... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

normal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
normal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aptallık denen araf

"Keşke salak olsaydım" diye bir şey var ya, ben de demişimdir kesin şimdiye kadar birkaç kez. Benim zeki olduğuma kim karar veriyor, belki zaten aptalım o ayrı konu; bir de mutlu olmanın şartının (yeter değilse de, gerek şartının) aptal olmak olduğu gibi bir kanıya nasıl kapılıyoruz? Araf gibi bir şey de olabilir aptallık, "allahım bazı şeyleri anlamıyorum ben galiba" diye, sürekli bir şeyler kaçırdığın hissiyle de yaşayıp gidebilirsin ve hiç adam gibi mutlu olamayabilirsin de. (Zaten o lafın aslı da aptallık değil, cahillik içeriyor. Ignorance'ın tam karşılığı olamasa da.)

Acayip.

Bugün hiç de askere uğurlama gibi olmayacağı daha başından belli olan bir yere gitmek için, hafif sakat olan ayağımı sürerek ilerliyordum metroya doğru. Şevval Sam "söyleyemem derdimi" diyordu kulağıma kulağıma. Halbuki yarım saate kadar boğazıma kadar Gaga'ya batacağım kesindi. Taksim'e gittim, D&R'a girdim, çok uzun zamandır beklediğim ve dinlemeden aldığım Lulu'yu geri verip iki tane CD aldım, çıktım, para çektim, mekana girdim. Maç vardı. Maç. Arkadaşlarım askere gidiyordu ve televizyonda maç vardı.

İyi ki gelmek için acele etmemiştim.

Bugün benim için güzel bir gün değildi zaten, gecenin de güzel olma gibi bir ihtimali yoktu ama en azından dostlarla rakı sofrasında olsak iyi gelirdi bana. Birinin uğramadığı, birinin erken kaçmadığı, kendi kendine takılmadığı, bir karı umudunun peşinde her haftasonu yaptığı şeyi yapmadığı bir yerde olsaydık (yok, bir de karıya kıza yazmanızı izlemeye gelecektim. o kadar da değil.)

Keşke, diyorum bazen, keşke tüm genellemelerin içine kıvrılıp yatabilseydim ve kendimden nefret etmeyecek olsaydım o zaman. Ama yaşayamam bununla, yaşayamayacağımı biliyorum. Yapamam bu saatten sonra.

Düşündüm, kızım olursa ileride, kız olsun. Nefes alsın. Ne olduğu, nerede durduğu belli olsun. Beni rahatsız eden şeyler ona normal gelsin. Böyle olduğunu hiç düşünmeden yaşayıp gidebilsin. Kimse onun için "Şişli'de bir apartmanınız olacağına Öykü gibi bir kızınız olsun" demesin, tamam. Bana garip gelsin kızım.

Ama sadece bana garip gelsin.

Noel Baba'ya mektup

kafa nereye biz oraya temalı fotoğraf şurdan

Sevgili Noel Baba,

Ben çocuk değilim, bana çocuksun diyen adamların kendilerinin çocuk olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Çocuk olmadığım gibi, birkaç ay sonra Interrail'e indirimli gitme hakkımı kaybedeceğim, o kadar büyüdüm yani. Ama yine de sana mektup yazmak istedim. Çocukken yazmadıklarıma say.

Bu yıl kuzenle ağaç almayı düşünüyoruz. IKEA'dan filan, çakma yılbaşı ağacı. Çok küçükken, çok küçük bir ağacımız vardı annemlerin evinde ama bir şekilde, hiç istediğim gibi olmadı o ağaç. Şimdi keyfimizce süsleyebiliriz kocaman bir ağacı. Hem de sadece 49,99 liraya.

Ağacı boşuna almıyoruz Noel babacım. Şöminemiz veya bacamız yok ama kapımız sana her zaman açık, bekleriz. Yalnız elin boş gelmezsen, çok seviniriz. Ben son birkaç yıldır uslu bir çocuk olduğumu düşünüyor ve senden biraz büyük bir hediye istiyorum: Lütfen bana bir Akım Kapasitörü getir. Çünkü ben gideceğim. Git geldi bana; git geldi mi, gitmez.

