 1st

Allah diyen blogger şuku. Eyvallah der mesela arada. Alman kaderciliği: der eyvallah
1:35 AM Oct 2nd


Adetim değildir şu muhabbeti suraya yapıştırmak için uğraşmak ama dün akşam çok güldüm buna; bir de şunu söylemek istedim: Randımanlı saçmaladığım zamanlarda karşımdaki insanın bana ayak uydurması kadar sevdiğim çok az şey var hayatta. Bunu Nutella'dan daha çok seviyorum mesela, hünkar beğendiden biraz az (o derece!)

Ötleğen kuşu meselesi de doğru. Hani kafaya takıp aylarca fark etmeden düşündüğünüz, ama fark etmediğiniz için sormadığınız şeyler olur ya, benim için ötleğen kuşunun sonu o. "Ötleğen Kuşu" diye bir varlık olduğunu anlamayıp, ötleğen'i bir sıfat sandım. Öten, gibi. Bu vurguyla okursanız kuşu'nun anlamını sorgulayabiliyorsunuz. Ya da siz yapmıyorsunuz, tamam bi ben yapıyorum. Allahım ne zor bi çocukluk geçirdim... Cedric gibi bitirmek istiyorum: Yedi yaşında ve meraklıysanız, hayat çok zor :)


Görecelik Kuramı

0'dan hay bin tivite ulaşmak için geçen sürenin 4000-5000 tivit arasından daha kısa oluşuna "görecelik kuramı" denir. Bu görecelik kuramının benzeri, beşte üç ile onda altının aslında eşit olmayışında görülebilir. Matematiksel olarak da bu kesirleri eşit yerine denk olarak yazmak bu nedenle daha doğru olduğundan, ilkokulda öğrenip daha sonra test usulü sınav sisteminde hepten unuttuğumuz denklik işaretinin o üçüncü çizgisini sandıktan çıkarıp, tozunu aldıktan sonra üç kere öpüp şukulayarak kullanmaya başlamamız gerekir. Ah bu ezberci eğitim sistemi yok mu... Anne olunca anlarsınız.

Şekil1. a denktir b eşit değildir a eşittir b ve demek ki parantezler de virgüller kadar önemlidir
(türkçe derslerine de ben giriyorum. ek iş.)


Beşte üç ile onda altının aslında eşit olmadığına ikna olmayanları, bunu bir muz kesri olarak görmeye davet ediyorum. Diyelim beş muzunuz var, üçünü siz yiyip ikisini Somali'ye gönderdiniz. Bir de, diyelim on muzunuz var ve bu kez altısını siz yediniz. Oha. Eminiz bir dilek hakkınız olsa onu da çaya batırır yerdiniz ama neyse, biz konumuza dönelim. Ne sizin tükettiğiniz, ne de yüce gönüllülüğünüzle bağışladığınız muz sayısı eşit değil. Dünyada -ve kilonuzda- yaptığınız değişiklik de. Demek ki, beşte üç eşit değildir onda altı.

İlk paragraftaki görecelik kuramı örneklerinde sonuç aynı olsa da, ilkinin "hevesini almak" dışında mantıklı bir açıklaması yoktur. O yüzden de izafiyet bir kuramdır, kanun değildir.

Bunu da çözdüm.
Saygılarımla.

Twitter, bazen uzakları yakın edensin.

Sosyal ağların zaman kaybından başka bir şey olmadığını söyleyenlere diyecek tek bir şeyim var: Bazen, iki kişi arasındaki mesafe bir zıvana uzunluğundan fazla olduğunda ve aslında o mesafe kısa olduğunda da çok tanışmış sayılmadığınızda, o burun kıvırdığınız sosyal ağlar sizi tanıştırıyor, yakınlaştırıyor, güldürüyor, ortak ediyor. Öldürmezse, güçlendiriyor.

Twitter, bazen uzakları yakın edensin.

O zaman bu kadeh cömo'ya gelsin.
Şerefelerimle efendim.

Twitter kullanmanın incelikleri

Okan Bayülgen! :)

Oldukça başarılı tespitlerin yer aldığı bir çalışma olmuş, izleyin, izletin, ibret alın ulayn!


Sofistikeyiz


Sofistikeliğimiz ve snobluğumuzla ilgili uzun süredir bir şeyler yazasım vardı. Özellikle Twitter'a girdikten sonra birazdan anlatacağım kafada şahıslarla çok karşılaşmaya başladığımdan mütevellit, durduğum yerde kıpırdamadan duramaz hale geliyorum sıklıkla.

Bardağımı taşıran son damla bugün okuduğum şu beyanat oldu:

"Ayrica kusura bakmayin da Adele'i yeni kesfedenlerin oldugu bir dunyada oldugum icin uzuntu duyuyorum."

Vays.

Bir "elimde çayım kitap okuyorum" yazmak var, bir de "elimde bilmemne model kupamın içinde bilmemne marka çayım, kitap okuyorum" yazmak var. İlk cümle, hoşa giden bir davranışın dışvurumu, bunun mantıklılığını tartışmayacağım, sosyal medya diye bir dev karşımızda dururken en alttaki parçayı inatla çekiştirmeye çalışmak olur bu. İkinci cümle, düpedüz hava atma çabası, bir şey paylaşmak, bir şeyi duyurmak ve insanların nemalanmasını sağlamak değil amaç. Her şey amme hizmeti olarak yapılmıyor elbette ama demek istediğim, amacın sadece hava atmak olması burada.

