... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

sarhoş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sarhoş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

vatan yahut sistre

Parkelere sistre yaptırıp, kokusundan kafayı bulmaya "sistral seyahat" densin istiyorum.

%

tüm çizimlerini taradım, bulamadım:
bana öfkenin resmini çizebilir misin Erinç?



Bazılarının twitter hesabının içerdiği alkol oranı, benim ömr-ü hayatımda tükettiğimden fazla. Orda içtik, burda kafayı çektik, şurda check-in oldum, "o son kadehi içmeyecektim", ve yine şimdi tekrar sol, mi, do...

Bazı insanların önüne set koyan ben olabilirim, kabul. Rahatsızlıklarını açıkça konuşmak isteyen ve konuşan da ben olduğum halde, duymak istediklerini duyamayan ve üzülen taraf olan da benim ama. Bu devranın nasıl döndüğüne aklım ermiyor.


Şimdilerde beni ve hayatındaki yerimi zerre kadar umursamayan arkadaşlarımı şöyle sıkıca tutup omuzlarından, sallayıp "sen ne yaptığını sanıyorsun hayatına?" diyesim geliyor. "Sen benim tanıdığım, sevdiğim, bağlandığım insanı nasıl öldürürsün?" diye hesap sormak istiyorum onlara. Öldüren kendisi olsa da, benim arkadaşımı öldüren, benim canımdan can alan insana kızmaya bence hakkım var.
Tokat atmak istiyorum; ama sonunda tokat yiyenin utanıp adam olduğu cinsten, Türk filmi tokadı.

Bazen içimden alevler çıkacak, ağzımı açsam ortalığı yakacağım sanıyorum. Konuşarak bile değil, bildiğin alev püskürterek. Onları rezil etmek istiyorum, madem beni umursamıyorlar, sevdikleri başka insanlar da onlara sırtını çevirsin istiyorum.

Sadece bana yaşattıklarını anlamaları için istiyorum bunu.


Anladıkları zaman bir daha hiç ağlamayabilirler.

Kızım sana söylüyorum, gerizekalı adam sen anla.


_ Benim annem bana öğretmedi bunları kızım, o yüzden ben sana söyleyeceğim. Güzel şeyler değil söyleyeceklerim, ama yol göstermek benim görevim. İnsanın başına her şey geliyor, hazırlıksız yakalanma.

_ Neymiş o anne?

_ Çok garip bir şey değil: Adamlar. Daha doğrusu, adamlar değil de, “erkekler”. Yarın öbür gün bir erkek sana gelip seni çok sevdiğini, senin için yaşadığını filan söyleyecek. Cevap vermeden, sevinmeden veya herhangi bir şey hissetmeden, ağzından çıkan ilk şey şu olsun: "Hoh de bakayım."

yasak elmalı martini.

tam neye kızıyorum, onu da bilmiyorum. sarhoşluğa mı? sarhoşluğa sığınılmasına mı? yalana mı, yalan ihtimaline mi? aslında bir yerdeki en güzel kız olmayışıma mı, yoksa olma ihtimalime mi? (beauty is in the eyes of the beholder) çocukluğuma mı, fazla büyüklüğüme mi?

herhangiliğime mi, muhteşemliğime mi; hangisinin doğru olduğunu bilemeyişime mi?

esas kendime mi, esas oğlana mı?

tam neye inanacağım, onu da bilmiyorum.

(gözden çıkarılamayacak kadar değerli olduğuma, sanırım?)

kim demiş yasak elma kırmızıdır diye.

Meseleye bir matematik problemi edasıyla yaklaşmak yardımcı olacak belki de. Hayat iki artı ikinin hayatta dört etmediği (üstelik çoğunlukla daha az ettiği) bir yer olsa da, umudumu kesmek istemiyorum müspet bilimden.

Çözmem gereken şey şu: Yaşadığım şeyin büyüklüğü ve şaşırtıcılığı mı beni bunu herkese anlatmak istemeye iten, yoksa sadece ve basitçe, anlatmak istemem mi? Öğrenmek istemem mi? Duymak istediğim şeyleri duymak istemem mi? (Bu sonuncusu çok tehlikeli bak.) Hakkında her şeyi duymak istiyorum, peki bu (aşk değil de) nedir?

İçimde tutup kendime saklayamayışımın sebebi ne? Kendimden mi taşıyorum? Neden kendimi yollarda buluyorum, uykusuz ama yorgun değil, asla değil? İsyankar, heyecanlı, yorgun, şüpheci belki.

