... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Nasıl bulduysanız öyle bırakın.

Affet, nefret ettim senden derken bağırıyordum, dilimi bilmeyen turistle bağırarak konuşur gibi. Sanki çok bağırırsam, en çok benim sesim giderse kulağına, anlayacaktı o kaz kafasıyla...

Aramızın eskisi gibi olmadığı arkadaşlarımın ortak yönü, bunu yine benim düzeltmemi beklemeleri. "Napayım" diye bana soruyorlar. Oysa ki umrumda olmayış noktasına doğru hızla ilerlerken vermiştim tehlike sinyallerini.

"Bilirsin hep yanında olduğunu. Zaten o yüzden artık aşık değilsindir." demiş buro. İşte o "nasılsa gitmez" düşüncesi çoğu ilişkinin bitmesinin sebebidir, ister aşk, ister arkadaşlık ilişkisi olsun. Benim bu kadar bağlanmış olmam hiçbir zaman o güveni hissetmediğim için miydi acaba, bilmiyoruım o kadarını. Gerçekten bilmiyorum.

Neyse. Bir süre sonra alışıyor insan her yokluğa. Affetmiyor, unutmuyor bile ama alışıyor. Üstünden çok zaman geçmesi, çok sular akması gerekiyor. Telve ne kadar fazlaysa, o kadar su akması gerekiyor ama üç kere, dört kere de çalkalansa yıkanıyor o fincan ve dibindeki sıkıntı.

En kötüsü ve en yanlışı da, aramızın başka bir adam tarafından düzeltileceğinin düşünülmesi. Bu düşünce aklıma geldiğinde gülümsüyorum. Bu, sadece alışma sürecini hızlandırır oysa. Başka şeyler düşünürüm, kafamda başka şeyler olur, arka planda kalır hoş olmayan ne varsa. Önüne perde çekilir. Ama orda durur o, istendiği gibi olmayan bir dekor gibi.

Başka birileriyle bozulmayan şey, başka birileriyle düzelmez. Benimle bozulmayan şey de, benimle.

Kısacası, düzeltmiyorum arkadaşım. Nasıl bulduysanız öyle bırakmadınız, ama nasıl bıraktıysanız ona katlanacaksınız. Telve kurur, çıkarması daha zor olur. Olabilir. Ben temizlemiyorum.

Starbucks @ Boğaziçi University

Bizim okula Dunkin' Donuts açılıyorken vaktiyle, ne olay olmuştu allahım! O kuzey kampüsün çirkin binalarının, sürekli tavaf edilen ve şimdi gitsem fizik laboratuvarını yine bulamayacağım KaBe'sinin, içi güzel dışı çirkin kütüphanesinin orta yerine kondurulmuştu bir Dunkin' Donuts standı. Dükkan değildi, içine iki kişinin sığabileceği bir standdı olsa olsa.

Olay çıkmıştı. Biz arada kütüphaneden çıkıp donut yiyen emperyalist piçlerdik. Kantinde Nestlé gofret vardı, ona para vermek günah değildi tatlı su sosyalistliğinin raconunda.

Sonra birileri dedi ki "Sosyete Kantin'in yerine Burger King açılacak." Hemen toplanıldı, çimlerin üstü el ilanlarıyla doldu, camlar çerçeveler indi aşağı. Burger King açılmadı, bu yüzden midir, bilmiyorum ama sanmam. Onun yerine ne idüğü belirsiz tavuk parçaları satılıyor aynı yerde.

Bu değneğin "salak mısınız yea" diyen ucundaydım ben, ben de başka bir laciverttim sonuçta. Hala da öyleyim. Neye karşı savaştığımı bilmeden savaşmadım hiç. Bu savaşın beni, bizi kutsala ulaştırmak şöyle dursun, keyifle geçmesi gereken iki satırlık ömrümüzden yediğinin farkındaydım. En önemlisi de, şirket protesto etmek adına Saatli Bina'nın o güzelim duvarlarını rezil edip sonra da o sayıp sövdüğüm şirketlerin kapısında yatmadım iş için. O şirketlerde çalıştım, o şirketlerde çalışabileceğimi her zaman bilerek büyüdüm çünkü. Değişmedim.

Geçenlerde dostum Cem Yapar "okulda Starbucks açılmış" dedi. Şaşırdım, "neden duymadık?" dedim. "Bilmem, berberin yerine açılacakmış işte" dedi. Kaç yıllık berberin!!?! "Berber içeri alınacakmış" dedi sonra, oh, neyse.

Okula bu aralar pek gitmedim; 1. Erkek Yurdu'nun yeni, Study'nin bitmiş halini görmedim henüz. Merak ediyorum, ama üzülüyorum da; statükocuyum ya hani, değişmeseydi be o kulüp odası filan... Berberi merak etmem de ondan ya zaten. Neyse, konu o değil. Benim okula gidip gitmemem etkilemezdi böyle zamanın büyük haberlerini duymamı eskiden. A-aa... Boğaziçi Üniversitesi'ne Starbucks açılmış ve kimse bundan bahsetmemiş; kimse olay çıkarmamış, önünde oturmamış, feysbukta bunun için kampanya yapmamış, öyle mi?

"Vay be Cem" dedim, "Nerde o eski tatlı su sosyalistleri..."

Gülünecek bir şey vardı, güldük.



Konuyla ilgili ayrıntılı dalga için buraya:
Mekan bilgileri için şuraya.

Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

Forward out, Share in!

Yeni jenerasyon forward butonu, share seçeneğidir.

Spam mail tabir ettiğimiz "31 kişiye gönderirseniz mutlu olursunuz" (o kadar zamanda 31 çeksen mutlu olursun, boşver maili), "17 kadına göndermezseniz başınıza kötü bir şey gelir" (bunu okumak zorunda kalmaktan daha mı kötü?), sevgi, aşk, hint inancı (bkz. inek), bilmemne mantrası, 82 yılda bir görünen Mars gezegeni (her yıl, sektirmeden!) ve 2012 olimpiyatları Türkiye'de olsun feveranlarının yeni hali, 9GAG ve benzer, hepimizi gülümseten gözlemlere dayalı karikatür ve paint çiziktirmeleri.

