... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

4,5 hiç bu kadar 5 olmamıştı.

_ Artık öyle alıp başımı gidemem, diye düşünüyorum, dedi kadın. Yetiştirdiğim biri var, ona örnek olmam lazım. Sorumluluklarım var artık, diye geçiyor hep kafamdan.

4-5 yaşlarında bir kız çocuk annesi kadın Prada çantası ve güzeller güzeli küpeleriyle bunları söylerken indirimi beklemeden almamakta direttiğim, indirimde 35 lira olan çantamla ve sörfçü bilekliğimle ilgili ne düşüneceğimi bilemedim. Sörfçü bile değildim üstelik. Sadece bu ip parçasının renkleri hoşuma gitmişti.

_4-5 senedir eşim de ben de alkol almıyoruz, diye devam etti kadın. Eskiden çok içerdim. 4-5 duble içer yine de sağlam kalırdım. Eşim de öyleydi. Hamile kalınca bıraktım, eşim de bıraktı. Sonra da tekrar başlamadık... Sigarayı da bıraktı, 12 yaşından beri içiyordu hem de. Ailenin tek erkeği, babası o çok küçükken vefat etmiş...

Büyük lutuftu bu bırakış, anlaşılan.

_ İflah olmaz o, dediler. Ama oldu. Bir kız için baba modeli çok önemlidir. Ben de eşime, hep kızının yanında olacağını hissettiren bir model olmasını söylüyorum.

Kocası iflah olmamıştı, kadın onu iflah etmişti. Onu eğitmiş, kötü alışkanlıklarından arındırmış, bu uğurda kendisi de vazgeçmişti bir şeylerden. Bir kez çocuk doğurup, iki kez anne olmuştu. Bazı erkekler bunu isterdi, ihtiyaçları vardı buna. Çünkü onlar babalarını kaybedip, annesiz kalırlardı.

Belli belirsiz bir hüzün hissettim kadının sesinde. "Hem de ben alkolü çok severim" derken geniş zaman kullanmasında, 25 yaşının başına buyrukluğunu özlemle anmasında.

Henüz evlenmedikleri dönemde eşinin hediye ettiği Louis Vuitton çantalarla, Etiler'de bir daire ile kendini kanıtlamış saymıyordu kadın. Hala çalışıyordu. Harıl harıl, bu tiksinç işi yapıyordu. Kendi işi, ofisi (kayınvalidein üzerine olsa da), elemanları, bilgisayarları ve gıpgri ve simsiyah kurşun kalemleri vardı, hepsi onundu ve yine de onun bende gıpta ettiği bir şeyler vardı.

Kendim için sevindim. Çekip gidebileceğim için, çekip gidebildiğim için, geride sırf 35 liralık çantamı ve sörfçü bilekliğimi bırakacağım için sevindim. Kuzen demişti bir gün, "ailenin yakınında olmamayı göze aldıktan sonra -ki onlar senin ailen- başka kimse bırakılamaz değil, başka kimse için bunca üzülmeye değmez." Bunun gibi bir şeyler.

Evet, üzgün olabilirdim zaman zaman ama ben özgürdüm.
Dört dörtlük değil, dört 5'liktim.

Ölmekten çok bahsetmiştim bir ara. Evet, bir parçamın öldüğünü hissettim (yakında kırkı çıkacak). Ama ben o parçadan ibaret değildim, başka yerlere bıraktığım parçalarla devam edebilirim. Ben insanlara hala aynı değeri veriyorum, ölen parçalara bile. Verdiğim tüm değerle birlikte gömüyorum onları, bir yuğ düzenliyorum adlarına. Ve artık, hak edip etmediklerini sorgulamıyorum. Her şey bitiyorsa, her şey geçiyor da.

Dinlediğim müzikler (hep aynı müzikler) hiç bu kadar doyurucu olmamıştı. Hayatın hiç bu kadar içinde olmamıştım. Hiç bu kadar açık olmamıştım. Kafam hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Yanımda olmayan herkes hiç bu kadar şanssız olmamıştı.

(4,5'tan 5 verdim hayatıma.)


(30 Ocak 2011 Bursa - 25 Şubat 2011 Ankara)

I sooo believe in signs!

Sekizinci Kat

Çağıracağınız asansörün hangi kattan geliyor olduğuna gayri ihtiyari bakarsınız herhalde. Ben hep bakarım, çünkü örneğin zemin kattan gelen asansör tam olarak benim "asansörü çağırma - kapıyı kapatma - alttan iki, üstten bir kere kilitleme" süremin sonunda arkamı döndüğümde orada olur; kabini görür, kapıyı açarım. Asansör başka kattan geliyorsa da ne kadar zamanda geleceğini hesap ederim. Gayri ihtiyari canım. Evet komikli bir Hollywood gişe filmi veya Ted Mosby'nin bir türlü bulamadığı eşi olabilirdim.

Lakin bugün evden çıktığımda aklım da yerinden çıkacaktı.
Bizim apartman 7 katlı lan!?

Allahım sana geliyorum! (bir kat daha yaklaştım hem de)

girl, rebelled

"The only way to deal with an unfree world is to become so absolutely free that your very existence is an act of rebellion."

Albert Camus

"Ah ben bi bekar olaydım..." bakışı

Evli adamların güzel kadınlara bakakalışı düşündürdü beni bu sabah. Kimse kimseye bakmasın demiyorum, "aldatma bakmakla başlar" gibi fikr-i sabitlerim de yok ama bazı bakışlar dikkat çekici. "Ah ben bi bekar olaydım..." bakışı o.

Halbuki ah sen bi bekardın bundan belki 2 yıl öncesine kadar ve yine gidip şimdi eşin olan insanla evlendin be adam?

Erkeklerin bekarken alabildiğine gezip tozması, her gördüğü kadının peşinden koşması ve belki de defaatle reddedilmesi gerekiyor ki sonunda "aaebi denedim olmadı, demek ki nasibim buymuş" deyip, kimseye gözleriyle soyar gibi bakmasın bir daha. Tabi sütten ağzı yanan erkeğin o sütü bir taşım daha kaynatıp içeceğini de hesaba katmak lazım bunları söylerken. Reddedilen erkek, daha ilişkinin başından veya orta yerinden reddedilen, yani aldatılan, kendisine saçma sapan davranılan erkek hala aynı kadının peşinden koşmaya devam edebiliyor zira. Bunları "müstahak" etiketli dosyama koyuyorum.

Kadınların orospuluğundan şikayet etmek erkekler için daha evrensel. Bir kadın bir erkeğe genelde ancak kendisine veya tanıdığı birine bulaştığında "hayvan!" derken, erkekler daha kolay harcayabiliyor kadınları. Kendisine yüz vermeyen kadın da "orospu" olabiliyor mesela başkalarına (yüz) veren kadın gibi aynı...

Kadınları bu kadar kolay harcayabilen erkek milletinin dengesinden bahsetmek ise mümkün değil. Beni sürekli arıyor, sürekli mesaj atıyor, canımı sıkıyor diye şikayet eden erkek aynı tempoda yanıt veriyorsa görüştüğü kişiye, bu durum benim için bir haber değeri taşımıyor. Sürekli yanlış giden şeylerden şikayet edip değiştirmek için hiçbir şey yapmamak gibi. Bu adamları da yine "müstahak" etiketli dosyama koyuyorum ve kusura bakılmasın, bu sözde şikayetleri hiç ciddiye almıyorum.

Terbiye ediniz efendim kadınları, madem beğenmiyorsunuz, istediğiniz yola gelmeleri için eğitiniz. Mesajlarına cevap, triplerine prim vermeyiniz. Ama biliyorsunuz değil mi o primi siz vermeyince bir hemcinsinizin vereceğini ve yazdığınız kızın da koşa koşa ona gideceğini? :)

Sıkıntı büyük.


(24 Şubat 2011, İstanbul)
Görsel: http://weheartit.com/entry/2953765

"bize bi kız bulmadın" diyenlere gelsin

Yıllardır elalemin sevgilisini, görüştüğü kızı, ayrıldığı kızı, aldatan kızı; daha da üstüne, iki dakika boş kalmaya tahammülsüzlükten kırılan bu insanların çapkınlık (veya akbabalık) hikayelerini dinliyorum. Bu kalabalıkta bir de "sen de bize birini ayarlamadın" diye sitem yiyorum üstelik...

Karşılığı var mı ki bu işin? Ben adamı elimle gösterdim, "şunu istiyorum" dedim, gene kılını kıpırdatmadı kimse?! Kırk yılda bir görüştüğü insanların evine filan gitme uğruna üstelik. Her şeyi ama her şeyi, finallerin bitişini, yeni evi, eski evi, kız meselesini, canımız rakı istedi'yi bahane edip toplaşabilen adamlar iki haftadır pıs.

Bundan sonra "bize bi kız bulmadın" diyen arkadaşlarıma okkalı bir küfür sallayacağımdır. Buradan duyuruyorum.

Herkesle Konuşmak


"Konuşacak kimsen olmadığında herkesle konuşursun" demiş cizenbayan.

İstemediğin insanlarla da konuşursun. Normalde o sıklıkla aramasan kimsenin ruhunun duymayacağı adamları arayışın da normaldışı karşılanmaz, Çok boşluyorsun sanılır. Abur cubura abanmak gibi.

Yazarsın. Monoloğunu bile bloğa yazarsın (ne kadar çok kişiyle konuşursan o kadar iyi).

İşte kimseyle konuşamadığında tam da böyle olur.

***

İkinci cin-martinimin ortasındayım. Bunu yapmak aklımda uzun zamandır vardı. Parmaklarımın klavyede nasıl yarıştığına hayret ederek yazıyorum çünkü demin aniden sarhoş olduğumu fark ettim. Sarhoşum lan!