Her şeyi anlayınca ne olacağını bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok. “Koyveririm gitsin be” diyorum, "hani anı yaşayalım bu sefer de, önceden düşünüp planlayarak olmayacak"... Ama bu bile bir plan. Bu bile senaryo. Belki hiçbir şey konuşulmayacak, belki konuşulacak bir şey yok bile. Belki hepsi koca bir -OH bulutuydu; uyuyup üfledik, the end.

Yasak elmaya kimse sormamıştır, ısırılmak isteyip istemediğini.


Uğruna paralanacak bir ilişki daha bulduğum için mutlu olmalıyım. Nefesini dudaklarımda hissettiğim adama “seni de kaybedemem” diyebilecek, ona bu sorumluluğu yükleyebilecek kadar kendinden geçmiş bir kendindelik içindeydim ben.

(Vazodan bahsetmeseydik vazo kırılır mıydı ya?)

deli mavi.

İçtiğim gecelerin sabahı, bildiğin güzel oluyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum; başım da ağrısa, aksilenmek de istesem olmuyor, aynaya bakıyorum, gülümsemem geliyor kendime ve nadiren olduğu gibi, alaycı olmayan bir gülümseme. Saçlarım düzse daha düz, kıvırcıksa daha kıvırcık oluyor, azıcık kalem kalmış oluyor gözümde ve ben hiçbir zaman bu kadar sade bir makyaj yapamayacağımı biliyorum.

(17 Ocak 2010, İstanbul)

Çalan telefonun sesi, telefonu şarjdan alıp açarken kendimi yatağa geri atışım, diğer uçtan bana “hadi kalk artık bellatrix, biz aşağıdayıııız” diye cıvıldayan dostumun hem telefondan, hem de pencereden gelen sesi... Kendimi kaldırıp cama dayadım, aşağı baktım: Herkes orada!

_ Giyinip iniyorum.

Giyinip dediğim de, üstüme tek parça deniz elbisemi geçirmek yani. Hop, aşağı, Meksika usülü köy kahvaltımı etmeye. Ohoo, herkes bitirmiş zaten, öğlene kadar beni mi bekleyecekler... (öğlene mi, yoksa öğleye mi? O kadar önemsiz ki!)

Yatarken, telefonu şarja takmayı akıl edişim dahi mucizeydi aslında. Dişlerimi fırçalayışım da öyle. Saat 06:27’ydi en son baktığımda, güneş doğmuştu ve yakında görünüp göz yakacak yüksekliğe ulaşacaktı ve benim, içtiğim onca frozen, cin-tonik, tekila, adını bilmediğim bir şeyler ve cila olan biraya rağmen, uykum yoktu. Hiç yoktu. Daha otururdum saatlerce, sahilde filan. Bilmem.

Aslında taşlaşacak denli keskin, koyu bir uykuya dalmam gerekirdi ama... Güzel tingildemeler bunlar :}

Aşağı indim, “ohooo” nidalarıyla. Oturdum ve dedim ki “Yahu biz naaptık dün Allahaşkına?”

Ne yaptığımızı anlatayım. Bütün gün Alaçatı’da hasır şemsiye gölgesinde uyuklamak ve buz gibi denizde ayılmak arasında gidip geldikten sonra, kumrumuzu yiyip oteldenbozmamıza döndük, üstümüzü değiştirdik, dedikodu yaptık biraz, Alaçatı’ya attık kendimizi. Bruges’den aldığı elbisesiyle tiril tiril gelen Aslıko’yu da aldık yanımıza. Aslında sadece Türk kahvesi içecekti arkadaşlar, ben de dondurma yiyecektim, o kadar - ama ah, alengirli bir şey olsun yeter ki, mesela mürdüm erikli frozen, illa ki yoldan çıkarım.

Seçim bana bırakılsa hayatta gitmeyeceğim Sole Mare’ye gidilme planı yapıldı akşamına. Akşam dediğim, geceyarısından sonra yani. Planı değiştiremedik zira bir arkadaşın doğumgünüydü kop-kop vesilemiz. Sözkonusu arkadaş denizden dönüp sızmıştı gerçi sevgilisiyle beraber, ne aramalar, ne mesajlar uyandıramıyordu kendilerini. Biz önden gitmeye karar verdik, süslendik (kimimiz püslendi bile), Aslıko’nın bir arkadaşını aldık yoldan ve mekana gittik.