Çok yaratıcı, özgün ve komik olanları var muhakkak, ben de buldukça orada burada paylaşmaktan çekinmem. Lakin bunların hepsinin komik ve mantıklı, "aa ben", "aa aynı bizim bakkal" olması beklenemez tabi.

Aşağıda bu komik olmayan spam paylaşımlardan birini, ilkel bir laf sokma düzeneğini göreceksiniz:


The Girl Paradox, ulaşamadığı ciğere mundar diyen bir takım erkek tarafından hazırlanmış olsa gerek. Aklı kim bilir nerelerinde olan bu erkek tayfası, farkında olmadan tüm kızları hem seksi, hem cici hem de zeki addetmiştir. Böyle bir saptamayla kendileri de olmak istedikleri şey konusunda büyük bir adım atmışlardır. Aferindir onlara.

Yalandan da Olsa

13 Ekim 2011 Perşembe saat 6 sularında, bir arkadaşıma atmadığım bir mail var. Şöyle demişim:

"Bu ne lan.

Hiçbir şey demeseydin.

Böyle bir genel durum mu var artık, “adam gibi ayrılamamak” şeklinde? Ben sizin iki haftalık ara verme durumunuzu da bilmiyordum da, ne olursa olsun, cevap çok komik. Komik derken, gülünç. Ayrılmak için kavga dahi edilmiyor, tartışılmıyor, hatta yüzyüze konuşulmuyor bile artık, şaka mı bu?"

Az bile demişim.

Birini hayatına sokuyorsun, sen daha çok uğraşıyorsun ya da o, fark etmez, sonuçta kaynaşıyorsunuz kardeşle. Zamanınız beraber geçiyor, bir gün, iki gün; sinemaya, yemeğe, içmeye gidiliyor, bir hafta, iki hafta; tatile gidiliyor, bir, iki, üç ay...

Alışıyorsun. Tek sözcük bu aslında.

Sonra adam soğuyor. Bilmiyorsun nedenini, bilmiyorsun ama bir şey olsa erkek adam söyler, değil mi? O pek eleştirdiği "karı gibi kıvırma" yoluna gitmez erkek adam... Ama bu, bir şeye kızmış mı, kırılmış mı, derdi ne, belli değil. "Neyin var?" "Yok bir şey." "Seninle ilgili değil, işler çok yoğun bu aralar." "Sonra konuşalım."

Görüşülmeyen iki hafta geçiyor aradan, adam bir mesaj atıp ayrılıyor senden. Diyor ki "yalnızlık iyi geldi." Kesip atıyor alışkanlığını, şu sebebi göstererek sadece:"Biz farklı insanlarız." (
Aynı mı olacaktınız yarraam?) "Yüzyüze görüşmeyelim biz, böyle iyi" diye karar veriyor üstüne.

Ben olsam bir şey demeden duramazdım, dediğim şey de bir işe yaramaz, yine can acıtmazdı ama ben demiş olurdum... Lakin susmak daha iyi, daha çıldırtıcı. Ve başkasına akıl vermek kolay...

Hiçbir şey demeseydin.

İnsan yıllardır
görmediği arkadaşını görse, ona bile icabında "bi gün kahve içelim" demeyi borç biliyor kendine, yalandan da olsa. Onunla bir sırayı paylaşmışlığı dedirtiyor bu lafı. Bir kadının hayatını, iş çıkışlarını, haftasonlarını, tatillerini, kalbini, yatağını paylaşan adam demiyor bunu.

Kabullenmeyi reddediyorum bu işin gidişatını. Bu reddedişimin beni hayatım boyunca mutsuz edebileceğinin farkında olarak reddediyorum.

İnsan olup gelin, başımın üstünde yeriniz var. Sonunda üzülebiliriz de. Ama üzüldüğümüze üzülmeyiz en azından.

Başımı kaşır mısınız?

Benim bir sürü arkadaşım var. Hayatım boyunca öyle oldu, kalbime sığdırdığım gibi hayatıma sığdıramıyorum onları, o derece. Şimdi hepsi yeni evime gelmek istiyor mesela. Askı ilk oldu, gerisi için bir sıra düşüneceğiz.

Bir sürü işe bulaşıyorum. Yazmak, başka bir şey için yazmak, gönüllü aktivitelere dahil olmak, kulüple ilgilenmek, vesaire vesaire. Hayatımın hiçbir döneminde götü yayıp oturan biri olamadım, birkaç günlük uzaklaşmalar hariç. Ben böyleyim. Koşturmam lazım benim. Yürümeyi de özellikle sevmem üstelik, hoş bir rastlantı.

Ben böyleyken ve hala yemek yiyip uyuyacak zaman buluyorken, hayatında iş veya okul dışında hiçbir meşgalesi olmayan insan grubunu aklım almıyor. Yok, bu yanlış oldu. Bu bir zaman geçirme tercihi, bir hayat tarzı olabilir, eyvallah. Ama bu insanların nasıl olup da zamansızlıktan şikayet ettiğini aklım almıyor, gerçekten.

Bi gidin allaseniz ya :)

diyagnoz

Modakulvar'dayım, beklerim :)


"One woman's trash is another woman's treasure" dedi kuzen, Sex and the City'den alıntılayarak.

O kadar abartmıyorum; ama evet, benim bir hazinem var. Sahip olduğuma mutlu olduğum, paylaştıkça artan ve arttıran bir hazine. Dizideki gibi adamlar değil de, sözcükler. Sözcüklerle yaşamaktan, sözcükler sayesinde yaşamaya evrilmek; "live"den, "live on"a geçmek. Amacım bu.


Hemen olacak iş değil, ama bir adım attım. İşe güce dalıp hiçbir şeyi unutmuş değilim; ama uçakta dergi karıştırırken kendimi o kadar da kötü hissetmiyorum artık.


Modakulvar'dayım, beklerim :)

http://www.modakulvar.com/

Ayrıca;

http://tr-tr.facebook.com/modakulvar
http://twitter.com/modakulvar

Im Juni

Çok fena bi çağrışım geliyor. Zorlama hem biraz. Uyarmadı demeyin :)

"Im Juni" diye bi film çekicem, ilham için Fatih Akın'a teşekkür edicem.
Mekan mı?
Tabi ki Cunda :)

Güzel Avrat Otu nedir, bilir misin Hasan?