Niye hayret ediyorsun bellatrix, sarhoşken portakal suyu bile sıkarsın sen, sabaha da içersin, ayık kafa... Uuu eskiden beri bir metafor deniziymişim, en koyusundan. Veya sarkazm denizi. İkisi de olur.

***

Bir gün çiçek getirdiğin evden ertesi gün kızdan ayrılarak (hem de post-it'le ayrılarak, "I'm sorry I can't. Don't hate me_") çıkamazsın lan. Pembe karanfil bile getirmiş olsan yapamazsın bunu -ki karanfil çiçeklerin en çingenesidir.

Şimdi izlediğim bölüm biterken bunu düşündüm. İkinci kez SATC altıncı sezonu bitirmek üzereyim, bu da demektir ki kitabı altı çizerek okuma safhasına geçmişim. Yani, içinden kendime bir şeyler çıkarma safhası. Cümleler üstünde düşünme safhası, çünkü inkar edemediğimiz bir şey, Carrie Brahshaw'un bir yaratıcı yazar olduğudur.

(Safhayla sahaf arasındaki ilişkiyi düşün bellatrix. Daha sonra, sağlam kafayla.)

Ben olsam galiba, bu dizideki durumda dahi, alır o vazoyu önce suyunu tuvalete boşaltır, sonra da çiçekleri çöpe atar, çöp torbasını da bağlayıp kapıya koyardım. Yani vazoya elimi çarpmazdım hırsla ve çiçekler tüm daireye (bizim için tüm salona, şöyle CD'likten pencereye kadar) saçılmazdı.

Yapacağım en aykırı şey o bağladığım çöp torbasını akşam 8'den önce, mesela gündüz vakti saat 3'te filan kapının önüne koymuş olmak olurdu.

Çünkü ben hep böyle aykırılıksız yaşadım ve galiba, hep aykırılıksız sevdim. Hep de aykırılıksız adamlar aşık oldu bana.

***

On the Radio dinlerken ağlamaya başladım bugün, badambadambam! Kapüşonumu indirdim, yağmur yağıyordu, bekledim yağmur yeterince açılmadıkları için gözyaşlarımı sindiremeyen gözlerimi ıslatsın, bu neydi şimdi, şubat sonunda november rain. twice. coz the dj was asleep.

Yanına gittim annem ve akranlarının, benim yaşımda olmak için hayatından birçok şeyi -yıllar hariç- feda edecek musikişinas insanların yanına. Ah, Türk sanat müziğini çok sevmiyor muyum!

"Mutsuzuz çünkü biz" dedim annemin akranı bir kadına muhabbetin bir yerinde. Çünkü bu zamanın çocuğu olmak için üstüme, üstümüze yüklenen yük büyüktü. Biz hep mutlu olmalıydık annemin akranlarına göre. Oysa işler hiç öyle değildi, her şey çok karışıktı.

Mutsuzluğumuzu anlamak yüzümüzü görmek değildir.

Bırakın bizi orta yaşlılar, belki biz de üzgün bir jenerasyonuzdur, kek gibi kararlı olmayı, bir işe yaramayı başaramamışızdır, birtakım somut yönlerden işe yarıyoruzdur ama heyhat! On the Radio gibi bir şarkıyı dinlerken bile ağlıyoruzdur!

***

Neden anlatmıyorsun bunları, diyen olursa...
E ama kızmaya gerek yok.

Kimseye söylemedim ki ben bunları.
(Bu benim savunmamdır.)


(26 Şubat 2011, Nişantaşı)

On the Radio için tıkla.
Görsel için tıkla.

A Nut Social: Kaju

Cuk oturan sapık kaju görselini ben şuradan aldım,
ki kendisi sevgili David'in tumblr'ı olur.


_ bellatrix mi? Ben sevmiyorum onu yea.


Ayh! Buruşturduğun suratınla giderek alçalan ses tonunu yesinler. Üstelik yanında en çok eğlendiğim, en yakın ofis arkadaşlarımdan birine söylüyorsun bunu, gerizekalı adam.

Kız da durur mu...

_ O da sana bayılmıyor zaten.

Ha-ha! Çok iyi demiş, ben herhalde yüzüne söylemezdim bu kadar net. Görmezden gelmeye devam ederdim seni. Böylece seni sevmediğimi, ne kadar yavşak ve sapık bir adam olduğunu ve ayrıca -en azından- biseksüel olduğunu gizlemek için çevrendeki tüm kızlara yazıp durduğun gibi, benim arkadaşlarımdan biri için de "gay bu" diye laf çıkarttığını da dile getirmemiş olurduk. Sonuçta ağzımı açtığımda böyle olmasa da bu anlama gelen birtakım laflar çıkacaktır ordan. En azından bi yavşşşak derim şöyle okkalısından.

_ Aa, neden sevmiyo beni ya?

Hah, bu replik tam senlik. Breh breh. Beni sevmediğini söyleyen sensin, ben de seni geri sevmiyorum diye üzülüp aaa neden nedeeen diye ayağını yere vurarak mızıklanan gene sensin.

Üstelik bunu hala, bu muhabbetin üstünden haftalar geçmişken sürdüren de sensin. O zaman ka sensin, ju da sana girsin. Ya da vazgeçtim, ağırlığınca fıstık ya da hatta sonsuz girsin sana, sonsuz (merhaba ilkokul, sana geldim ki bu adamın anladığı dilden konuşalım).

Zira, salak yemin ediyorum gerizekalı bu çocuk.

sarı gülücükten aşk zırvaları

Aşk,
Hapla mapla, yapay, sadeleştirilmiş ve törpülenmiş, heyecanımsı bir şey duymaktır...
Hiçbir şeye önem vermemek ve öyle de üzülmemek için antidepresan almak ve lakin 14 Şubat'ı inatla kutlamaktır...

Aşk dediğin, nihayetinde, sarı bir gülücüğün hedef tahtasıdır. (Delip geçmez, seker, ya da karavanaaa!)

Ve 14 Şubat da korprıt hapçıların reklam vesilesidir.

Böyle mi Olacaktı? (masallı versiyon)

Alternatif dizi sonları çalışmamdan sonra (tamamen özgün çalışmam için tıklayınız), alternatif masal sonları aparmamla karşınızdayım. Sevgili Bahar ve spam mailleri sağolsun.

Buyrun...

CINDERELLA

Götür külkedisi! (Go Home Yankee tandanslı tezahürat, ama ara gazı)

SLEEPING BEAUTY
Pffft. Sıkıcı.

BEAUTY AND THE BEAST
Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de. Güzel ve Çirkin derken, sen olmuşsun canavar. Üstelik çirkin denen "beast" -ki bence rezil bir çeviri bu- çok da tatlı. Senden tatlı en azından. Tipe bak, nip/tuck.

LITTLE RED RIDING HOOD
Kırmızı bir başlık çizerdim, kırmızı bir başlık, bak bu da kızı...


SNOW WHITE
Tüm masallar böyle biter diye düşünüyorduk biz. Hatta Romeo ve Juliet'in başına sonrasında neler geldiğini anlatan bir oyun bile var; Tarla Kuşuydu Juliet.

Benim için Pamuk Prenses hikayesinde en üzücü olan, şu sikko kostümün hala durması. Ya da prensteki tayt. Yok yok, o intikam niyetine olsun, en üzücü olan gene pirensesin kostümü.

LITTLE MERMAID
Kız seni yerler yerler, yemese de yedi derler.
En üzücüsü bu, ama canım çok fena sushi çekti, üff...

Resmi olarak hayatın bitişi

Bir Adana ziyareti, iki saatlik bir trafik dönüşte, arkadaşların mesaileri, yemekleri, kız arkadaşları, filmleri... Ve bir doğumgününü kutlayamadık. Artık içgüdüsel işler yapamıyoruz.

Resmi olarak hayatın bittiğini dün hissettim.

Ve bugün, saat 08:47'de panikle uyanıp, aynen geri uyumak için hayatımdan birkaç gün vermek üzere Lucifer ile pazarlık yaparak giyinirken kaç kez küfrettim, bilmiyorum. Sonra da iPod'umu evde unuttuğuma küfrettim. Silecek suyumun bitişine, sonra. İnanamazsınız insan küfredecek neler buluyor, yeter ki istesin.

Bana teslimat yapan yakışıklı muhaberat elemanı alttan ikinci kutuya imza atmamı isteyip üsttekini gösterince "bu alttan ikinci kutu mu?" dememle -sen benim bu gözümü görüyor musun, diye atarlanan ilkokul hocam gibi aynı- dibi gördüm. Laf ağzımdan çıktı, dudağımı ısırdım ama geri dönüşü yoktu. Ne ayıp, dili sürçtü diye aşağılamak birini.

Hep Cem Yılmaz yüzünden oluyor bunlar. Dünkü gösteri ertelenmeseydi, şimdi belki de pamuk gibi bir insandım. Hallaç pamuğu gibi atılmıştım gülerken, tiftik tiftik olmuştum. Ama olmadı (şimdi düşünüyorum da belki de geç kalırdım ona bile, lanet trafik.)

Acaba toprağa bassam sakinleşir miyim şimdi?


Beni 2 günlük gönderin şehir dışına artık ve cumartesiye bağlansın, çünkü ben dönüşte çok çirkin oluyorum.

Canavar Banavar


Portishead şarkıları solunum cihazı gibi, haa-huu-haa-huu-ağızdan aaaal-burundan veeer-ağızdan aaaal-burundan veeer... Ben kulaklıklarımı kulağıma iyice sokmuş Postishead dinlerken, yatağın altında nefes alıp duran canavarı merak ediyorum. Hatta o canavarı istiyorum. Canavar Banavar. Çok tatlı!

Nefes aldırıyor bana bu şarkılar, ağızdan, burundan.

Ooof, saat 5, mesai önümde, şimdiden bu kafa benim değilmiş meğersem.

Ha, görsel weheartit'ten yine. Çok tatlı!

Bi de Büyük Ev Ablukada dinleyin. Canavar onlara da var.