Daha önce de söyledim; ben yanlışım, uygunsuzum buraya. Anlıyorum, ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek istiyorum. Bana bu imkanı yarat; senden şimdiye kadar hiçbir şey istememişliğimi göz önüne alarak, iyi halimin şukunu vererek yarat. Söz, bir daha bir şey istemeyeceğim senden.

Gerekirse kağıda yazıp Vecihe'nin iki yıl önce aldığı hediye çorabına da koyarım, bir yere asarım bu isteğimi, hiç sorun değil.

Hadi baba be...

Sevgiler,
b.

cins isim

"balondan dost olmaz" isimli fotoğraf çalışması, gettyimages'dan


Bir keresinde çiçeği burnunda Boğaziçili ve ENSOlu birine "kara masa olmadan kulüp olmaz" demişim. Unutmuşum bunu söylediğimi sonra. O adam unutmamış, Oyun Kulübü'nü hobi olarak yine yapmaya devam edip aslen ENSOlu olmuş, kara masada iki yıl oturmuş. Saçları ağarmamış da, dökülmüş o masada. İşte o adam, çok sonra bir gün bana "sen bana böyle dediğin için oldu" dedi.

Yeterince ilgilenmediğim, önümde dergi gibi bir iş olduğu için onlara alıştıkları üzere el pençe divan durmadığım için kulübe "burdan bize ekmek çıkar" mesafesinde duran iki tane yelloz, ne kadar umurumda olabilir ki bu yukarıdaki laftan sonra? Mehh... Sıfıra yakın.

Lakin, her zaman bu kadar isabetli olmuyor atışlarım. Bir hikayeyi anlattığım beş kişiden biri, geçenlerde beni dinledi, dinledi ve sonunda şunu dedi: "Ben arkadaşlarınla tanıştığım zaman sen bana 'asıl şununla tanışman lazım, en adamlarından biri odur' demiştin."

Demiştim evet, o söyleyince hatırladım. İşte o adam, adamlığından ödün vermemek adına karşıma oturdu ve bana "sen sadece herkesten birisin" demek isteyip ama benim ne kadar değerli olduğum hakkında süslü püslü laflar edip şişirerek dostluğumuzu (şişirerek/balonlaştırarak/içini boşaltarak) kalkıp gitti. Giderken de münasebetsiz bir şaka yapmayı ihmal etmedi, olanları normalleştirmek istercesine.
Normalleştirmek.
Normal.

Her şey normaldi, değil mi?

O konuştukça ben inanamadım, çünkü tam da davranmasını beklediğim gibi davrandı. Karşısına oturan herhangi birine söylemesini beklediğim her şeyi, beklediğim gibi karşısındakinin gözünün içine bakmadan söyledi ve şakasını da yapıp, bu sefer güldürmeyerek bitirdi konuşmayı. Konuşmayı da, kendini de.

Ben o kadar farklıysam bahsettiği insanlardan, beni şaşırtmalıydı. Güneş gözlüklerini çıkarmalı, "ben bi bok yedim" demeliydi, ya da ne düşünüyorsa onu söylemeliydi ama direkt, dümdüz, hiçbir yola sapmaya, hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışmadan, "sarhoştum hatırlamıyorum" tarzı klişelere boğulmadan konuşabilmeliydi. Normalleştirmeden yüzleşebilmeliydi. Herkesleştirmeyebilmeliydi beni, daha önce de yapıldığım gibi. Görmezden gelemeyecek kadar değer verebilmeliydi.

Erkekler sığ diyorum. Arkamıza geçmek istemelerinin sebebi, arkamızı kollamak değil. Korku. Yüzleşme korkusundan, dönüp bir yere sığınma isteğinden (sığ'dan sığınmak, belki). Boşuna kızların tarafına geçmedim 26 yıldan sonra. Yine ateşli taraftarları değilim ama, sempatizanım en azından. Galatasaraylı oluşum gibi.