Nedir yani, Ben&Jerry's çıktı çıkalı başka dondurma yiyemiyor olmak, Jacobs dışında kahve içemiyor olmak, The Smiths dinlemeyenlere üzülmek falan? Babalarımız aradan çekildi, benim sofistike zevkim seninkini dövercilik oynuyoruz.

Olabildiğince yapmamaya çalışsam da, belki ben de yapıyorumdur böyle şeyler. O yüzden birinci çoğulla başladım yazıya zaten. Ama açık yüreklilikle söyleyebilirim ki güzel bir müzikle, iyi bir filmle, ülkenin en lezzetli höşmerimiyle filan tanışanlar için olsa olsa sevinirim. Birileri artık daha iyi yaşıyor diye sevinirim. "Ben bunu daha önceden biliyordum ki!" kafalarında "in your face, in your face" diye dans etmediğime emin olabilirsiniz. Hem, olumlu cümlede "ki" yazılmaz. Yazanlar için üzüntü duyuyorum efendim, ayrıca kusura bakmayın da.


05 Nisan 2011, İstanbul
(Görsellerin tümü weheartit'ten; sophisticated yazınca çıkıyor.)

1 karakter

Eksi 1'deyim ekseriyetle.

Herkesle Konuşmak


"Konuşacak kimsen olmadığında herkesle konuşursun" demiş cizenbayan.

İstemediğin insanlarla da konuşursun. Normalde o sıklıkla aramasan kimsenin ruhunun duymayacağı adamları arayışın da normaldışı karşılanmaz, Çok boşluyorsun sanılır. Abur cubura abanmak gibi.

Yazarsın. Monoloğunu bile bloğa yazarsın (ne kadar çok kişiyle konuşursan o kadar iyi).

İşte kimseyle konuşamadığında tam da böyle olur.

***

İkinci cin-martinimin ortasındayım. Bunu yapmak aklımda uzun zamandır vardı. Parmaklarımın klavyede nasıl yarıştığına hayret ederek yazıyorum çünkü demin aniden sarhoş olduğumu fark ettim. Sarhoşum lan!

Niye hayret ediyorsun bellatrix, sarhoşken portakal suyu bile sıkarsın sen, sabaha da içersin, ayık kafa... Uuu eskiden beri bir metafor deniziymişim, en koyusundan. Veya sarkazm denizi. İkisi de olur.

***

Bir gün çiçek getirdiğin evden ertesi gün kızdan ayrılarak (hem de post-it'le ayrılarak, "I'm sorry I can't. Don't hate me_") çıkamazsın lan. Pembe karanfil bile getirmiş olsan yapamazsın bunu -ki karanfil çiçeklerin en çingenesidir.

Şimdi izlediğim bölüm biterken bunu düşündüm. İkinci kez SATC altıncı sezonu bitirmek üzereyim, bu da demektir ki kitabı altı çizerek okuma safhasına geçmişim. Yani, içinden kendime bir şeyler çıkarma safhası. Cümleler üstünde düşünme safhası, çünkü inkar edemediğimiz bir şey, Carrie Brahshaw'un bir yaratıcı yazar olduğudur.

(Safhayla sahaf arasındaki ilişkiyi düşün bellatrix. Daha sonra, sağlam kafayla.)

Ben olsam galiba, bu dizideki durumda dahi, alır o vazoyu önce suyunu tuvalete boşaltır, sonra da çiçekleri çöpe atar, çöp torbasını da bağlayıp kapıya koyardım. Yani vazoya elimi çarpmazdım hırsla ve çiçekler tüm daireye (bizim için tüm salona, şöyle CD'likten pencereye kadar) saçılmazdı.

Yapacağım en aykırı şey o bağladığım çöp torbasını akşam 8'den önce, mesela gündüz vakti saat 3'te filan kapının önüne koymuş olmak olurdu.

Çünkü ben hep böyle aykırılıksız yaşadım ve galiba, hep aykırılıksız sevdim. Hep de aykırılıksız adamlar aşık oldu bana.

***

On the Radio dinlerken ağlamaya başladım bugün, badambadambam! Kapüşonumu indirdim, yağmur yağıyordu, bekledim yağmur yeterince açılmadıkları için gözyaşlarımı sindiremeyen gözlerimi ıslatsın, bu neydi şimdi, şubat sonunda november rain. twice. coz the dj was asleep.

Yanına gittim annem ve akranlarının, benim yaşımda olmak için hayatından birçok şeyi -yıllar hariç- feda edecek musikişinas insanların yanına. Ah, Türk sanat müziğini çok sevmiyor muyum!

"Mutsuzuz çünkü biz" dedim annemin akranı bir kadına muhabbetin bir yerinde. Çünkü bu zamanın çocuğu olmak için üstüme, üstümüze yüklenen yük büyüktü. Biz hep mutlu olmalıydık annemin akranlarına göre. Oysa işler hiç öyle değildi, her şey çok karışıktı.

Mutsuzluğumuzu anlamak yüzümüzü görmek değildir.

Bırakın bizi orta yaşlılar, belki biz de üzgün bir jenerasyonuzdur, kek gibi kararlı olmayı, bir işe yaramayı başaramamışızdır, birtakım somut yönlerden işe yarıyoruzdur ama heyhat! On the Radio gibi bir şarkıyı dinlerken bile ağlıyoruzdur!

***

Neden anlatmıyorsun bunları, diyen olursa...
E ama kızmaya gerek yok.

Kimseye söylemedim ki ben bunları.
(Bu benim savunmamdır.)


(26 Şubat 2011, Nişantaşı)

On the Radio için tıkla.
Görsel için tıkla.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!