...ve devam et :)

Bunu yapmayı gerçekten istemiyordum; öyle ki, Uludağ'da bir saatlik bir telefon konuşması sonrası içime oturan sıkıntıdan kurtulmak için kendimi ağır işe (bkz. kardan adamcık yapmak - sağdaki şekle bakınız) vermiştim, haldır haldır çalışayım da unutayım derdimi tasamı, arada yanan beynime buz kompresi yaparım, diye...

İstemiyordum ama işte şimdi oturmuş CV güncelliyorum kariyer.net'te! Ne çok şeyi değiştiriyorum; öğrenci değil mezun, 2.87 değil 3.06, bu sertifikalar ne sil-sil-sil! ve buna rağmen aklıma gelen tek şey, tek ama tek şey şu: "Sus ve yalamaya devam et!"

Çünkü her sayfada karşıma şu buton çıkıyor, tam basmalık:

Ben miyim fesat, ya da ben hep böyle miyim acaba, yoksa portakal suyuyla vişne suyu karışınca mı böyle oldum?

Adamcığı bi boka benzetemeyenleri döverim, ellerimle oydum girintilerini.
Benzediği şey şudur ama bizimkinin The Joker tandansının da farkındayım.

Arada kaldıysanız SATC'ye bakınız.


"In publishing you need two things: A tough hide and a dry Martini."

(Sex and the City, S04E17 A 'Vogue' Idea)

Bazı şeylerin cevaplarının, şaka gibi tesadüflerle de olsa Sex and the City'de, bazılarının alkolde, bazılarının da ikisinde birden olması ilginç. İyi bir ilginç ama bu, gülümsetiyor insanı.



iki iş arasında derler ya, onun gibi

Parçalara bölünmüş durumdayım. Bir yandan inanılmaz bütünüm, iş hayatı hariç, o hissi başka zaman yazacağım çünkü inanılmaz bir his ve bir şey bulaştırmak istemiyorum ona. Ama onun dışında, paramparçayım.

Bir yapmak istediğim şey, bir de yapmam gerektiğini düşündüğüm şey var. Yapmak istediğim şey çoğu insanın "emin misin?" diye, tek kaşları havada baktığı bir şey ve ben o işin peşinden koşmak için bir tür bellatrix oluyorum (tam da bellatrix oluyorum). Tüm eğitimler, seminerler, iş geyikleri gidiyor; geriye ben ve gerçekten "yaptığımı" düşündüklerim kalıyoruz.

Yapmam gerektiğini düşündüğüm şey ise herkesin uğruna MBA'ler yaptığı bir şey işte; hiç kafamda olmayan, hiçbir zaman istemediğim ama şimdikinden kesinlikle daha rahat edeceğim bir pozisyon. Onun için tekrar parlatmam gerekiyor CV'mi ama başka bir tür bellatrix olarak; bu sefer o business writing skill'lerin, sertifikasyonların, becerilerin çok önemi olması gerekiyor.

Uzaktan bakınca çok net değil mi yapılacak şey, çünkü hayat kısa değil mi, istendiği gibi yaşanması lazım, mutluluk neredeyse oraya gitmek lazım, değil mi?

Uzaktan bakınca öyle. Bir de gelin yakından bakın. Nasıl da iki saattir kendimi başına oturtmamak için o tiksinç kariyer.net'in, neler yapıyorum evde, gelin bakın allahaşkına ve bir karar verelim sonra, kesin olan tek şey şu an yaptığım işi / çalıştığım şirketi değiştirmem gerektiğiyken ve elimizde kesinlikle başka bir kesinlik yokken karar verelim: Kalp mi, beyin mi?


20 Şubat 2011, pazar sendromu
Görsel şuradan aparıldı, kalp eklendi, beyin yakıldı.

Nine West, ten sizes

periyodik tablodan zor yemin ediyorum


Nine West'e girdim bugün ama benim neyime tabi... Ayakkabı almam lazım arkadaşım, hazır indirim var, görüyorum beğeniyorum da, ama bu Elle'dir, İnci'dir tüm kadınların peşinden koştuğu pis mağaza zincirleri 40'a kadar yapıyor ayakkabılarını. 40 ne be, lise 2'de 42 giyen arkadaşım vardı benim?!

Ben büyük kalıplı bir 40 veya normal bir 41 istiyorum, çok mu zor yani? İlla Dorothy Perkins'in 875 pont topuklarını mı giymek zorundayız?

Neyse, Nine West yapıyormuş diye girdik bugün; tam bir zevksizlik silsilesiydi içerideki ayakkabılar ama hadi, bir ayakkabıyı zar zor beğendim, görevliye dedim ki (tezgahtar değil, ehm, satış görevlisi): "Bu ayakkabı kaç numaraya kadar var sizde?"

"10" dedi adam.
"Efendim?" dedim.
"10 numaraya kadar var ayakkabılar" dedi.

Sen nerde ayakkabı sattığını sanıyorsun 1, sen kiminle aşık attığını sanıyorsun 2;

"O zaman 7 buçuk veya 8 var mı bakar mısınız?" dedim. Ve bana uzaktan "neymiş?" diyen anneme "gavurca numaralarla anlaşıyormuşuz da" dedim.

Ha-ha!

Yokmuş ayakkabının numarası, ama görevlinin bana bakışını hiç unutmayacağım.
Şş,
naber?
Bayağı olmuştu karşılaşmayalı.

Beni özledin mi Liz?

Yataktan fırlamayı hak etmek lazım.


Bizim patron, dünyanın en sikko korprıt muhabbetlerinden birinin üstüne bana şunu dedi: "Hata yaptığını kabul etmek istemiyorsun, çünkü ettiğin zaman kendini acımasızca eleştireceksin." Evet eleştireceğim, eleştiriyorum da zaten. Ama yanlışsın patron, eleştiriyorum çünkü kabul ediyorum hata yaptığımı. Çok büyük keşkelerim olmayışı, hiç hatam olmadığı anlamına gelmez. Biraz da pişmanım, ne yalan söyleyeyim. Zaman geçiyor(du), zaman değerli(ydi). Her anlamda, her yerde böyleydi.

Herkes "aslında sen tam da benim evlenmem gereken adamsın" dediği adamlardan ayrılıyor. Ben de eski sevgiliyle karşılaşmadığım gün bunu düşündüm, üzüldüm ve de. Biz de ayrıldık çünkü. Seviye, eğitim, zevkler, gülünen şeylerin çoğu aynıydı ama olmadı. Yine bir İELlinin yıllar önce bana dediği gibi "çekimin hiç mi önemi yok?" Çok bayat bir replik gibi gelmişti o zaman, boşa atıp şansını deniyor diye düşünmüştüm.

Üzüldüm ayrıldığımıza evet, bir kez daha üzüldüm karların ortasında. Ama özlemedim ki. Olay bu. Şimdiden istemekten vazgeçtiğim bir adamın ömür boyu bana katlanmasına, buna katlanmasına razı olmak.

Özlemedim, demek ki ikimize de iyilik yapmışım. Hem, arkadaşlık bir yalan, en azından bir süre. Kişi, arkadaş kalmayı sözde çok istediği ve konuşmayı çok özlediği sizi, ilişkiye dönüş umudu bittiği anda aramamaya başlıyor. Siz aradığınızda da ayda yılda bir, canınız isteyerek aradığınızda yani, pek önemli olmuyor ve önemli olmadığı belli de ediliyor.

E sonra ben neden yattığım yerden kalkıp, dışarı çıkıp özellikle günaydın diyecekmişim ki eski sevgiliye, 1,5 saat uyumuş en pespaye halimle üstelik?

Yataktan fırlamayı hak etmek lazım.


(Şubat 2011, Uludağ)
Görsel: http://weheartit.com/entry/7278691

Çay üstüne Çay Keyfi


"Hadi bir şeyi seveni çok eleştirelim" gibi bir kafa var klavye delikanlıları arasında. Aslında sanal hayatın içine aynı derecede gömülmüş ve kolunu kaptırmış olan ama blogspot yerine tumblr kullanıyor diye, efendim feysbuka değil de twittera giriyor diye kendini farklı sanan tipler konusunda yazasım var uzun zamandır, ama o elitler okur mu bilmem.

Komik buluyorum bu kafaları. Sürekli girdiği "kutsal bilgi kaynağı" ekşisözlük'e sırf moda diye saydırmak ihtiyacı hissedenler örneğin... Kabul, ekşisözlük çok çirkinleşti, abuk subuk adamlar doldu, reklama boğuldu ve eskisi kadar açık kafalı değil artık ama yine de, "bu kesin sözlükte vardır aebi" diye oraya koşuluyorsa, bir miktar saygıyı hak ediyor. Kapatılmayı ise asla. Nerede kaldı sansürsüz internet istekleri?

Bir de, bir zamanlar deli gibi takıldıkları feysbuku hakir görüp twitterdan doğru oraya anlamsızca saldıran kalabalık var. Neymiş, feysbuk apaçi dolmuşmuş. E takip etme arkadaşım, orada yazıyor "gerçekten arkadaşın mı bu senin?" diye, adamı listene kabul ederken. Sen hem yemek sırasında önünde olduğu gerekçesiyle adamı listene ekleyip hem de Yılmaz Özdil yazıları paylaşıyor, apaçi apaçi youtube klipleri gönderiyor, define avı oynuyor diye onu eleştiremezsin ki!? Asıl eleştirilecek olan sensin.

Benim tek istisnam "x üstüne y keyfi" tarzı durum bildirgeçleri. Ne yaptığı, ne yediği içtiği değil de ne düşünüp hissettiği önemli olduğu için insanın, dalga geçiyorum bunlarla. On saatlik uyku üstüne kahvaltı keyfi... Kayak üstüne hamam keyfi... Hamam üstüne lobi keyfi... Çay üstüne "çay keyfi", ama bisküvi olanından!