Gerçekten, ama gerçekten kafayı çevirince denizi, yakamozu, Aya Yorgi koyundaki diğer mekanların ışıklarını göremeyecek olsam ve tepemde yıldızlar olmasa, çekilir dert değil Sole Mare. Azıcık eğlendiysem hep dostlar yanındayım diyeydi. Biraz da içkiden tabi - o kadar alkolü nerede alsan (bir drink “alma” kafası) eğlenirsin o kadar. Ajda’nın yeni şarkısını, inatla çalan ve iyi ki çalan sevdanın son vuruşu’nu, yine örsüme örsüme vuran Serdar’ı filan geçmek ve başka bir şeylerden bahsetmek istiyorum ben aslında. Bana arkadaşını sevip sevmediğimi soran Aslıko’ya “evet, sevgilisi var mı?” deyişimden mesela.

Damarlarımda alkolün gidebildiği son nokta bu sorduğum soru galiba. Halbuki hareketlerimi klinik olarak anlamsız hale getirecek kadar çok, kendimi toplayacak kadar da kararında içmiş olmak isterdim, Friends’te vardır ya öyle bir kafa, Monica Chandler’la yatacaktır, Chandler sorar: “How drunk are you?” Monica der ki “Drunk enough to know I wanna do this, not so drunk that you should feel guilty about taking advantage” . İçegeldiğim 9-10 yıldır, bu ince karar çizgisinin üstünde kararla durabilmiş değilim (içtiğim için kararlı duramıyor da olabilirim ince çizgiler üstünde, mümkün) Burnumu seri bir şekilde bulup kaybedememek dışında bir etkisi olduğu söylenemedi alkolün. Bir vaka hariç, ama o da sayılmaz sanırım, itici güç içkiden ziyade aşktı zira. Hey gidi Ortaköy.

Geceye/sabaha dönmek gerekirse... 04:30 gibi Sole Mare bitti. Gerçekten bitti, ışıklar yandı, müzik kesildi filan. Biz, inatla ayakta olan 5 kişi, müzik sesi duyduğumuz koydaki tek yere doğru rotamızı çevirdik. Orasının neresi olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu ama biz hala enerji doluyduk, emrimizde de bir zodyak vardı. Atladığımız gibi, istikamet Duman’ın “aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” diyen sesi. Meğer KafePi’ymiş orası, ayakta kalan son yer. Oturduk orada da bir müddet, önce yıldızlar kayboldu, sonra lacivert yerini maviye bırakmaya yüz tuttu; barmenimiz Emir’e ne kadar yalvarsak da müzik orada da bitti işte ve kalktık, isteksizce, insanları bıraktık evlerine, oteldenbozmamıza döndük.

Altını çizerek söylüyorum: Gereksizcesine ukala insanlardan etkileniyorum, evet, bir süre sonra “eeeyh be!” diyecek olma ihtimalimi gözüm görmüyor. Bunda haber değeri pek yok. Bu hikayenin kaydadeğebilecek yanı tıpasındadır efendim: Bizim o geceki halimize bakıp “sizin çıkardığınız ilaç satmaz” dediğinde o adam, Cem Yılmaz’ın deyimiyle Gerizekalı Mesleki Reaksiyon gösterip “aaa, ne dedi pis ukala” yerine “ben çok satacağına eminim de, o ilaca gerek olur mu bak onu bilmiyorum” deyip gülen insanım.

Kimin sevip sevmeyeceğinden bağımsız, zor, “ben böyleyim” inadıyım işte ama...

Sevilecek kadınım, evet, bundan eminim en azından.

(19 Haziran 2010, Çeşme)

kimsenin siklemediği {mutlu gibi yazı}

Kimsenin beni sikine takmayışını biraz burukluk, biraz da merakla izliyorum. Burukluk allahın emri. Merak, çünkü bakıyorum hani daha ne olabilir, ne yapabilirim veya söyleyebilirim ki kimsenin yine ilgisini çekmesin, kimse inanmasın filan deyu.

Mesela bence güzel bir öykü yazdım. Güzel olan anlatımı mıydı, bana yaşattığı mıydı, okurken hissettirdiği miydi, bu çok güzel bi öykü olsun lütfen lütfen lütfen derkenki heyecanım mıydı teeee Ağustos'tan beri içimde, aklımda olan... Bilmiyorum. Belki de öyleydi. Belki de güzel değildi başka kimseye. Belki de kaynayıp gitti yazdığım yüzlerce şey içinde. Bokunu çıkarmışım kabul ediyorum. Öyle çok yazıyorum ki artık okumuyorsunuz, onu da biliyorum. Yapacak bir şey yok. Şayet bu bir işe evrilirse, biraz rahat nefes alırsınız.