"Chicao, git artık, Allahaşkına git, Santa Luçia'nın aşkına! Git, yoksa öldüreceğim seni!"

Ama Chicao gitmedi, genç kadını da bırakmadı. Joaninha'nın kestane gözleri yaşlarla doldu; daha kötü ne söyleyebilirdi, bilemiyordu.

Chicao, parmaklarını gevşetti ve ansızın Joaninha'yı kendine çekti. Genç kadının şimşek hızıyla atılan kolu Chicao'nun belindeki bıçağı çekip çıkardı. Geri geri gitti, güldü. Gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne yayılan bir gülüşle...

Bıçağın ağzı lambanın hafif ışığında parıldadı.

"Bırak onu Joaninha, saçmalıyorsun!"
"Defol git, Chicao!"

(...)

Bu kez sabrı tükenen Chicao'ydu artık. Joaninha'yı kollarının arasına çekip yatağa fırlattı. Önce kendini savunan, tepinen Joaninha, yavaş yavaş güçten kesildi. İki metre ucuz kumaştan iç giyimi yırtılmıştı. Chicao'nun denizden getirdiği ve içinde birikmiş bütün o özlem, tutkulu dalgalar halinde Joaninha'ya yöneldi, Joaninha'nın gözyaşlarını silip süpürdü; az önce pençeleşmiş olan ellerini, aşığının güneş yanığı sırtını okşamaya zorladı.

Neden sonra yeniden yumuşak dalgalar üzerinde sallanırlarken, Chicao öbür yanına döndü. Yorulmuştu. Gemideki işten, kuzeydoğu limanlarındaki, çuval ve balyaların yükleme boşaltma işinden yorgun düşmüştü. Özlemini dindirmenin bütün o kavga ve gerginliğinden yorgun düşmüştü.

Duyduğu kin ve hınçtan hanidir arınmış olan Joaninha, şimdi bir çocuk gibi uyumak isteyen sevgilisini gözden geçirdi. Onun düz, kara saçlarını okşadı. Elleri nasıl da keyifle yapıyordu bunu!

Gözlerini açan Chicao, gülümsedi. Eli yere uzanıp bir şeyi aradı. Neden sonra bıçağı buldu. Joaninha'ya uzattığı bıçağı genç kadının dipdiri göğüslerine dayadı, hafif bir sesle, "İstiyorsan" dedi, "şimdi bıçakla beni..." Sonra, sırtını dönüp uykuya daldı.

Ama Joaninha, onu öldürmeyi düşünmedi bile.

Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Vasconcelos
Çev: Zeyyat Selimoğlu, 1995


Av Mevsimi'ni izledim. (Yazının bundan sonrasını okumanızdan sorumlu değilim.)

Filmlerle ilgili çok subjektif bir beğeni tarzım vardır: Film bana bir şey diyorsa beğenirim, yoksa beğenmem. Bir filmden beklentim, bana vaad ettiğinden fazlası değildir: Çağan Irmak'ın beni ağlatmasını veya en azından ağlayayazdırmasını beklerim. Güzel bir gerilim filminden beni bir süre koltuktan kaldırmamasını ve etraftan gelen çıtırtılara dikkat kesilmemi sağlamasını beklerim. Bilirim ki bir Fransız filmi beni ya kaşlarım Küçük Emrah kaşına dönmüş şekilde mest edecek, ya aşk hakkında umutlandıracak ya da ölesiye sıkacaktır.

Polisiye bir filmden ise beklentim, filmin ortasında olayı çözdürüp gereksiz uzatılmış gerilimli notalar ve bakışmalarla bana altta yatan ve benim naçizane beynimle anlamadığım bir acayip olay olduğu hissini yaratmamasıdır.

Av Mevsimi'nin iyi bir film olduğunu söyleyemem. Bana "görüntü yönetmeni çok iyi" derseniz kafa sallarım. "Müzikler iyi" derseniz, "evet abi" derim. Filmi beğenip beğenmediğimi sorarsanız da beğendim derim, çünkü dedim ya, çok subjektif bir beğeni tarzım vardır.

Ama ben sadece tek bir şey hakkında yazacağım, o da şu kadınların haklıyken haksız durumuna düşmesi. Ben evlenip boşanmadım, kimse beni 'Avcı' Ferman'ın deyimiyle "manyak gibi" sevmemiş de olabilir; ama bu adama bunun yapılmayacağını ben bile biliyorum Asiye be. Senin bir anlık dediğin, hata dediğin şey; bir karanlık korkusuna yenik düşüşün aslında. Ne kadar güçsüzsün. Ve biliyorsun adamı ne kadar güçsüzleştirdiğini de, o yüzden o senin nefesine gözleri kapalı muhtaçken, sen hep faltaşı gibi gözlerinle onu izliyorsun.

Ondan adam olmazsa, senden de insan olmaz Asiye.



Av Mevsimi bir hayde değil. Yani, bir tek "Hayde" değil. Orada bir de Ete Kurttekin var, kuzenden ötürü tanıdığımız bir müzisyen. Öyle güzel "Benden Adam Olmaz" der ki, inanırsınız. Dinleyin bakın...


(30 Ekim 2011, Gayrettepe)

hem de çok pis benzetirim.

Reyhan Karaca'nın malum şarkısının adı lallalillallilelellilelee olabilirdi.

Keza, Demet Sağıroğlu'nun malum şarkısının adı da haninayyanana olabilirdi.

Bu minvalde, Mustafa Sandal denktir Harun Kolçak.

Tespih



_ Hocam bunda imame yok?
_ Olur mu evladım, tespihte hata olmaz.

otlakta otlayan koyun

Bize ağzımızda pinpon topu varmış gibi şarkı söylememizi öğütleyen bir müzik hocamız vardı. "Korkmuaa sönmeez bu şafoaaak, loardaa yüzen al sancoaaaak..."