Bununla da dalga geçtim gittim, o kadar. Şimdiye kadar kimseyi hakir görüp eww diye surat buruşturmama neden olmadı bu durumlar.

Bu kibirli dangozlukları şuna benzetiyorum: Hani Tansaş pek halktandır, Migros orta hallidir de Makro seçkin markettir ya... Bu bizim sanal enteller de kendilerini Makro'da sanıyorlar sıklıkla. Ah yavrum. Aç tavukla ilgili bir atasözü vardı, bildiniz mi?

Olay marketse, bir şey alıp satmaksa; olay son tahlilde "mal"sa, mal her yerde aynı mal.

basit adam, karışık iş

Oyunda atılgan, gerçekte titrek.
Ben hangisi miym? Tabi ki sağdaki.


_ Düşününce, uyumlu değilsiniz. Yani, senin entellektüel seviyen daha yüksek ondan aslında. Daha meraklısın, kendini daha çok geliştiriyorsun.

Böyle dedi bir dostum bana sabahın dört buçuğunda. Biliyorum, biliyorum. Ama belki artık beni birilerinin alıp bir yere çekmesine gerek yoktur; ben kendi kafamı kendim açar, kendim zıplayabilirim hedeflediğim kadar yükseğe. Bunu yaparken yanımda basit bir adam olsa ve hayatımı kolaylaştırsa, ben çok düşünüp harlandığımda beni ferahlatsa, benimle aynı şeylere bağlansa biraz, dengemi kaybettiğimde beni tutsa ama sıkı sıkı tutsa güzel olur.

Maçoluk değil, öyle boğucu, yakıcı bir sahiplenilme değil istediğim ama biraz ilkellikten kimseye zarar gelmez.


(17 Ağustos 2011, Uludağ)
Görsel: Aleksandra Marchocka Illustrations

...ve löp yutar.

Duman'ın son albümünden Rezil şarkısında "lem yelid ve löp yutar" diye bir söz öbeği var; birtakım berbat internet sitesinde parantez içinde "uygunsuz olduğu için silinen" cinsten. Bunun hakkında, biraz da ironik olarak Zaman gazetesi bir soru sormuştu yaptıkları bir röportajda:

'Rezil' isimli parçayı dinleyince haliniz duman diye düşündüm. "Ortada bir dergah var / Devrilir başın yarar / Arkasında tezgah var / Lem yelid ve löp yutar" diyorsunuz. İhlas Sûresi'nde geçen "Lem yelid" ifadesinin ardından löp yutar demenizin amacı ne?

Kaan: Orada eleştirdiğimiz şey dinin suistimal edilmesi. Yani kendine menfaat sağlaması insanların. Ki bu, yıllardan beri Türkiye tarihinde her kesimin yaptığı bir şey. Formlarda İhlas Sûresi'yle dalga geçiyorlar diye alakasız konulara değinmişler. Kimsenin haddine düşmez insanın dini ve inancıyla dalga geçmek. Konunun öznesi, ortada dönen bir tezgâhın olması. Burada fena olan, bunu tespit edip ortaya koymak mı, yoksa bunu yapıp çıkar sağlayanlar mı fena? İhlas Sûresi, çok da güzel bir ayet. Sade ve en güzel ayetlerden bir tanesi. Biz değerini bilmeden, farkında olmadan bir şeyler yapmıyoruz. Ama orada konunun ayetle bir alakası yok. Din adamı gönülden inanarak, iyilik ve güzellik içindeyse biz de onunla beraberiz. Ama bunu söyleyip üstüne de bundan çıkar sağlıyorsa onun karşısındayız.

Cengiz: Teknik bir detay var orada. 'Lem Yelid'in arkasından gelen 'löp yutar' ifadesi tezgâhın fiili. Yani dörtlüğe bakarsanız, son iki dizede yıkılan dergâh, löp yutan tezgâhtır. Lem Yelid'le kesinlikle bağlantılı değildir. Şiirin yorumlanmasında hızla yapılmış yorumlar olabilir, ama Lem Yelid'i deforme etmek kimsenin haddine değil, bizim de haddimize değil.

Röportaj şuradadır.

Çevir kazı yanmasın, diyebilirsiniz. Bilemem. Dalga geçilen, benim için Arapça bir söz öbeği değil, onun arkasına saklanarak milletin ağzına sıçan bir grup politikacıdır. İşte o yüzden de bunu inanan insana hakaret saymıyorum.

Bence gülebiliriz. Neredeyse her şey gülünebilirdir hayatta. Cem Yılmaz'ın hasta adam için "seni boydan boya yarmışlar, ölmüşsün, daha ne konuşuyorsun?" gibi bir şey söylemesine gülüyorsak eğer, gülebiliyorsak yanımızda bir yakını çok yakında boydan boya ameliyat olmuş biri varken bile, o zaman Duman'a da gülümseyebilir, Zaytung'a da şukusunu verebiliriz aşağıdaki hata mesajını gördüğümüzde:


İnsanların kutsalları kişiden kişiye değişir; sizin için dindir, başkası için yemektir, bir diğeri için aşktır, annedir, çocuktur, vesaire vesaire. Biri diğerinden daha az önemlidir, daha az ruhanidir diyemezsiniz. Birbirinin anasına küfredebilen insanlar var etrafımızda, bir de bu yüzden adam öldürenler. Hangileri haklı? Haklı var mı?

Kutsallık kavramı sorgulanırsa, her şeye sansür uygulamak gerekir, altından kalkılmaz. Bırakın, gerçekten ters bir şey yaptığında uygunsuz olduğu için silinip gitsin kişi. Geri kalanların 15 dakikadan uzun süren şöhretlerine saygı duyun, onları dinleyin, onlara gülün siz de.

1 çakmak üzerine 5 sayfa

Serkan Solmazoğlu'nun kaleminden

Tüm çakmakçalanlara!

(yazı şuradan okunabilir)

Bu yazı da sana gelsin.

Durumdan kendine vazife çıkartan kahraman serkan yine iş başında. Muhtemelen yazı nın sonuna geldiğimde ben iki sayfalık bir proje raporu için bu hevesle başlasam ortalığı dağıtmıştım diye kendime kızacağım. Ama yine de olsundu, sorun değildi.

Asıl sorun çakmak üzerine beş sayfa ne kusabileceğim bu klavyeye. O mavi çakmağı gördüğüm anda aslında aklıma bir iki şey gelmedi değil. Niya çakmak vardı mesela? Niye kibrit değil? Kimi insanlar kibriti daha samimi buluyor. Vay efendim daha klasik vay efendim daha bişey. E sen her kibriti yakıp işin bittikten sonra atmıyor musun? E nerde kaldı samimiyet? Ben insanlar biliyorum ki yıllarca aynı çakmağı doldurup doldurup kullanıyorlar. Hatırlasana tabelaları: çakmak dolumu yapılır!

Samimiyette sınır tanımıyor tabi ki yanıcı ve yakıcı maddeler. Kimisi kibrit taşır kimisi çakmak. Bir de bir grup var zippo taşır onlar. Kokar, gazı uçar, yarı yolda bırakır adamı. Ama gerçek samimiyet zippodadır eğer samimiyetse aradığın. Senin yerine göre satütünü(?) falan gösterir ha! Flipper nere zippo nere hey gidi hey. Ona özenle bakarlar, gazını doldurur, fitilini değiştirirler. İşleri bitince de bir gün bir köşede, masadan sarhoş kalkarken unututlar. Yolda akıllarına gelir döner ararlar nafile. Zippo bu, unutulmayı kaldıramaz. O da kalkar kendine yeni birisini bulur, onun ateşini yakar. İşte gerçek samimiyet budur.

Yeni sahibe pek kolay adapte oluyor bu çakmaklar. Özünde hepsi yollu bakarsan. Bi kere ne marka sigara yakacağına zerre aldırmıyor. Yeterki gazı ve taşı olsun, çat diye yakar. Hahahah paylaşır da. Hmm düşündüm de, sen çakmak olsan herkesin sigarasını yakar mıydın? Erkek geyiğinde son nokta da bu olsun, burda bitsin.

Hah sahip diyorduk. Bir gün birisi elinden alır çakmağını. Alır kullanır. En ihtiyacın olduğunda ararsın bulamazsın, o zaman anlarsın çakmağın gittiğini. Ah dersin ben nasıl ellerimle vardim o çakmağı. Gidersin saygı değer karadeliğe, sorarsın benim bir çakmak vardı diye. Ya o da birisine vermiştir, ya da çoktan kaybetmiştir. Kimi insanlara, am çok azına, hah evet ya burda cevabı gelir. Cevabı duyunca bir an göklere uçarsın ama bir de bakarsın elindeki senin çakmağın değil! Üstendeki çıkartmalar soyulmuş, gazının ayarı değişmiş, ne bileyim işte, çakmağın değişmiş. E nasıl kullanacaksın ki o çakmağı? İşte o zaman daha çok kızarsın heralde kendine ben neettim diye, çakmak hiçliğe çekip gitse çoook daha iyiydi belki de.

Hiç öyle değil, o çakmak sana döndü, o çakmak senin kaderin(!). o çakmağa sıkı sıkı tutun aklın varsa. Unutma elbet ya onun gazı bitecek ya da sen kanserden göçeceksin. Kim biliyor ne zaman ne olacağını?

Saçma değil mi bir çakmağa bu kadar bağlılık? Senin bağımlılığının anahtarı mı o? Aslında pek değil. Ben hayal mayal da olsa hatırlarım ocağı çakmakla yaktığımız günleri. Veya evde ailenle kutladığın doğum gününde sen görmedin ama baban cebinden çıkardığı çakmak ile yaktı pastanın mumlarını. Kimisi onun ile yan masadan ateş isterken tanıştı. Kimisi üstüne benzin döktü, kendisini yakacak olan ateşin çakmağını elinde tuttuğu çakmak verdi.

Bi de sana sorarım, o absinth’in üstendeki şekeri ne yaktı?