Hayır, sadece bu da değil ki. İçimde bir heyecan var, paylaşıyorum, gülümsüyorum, gülümseyerek söylüyorum bir şeyi, ulan, yapmam bunu ben sıklıkla, tanımıyor musunuz beni? Hain planlarım var diyorum, yakında bim bam bom diyebilirim diyorum... Aa, kibarca gülümsüyor millet. Ben o kibar gülümsemeyi çok iyi bilirim tamam mı? İnanmıyorsunuz bana, inanmama gülümsemesi o. Sezo'nun yaşını aşkın müzmin bekarlığını bitirdiğine inandınız, bir bana inanmıyorsunuz. Bir kazan kadar olamadık şu dünyada.

Ne imkansızmışım arkadaş. Hatta o bile değil. Mümkünsüzmüşüm. Kötü bir reklam filminin negatifi gibiymişim.

Mehh...

Bir şey diyeyim mi, iki gün sonra bu saatlerde hayvan gibi sarhoşum. Bacaklarım tutmuyor olacak tüm günün yorgunluğundan. Ertesi sabah kalktığımda daha çok ağrırken bacaklarım, ben yine piste koşturuyor olacağım. Çivi çiviyi sökecek. Sonra ben yine sarhoş olacağım. Sonra Levent Yüksel konseri olacak. Sonra yine kar, yine pist, yine konser, yat, kalk, pijama partisi, yat, kalk, İstanbul.

Müdür istifa etmeden izin almış olmanın şahaneliğiyle Uludağ'a gidiyorum beyler, hadi, birkaç gün rahat bırakıyorum sizi. Ben donmaya giderken siz de yazıları eritirsiniz belki.

Pazar Günlükleri: Tarık Akan, GTA, ve Wii

"Sen bizi hiç aramıyorsun, sen bize hiç gelmiyorsun."

Pfft, yok artık. İyi.

Star'da Delisin'i izledim. Ne komik diyaloglar, ne kafalar yahu. "Şemsiye için canımız feda" filan, yarım saat bunun muhabbeti, şemsiye belediyenin maskotu olmuş. İlginç bi filmmiş, unutmuşum.

İnsan şemsiyenin altında bir anlam arıyor, halbuki gerçekten şemsiye peşinde koştukları şey. Sapına tahviller gizlenmiş, olay oymuş.

Neyse. Şimdi de Görevimiz Tehlike'ye bakıyorum boş boş. Kaçıncısı bilmiyorum, sanırım ilki bu. Tom abimiz yine tabancayla araba patlatıyor. Nereye ateş edeceğini biliyor tabi kerata. GTA'dan öğrenmiş olabilir mi? "Gizli Ajan Eğitim Modülü 1: Grand Theft Auto (Vice City). Explode as many cars as you can in limited armour." Gerçi orada yeterince yumruklarsan bile parçalayabilirdin arabayı. Arabada da hep get down saturday night çalardı içinden ben inmiş olduğum müddetçe.

Bu arada film pek sikkoymuş, bunu da unutmuşum izlemeyeli. Oynamayalı da oyunları unuttum ayrıca, eskiden oturur Max Payne, GTA bitirirdim, Carmageddon filan ne güzeldi, ne bileyim neden oynamıyorum ki artık hiç böyle atlamalı zıplamalı oyun...


Haa, dün gece rüyamda bir dostun Nintendo'da çalışmaya başladığını da gördüm. Kalabalık bir ortamda öğreniyordum bunu, biri "ee yeni işin nasıl?" diye soruyordu, "sen neredesin ki şimdi?" diyordum "Nintendo, pazarlama" diyordu. Neyden sorumlusun diyordum, wii diyordu ve bir şey daha. O bir şey muhtemelen gerçekte yok bile. Önemli mi? Rüyada bile önemli değildi. Zaten sorumun cevabı da önemli değildi, sadece "benim neden haberim yok" dememek için, konuşma boşluğunu doldurmuştum.

Acayip bişeyler.