O adam karşıma otursa şimdi, yine söyleyecek sözüm yok ki. İnsan öylesine insan oldu diye, özel değil de cins isim olduruldu diye ötekine çemkirebilir mi?

gidenlerden #son

Bakıyorsun, görmüyor. Konuşuyorsun, dinliyor ama. Nasıl konuşulacağı, ne kadar anlatılacağı, elin kolun nereye konacağı bilinmiyor artık. Kavga edilmiyor. Haksız da çıkılmıyor. O korkuyor sadece. Ama okuyor, korksa da okuyor. Kesinlikle acımıyor, canı da acımıyor, sana da acımıyor.

Kabul ediyorsun. Anlamasan da peki.

“Since I wasn’t consulted at the time of the creation of the world, I reserve for myself the right to have my own opinion about it.” der Fyodor Dostoevsky, "The Adolescent"ta. Yapımda ve yıkımda benimle konuşulmadıysa ben de istediğimi düşünebilirim. Ama kabul. Burda, göz önünde, yetmiş milyon bizi izlerken olmasın.


# SON

"Anlamadın ne dediğimi, anlamadın ve yazamadın da. Benim dediğim tutma öyle bir tutma değildi." dedi adam. Kalbim kırıldı. Anladım gibi geliyordu oysa, ama aynen anladığımı yazmak istemedim. Ağır geldi bana adamımın ruhunun -o canım ruhunun- uçup gitmesi ve tutamaması bile, belki de bana yakarmasına rağmen benim tutamamam bile; uyumak istememesi, uyuyunca uyanmak istememesi... Hayat berbattı, evet. Öyleydi Müslüm Baba'ya hak verircesine, kola bir çentik atarcasına o ünlü so-called jiletlerle. Uzun zamandır ilk kesiğim de bizim kopuşumuz olmuştu zaten.

İnsanın hayatını, her gününü -güzelleştirmek şöyle dursun- çekilebilir kılan dostları böyle teker teker yamacından ayrılınca, fena oluyor. Üstelik onun adına ne kadar sevinse de insan, o içine oturan taş ağırlaştırıyor ya gövdeyi, böyle zıplaya zıplaya sevinemiyor da. Yanlış anlaşılmak pahasına sevinemiyor (gerçi, yanlış anlayacak olan adam için bu kadar üzülünmezdi zaten).*

Ama ardından ağladığım, başımıza gelmemişti. Boşuna korkmuştum. Hepsinin değilse de, çoğu tek kişilik yanıtlarımın öznesi olabilmişti adam. Yanında teklifsizce, düşünmeksizin ben olduğum, hiç olmayan en iyi arkadaşım olmuştu, kardeş demeden -çünkü ben sevmezdim öyle- kardeşten öte olmuştu. Yargılamadan, yaftalamadan, umursamadan. "Kızla erkek arkadaş olmaz"cılara bir gece yarısı "bunlar ne denyo yaa" deyip götümüzle gülmüştük. Zavallılar, hah!

Okul bitmiş, okullar bitmiş, işler bitmişti. O kadar çok şey bitmişti ki, artık elimizde kalan üç-beş şeye tutunup kendimizi bir yerlere çekmeye çalışıyorduk hayatta. "Ben bunu yapabilir miyim, ne dersin?" diyorduk birbirimize çünkü aradığımız destek oradaydı. Kimse bize birbirimiz gibi inanmazdı. Evetti hep yanıt, çünkü o yapamazsa, ben yapamazsam kimse yapamazdı. Yine de bunu duymaya ihtiyacımız oluyordu, insandık nihayetinde. Zaafları, salaklıkları, özgüvensizlikleri olan iki sıradan insan. Sıradanlığımız muktedirdi belki de her şeye, basittik, paris sıkıntımız Baudelaire demişti ya, "Absolute simplicity is, indeed, the best way of being distinguished." Hayatlarımızdan başlayarak dünyayı değiştirebilirdik (ama pek umursadığımız söylenemezdi bunu!) Devrimci değil, çiçek çocuklardık, rakısız dolmasız yine güzel, yine çiçek, hamdolsun.