Hiç bir çakmakla ne kadar eğlenilebileceğini düşündün mü? Ben şahsen düşünmedim. Susam sokağının kendi oyuncağını kendin yap kısmına dönmek istemezdim ama aklıma hemen çakmağın üstüne doladığım lastikler geldi. Elinle lastiği fırlatmak gibi. Ama bu sefer zaman ayarlı ayarsız bir silah var elinde. Üstelik yeterince yakın mesafeye atarsan eriyik lastik pek güzel yapışıyor. Hastalık mı sence bu oyunbazlık bendeki? Ateşle oyun sayılır mı bu? Ateşbaz mıyım ben?

Çakmak yüzünden kaç insan ölmüştür bir de bunu düşünmek lazım. Aslında ondan da önce, düşünsene ilk çağdaki adamlardan birinin eline çakmak versek ne sevinirdi! Portatif ateş işte lan! Adam o çakmak ile medeniyeti bir anda on bin sene atlatırdı. Bizim elimizde ne var şimdi? Otopark mafyaları var pek âlâ. Biiir güzel kundaklıyorlar güzelim evleri o çakmaklarla. Ordulardan, napalm bombalarından bahsetmiyorum, o da bir nevî çakmak ama sonuçta.

Bir de direnişin sembolü molotov var. Molotovsuz direniş, çakmaksız molotov olmaz. Demek ki neymiş, çakmaksız direniş olmaz. Peki o zaman çakmağı direnişin sembolü yapalım desek olur mu? Olmaz. Adamın bi tarafında molotov patlatırlar. Uzayalım...

Çakmak he ya! O gençler vardı ya hani gördüğümüz, sıra sıra dizili zırtlanlar, para yimeye hazır yiğitler. Onların çakmakları ne markadır? Zippo? Hepsinin mi? Ha çakmak demişken, napıyorlardır onlar sence bu akşam, eve yalnız mı dönüyorlardır? Muhtemelen pek çoğu; içeri giren çıtırlar sayıca pek azdı. Dirichlet’in kuş yuvası prensibi. Ha başka şeyler dönüyo mudur o ortamda bilemem, bilmek de istemem şahsen. Ha sonuçta birileri ordan birileriyle dönüyo, o birilerine çakıyo. Çakmağın bu hikayede rolü oluyo mudur? Haklı bir gurur hisseder mi çakmaklar? İşleri bitince gençlerin daha bir gururla yakarlar mı o ilk sigarayı ne dersin? Peki ya boş dönenler? Onların çakmakları da sefil perişan gariplerim benim. Boynu bükük yanar onlar da heralde. Bir grup çakmak daha var aklıma gelen, evde masanın üstünde bekleyen çakmaklar. Unutulmuş olan çakmaklar. Onların yerini yeni çakmaklar almış öyle sefil öyle derbeder yatarlar. Canlarım benim yirim ben onları. Peh!

Çakmaklar sadece insanlara, markalara ilgi duymasa gerek. Kimisi sürekli yeni çakmak alır yanına unutulmuş çakmaklar bir çekmecede birbirini bulur, arkadaş olurlar. Çakmak kardeşliği he ya! Birisinin taşı bitince öteki yakar onun gazını. Bi biri ısıtır ötekini bi öbürü. Biri cebe girer bir gün biri diğeri. Gün gelir uzun zamandır görüşmemiş olurlar. Biri telefonunu çıkartır, sırıtarak ötekine eski bir mesajı gösterir. Öteki hey yavrum benim be der, o da ona sırıtır. Anıları ateşleri gibi, söndü mü gitmez bu çakmakların.

Çakmakların niye rengarenk olduğu ayrı bir muamma. Tırt bir plastik çakmağın rengine bakılarak alınabileceğini ilk kim düşünmüş ki? Diyeceksin ki git sovyet rusyada yaşa, öyle değil işte. Ben de mesela kırmızı çakmakları severim ama hani bütün çakmaklar sarı olsa kırmızısı olsa demezdim. Bizi çakmağımızı seçmeye alıştırmışlar haberin var mı? Çakmağını seçme özgürlüğün var senin. Zehirini hangi kaşıktan içeceğini seçebiliyorsun. (metaforun hastası oldum, evet şimdi geldi aklıma) Bana bakma ben tarçınımı çiğniyorum afiyetle(bu da sanki çok pis argo bir anlamı varmış gibi durdu).

Çakmak aynı zamanda ışık demek. En karanlıkta kaldığında parmağın yanasıya aydınlatabilirsin ortalığı. Gidersin bir mum yakarsın, kandil yakarsın. Kandil kaldı mı hiç piyasa da? Almalı bir tane aslında. O da gaz kokar çok pis. Bir nevi xxl zippo. Ama sıkıyosa unut. O öyle yeni sahip falan bulmaz kendine yooo yooo. Önce kendini yakar, sonra seni. Belki de o yüzden insanlar artık kandil kullanmıyor ha? Unutlunca yanmanın modası mı geçti? Fena bir şey değil aslında, düşünsene her unutulan zippo unutanı ile yansa ne hale gelirdi bu gençlerin hali? Mesela bu akşam o gençlerden biri kesin yanardı ha ne dersin? Ha sorun olur muydu benim için? Hayır.

“Dünyayı su bassa ördeğe vız gelir” demişti yüze bir insan. Dünya yansa hiç kimseciklere vız gelemez. Çakmaklar “vız getirttmeme” gücüne sahip bu dünyadaki tüm canlılar üzerinde. Oksijenle cayır cayır tepkirken koy g.tune ver bi sigara diyecek bir babayiğit tanımıyorum. Bunu sana değil, okuyan herkese diyorum. Varsa öyle bir bildiğiniz gönderin kendisiyle edecek bir çift lafım var.

İlk oturduğumda 5 sayfa kolay olur sanmıştım, çok doluyum sanmıştım ama yine haklı çıktın. Daha çok birikmesini beklemek daha iyi belkide. Ama çakmağı da bekleyerek harcayamazdım ki ya! Çakmak bu!

Bu yazıyı wordde yazdım. Satır aralığını önce bir buçuk yaptım, sonra yetmedi doublea çıkardım. Şu anda bu haliyle 4 sayfa etti. E sen de eğer elinle yazıyorsan zaten işin kolayına kaçıp kocaman kocaman harflerle yazıyorsundur. Dürüstçe söyleyeyim 11 punto’ma dokunmadım.

Eğer kabul edersen sonraki yazın o gençlerin girmek için uğraştığı gece kulupleriyle ilgili olsun, kim bilir belki de içinde gizliden gizliye bana da yer verirsin. Sen nasıl ki anladın her bir göndermemi sana yaptığım, ben de anlarım elbet, heralde, galiba.

naçizane: köy

"Köylü çocuklar" lafı bir memleket bildirgeci, "köy çocukları" ise sevimli bir durum tespiti iken, "köylü çocukları" bir ayrımcılık vesilesi. Bir "halk"çılık, böyle, adamsendecilik. Uzaktaki köyün sesinin ancak uzaktan güzel gelişi gibi; orada bir köy var uzakta ama ee, bize ne bundan, der gibi.

Birkaç harf, nelere kadir.


(14 Şubat 2011, Uludağ)

Görsel: http://galeri.netfotograf.com/

fındık faresi üstüne

Fındık faresi, aşk gibidir. Herkes hakkında konuşabilir. Birileri hakkında yazabilir, yazmıştır ve yazacaktır ve siz çokça okumuşsunuzdur o çok başarılı yazılardan ve çok anlattığınız bir şeye sonunda inanır gibi aynı, tanıdığınıza inanırsınız fındık faresini.

Lakin, ancak ve ancak bir yerde karşınıza çıktığında bilirsiniz, aniden, "işte bu o." İşte bu o, herkesin anlata anlata bitiremediği fındık faresi. "Demek buymuş" dersiniz, ne ufak, ne yenilenebilir, nasıl da fıtı fıtı kaçıveriyor, hızla, hapsetmek mümkün değil.

Ancak karşınıza çıktığında anlarsınız.

***

_ O kadar çok şeyi başkalarıyla yaptın ki hayatında; neredeyse hiçbir şeyin ilki değilim. Hayatına neresinden giriyorum? Ben birkaç yıl öncesinden girmek isterdim. O çok ortak anları beraber geçirmek.

_ O kadar çok şeyi daha yapmadım ki hayatımda; hayatıma tam orta yerinden giriyorsun aslında. Çünkü benim için orta, tam da bu yaş; ne çok genç, ne çok yaşlı. Tam kararında. Senin için tam kararında.

Daha yapmadıklarıma tanık olmak istemez misin?


* Tüm farazi diyaloglar bir yıllık bir devr-i daim içinde.

(16 Şubat 2011, Uludağ)

Görsel: http://www.astwood-herefordshire.co.uk/wildlife/wildlife.php

and that's something

Ah bu yurdum insanı beni öldürecek yemin ediyorum.

Bir tane daha var böyle, fotosu yok ama o da iki yıl önce Uludağ'ın başarısız otellerinden birinden, bir menü anısı: Günün Çorbası (Day of the Soup)

Bunları duydukça daha bir emin oluyorum ki logi (mantı) hikayesi de bir şehir efsanesi değildir!

never be said that I’d be unstable

Mika'dan lollipop dinleyerek eve girip, azıcık dans edip, kulağımdan kulaklığı çıkarmadan Cranberries'den just my imagination ile makineye çamaşır attım geçen perşembe. Cuma sabah gereğinden erken gidip ofise, mutlu mutlu laf soktum ona buna. Ne kadar neşeli, ne kadar enerjiktim!

Canımı sıkabilecek bir şey olabilirdi ama özellikle öğrenmiyordum, tatilimi iple çekmekle meşguldum o sırada. Ama heyhat, yeni öğrendim ki evimden ayrılmak üzere yerde ayakkabısını giyen dostuma anlatacak bir hikayem olmayacak bir süre daha. Yüksek olasılıkla.