Sanırım damarlarımda hala alkol var.

sallandık diyorum, merkezini bilmiyorum

kafam aynen böyle

Ne yaptım, ne yazdım, eve girdiğim 5'ten uyuyabildiğim 6'ya kadar neler düşündüm, hatırlamıyorum bile. Öyle sarhoştum. Bir nefesten sonra kafam fırıl fırıl dönecek kadar sarhoştum. Ama öyle de sarhoş değildim. Mesela portakal sıkabilecek kadar ayıktım, bak. Sütü içersem sabah kahve içmek istediğimde kafamı duvarlara vuracağımı bilecek kadar da ayıktım.

Şimdi de başım çatlayacak gibi. Böyle olacaksa aman sabahlar olmasın, tabi.

Acayip rüyalar gördüm. Biri nişanlanıyor ama gerçek hayatta tanıdığım biri değil, yahudiymiş hem de yahudilerin nişan törenleri böyle janjanlı olurmuş, hani bir yerinde oğlanın arkadaşlarının kapıya barikat kurup onu dışarı salmadığı, oyunlu mizansenli bi tören. Ben varım üstümde Müfettiş Gadget misali bej trençkotumla beni bi yere oturtmalarını bekliyorum. Evet, trençkotla nişan törenine gitmişim. İhtiyacım yok ki süslenmeye azizim, hah-hah (götüyle gülme efekti de diyebiliriz buna). Halbuki bakıyorum kızlar şıkır şıkır siyah elbiseleri içinde, gruplar gruplaşmış. Asayiş berkemal yani. Beni bir yere oturtmak istiyorlar, tesadüf bu ya, eski erkek arkadaşlarımdan biri çıkıyor çocuk. Yıllardır görmediğim, başkasına aşık olduğum için ayrıldığım eski bir en iyi arkadaş. Yazık olan biri. Benden ayrıldıktan on gün sonra bulduğu sevgiliyi bana yollayıp ilişkilerini haber verdiren ve onunla gözümün önünde yiyişmekte beis görmeyen bir adam. Ve bana kötü davranıyor. Orada oturmamı istemiyor ve bunu açıkça söylüyor ve belli ki biten her şeyden ötürü beni suçluyor. İyi, zaten ben de bir garip denizlerde sallanıp duruyordum, bir de suçluluk eklensin, sorun değil.

Başka bir yere oturuyorum, masanın karşısına filan. Ortamda tanıdığım herkes kendi muhabbetine gömülmüş durumda. Kaan'ı görüyorum, o bana her zamanki gibi davranıyor. Bu rüyayı gerçek sandığım tek an o. Gerçek olabilecek tek kişi Kaan.

Sonra içiyorum, içiyorum. Sanırım, rüyadaki kafam gerçekteki kadar "olduğunda" uyandım. Eşitlendim çünkü, ondan.

Çok eğlendim aslında dün gece. Eğlenceli gibi hissettim kendimi (şimdi bu konuda söyleyeceğim her şey laf sokmaya girer, susuyorum). Böyle hüzünlü hüzünlü bırakmış olmayalım yazıyı. Bronx'ta Malt vardı, deprem ikinci kez istendiğinde Cenk "valla çalalım ama ben bir kelime söylemem" dedi. Gerçekten de söylemedi, hepsini biz söyledik, bağıra bağıra.

Sonra Jukebox çıktı, baktıkça keşke Tuna şirketi bıraksa dediğim adamlar. Çok iyi olduklarından veya özgün olduklarından değil. Ama bu enerjinin heba oluşu (enerji heba olur mu? olur) yazık olacak. Neyse. Yalan dostum aşk diye bir şey yok diye bağrıştık zıplaya zıplaya, inanırcasına. Sonra yürekten çalarak dördüncü (yoksa beşinci mi?) biramı kafama diktirdiler. İşte o gerçekten yalandı. Gerçekten yalan olmanın tüm şairaneliğine sahipti o şarkı.

Düşündüğüm şeyi hiç yapmadım. Altıncı biranın ortasında, biraz tenha olsaydı ortam, belki... Ama neyse. İyi ki yapmamışım. Öyle "kafama esti yaptım"ları kaldıracak bir duygu durumumuz yok belki de veya belki de ben yine çok fazla düşünüyorum. Çünkü işte tam da bu kadar ayık oluyorum.

Sonra çorbacıya gittik, bastı bana içerisi, dışarı çıktım. Galatasaray Lisesi'ne baktım, yedekten girebileceğim ama hiçbir zaman bunun peşinde koşmadığım liseye. Oraya gitsem, hayatım nasıl olurdu; şu an nerede olurdum, ne yapardım diye düşündüm.