Sustukça konuşurduk sanki ama sevda değilmişti meğer bu içimizdeki. Birbirimizle anılır olmuştuk bu kadar yıldan sonra. Eküri derler ya, onun bi ilerisi. Birbirimizin eskortu olmaktan gocunmazdık yalnız olunmayacak yerlerde. Bir yatağı paylaşırdık. Elimi koluna koyardım uyurken bazen, birinin ısısına, sıcaklığına, ışığına ihtiyacım olduğunda. En yakınımdı, garipsemeyecek beni ve bana aşık olmayacak neyse ki.

Hep yalnız değildik tabi.

Aşık olmuştum, dinlemişti. Aşık olmuştu, biliyordum. Biz bilmezsek kim bilecekti zaten? Gözünden anlardım hem. Darbe almış, hafif paralanmış da olsa hiç yıkılmamış duvarımdı o benim, dikkatle baktığımda ardını gördüğüm adeta. Konuştuk çok "böyle bir şey olur mu?"sunu işin. Aşık olduklarımıza bile söyleyemeden daha.

Gülerdik. Aklımıza bi fıkra gelirdi, ondan.

Bazen sinirlendirirdi beni. Çok kızardım, başkaları yapsa kızmayacağım şeylere. Başkalarını aramasam rahatsızlığımı ruhlarının duymayacağı süreler boyunca aramazdım onu. O arardı, "neden aramıyorsun allah cezanı vermesin?" derdi ve ben gülerdim. İşte o kadardı kızgınlığım.

Kırılmadık mı hiç, kırıldık. Yapıştırdık ama: Bas bas, lacrimoto lacrimoto, nasıl olursa. Ama kaybetmedik inancımızı yanımızda bulacağımıza dair birbirimizi, ne olursa olsun.

İstediğimiz zaman araşır, aklımıza bir şey gelse paylaşırdık hemen, "bak sen seversin", "bunu dinle bi". Bana gelirdi, yalnız, sevgilisiyle. Yatağımı benimle paylaşmıyorsa sevgilisiyle paylaşırdı, zevkle. Benim de avuç avuç anahtarı taşıyan anahtarlığım ufalmıştı artık. E, ikinci bir evim vardı icabında. Pek icap etmezdi gerçi ama bazen, bazen yalnız yapamadığımda... Belki bir cenaze dönüşü kalp ağrısı veya uzun bir toplantı baş ağrısına birebirdi. Gripin gibi adamdı allahıma.

Evlenmeye karar verdi günün birinde. Şerefsiz. "Şerefsiz" dedim ona, "hani kimse evlenmesindi, nooldu? Ben dedim ama dimi, asıl öyle diyenden korkacaksın!" Güldü. Haklıydım, ne desin? Düğünü için günlerce elbise aradım. Ancak kendim evlensem daha çok önemseyeceğim bir törendi, ancak kendim evlensem bu kadar önemli hissedecektim kendimi. Nikah şahidiydim, damadın best man'iydim. Kardeşi, dostu, wing woman'ı, desteğiydim. Vazgeçemeyeceği(ikikadındanbiri)ydim.

Ve bizim ilişkimiz, hepsinin değilse de bu evrenin en doğal şeyiydi.

belki son bir umut
belki son bir rüya
belki son bir ışık
belki son bir nefes

Şarkılar bir, ki, üç, son.

(02-03 Ağustos 2011, Bozcaada)
Jehan Barbur'a özellikle sevgiyle.

Bak bu rahatlık normal.

Zırrrr... Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!