Çelik bu "ateşteyim" şarkısında en belirgin olmak üzere tüm şarkılarını da böyle söylemiyor mu?

atueşteyim ateşte ateşte, akluım gitti bir kuıza iüşte, hayır mı şer mi bilmem ama, atueşteyim ben atueşte...
bulabildiğim en konuyla alakalı fotoğraf


Şarkı söylemeyi öğrenmeden önce İngilizce öğrenmiş olabilir Çelik. Yine bizim bi hocamızdan. Mr. Nick, "windows is pronounced as "uindous", not vindovs"

Beynimizi yedin Mr. Nick. Senin yüzünden gecenin bi yarısı yaptığım benzetmeye bak.

benzetirim.

Ercan Saatçi ile Sayenizde arasındaki ilişki, Yeşim Salkım ile Deli Mavi arasındaki ilişkiyle aynıdır.

robot resim

Sevdiceğinizin robot resmini bize çizdirin, ensesine yapışıp getirelim. Hepili evır aftır.

None, whatsoever.


I am going to research nothing at all.

Scottish Fold la!

Bu haftasonu iki şey oldu, biri Behzat Ç: Sen, Kalbime Gömdüm'ün vizyona girişi, diğeri de bugünkü kedi muhabbetimiz.

Kuzen de ben de Scottish Fold'ları çok sevdiğimize ve ağızlarını sıkıp o tatlı suratlarını yemek istediğimize karar verdik :)

Çok pahalılar ama, ouuuu ya!

Belki bi gün bizim de bi Scottish Fold'umuz olur la?

internet akıllı, ben aptalım.

Eve binbir zorlukla bağlattığımız internetimiz, tüm sitelere öte yavaşlıkta giriyor. Gmail'e ise hiç girmiyor. Murphy, naber canım?

Para ödediğim bir şeyin işlevini yerine getirememesinden daha çok sinirlendiğim bir şey varsa, o da aptal yerine konmaktır. Bu, insanlara güya yardımcı olacak açıklama ve yönlendirmeleri keşke bilgisayara CD yerine kahve kupası koyan insan seviyesinde yapmasalar. Ya da en azından, açıklamayı o seviyede bırakıp da sonra "Bu yönlendirme size yardımcı oldu mu?" diye hevesle şuku beklemeseler.

İnternet akıllı canım, bi ben aptalım burada.

Ve bu konuyla alakalı ekran görüntüsünü bile buraya koymak için başka bir evde konuşlanmam gerekiyor. Yazıklar olsun sana TTNet. Erce kanjimin yavaş alkışından yapıyorum sana, şak, şak, şak...

Gelecek Sevgili Manifestosu

"...Dün gece Balkon'da oturup, o iki arkadaşımın da biten ilişkileri üstüne peçeteye yazdıkları 31 maddelik Sevgili Manifestosu'nu okurken fark ettim bunu. 31 madde oluşu isabetliydi, zira kendini bu 31 maddeye uyduramayan adam başka 31'lere uyduruyordu. Peçete de isabetliymiş bu bakımdan..."

İşte o manifesto (peçetenin dört yüzüne yazıldığından sıralamada sıkıntı var, kusura bakılmasın):

Yazanlar: btc ve behar

rabbime sordum...

yareppim sen beni bilirsin, bi arkadaşımın "nerden buldun bunu?" dediği kadar çirkin biriyle çıkmışlığı olan biri olarak mecburum bir soru sormaya; bugün, tüm gün karşımda oturan çirkin, şişko, art niyetli ve beceriksiz adam bana "kız arkadaşım..." diye başlayan bir cümle kuruyorsa, bu işte bir yalnızlık var demek değil mi?

sakın bana cleveland deme, sakın...

yemişim gıdasını

_ Flört ruhun gıdasıdır.
_ Ay yiycem ruhun gıdasını o olacak!

Gereksiz Anlamlandırmalardan Kaçının.

v: Gereksiz anlamlar yükleme be kadın!
b: Abiş benim işim bu. Anlam yüklemek. Hatta anlamı sırtıma yüklemek :) Sonra da böyle eziliyorum yüklediğim anlamların altında amk.

var ama evli

Ah annem benim ya :)

_ Kızım yok mu yeni işinde ilgini çeken biri?
_ Var ama evli.

"Var ama evde"nin bir türevi bu, "hea var ama kimseye faydası yok" anlamında... Ama doğru söylüyorum. İşe başladığım ilk hafta içinde tanıştığım yakışıklı ve oldukça komik adamın evli olduğunu öğrenmem yaklaşık 1 saat kadar az bir süre aldı; daha evliliğinin "ee nasıl gidiyor bakalım?" sorgularını kabul ettiği ilk safhasındaydı çünkü.

(Cicim ayları; evliliklerin "ee nasıl gidiyor bakalım?" ile "çocuk ne zaman?" soruları arasındaki safhası olsa gerek. Sonra, defans dönemi başlıyor.)


Böyle bir şeyden şurada bahsetmiştim. Büyümek sancılı bir iş olabiliyor. Bir yüzük çarpabiliyor insanı, nasıl diyor Amerikalılar, "like a bullet through your head". Bu konsept illa ki boş kalmamıştır dedim ve nitekim, yandaki yüzüğü buldum. Bunu takmak da "haha bunu ben kaptım, in your face!" demek gibi bir şey (ya da through your head:))

Dünyanın en çirkin şeyi bu arada bu yüzük de, neyse.




Anneme söylemediğim şey ise şuydu: "İşyerinden birine aşık olup da iki sene daha sürünmeye hiç niyetim yok açıkçası anne."

Olmazsa olmaz çünkü ama ben bir olmayanı her gün görmek istemiyorum.

"bir gün düşersen ben de seni kaldıracağım"

Ekşisözlük'ten alıntıdır:
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25901501



bir gün düşersen ben de seni kaldıracağım


ömrü hayatımda duyduğum en anlamlı söz oldu bu.


ağlaya ağlaya yazıyorum bunları...


deprem olur olmaz van'a kazak, bot, mont gibi eşyalar gönderirken montun cebine "geçmiş olsun kardeşim, ben de gölcük'te senin şu an yaşadıklarını yaşadım. maddi manevi ne sıkıntın olursa bana 05xxxxxxxxx numaralı telefondan ulaşabilirsin, hiç çekinme." yazılı bir kağıt koyulduğundan 3 gün sonra gelen mesaj:


"allah razı olsun kardeşim. şu an gönderdiğin montla ısınıyorum. sana söz bir gün düşersen ben de seni kaldıracağım."