Neyse neyse, ben hala tatilimi iple çekiyorum, kitabımı da bitireceğim, hem yarın bu saatlerde bildiğin sarhoşum, ayrıca I have always kept my faith in love, e tamam, it's just my imagination bir süre daha...


"Stories of imagination tend to upset those without one."

Terry Pratchett

kimsenin siklemediği {mutlu gibi yazı}

Kimsenin beni sikine takmayışını biraz burukluk, biraz da merakla izliyorum. Burukluk allahın emri. Merak, çünkü bakıyorum hani daha ne olabilir, ne yapabilirim veya söyleyebilirim ki kimsenin yine ilgisini çekmesin, kimse inanmasın filan deyu.

Mesela bence güzel bir öykü yazdım. Güzel olan anlatımı mıydı, bana yaşattığı mıydı, okurken hissettirdiği miydi, bu çok güzel bi öykü olsun lütfen lütfen lütfen derkenki heyecanım mıydı teeee Ağustos'tan beri içimde, aklımda olan... Bilmiyorum. Belki de öyleydi. Belki de güzel değildi başka kimseye. Belki de kaynayıp gitti yazdığım yüzlerce şey içinde. Bokunu çıkarmışım kabul ediyorum. Öyle çok yazıyorum ki artık okumuyorsunuz, onu da biliyorum. Yapacak bir şey yok. Şayet bu bir işe evrilirse, biraz rahat nefes alırsınız.

Hayır, sadece bu da değil ki. İçimde bir heyecan var, paylaşıyorum, gülümsüyorum, gülümseyerek söylüyorum bir şeyi, ulan, yapmam bunu ben sıklıkla, tanımıyor musunuz beni? Hain planlarım var diyorum, yakında bim bam bom diyebilirim diyorum... Aa, kibarca gülümsüyor millet. Ben o kibar gülümsemeyi çok iyi bilirim tamam mı? İnanmıyorsunuz bana, inanmama gülümsemesi o. Sezo'nun yaşını aşkın müzmin bekarlığını bitirdiğine inandınız, bir bana inanmıyorsunuz. Bir kazan kadar olamadık şu dünyada.

Ne imkansızmışım arkadaş. Hatta o bile değil. Mümkünsüzmüşüm. Kötü bir reklam filminin negatifi gibiymişim.

Mehh...

Bir şey diyeyim mi, iki gün sonra bu saatlerde hayvan gibi sarhoşum. Bacaklarım tutmuyor olacak tüm günün yorgunluğundan. Ertesi sabah kalktığımda daha çok ağrırken bacaklarım, ben yine piste koşturuyor olacağım. Çivi çiviyi sökecek. Sonra ben yine sarhoş olacağım. Sonra Levent Yüksel konseri olacak. Sonra yine kar, yine pist, yine konser, yat, kalk, pijama partisi, yat, kalk, İstanbul.

Müdür istifa etmeden izin almış olmanın şahaneliğiyle Uludağ'a gidiyorum beyler, hadi, birkaç gün rahat bırakıyorum sizi. Ben donmaya giderken siz de yazıları eritirsiniz belki.

Yarınya



***

Dünyanın en güzel hediyesiydi oğlanın kıza olanca iyi niyetiyle verdiği, nadide bir parça. El işi, göz nuru, hint kumaşı değildi ama çok az insanın çok az insana verebileceği bir hediyeydi. İşin garibi, hediye uzuuun zaman içinde hazırlanırken kişi farkında olmuyordu bile. Sadece verirken. Açan taraf ise gelişini göremiyordu hediyenin -seziyordu belki, hele bu bir kızsa- sadece açarken anlıyordu dünyanın en güzel hediyesini aldığını.

Lakin bu hediye öyle sıkıca paketlenmişti ki, açılmak bilmiyordu.

Yarınya'da çok iyi yapılan bir şey varsa, o da sıkıca paketlemekti. Her şeyi.

***

"Kalma" üstüne kurulu Yarınya şehrinde yazdan kalma bir kış, 1984'ten kalma bir 2011 sabahında bir evde bir oğlan bir kıza bir hediye verirken, ilkokul çocukları sıra oluyorlardı. Behçet Necatigil'in büstü önünde, neolduğubelliolanın andını tekrarlıyorlardı, her gün yaptıkları gibi...

"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı
Bitmeyen işler yüzünden..."

Bir yandan da kafalarını sallıyorlardı, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, belli bir ritimde, evet, hıı hıı, sevgileri yarınlara bıraktık dercesine, gururla.

***

_ Sana neden inanayım? dedi kız.
_ Çünkü öyle, dedi oğlan.

Kız gülümsedi. Yabancı dizilerde espri olsun diye senaryoya eklenen "Because." ile, çocukluğundan kalma bir replik arasında kalmıştı: "Çünkü de ondan çünkü." İşine gelmediği zaman böyle derdi. Annesinden öğrenmişti herhalde, ilginçti, annesi açıklama yapmadan kestirip atmazdı çünkü...

Bunu anlatmak istemedi uzun uzun. O zaman, bu zaman değildi veya bu, öyle bir zaman değildi.

Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu kızın. İstese de, gerçekten, yürekten istese de, hala...

***

Neolduğubelliolanın açık edilmesinin, -hani yasalarca suç değilse de- hoşgörülmeyen bir davranış olduğunun herkesçe malum olduğu Yarınya şehrinde inatçı bir grup çapulcu görünümlü genç, rahatsız edilmemek için tek başlarına oturdukları büyük evin yan duvarına koca koca harflerle "buraya çöp dökmek yasaktır, sevgilerle" yazdığından beri bir şeyler kıpırdanıyordu şehirde. (Gençlerin 24 yaşında olup olmadığı belli de değildi üstelik.) Sadece neolduğubelliolanın açık edilmesi değildi ki mesele, bunun bir parça çöpten kurtulmak uğruna yapılmasıydı. Yani, teoride bir parça çöp için heba edilmişti neolduğubelliolan. Yok artıktı! Bu kadarı da fazlaydı! Kafaları mı güzeldi neydi!

İşte o, yasalara da aykırıydı!

***

Kız hiç inanmadı. Kız, hiç inanmadığını kendine son tekrarlayışı sırasında, dünyanın bir parça çöple neolduğ...sevginin, sevginin, SEVGİNİN aynı cümle içinde kullanılabildiği ve kimsenin 24 yaşın altını, uçmuşlukların üstünü, kaliteli müziği, özgürlüğü, tatili veya dostluğu garipsemediği uzak bir yerinde dünyanın, bir kutlama yaşanıyordu. Giderayak kız arkadaş için düzenlediği kutlamada bir adamın, bir sürü insan dolmuştu tıkış tıkış küçük bir mekana. Göze eyeliner'lar her zamanki kalınlığında çekilmiş, siyah gömlekler giyilmiş, içkiler açtırılıyor, organizasyon, plan, program müthiş.

Şüphe duyulacak en ufak bir nokta bile yok. Kız arkadaş masanın üstüne çıkana kadar.

Kız arkadaş masanın üstüne çıkıyor (dans etmeye) ve esas kadın, adamın gözlerini yakalıyor, uzaktan, sessizce, sadece dudaklarını oynatarak "şerefe" deyip elindeki şişeyi kaldırıyor, çünkü biliyor ki ikisinin de kafasına dikmesi lazım şişeyi. O anı atlamak için. Ona yardım edebilsem...

Adam kadının yanına geliyor, öyle duruyor. "Olmuyor lan" diyor.
_ Anladım, kafanı kaldırıp bakamıyorsun zaten.

Herkes öyle eğleniyor ki.

_ O kadar iyi tanıyorsun dimi beni?
_ Evet.
_ Gelecek görmüyorum... Napıcaz ki biz. Olmuyoruz.

Sigara çıkıyor. İnsanlar eğlenmeye devam ediyor, eğlenmeye/ce-ee/eelence. Kadın, acaba içsem mi, diye pakete bakıyor. Ben sigara içmem ki. Adam aklını okuyor sanki. Paketi uzatıyor, kadın yakıyor bir tane. Dünyanın en çirkin şeyi dudaklarının arasında. İçine çekiyor, iyi geliyor.

Kadın, elini adamın koluna koyuyor.

***

Yarınya'da deprem başlıyor, tam bu anda. (Bir kelebeğin kanat çırpışı, dokunulsa kırılacak düzenler üstünde daha etkilidir.) Her şeyin gizli olduğu, neolduğubelliolanın temsili renklerin (kırmızı) ve şekillerin (kalp) bile ortadan kaybolduğu, gizlendiği, sotelendiği Yarınya'da her şey yerinden oynuyor, kırmızılar daha kırmızı, kalpler daha kalp oluyor. Deprem bazılarının kanını akıtıyor, bazı kalpler kırılıyor ama olsun.

Artık her his özgür.

***

_ Olmuyor. Gene yapamadım.
_ Noluyor, dönüyor muyuz yine demirlerdeki "bak bu lambayı seviyorum desem mesela, ama diyemiyorum işte!"lere?

Adam, kadının elinden tutup çekiyor.
_ Gel biraz çapkınlık yapalım.

Kadın adamın elini bırakmıyor, kalabalık. Ya onu kaybeder, ya da kendisi kaybolur yoksa. O kalabalığı yarıp üç adım uzağa gidiyorlar, çok uzaklaşıyorlar. Bomboş bir kültablası buluyorlar.
_ Ben seviyorum ama, çok seviyorum.
Sigara.
_ ...
_ Bundan sonra yine biz; ben ve siz varsınız.
Sigara bitiyor.
_ Varız tabi...
_ ...
_ İlk kez bir boş sigara içtim, senin için.

Adam bakıyor, çok sarhoş, biraz kendinde. Bakışının içinde kırılmaz, yanmaz yapışmaz bir dünya var, tüm bilinçlerin üzerinde. Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi... Kadın kayboluyor o dünyada.