Kapıyı inatla çalıp bi yandan da telefonla arkadaşımı arıyordum "kesin uyuyakaldı, ama eli mahkum uyanmaya" diyerek. Sonunda açıldı. Asansöre bindim, berbat bir koku! Asansörden indim, kapıyı düzenli ve sinir bozucu bir ritimle tıklatmaya başladım, tık, tık, tık, açılış cümlem bile hazırdı "asansörde berbat bi koku var abi!"
Kapıyı bir kız açtı, başlamak üzere olduğum cümlem "asss..."ta takılı kaldı manasızca. Hah, bir türlü Türkçeleştiremediğimiz o awkward'ı yaşıyorduk işte! Ben kızı simaen tanıyordum, o beni tanıyor mu bilmiyordum, yine de tanıştık, tokalaşsak mı, öpüşsek mi yoksa hiçbir şey yapmasak mı bilemeden, o yüzden tokalaşmamız da havada kaldı (hiç adetim değildir de öyle hafifçe tokalaşmak). "Yav söyleseydiniz ya, gelmeseydim" deyip, anında pişman oldum. Neyi söyleyeceklerdi? Geleceğimi zaten haber vermiştim, onları basmış gibi davranmama gerek var mıydı? İçeriden üstünde tişört olmadan, pantolon kemerinin tokasıyla oynayarak gelen arkadaşımın bu görüntüsü de yardımcı olmadı durumu düzeltmeye. Ben de boşverip içeri girdim gideceğimiz saati falan sorup konuyu dağıtarak...

Sonra muhabbet ettik beraber, sanki deminki alengiri yaşayan biz değilmişiz gibi (awkward için olası karşılık: alengir).
Arkadaşım kız arkadaşının yanında gayet rahattı. Kendisiydi. Futbol sevmese de, bizimle takılan kız bulmuştu işte; bunu söylerken de çok tatlıydı (sevgilisi olan adamın kızlara çekici gelmesi kafası dimi, ehehe…)

Değerlendirdiğim, kızın gerçekten muhabbetinin iyi olup olmadığı veya arkadaşımın tatlılığı değil aslında. Durumun içe sinmişliği. Tam yanında oturmuyormuşuzcasına varlığımız hiçe sayılmadan, üstümüz örtülüp kem gözlerden sakınılmadan ama
kimsenin gözüne de "bakın benim sevgilim var" diye sokulmadan yaşayabiliyoruz. Bulduğumuz adamların ilk sevgilisi değiliz hiçbirimiz, ama son sevgilisi de olmayabileceğimizi biliyoruz. Rahatız. Bak bu rahatlık normal. Yağ gibi mübarek.

Ve biz böyle takılırken uzun zamandır olmayan bir şey oldu, mutlulukla fark ettiğim bir şey: Arkadaşın kız arkadaşıyla tanışıp onu sevmek, mümkündü! Bir oh çektim. Canımın içi iki adama sarf ettiğim, sonunda onlar için üzülerek haksız çıktığım ve kendilerinin de hala hatırladığı "Abi ne diyeyim, hayırlısı olsun senin için"den gayrı bir şey çıkabildi sonunda ağzımdan, veya elimden işte şimdi burada.

Herkesle Konuşmak


"Konuşacak kimsen olmadığında herkesle konuşursun" demiş cizenbayan.

İstemediğin insanlarla da konuşursun. Normalde o sıklıkla aramasan kimsenin ruhunun duymayacağı adamları arayışın da normaldışı karşılanmaz, Çok boşluyorsun sanılır. Abur cubura abanmak gibi.

Yazarsın. Monoloğunu bile bloğa yazarsın (ne kadar çok kişiyle konuşursan o kadar iyi).

İşte kimseyle konuşamadığında tam da böyle olur.

***

İkinci cin-martinimin ortasındayım. Bunu yapmak aklımda uzun zamandır vardı. Parmaklarımın klavyede nasıl yarıştığına hayret ederek yazıyorum çünkü demin aniden sarhoş olduğumu fark ettim. Sarhoşum lan!