(bu konuda söylemek istediklerim bu kadar, 26.10.2011 11:22)

rloveution

Tencere mi, aman yarabbi!?

Yerli dizilerde bir şeye dikkat ediyorum (aslında birçok şeye dikkat ediyorum ama hepsini yazamam, bu girizgahla idare edin) yemek masaları pek aristokrat. Adam köşkte de yaşasa, normal bildiğimiz evde de yaşasa, masaya hep servis tabakları ve kaseleriyle, hep porselenlerle geliyor yemekler. Karaca'nın sunduğu Yaprak Dökümü'nü anlıyorum da, Atiker Otogaz Sistemleri'nin sunduğu Kurtlar Vadisi'ne ne oluyor mesela?

Neden böyle bir şey yapılıyor anlamıyorum. Masaya tencereyle yemek gelmesi o kadar bayağı bir durum mu? Sıradan mıyız yahu biz? Sadece "biz ortalama halkı konu alıyoruz" iddiasındaki yerli filmlere özgü bir şey değil tencere. Normal bir gereç. Hayatın içinden bir parça. Tencereyi lütfen yadsımayalım.
Bakın, tencereler. Hepsi birleşse bile cürümleri kadar ateşin üstünde dururlar.
Korkacak bir şey yok yani.


Bir de, dün annemlerde Öyle Bir Geçer Zaman Ki açıkken gördüğüm yemek sofrası var. Bir adam tek başına sofrada oturuyor, önünde hepsi ayrı servis tabaklarının içinde 5 çeşit yemek var. Bir de, adamın kendi önündeki tabak var, dolu bir tabak. Tabağın içinde apayrı bir yemek var, masadakilerle ilgisi yok!

Seyirci ya tiye, ya da hafife alınıyor bana kalırsa.

(26 Ekim 2011, Levent)

Konuyla alakasız ama...
Ali Kaptan'ın "işten anlamayan adam olmazsa o iş yürümez" lafı da iki negatifin birbirini götürdüğü güzel Türkçe örneklerindendi. Senaristler yazdıklarını tekrar okumalılar; ya da suflörler düzeltebilmeliler bir zahmet. Tabi hatayı fark edebiliyorlarsa.

Van / Kazan

Kalkıp gidecek halim yoktu. Ne yapsam, neresinden tutsam bilemedim. Gölcük'teki ikinci depremde göçük altından -neyse ki- çıkarılan kuzenimi düşündüm, Van'da tanıdığım kimse olmadığı için sevindim, sevindiğim için kendime kızdım...

Kafam, kalbim, içim dışım kazan gibi oldu iki gündür.


///

Onur Air feysbuk sayfasına her layk başına 50 kuruş yardım yapacağını açıklamış, onyüzbinmilyon kişi tepki gösterince de geri çekmiş, ama şu yazıyla:

"Amacı, şehitlerimizin ailelerine ve Van depremzedelerimize yapılacak yardımlara sosyal medyada dikkat çekmek olan kampanyamız bunu anlayamayan bazı takipçilerimiz nedeniyle sona erdirilmiştir. Sizler adına gerçekleştirdiğimiz 110.000 TL'lik yardım makbuzlarımızın ilki ektedir, diğeri de gün içerisinde yayınlanacaktır.

Sağduyu sahibi takipçilerimize iletmek isteriz ki sosyal medya dışında ayrıca nakdi bağış yapılması, bölgeye ücretsiz uçak tahsis edilmesi ve çalışanlarımızın toplu yardımları gibi diğer katkılarımız sürmektedir ve sürmeye devam edecektir.

Yanlış anlamalar için, yanlış anlamayan takipçilerimizden özür dileriz."

Siktir git Onur Air, sen kimsin sağduyudan bahsedecek, bana aptal diyecek?

///

"Tüm yardım kampanyaları birbirine girdi, bi özet geçin lan piçler!" derken BÜMED'den mail geldi. Aferin. Seviyorum okulumu.

///

Yardım mesajından ÖTV, mesaj ücreti alan; bağışlardan havale ücreti kesen bankalar, insafsızsınız, insan değilsiniz. Bu kararları veren adamlar o paraların içinde boğulurlar umarım. Can-ı gönülden diliyorum bunu.

///


Benim güzel okulumun Müzik Kulübü toparlanıp bir konser düzenliyor, hemen bu perşembe. Onlara daha büyük aferin, hem kulüpçülüğü hem de insanlığı yaşattıkları için!

http://www.facebook.com/#!/event.php?eid=282550671765540&notif_t=event_invite

///

Polaris, TeknoSA, Philips Türkiye, Borusan, Koçtaş, Pegasus, AKUT, Kızılay ve kim bilir daha kimler... Size kocaman bir artı.

///

Geri çevrilen dış yardımlar, engellenen tırlar, "hırsızlar var yardım göndermeyin"ciler, "hepsi belasını buldu"cu reziller, siyaseti maskaralığa, yardımı siyasete dökenler arasında benim dikkatimi bi Bahçeli'nin açıklaması çekti.

"...Bahçeli, ''Böylesi bir günde ayrımcılığı körükleyerek 'ağlama sırası onlarda' gibi lanetlenmesi gereken yaklaşımları da büyük bir densizlik ve soysuzluk olarak gördüğümüzü söylemeliyim'' dedi. "


Bu kez cidden destekledim seni be. cCc Bahçeli cCc

///

Van için Rock konseri düzenleniyor, müzisyen de müziğiyle destek olacak tabi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar adam çıkarabildikleri için süperler! Biletix de, biletlerden komisyon bedeli almadığı için...

Orada olacağım.



https://www.facebook.com/event.php?eid=268892119822666

insepşın

"eğer yapabilseydim, kendimi sokardım rüyalarına."

Hürrem (bebekli dizi)

Zalim (ellerine sağlık) gibisinden...
Ajansın birinde, patron sorar:
_ Bu sezonda başlayacak olan bebekli dizi var mı? Bir bez markasını sokalım diyoruz da reklama...
_ E Hürrem'in dizisi var ya? Her hafta doğuruyor zaten...
(teşekkürler kuzen!)