Adam,
_ Sen, muhteşem bir insansın.
diyor.

Kadın adamın elini tutuyor, burnunu boynuna sokuyor. Ah, ne temiz kokuyor adam, tertemiz!

_ Ver bir yanak bakayım.
Memnuniyetle.


Akşam yanına kıvrılıp sızıveren adamı -belki son kez- kız arkadaşına teslim etmeden önce kadın, uyutuyordu onu, nefesini dinleyerek, saçını okşayarak. "Sen muhteşem bir insansın." Adamın saçını okşadıkça, düğüm açılıyordu kendiliğinden, dümdüz oluyordu her şey, Yarınya yerle bir oluyordu. Kurdele kadının ellerinden süzülüyordu, kutunun kapağı kalkıyordu, kızın içi pırpır ediyordu dünyanın en güzel heyecanıyla... Dünyanın en...

Dünyanın en güzel hediyesi açılır ve tüm dar vakitler genişlerken, kız şöyle diyordu içinden:
"Asıl sen benim en iyi arkadaşımsın."


(27 Ağustos 2010~10 Şubat 2011, İstanbul)

Barbaros yokuşu'na, Büyük Ev Ablukada'ya, Behçet Necatigil'e,
hikayeyi başlattıran bir adama, tamamlattıran diğer adama.

laleler beyaz

Aslında laleler sarı da olabilirdi pekala, ayrılık rengi. Ay kor, oda kırmızı illa ki.

Ama yani, oldu mu şimdi!

Tam da geçenlerde "bir yerde çıksalar da dinlesek" derken, Sakin dağıldı. Öyle, gidenlerin kalabalığına karıştılar. Biz sürekli yeni birileri çıkıyor, takip edemiyoruz diyoruz, bir de dağılan grupları düşünün. Tutunamayanlar her yerde daha fazla değil mi kalanlardan?

Onlar sessiz sakin dağıldılar, birkaç tane yazı yazıldı arkalarından belki... Benim haberi aldığım yazı şudur, bir de güzel bir şey var burada.

Hayat güzeldi be hikayenizde kalınca; üzücüydü -olduğu kadar- ama güzeldi yine de.
Amaaan be, tam da bahar gelirken...


Görsel: Giedrius Varnas, Tulips (http://www.artlimited.net/image/en/232107)

that's very bart of you

Re-oku

Sinan'a :)

"'Tell me what you read and I’ll tell you who you are' is true enough, but I’d know you better if you told me what you reread."

François Mauriac

nil

Sertab'ın Otobiyografi konser kaydını severek dinliyorum arada. Konserde Sertab hariç birçok sanatçı var; Levent Yüksel allahın emri, Sezen Aksu da öyle, sonracıma Fahir Atakoğlu, Demir Demirkan, Özge Fışkın, Nil Karaibrahimgil... Ve belki birileri daha, şimdi hatırlayamadığım.

Beraber söylenen her şarkı sonrasında, sahne alan şarkıcının adını bağırır Sertab, onurlandırmak için. Ses çıkmaz, sadece alkış duyulur, tahminimce ufak bir reverans yapar onlar da seyirciye, tek kolları havada "asıl o!" dercesine Sertab'ı göstererek.

Onca adam arasından bir tek Nil geri bağırır "Sertab!" diye.

Kendi sahnesiymiş gibi, ev sahibiymiş gibi.

Ne yaparsa yapsın, ne yazarsa yazsın, ne kadar hoplatırsa hoplatsın bizi yeri geldiğinde,
Nil'i sevememe sebebim işte bu andır.

sev..

_ artık savaşma... savaşma...

kadınlar matinesi

Bir araya gelip en uzun konuşabildiğimiz, 2 saat. Lisedeki arkadaşlarıma sırtımı dönmüş değilim, muhtemelen gerçekten sex and the city olsak da kalkar giderim masadan ama of bu evlilik muhabbetleri, off bu kafalar yok mu...

2 saat diyorum işte, en fazla. Sonra, yoruldum deyip kalkıyorum. Çünkü yorgun gelmesem de yoruluyorum, aklım da almıyor ya mesela "ayrılsak ben daha iyisini bulurum" diyor biri. Nereden geliyor bu güven? "Nereden geliyor bu güven?" diye soruyorum.

Nereden geldiğini söyleyeyim; bulduğu adam o kadar prototip olacak ki yani yüzüne bakılır/fena para kazanmayan/arabalı/en az lisans mezunu/iyi aile çocuğu olacak, ki, yüzüne bakılır/fena para kazanmayan/arabalı/lisans mezunu/iyi aile kızı olan arkadaşıma baksın.

"Çünkü" diyor arkadaşım, "bizim gibi düzgün kızlar çok az."

Erkeklerin şimdi değilse de günün birinde "düzgün kız" arayışına girecekleri fikri, hani pişman oldukları zaman/zevke doydukları zaman/huzur buldukları zaman dönecekleri bir düzgün kız olma fikri, arkadaşlarımın hiç yalnız kalmayacaklarına dair inançlarını pekiştiriyor. Kendi adıma, ben erkeklere bu kadar güvenmiyorum.

Endişeleniyorum tabi, ya aşk yoksa diye endişeleniyorum bazen, yalnız ölecek olmaktan çok, deneyip de duvara toslamaktan ve sonunda "denedim olmadı" cümlesini defaatle kurabilecek olmaktan, bunun bana zarar verecek olmasından, sonunda fark etmeden ve istemeden değişecek olmaktan ötürü endişeleniyorum. Çünkü biliyorum ki bir şey olacaksa senden, benden, bizden olacak.

Ama bu benim, o düzgün kız da ben değilim ve ben -özellikle bu aralar- böyle, mutluyum.


(10 Şubat 2011, İstanbul)
Görsel: http://weheartit.com/entry/6734806

otoparkta

Arabasına bir kağıt parçası bile koymayan bir adamı sevmişim. Baktım, zerre kadar bir vuruk yok arabada, bir çizik, bir normaldışılık. Arabada bir aux kablosu, bir araba kokusu, bir kağıt parçası, fiş, mendil, hiçbir şey yok! Lastikler bile her daim 32 bar'dır allah bilir!

Ah ne düzgünsün, ne tertipli, disiplinli adamsın! Maalesef ruhun yok.


Ve ben,
arabasına
bir
kağıt
parçası
bile
koymayan
bir
adamı
sevmişim.
Seni ne doktorlar, ne mühendisler kimler kimler sandı da hiçbirine vermedim gerçek kimliğini Elizabeth. Sanki çok matah bir şeymişsin gibi... Uzak bir arkadaşımın gözünün ucuyla bakar bakmaz çat diye söyleviyermesi kim olduğunu, beni biraz afallattı ama o anı iyi toparladım sanıyorum. Bir de kafamızın benzer çalıştığı blog takipçileri var tabi (Jane Jones ve -tabi ki- asluuu mesela) onlara da selam olsun.

Süpergüç senmişsin de haberimiz yokmuş Elizabeth, sen nelere kadirsin... Konuşulmayanların konuşulmasını Ali Kırca'dan bile iyi ve skandalsız beceriyorsun. Meğer gizemi çözen yine gizemmiş, bunu senden öğreneceğim hiç aklıma gelmezdi Elizabeth. Vay be. İnsan neler neler öğreniyor, neler kimlerden...

défauts

Bir mekana giren kadına erkeklerden çok kadınlar bakar. "Benden güzel mi?" "Kalçası benimkinden küçük mü?" "Sevgilisi benimkinden yakışıklı mı?"

Kadınların kendilerini üstün hissettikleri durumların çoğu kendileriyle ilgilidir. Bunu her kadın kabul eder. Biraz daha eleştiri kabul eden kadınlar aynı zamanda, kendilerini üstün hissettikleri bazı anların, başka bir kadının tam da o üstün olunan yönden süründüğü bir an olduğunu da kabul edecektir.

Başkalarının felaketlerinin milletçe hoşumuza gidip, ağlak yerli dizilerimizin reytingini yükselttiği yetmiyormuş gibi; biz kadınlar kümesi de başka kadınların bizden çirkin, aptal, kötü yanlarını görünce kendimizi iyi hissediyoruz.

Açıkçası ben, aşağıdaki gibi bir durumla karşılaştığımda kendimi erkeklerden de iyi hissediyorum :)

Game over. I had to accept that in life, some women are simply better.
No amount of shoes, or lack of pastry or making of pies will change that.

I will never be the woman with the perfect hair,
who can wear white and not spill on it. And chair committees, and write thank you notes. And I can't feel bad about that.

"Sorry I couldn't be their. "
T-H-E-I-R.
But I could feel good about this.
"Miranda, it's good she got married. The woman's an idiot."


(Sex and the City, S03E03, Attack of the Five Foot Ten Woman)
Görsel: http://community.livejournal.com/inspireplease/53206.html

Bitirmek, başlamanın yarısıdır.


Olamıyorsun abi, olamıyorsun. "Cem Yapar demişti" dersin işte böyle sonra (zaten o da der, ben demiştim aaabiii, olamıyoruz, der. Genellemek iyi bir şey. Ben ben diyorum, adam biz diyor. Biz diye bir şey var yani.)

İşin acayibi içimde bir huzursuzluk yok artık. Neden bilmiyorum, bir gün uyudum uyandım böyle oldu değil; bir gün, aniden, aniden, ben bir arabada karşı tarafa gidiyordum ve gözümün önünde bir sahne canlandı, bir veda sahnesi. Bir kafayı göğsüme yasladığım, bir eli tuttuğum, öyle konuştuğum cinsten; ve bir şeyler bitti, güzel güzel bitti ama, herkesin öyle bir bitiş isteyeceği cinsten. Elveda değil de, hoşçakal.