Niye hayret ediyorsun bellatrix, sarhoşken portakal suyu bile sıkarsın sen, sabaha da içersin, ayık kafa... Uuu eskiden beri bir metafor deniziymişim, en koyusundan. Veya sarkazm denizi. İkisi de olur.

***

Bir gün çiçek getirdiğin evden ertesi gün kızdan ayrılarak (hem de post-it'le ayrılarak, "I'm sorry I can't. Don't hate me_") çıkamazsın lan. Pembe karanfil bile getirmiş olsan yapamazsın bunu -ki karanfil çiçeklerin en çingenesidir.

Şimdi izlediğim bölüm biterken bunu düşündüm. İkinci kez SATC altıncı sezonu bitirmek üzereyim, bu da demektir ki kitabı altı çizerek okuma safhasına geçmişim. Yani, içinden kendime bir şeyler çıkarma safhası. Cümleler üstünde düşünme safhası, çünkü inkar edemediğimiz bir şey, Carrie Brahshaw'un bir yaratıcı yazar olduğudur.

(Safhayla sahaf arasındaki ilişkiyi düşün bellatrix. Daha sonra, sağlam kafayla.)

Ben olsam galiba, bu dizideki durumda dahi, alır o vazoyu önce suyunu tuvalete boşaltır, sonra da çiçekleri çöpe atar, çöp torbasını da bağlayıp kapıya koyardım. Yani vazoya elimi çarpmazdım hırsla ve çiçekler tüm daireye (bizim için tüm salona, şöyle CD'likten pencereye kadar) saçılmazdı.

Yapacağım en aykırı şey o bağladığım çöp torbasını akşam 8'den önce, mesela gündüz vakti saat 3'te filan kapının önüne koymuş olmak olurdu.

Çünkü ben hep böyle aykırılıksız yaşadım ve galiba, hep aykırılıksız sevdim. Hep de aykırılıksız adamlar aşık oldu bana.

***

On the Radio dinlerken ağlamaya başladım bugün, badambadambam! Kapüşonumu indirdim, yağmur yağıyordu, bekledim yağmur yeterince açılmadıkları için gözyaşlarımı sindiremeyen gözlerimi ıslatsın, bu neydi şimdi, şubat sonunda november rain. twice. coz the dj was asleep.

Yanına gittim annem ve akranlarının, benim yaşımda olmak için hayatından birçok şeyi -yıllar hariç- feda edecek musikişinas insanların yanına. Ah, Türk sanat müziğini çok sevmiyor muyum!

"Mutsuzuz çünkü biz" dedim annemin akranı bir kadına muhabbetin bir yerinde. Çünkü bu zamanın çocuğu olmak için üstüme, üstümüze yüklenen yük büyüktü. Biz hep mutlu olmalıydık annemin akranlarına göre. Oysa işler hiç öyle değildi, her şey çok karışıktı.

Mutsuzluğumuzu anlamak yüzümüzü görmek değildir.

Bırakın bizi orta yaşlılar, belki biz de üzgün bir jenerasyonuzdur, kek gibi kararlı olmayı, bir işe yaramayı başaramamışızdır, birtakım somut yönlerden işe yarıyoruzdur ama heyhat! On the Radio gibi bir şarkıyı dinlerken bile ağlıyoruzdur!

***

Neden anlatmıyorsun bunları, diyen olursa...
E ama kızmaya gerek yok.

Kimseye söylemedim ki ben bunları.
(Bu benim savunmamdır.)


(26 Şubat 2011, Nişantaşı)

On the Radio için tıkla.
Görsel için tıkla.

otoparkta

Arabasına bir kağıt parçası bile koymayan bir adamı sevmişim. Baktım, zerre kadar bir vuruk yok arabada, bir çizik, bir normaldışılık. Arabada bir aux kablosu, bir araba kokusu, bir kağıt parçası, fiş, mendil, hiçbir şey yok! Lastikler bile her daim 32 bar'dır allah bilir!

Ah ne düzgünsün, ne tertipli, disiplinli adamsın! Maalesef ruhun yok.