Bu, güzel bir aşk tanımıdır.

Ve bu tanım, bana ait değildir.

"Kalan her şeyi tek hamlede eşit miktarda ikiye bölmek... Tuhaf. Seviniyorum."

http://jayneandherway.blogspot.com/2011/10/iteration-18.html?zx=1e74796ffd4fc584

we all have wings

Arabada radyo pek dinlemem, aypodun şarjı filan yoksa ancak, elim 1'e gider, kendi kaydettiğim tek radyo olan 96.2 Radyo Eksen'e. Bilmediğim parçalarını da bildiklerim kadar zevkle dinlediğim bir radyo istasyonudur ki böylesi pek bulunmaz. İlk kez duyduğum şarkılar çalarken de ben başka şeyler düşünürüm, o fon müziği gibi devam edip durur...

Bugün bir şarkıyı dinlerken sözleri takıldı kulağıma. Sadece iki dize, çok değil. Ofise geldim, şarkıyı buldum, tekrar dinledim, yine o iki dizeye takıldım en çok. Hayatınızın şarkısı filan olmayacak, hoşuma gitti sadece pek çok:

I told you that we could fly
'Cause we all have wings, but some of us don't know why

Bella-

Twitter gibi kısıtlı mecralara sığamama gibi durumlar haricinde, illa benden bahsedilecekse bellatrix densin isterim. Küçük harfle.

Bu durumun tek istisnası, bana bellatrix yerine bella deme izni verdiğim tek kişi olan Veciko, bu konuyu bir sanat dalı haline getirmeye kararlı görünüyor.

Böyle böyle ünlü oluyoruz biz de, napalım :)

iskeleden balkona

Kaç yıl önceydi acaba, Beşiktaş sahilinde, o yıkılan güzelim çay bahçesinde oturuyorduk üç kız... 4 yıl önce filan olsa gerek. Daha okuldan mezun olmamıştık, part-time çalışıyorduk, üçümüzün denk geldiği bir iş gününün sonuydu, direkt eve gitmek yerine güzel havayı değerlendirelim dedik herhalde...

O gün çok küçüktük. Konuştuklarımız bile küçüktü, çocukçaydı sanki. Beni bunu çok sık söylerken duyamazsınız, çünkü ben hayatım boyunca hep biraz büyük olmuşumdur, en azından bana öyle söylenmiştir: "Yaşına göre olgun." Ama o gün çocuk saflığındaydık besbelli.

Saçmaymışız biraz. Saçma ama güzelmişiz. Dün gece Balkon'da oturup, o iki arkadaşımın da biten ilişkileri üstüne peçeteye yazdıkları 31 maddelik Sevgili Manifestosu'nu okurken fark ettim bunu. 31 madde oluşu isabetliydi, zira kendini bu 31 maddeye uyduramayan adam başka 31'lere uyduruyordu. Peçete de isabetliymiş bu bakımdan...

Ben genelleme yapar ama başkalarının yaptığı genellemelere genelde karşı çıkarım. Konu erkekler ve ilişkiler olunca da hemcinslerimle sıklıkla ters düşeriz; çünkü bana kalırsa çoğu, sadece kendi bakış açılarının doğru ve evrensel olduğu, erkeklerin kendilerine kul köle olması gerektiği gibi saplantılı düşüncelere sahiptirler.

O yüzden de bu iki arkadaşımın bir çakırkeyiflik anında kaleme aldığı bu manifestoda karşı çıkacak bir şey bulamamam beni şaşırttı. Demek onlar o çoğu kızdan değildiler ve demek ki biz iskeleden balkona çıkarken büyümüştük bayağı.

Tecrübenin peçeteye dökülüşüydü elimdeki liste. Neye karşı çıkacaktım ki zaten? "Aşık olsun"a mı, "muhabbeti güzel, kahkahası bol olsun"a mı, "tatile çıkanından olsun"a mı, yoksa "bir önceki sevgiliden yüzyüze ayrılmış olsun"a mı?

Ah pardon, bir madde vardı, "Anadolu yakasında otursun" maddesi. O olmasa da olur canım.


(Peçetenizi tarayıp bana göndermenizi bekliyorum btc ve behar :))

Tos!

Deminden beri kedi kedi diye o kadar çok yazdım ki özlemim depreşti.

Kafamdaki bir projede kendisine başrol verip öyle tanıştırmak istiyordum sizi Tos'la, ama baktım o proje gecikiyor, artık ertelemeyeyim bari...

Karşınızda, babası acz'nin kamerasından, Tos! Yarı kedi, üçte iki stres topu, üçte bir peluş hayvan olan tam bir şefkat topağı.

Oğlüüüm!

dün, yeniden, benim yeni evden

Biliyor musun (ama nerden bileceksin), biz bu tarafın en güzel yerinde yaşıyoruz sanırım artık. Kapıcımız bile daha kapıcı, komşularımız daha insan. Herkes gülümsüyor, filan. Çoluk çocuk bağırtısı yok, mutlu herkes sanki.

Yoksa bana mı öyle geliyor yahu?
Yok canım... O kadar da değildir.

Bizim yeni ev, apartmanın üç tarafını görüyor. Bir tek benim pencerem evin önünden geçen sokağa bakıyor ama. Gelsen duracağın sokağa yani. Geçen gün pencerenin önünde manasızca dikilip karşıdaki üniversite bozmasının neon tabelasına bakıyordum. Sokağa kaydırdım gözümü. Seni orada dikilirken gördüm sandım, ki olacak iş değildi. Gülümsediğini bile gördüğüme yemin edebilirdim halbuki.

Vardın ya da yoktun. Ama güzeldin yine de.


"everyone has their obsession..."



(21 Ekim 2011, Avrupa yakası)
Başlık ilhamı: Malt - Yeniden

kum gibi

Dinle. Kim olduğunu unutarak dinle, söyleyenin de kim olduğunu unutarak dinle.

Çünkü müzik öyle bir şeydir.

(aşağıdan yukarı okunacak)

iyice

_ Ne düşünüyorsun?
_ Hakan Günday'ı.
_ Aa, sen iyice delirdin.
_ Senin için.