Benim kafamdaki senaryolar gerçek hayata öyle dökülmeyecek; çünkü bazen iki kişinin arasındaki en uzun mesafe bir zıvana uzunluğu. Ama olsun, bitişler güzeldir bazen. Bugün çok uzağa gidecek bir mektubun son paragrafını yazdım, iki gündür aklımdaydı. Bitirmek, başlamanın yarısıdır.

Başlangıcı hatırlanmayan hikayeler (biteceğini bilsem başlangıcına dikkat edeceğimi bildiğim hikayeler) var. Var, hepimizin hayatında var. Nasıl tanıştınız, ne zaman, nerede, tam bilmiyorsunuz, değil mi? En azından sonunuzu net çizmeniz iyi olmuştur o halde.

Çünkü o bırakma anı gelir.

Siz güçlüsünüzdür, elinize iki pafpaf, o güçlü kollarıyla kalbinizin, yavaş yavaş kaldırırsınız onu, hadi bi gayret daha, en tepededir. Tutarsınız birkaç saniye, bir, iki, üç, ne kadar gerekiyorsa. Ağırlık hafiflemez, taşıdığınız çok büyük bir yük olmasa bile -açıklamasız- yorulursunuz, taşımanız zorlaşır, kollarınız titremeye başlar, dört, beş... Bırakırsınız önünüze, dan! diye düşer yere, birden, hiç de kaldırdığınız gibi yavaşça değil, sonunuzu net çizmiştir yerçekimi. O düşer, sizin kollarınızda bir boşluk, hafif bir titreme devam etmekte. Bu muydu o kadar zorlandığınız, kaldırırken?

Artık daha ağırını kaldırabileceğinizi de biliyorsunuzdur ama belki o kadar yukarı kaldırmaya gerek yoktur. Daha kararlı bir yerde tutsanız herkes için çok daha iyi, çok daha mutlu, sakin, olgun, doygun olacaktır belki de.

İşte bu benim bulduğum huzur, aynı bir haltercinin huzuru.


(01 Şubat ~ 08 Şubat 2011, İstanbul)
Biterken Ayten Alpman, Sen benim şarkılarımsın'ı söylüyordu.

Bir gün herkes Fenerbahçeliydi

(17 Haziran 1950)
Başbakan Adnan Menderes, 1950 Başbakanlık kupasını kaptan Cihat Arman'a verirken



Kaşıkla kestane şekeri yiyordum yine bir Bursa dönüşü. İstanbul'da her AVM'de ayaküstü satılan Kafkas'ın önünden umursamazca geçip, Bursa'ya her gidişimde kestane şekeri alırım ben, sanki daha tatlı olacakmış gibi oradaki. Kırık kestane şekerine bayılırım, sırf kaşıkla yenebildiği için. Çünkü kaşıkla yenen kestane şekeri, tekli olup lüp lüp götürüleninden daha az vicdan azabı yaratır, siz "aman yarabbi ne çok yedim" diyene kadar yarım kutu bitirmiş olursunuz.

"Kaşıkla kestane şekeri yiyorum ben" diye düşündüm. Küçüklüğümün, anlam veremediğim bir fakirliği vardı. Biz hiçbir zaman zengin ya da fakir olmadık aslında ama hayat zorlaştıkça ya biz daha az hesap yapar olduk, ya da eskiden her şey daha pahalıydı. Kestane şekeri o şeylerden biriydi. Kırık kestane şekeri moda olmadığından, Nişantaşı Konak Pastanesi'nin kocaman kutulardaki kocaman kestane şekerlerini almaktan başka çare yoktu. Onca sevmeme rağmen biz hiç almazdık onlardan, o kadar parlaktılar ki pahalı oldukları görünüşlerinden belliydi.

O yüzden, Fenerbahçe'nin "Uçan Kaleci"si Cihat Arman ile eşi Hanife Hanım'ın bize misafir olduğu günler bayram ederdim ben. Koca bir kutu kestane şekeri gelirdi eve, Cihat amcanın bastonuyla parfümü, Hanife teyzenin şıkır şıkırlığı ve üstünde Konak Pastanesi yazan bir kutu bize misafir olurdu.

Kestane şekeri kutusunun kurdelesi açılırken yapmamız gereken tek şey -ki bunu isteyerek yapıyorduk zaten, saygıdan- geçici olarak Fenerbahçeli olmaktı. Cihat amca bunu yiyor muydu, bilmiyorum ama "bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" iddiasını haklı çıkarırcasına bir günlük Fenerliydik.

Hayatım öyle sırıkla sınıf atlamadı, ben yine kırık kestane şekeri alıyorum, hem vicdan azabı meselesi, hem de ucuz oluyor. Ama şimdi, kendi paramla aldığım kestane şekerini kaşıkla yiyorum. Fenerli olmak zorunda hissetmeden, ama her kaşıkta Cihat amca'yı anarak.


(26 Ocak-08 Şubat 2011, İstanbul)

daldan dala mandal

rüyamda beni bunlar kovalasa yeri. mandal is the new big.


Yine hiç inanmadığım bir çalışmanın (son bir aya girmişiz daha ortada ilaç yok, nesine inanıcam) bilmemnesi için Etiler'de, evden bozma bir ofiste, vaktiyle bahsini burada da geçirdiğim bir göğüs dekoltesinin sahibiyle toplantıya geldim. Kendisi teşrif edene kadar seninleyim blog.

Masada önümde duran simsiyah, dışı da tahtası da siyah, hiç açılmamış kurşunkalemlere, kendime hakim olmaya çalışarak bakıyorum. Odada kamera var mı diye göz gezdirdim, yok. Bak şimdi... İlk hırsızlığımı da böyle yapmıştım, o çay tabaklarının kenarına takılıp tabağı kişiselleştiren, birbirlerine karışmamalarını sağlayan renkli küçük mandallara da böyle bakmış, sonra da cebime birkaç tane indirmiştim. Evsahibesi olan babaannemin arkadaşı, kendisine sorsam muhtemelen bir avuç verecekti bana. Peki o zaman neden? Bilmiyorum. Bu kadar saçma bir şeyi istemeye utanmış olabilirim. ("ne yapacaksın onlarla?" "bebeklerimin kıyafetlerini ipe asacağım." bak şimdi! hiç bellatrix'e göre mi bu?)

Gulp! Neyse.

Etrafıma bakıyorum, bir dolap var, içinde yalandan konmuş bir kırmızı defter. Harita metod. Yanında bir kalem kutusu, önceden biliyorum ki onun da içinde gıpgri, dışı da tahtası da gri, hiç açılmamış kurşunkalemler var. Neyse neyse... Dolapta bir şey daha, üstünde bir magazinlik, şirket logolu. Yanında bir mor vazo, içinde iki sap çiçek. Hepsi yalandan. Yoğunluğun, yoğuşmuşluğun dağınıklığı yok bu odada.

Kendi işimi kursam bunu yapardım işte, diye düşündüm. Vazoyu mor mu alsam diye düşünürdüm mesela. Böyle şeylerin yoğunluğu geçince, beynim yoğuşmaya başlayınca da hop, başka işe. Başka ofise, veya. Böyle hep bir hazırlık halinde, yeni defterin ilk sayfasına yazar gibi, kutusundakileri masaya ilk ve yeri bir daha neredeyse hiç değişmeyecek şekilde yerleştirir gibi.

Rahat rahat, boşlukta, hoop daldan hop dala.

Nedir bu daldaki durum?
(07 Şubat 2011, Etiler)
Görsel: http://weheartit.com/entry/4429005

habis


Doktor, içimde büyüyen bir şey var. İyi huylu değil, belki başta öyleydi ama artık değil. Habis. Üstelik, habisliğinden haberi yok. Suçu da yok.

Bunu içimden al.
(03 Ocak 2011, İstanbul)
Görsel şuradan.

***

"İçimde bir nüve vardı. Ne olduğu belirsiz, garip, uyuklayan bir maya. Aşkımızın ipini çektiğim gece uyanmış, benliğimi mayalamaya başlamıştı."

[...]

"Bazı ruhlar dışbükeydir, bazı ruhlar içbükey. Biz içbükey ruhlarız, babamla ben. İçimize doğru kapanırız, istiridye gibi. İçimizin tam ortasında duran, patlamayan, patlayıp da ortalığa saçılmayan, saçılıp da herkesi kirletmeyen incimiz-çıbanımız kistleşir içimizde. Kistleşen bu inci-çıbanımız varlığımızın özüdür, habis."

(Ayfer Tunç, Yeşil Peri Gecesi'nden)

de-kafa

bana beyin eriyiğini (veya beyin eriğini) hatırlatan bu görsel, şuradan.

eğer kısa bir süre içinde yatmak zorunda olmasaydım oturup çok yazasım vardı içimdekilere ve son birkaç gündür içimde bulamadıklarıma dair, yüzyıl önce yaşadığımız şeylere, trabzon'a, fethiye'ye dair... bazen geliyorlar. bugün gündüz de geldiler ama içinde bulunduğum bir bekar erkek evinin halısı rahat geldi, zahmet edemedim. bir bekar erkek evi. neyse ki ölmedim.

şimdi de bunu ah keşke uyumak zorunda olmasaydık'a bağlayanlar için "ne alakası var bea" minvalinde bir yazı yazmak istedim, al işte! yok yok, öyle değil zaten durum. şimdi uyumak zorunda olmamak istemiyorum ben. şimdi sadece yazıyor olmak ve başka bir şey dert etmemek istiyorum. uyku dışındaki süreye sadece sözcük yaymak istiyorum.

uyumak bazen öyle bir kaçış ki bir sürü şeyden. bayılmak gibi görünse de aslında ayılmak. unutmak bir süreliğine. dinginleşmek, temizlenmek. detoks. de-kafa.

sleep on it, diye bi laf var, bilir misiniz? ben en önemli kararlarımı uyurken vermedim. ama çok mutlu oldum uyurken. kalkınca düzgün ve doğru bir karar verecek kadar sıfırlandım.

güzel.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!