Ve ben,
arabasına
bir
kağıt
parçası
bile
koymayan
bir
adamı
sevmişim.

eski (sevgili) kafası


Hep birinci olmanın insanın üstünde yarattığı baskı vardır; ya da ekseriyetle iyi notlar alırsanız aileniz alışır ve hep öylesini bekler ya... Çıtayı yükseltmişsinizdir.

Bir ilişkide ilerledikçe çıta yükselir ister istemez; siz umrunuzda değilmiş gibi davranırsınız (belki de gerçekten umrunuzda değildir) ama başkaları sizin ilişkinize bakıp bir şey beklerler. "Ee çıkıyor musunuz?" "Ee evleniyor musunuz?" "Ee çocuk ne zaman?"

Bi bırak arkadaş ya.

İki insanın beraber olmak istemesinde veya sadece takılmak istemesinde bence bir yanlış yok. Buna yanlış diyenlerin çoğu da bu tarzı benimseyemeyecekleri için yanlış kabul etme yolunu seçenler aslında. Ben de bir insan için "takılırız yea" diyemeyeceğim muhtemelen hayatım boyunca ama tamam canım, napalım ben buysam, başkaları da böyle yaşayacak diye bir kaide yok. "Friends with benefits"e de inanmam, inanmadığımı da söylerim (ya ilişki biter sonunda, ya da arkadaşlık) ama bu demek değil ki kimse arkadaşıyla yatmasın, yassakh kardeşim!

(Ha, bu da ayrıca demek değil ki sadece takıldığınız adamı, kaşar addedilmemek için sevgili kılıfına soktuğunuzda bunu yiyorum... Yok canım!)

Yüzyıllardır süren ilişkiler bittiğinde ister istemez bir "bunlar artık barışırsa kesin evlenir" hissi oluyor. Belki barışmak istemiyor adamlar o anlamda. Belki zaten barışıklar ama kimsenin gözü üzerlerinde olmadan durmak istiyorlar bir müddet; belki sonunda hiç bir şey olmayacak ama belki sarılıp uyumak istiyorlar, ne bileyim... Alışmışlığın hiçbir değeri yok mu?

İki arkadaşı birbirine yapmaya çalışırken en az birine söylemek o işi olağanlıktan çıkarıp berbat eder, olacağı varsa da olmaz ya... Eski sevgilileri de tekrar beraber görünce gözleri faltaşı gibi açıp "aaa!" demek onları pek geriyor bana kalırsa. Bıraktıkları olurdan sapıyor aralarındaki ilişki her neyse. Zaten neden o kadar şaşırıldığını da anlamış değilim. Artık her şey normal demiştim bir seferinde, istesek de istemesek de normal her şey ve herkesin altlı üstlü ve iç içe olması ve bunu anlatmaya bile değer bulmaması normalken, neden bir tek eski sevgililerin arasında olup bitene şaşırıyoruz ki? Yenilere şaşıralım.

Bu kadar karmaşık değiliz aslında; iki tarafın da ben bunu yine görmek istiyorum veya şu an içimden elini tutmak geldi demesinin sağlam bir dayanağı olmadığı için (o günler geride kaldığı için) birbirini yeniden sevgili hanesine yazan adamlar olmak zorunda değiliz sanki. Kafamız böyle çalışmıyor bizim ve zaten bunların hiçbiri kafayla çözülecek şeyler değil.

"Yani şimdi siz çıkıyor musunuz, çıkmıyor musunuz?"

Adam kendisi de bilmiyor abi; zorlama sen de.


Yayınlamadan önce birkaç kez düşündüğüm bir yazıdır. Eski kafalılığıma pek uymuyor sanki. Lakin anlamak, hak vermek demek değil ya.

Bir de şu var ki çok önemli; "Yani şimdi siz çıkıyor musunuz, çıkmıyor musunuz?" deme hakkını bulmak kendinde.