Küçük Su Damlası

Bir arkadaşımın "Ben disimi fircalarken suyu kapatmayanlardanim.. Parasiyla degil mi?" gibi abuk bir beyanat vermesi üzerine, ilkokula döndüm aniden.

Eğer yıllardır diş fırçalarken suyu kapatıyorsam, bunun sebebi ne haberlerdir, ne de küresel ısınma karşıtı kampanyalar...

Tek sebep ilkokul 1'de, Hayat Bilgisi dersinde bize okutulan "küçük su damlası" öyküsüdür. Bir su damlasının oluşumundan (doğuşundan) itibaren işe yarayacağı anı bekleyişi anlatılıyordu. "Bir gün ben de bir musluktan akacak ve birinin yıkanmasına yardım edeceğim" diyordu su damlası; ve nihayet o gün geldiğinde boş yere düşüyordu musluktan, dişlerini fırçalarken suyu açık bırakmış biri yüzünden... Sonuçta hiç işe yaramadan kaybolup gidiyordu ve çok üzülüyordu. Ben de çok üzülmüştüm. O kadar ki, hala aklımdadır hikaye.

Bir de Hayat Bilgisi işe yaramaz derler...

Fotoğraf için teşekkürler buro.

Yalnız ve Güzel Grooveshark'ımız

Grooveshark denen eli öpülesi, dibinde yatılası sitede ortak bir hesap kullanıyoruz arkadaşlarla; herkes oraya ekliyor ne ekleyecekse ki, hepimiz nasiplenebilelim birbirimizin dinlediğinden. İmece mi dersin, besin paylaşmak mı, artık her neyse.

Amma velakin, sarpa sardı burası da haliyle. E normal, hepimiz bok hepimiz çok diye. Ben de tutkuyla sevdiğimiz yalnız ve güzel grooveshark hesabımızın iki-üç tıkla tahlilini yapayım dedim, naçizane...

Playlist var, adı hareketli tandans. İçinde iki tane şarkı var. Hık diye kalıveriyorsun hareket ederken.

Playlist var, adı daytrippin'. Yüz yıldır orada olmasa diyeceğim ki içindeki iki şarkının üstüne ekleme yapılacak, acele edilmiyor, orasını burasını mıncıklayıp dibini koklayarak seçiliyor şarkılar... Ama yok. dedim ya, yüz yıldır orda. Ne day, ne trip var ortada. "Takılırken kitlendiğim şarkılar" bile değil, öyle bir tripsizlik mevzubahis. (Bu arada, Galuchat'yı listene attım Onurlu, dinle bak bakalım kitliyor mu:))

Playlist var, adı türkçesi. Adına bakma, yerli-yabancı karışık kaset. Yerliler de, "teoman-en iyiler" bile değil, 3-4 tane grubun bulabildiğin tüm şarkıları. O grupların da kendilerine has playlist'leri var ha, yanlış olmasın.

Playlist var, adı güzel müzik. Hah iyi dedin, kaliteli müzik gibi aynı (hani vardı ya...). İki tane grup seçilmiş, bulunan tüm şarkıları oraya dizilmiş. Sanırsın ki dünyada ruhun gıdası iki tane grup var.

Playlist var, adı 010111, 27.02.2010 veya 98934801. zamanın birinde, bir gün otururken dinlenmiş müzikler. O günü mü hatırlıyoruz bu playlist'i çaldıkça, aşkımızı mı yad ediyoruz, senede bir gün kafalarına mı giriyoruz, belli değil.

Playlist var, adı 23-05-flugtag. İçinde Müslüm Gürses var, seçmece; iki Yeni Türkü, bi Bülent Ortaçgil, bi Duman. Flugtag'a gitmeden dinlendi miii, yoksa bu müzikler dinlenirken flugtag misali uçuldu muuu, orasını karıştırma.

Playlist var, içinde şarkı yok. Naaays!

Girip şu hesabı güzelce bir şartlamak lazım aslında. Seni seçtim dostum Cem Yapar. Nihayetinde, tüm dizilere, filmlere düzgün isimler ve klasör simgeleri vermeyi kendine görev edinmede benden beter bir adamsın. Fuzuli işler, en sevdiğim...

Hadi ben de bir şarkı armağan edeyim de İzmir marşıyla olmasa da, bando mızıka gidelim. Ale hop, yallah!


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

maviyle iyi giderim


"SunExpress'ten tam 100.000 Avrupa bileti her şey dahil 44 euro" diye bir mail geldi bugün. Kalkıp Bruges'e mi gitsem. Mesela.

Halbuki birkaç yıldır kaçırdığım Efes Pilsen Blues Festival var haftasonu ve ona bile gidesim yok üşengeçlikten. En son gittiğim festivalde hoplaya zıplaya eğlendiğimi hatırlıyorum ve o hal bana şu an çok uzak geliyor. Bugün karnım acayip ağrıyor diye de olabilir, haftasonunun iki gününü de sabah 9 akşam 5 bir otelde, kendim vermediğim ve almadığım bir eğitimde harcayacağım diye de...
Zaten canım sıkkın dünden beri, şehit haberlerine, yapacak bir şeyim olmayışına, ülkenin bu karışık haline, her şeye.

Bu iki gitme isteği/isteksizliği çok farklı, biliyorum. Hatta birine gitmek istemediğim bir ruh hali içinde olduğum için diğerine daha çok gitmek istediğimi de biliyorum. Blues da tam bu haldir, evet evet, onu da biliyorum.


Hm.


Ben bugün gidip odamdaki açılmadık kolileri de açayım da kafam biraz rahat etsin iyisi mi.
Siz de Norah Jones'tan What Am I To You? açın, ama altında olmadık anlamlar arayıp kafamı yormayın. Şarkı güzel.

başlı başına bir mesaisin.


içimden gelen her şeyi yazarsam çok uzun olacak, sıkılacaksın.

içimden geçen şeylerin en akıllıca görünenini, en göze ve kulağa hoş gelenini seçmek için kendimi zorlarsam, o esnada kafam başka bir şeye basmayacak ve mesaimden olacağım.

hiçbir şey yazmazsam ilgilenmediğimi düşüneceksin.

halbuki ben "birim!"
ve sen benim için başlı başına bir mesaisin.

son aldığımız haberlere göre 26

Havalimanında kahve alıyordum, uçakta uyuma sonrası ayılma kahvesi. Gözüm kısık sesli televizyona takıldı. 24 şehit, 18 yaralı. Hakkari Çukurca. Hakkari, şehidiyle meşhur şehrim.