Bana "sen yanlışlıkla genetik okumuşsun" dedi genetikçi bir arkadaşım. "Zaten ne yapsan başarılı olurdun ama, yanlış okumuşsun" dedi. Belki de doğruydu. Ben pişman değildim, hiçbir zaman tam anlamıyla sayısalcı olmadığımın hep farkında olarak yaptım her şeyi; ben beni hep mutsuz eden kocaman beklentilerimle mutlu olmaya çalışıyordum, basitlik hiç bana göre değildi, hiçbir şeye razı değildim, mutluluk aslanın midesinde olsun alırdık evelallah...da, aslanın karşısına çıkacak takati bulmaktı mesele. Sıkıntı buydu.

Mekteb-i Sultani'nin karşısında, çorbacımızın önünde durup gecenin başındaki bu muhabbeti düşündüm. Sonra da sigaramı söndürüp içeri girdim.

Elveda Meyhaneci!

Ofiste bana yapışan bir cümle var: "Ona o kadar para verilir mi yea!"

Çünkü verilmez abi. İnsan 250 lirayı ayakkabıya verirken düşünür. Ben düşünüp vermem, her şartta vermediğim için de bu cümle bana yapıştı kaldı.

***

Tam da benim gibi bir elisıkıyı sevindirecek bir şey fark ettim: Sarhoş olamıyorum.

İçiyorum, içmiyorum değil. Ama olmuyor. Etrafımdaki insanların kafasına erişememek güzel değilmiş. Yanımızda yıllarca hiç içmeyen arkadaşlar bize nasıl tahammül ettiler, aklım almıyor çakırkeyif arkadaşlarıma ve onların arasında bok varmış gibi ayık duran kendime bakınca.

Bu durumda her yere arabayla gidebilir ve 20 liralık kokteyllerden artık hiç içmeyebilirim. Nasıl tasarruf ama?

Baba Doğulu'ya selam olsun; aşık da değilim hamdolsun.

Foto: Bozcaada Corvus, Temmuz 2010

Büyükler

Zaytung'luk bir haber çıktı bugün karşıma, şirketin günlük haber silsilesinde. Spot cümlesi şu:

Amerikalı, İsviçreli ve Alman bir psikolog tarafından yürütülen çalışmaya göre sigaraların üzerindeki uyarıyı okuyan tiryakilerin "ölümün kâçınlmazlığıyla başedebilmek için" daha çok sigara içtiğini ortaya koyuyor.

Bu üç menşeiden nasıl "bir" psikolog çıktığına, kaçınılmazlığın gereksiz şapkasına, cümlenin düşüklüğüne veya ayrı yazılması gereken birleşik fiile takacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonuçta tırt bir gazete sözkonusu, bir kampüs dergisi kalitesi beklemek saçma olurdu.

İsviçreli bilim adamına rağmen bu araştırma sonuçlarının doğru olduğunu varsayıyorum. Bu bana çok sevdiğim Küçük Prens'in bir bölümünü hatırlattı, ondan zahmet ettim bu kadar. Hani Küçük Prens'in uğradığı gezegenlerden birinde bir sarhoş yaşıyordu ya...
...

Vardığı gezegende bir sarhoş oturuyordu. Orada az kaldı, ama büyük bir kedere kapıldı.

Dizi dizi boş ve dolu şişeler arasında ses etmeden duran sarhoşa sordu:
- Ne yapıyorsun?
- İçiyorum, diye karşılık verdi sarhoş. Sesi hüzünlüydü.
- Niçin içiyorsun?
- Unutmak için.
Onun durumuna üzülmeye başlayan Küçük Prens,
- Neyi unutmak için? diye sordu.
Sarhoş başını önüne eğerek içini döktü.
- Utancımı unutmak için.
- Neden utanıyorsun?
Küçük Prens ona yardım etmek istiyordu. Ama sarhoş kesin bir sessizliğe gömülerek konuyu kapadı:
- İçmekten utanıyorum.
Küçük Prens iyice şaşırmıştı, oradan uzaklaştı.
"Büyükler gerçekten çok, çok tuhaf oluyor," diye düşündü yol boyunca.

Evet, büyüklerin gerçekten de çok, çok tuhaf oldukları, yukarıda araştırma ile ortaya konmuş. Gerçekten.

(14 Aralık 2009, Gayrettepe)


* Gözünü sevdiğim Tomris Uyar - Cemal Süreya çevirisinden, oturup yazdım. Her yerde bulamazsınız, değerini bilin :)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!