(25 Ocak 2011, İstanbul)

Normaldışı Şartlar Altında

Yazmayacaktım, uyuyacaktım bu saatte ama gülş yaz dedirtti sol omzumdakine.



Ağzımızın suyu akarak baktığımız, hikayelerini, linklerini paypaypaylaştığımız motivasyonel konferanslarda huşu içinde dinlediğimiz adamların hepsi, işi gücü bırakıp hayallerinin peşinde koşan adamlar.

Bizden, normaldışı insanlardan bahsediyorum. Bilmemne CEO'sundan çok tokalaşmak istediğimiz bir adamın, bir dövme ustası olabileceğini söylüyorum. İddia ediyorum hatta.

Orijinal fikirler istiyoruz.
Sıradışılık istiyoruz.
Sıradışılık hayatımıza yayılsın, içinde rahatça sıradışı olabileceğimiz geniş zamanlarla çevrelenelim istiyoruz. Sadece işten sonra şunu, okuldan önce bunu yapmak; her şeyi haplarla yutmak değil, hep öyle olmak istiyoruz. Normaldışı şartlar altında.

"Aşık olduğunu nasıl bilirsin?"
Cevabı yok. Ama aşk var.

"Büyük bir şeyler yapacağını nasıl bilirsin?"
Cevabı yok.

(14 Aralık 2010, Türkiye hava sahası)

Levha.

İnsan beyninin doğduğunda boş bir levha gibi olduğunu ve büyüdükçe dolduğunu söyleyen filozof kimdi?

Ben derim ki bu durum günümüzde araştırılsın ve insan hayatının belli dönemlerinde veya anlarında da bu durumun görülüp görülmediği ortaya çıkarılsın.

Sonra konuşalım benim normal olup olmadığımı.

Şanıma İnanma

Bir de şu var tabi,
Artık o kadar normal ve sıradan olan ve kimsenin üstünde konuşmaya değer bile bulmadığı bazı şeyler...
Normal bunlar. Alabildiğine.

Normal, biliyorum.
Ama benim söyleyecek sözüm yok. Bir fikrim yok.

bellatrix'in eksik olma hali işte.

Normalizasyon

Eskiden anormaldi, normaldışıydı; dinlenir değerde ve dinleyeni değerli kılan nitelikteydi birçok şey. Anlatılması gereken ve anlatılınca rahatlanan şeylerdi. Gidip bir nargile içiyorduk, kimseye söylemeyeceğimiz (kimseye söylemeyeceğimiz konusunda bir an bile tereddüt etmeyeceğimiz) şeyler duyuyor, şaşırıyor, belki şaşkınlığımızı nargile dumanının arkasına gizliyorduk. Belki de sırf bu yüzden nargile içiyorduk.

Arkadaşın eski sevgilisiyle beraber olunmazdı örneğin. Arkadaşın eski sevgilisi, arkadaşın kendi eliyle başkasına ittirdiği biri olmazdı. Birinden ayrılmak önemli bir olaydı; biriyle beraber olmak da. Hele birine aşık olmak? Üff! Herkes herkesle yatmaz, yatsa da bunu dönüp o sırada yoldan kim geçiyorsa veya blogunu kim okuyorsa ona anlatmazdı.

Hem eskiden insanın, insanın insana davranışının bir değeri vardı. Herkes birbiriyle altlı üstlü olmazdı; birine dokunmak yürek isterdi, cesaret isterdi; aradaki ilişkinin o kıvama gelene dek yoğrulmuş olması gerekirdi. Yavaş yavaş, acele etmeden. O kıvama gelince de geri dönülmezdi kolay kolay, bilinirdi, işte o adam artık hep orada. Sadece uyuduğu zamanlar değil, normalde de sevilebilirdi şefkatle.

Eskidendi, çok eskiden; ama aslında dün gibi.

Artık her şey mübah, her şey normal, eksenden öyle bir kaymışız ki, kayışımız da normal. Kimse bir şeye şaşırmıyor ve ben bu işe çok şaşırıyorum.



(Kasım 2010, İstanbul)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!