Ayıldım. Kahveden bir yudum bile almamıştım daha.

Biz kendi yaşamımızın savaşını veriyoruz, onlar bizim. Bizim mi, onu da bilmiyorum; öyleyse de bunu biz istemedik sanki.

Bizim ülkemiz bölünmüş zaten. Fiziksel değilse de, manen. Bir parçasında savaş var, çatışma var, pusu var, kıran kırana dövüş, gözyaşı, taş, toprak, hep tabutların üstüne serili bayrak var. Bir parçasında yok.

Bir yerlerde arka plandaki televizyonda kısık sesli şehit haberi, bir yerlerde Eurosport.

Aşk Kafası (şarkı olmayan)

Bir hissiyatıyla ilgili uzunca bir mailin ortasında, istasyon halinde yakaladım bir dostu geçenlerde. Yazdığı şeye bakmadım tabi, sadece üzerinde o kadar zaman geçirmesi dikkatimi çekti. Anlattığı şeyin, çevirdikleri bir muhabbete dair o ne dedi, ben ne hissettim'li bir şey olduğunu söyledi sadece. Maksat uzakları yakın etmekti, sanki hepsi aynı salonun ortasında, aynı bermuda şeytan üçgeninde oturuyorlarmışçasına, kimseyi eksik bırakmamaktı.

(Bu adamları bu yüzden seviyorum.)

Bir adam bu kadar uzun uzadıya anlatıyorsa bir şeyi -herhangi bir şeyi ama- ya kafası güzeldir, ya da aşıktır derim ben. Şanslıysa, ikisi birden.

Dostum yanıltmadı beni ve yazdığı şeye ara verip bir çizim gösterdi bana. Uzun zamandır en çok beğendiğim çalışmasıydı...

"Aşık insana çok farklı bir kafa geliyor" dedi bir de, "Çok alakasız bir şey çiziyorum belki ama daha istekli, daha güzel çiziyorum."

"Aynı şey yazı için de geçerli" dedim. "En azından, bende böyle."

Aynı şey, her şey için geçerli. İnsan aşıkken, güldüğü kişi sevgilisi olmasa bile daha güzel gülüyor ve dahası, kendisi de fark ediyor daha güzel güldüğünü. Tüm dünya fark ediyormuş gibi geliyor.

Garip bir büyü var bu işte.

%

tüm çizimlerini taradım, bulamadım:
bana öfkenin resmini çizebilir misin Erinç?



Bazılarının twitter hesabının içerdiği alkol oranı, benim ömr-ü hayatımda tükettiğimden fazla. Orda içtik, burda kafayı çektik, şurda check-in oldum, "o son kadehi içmeyecektim", ve yine şimdi tekrar sol, mi, do...

Bazı insanların önüne set koyan ben olabilirim, kabul. Rahatsızlıklarını açıkça konuşmak isteyen ve konuşan da ben olduğum halde, duymak istediklerini duyamayan ve üzülen taraf olan da benim ama. Bu devranın nasıl döndüğüne aklım ermiyor.


Şimdilerde beni ve hayatındaki yerimi zerre kadar umursamayan arkadaşlarımı şöyle sıkıca tutup omuzlarından, sallayıp "sen ne yaptığını sanıyorsun hayatına?" diyesim geliyor. "Sen benim tanıdığım, sevdiğim, bağlandığım insanı nasıl öldürürsün?" diye hesap sormak istiyorum onlara. Öldüren kendisi olsa da, benim arkadaşımı öldüren, benim canımdan can alan insana kızmaya bence hakkım var.
Tokat atmak istiyorum; ama sonunda tokat yiyenin utanıp adam olduğu cinsten, Türk filmi tokadı.

Bazen içimden alevler çıkacak, ağzımı açsam ortalığı yakacağım sanıyorum. Konuşarak bile değil, bildiğin alev püskürterek. Onları rezil etmek istiyorum, madem beni umursamıyorlar, sevdikleri başka insanlar da onlara sırtını çevirsin istiyorum.

Sadece bana yaşattıklarını anlamaları için istiyorum bunu.


Anladıkları zaman bir daha hiç ağlamayabilirler.

Sen hiç elmaları düşündün mü Berkant?


Bi keresinde bi çocuktan hoşlanmıştım (bir yıldan fazla süren hoşlanmalara artık hoşlanma denemeyeceği iddiasını göz ardı ederek anlatıyorum bunu). Sırf o çocuğun en sevdiği kitap diye gidip bir kitabı almak istemiştim. Aramış, fakat bulamamıştım. Metrocity'deki İnkılap Kitabevi'ne sipariş vermiş ve gidip özellikle takibini yapmıştım, gelene kadar, o kitap elime geçene kadar, yılmadan. Viyana'ya giderken çantamda o vardı: Bir Cinayetin Psikanalizi.

Freud Müzesi'ni gezdiğimde de o kitabı okuyordum hala, sanki okuduğum her sayfa beni çocuğa yakınlaştırıyordu... İyiden iyiye havaya girmiştim kendi kendime Viyana sokaklarında dolaşırken, yürümek değildi bu, ben zaten uçuyordum ha-va-lar-da!

Gerçekten o kitabı mı seviyordu en çok, öylesine mi yazmıştı doldurulacak bir boşluğa, bilmiyorum. Bizim hikayede de bir şey olmadı zaten, sadece ben kitabın içine "bu kitabın peşinde koşarken ve onu okurken hangi hisler içinde olduğunu unutma" gibi bir şey yazdım ve kaldırdım kitaplığıma.

//\

Geçenlerde bir söz duydum:

"Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir."
Hakan Günday, Azil

İşte tam da bu yüzden, beni sevmeyen elmaya atarlanmak yersiz olurdu. O elma benim kalbime, benim hiçbir zaman beceremediğim adrenalin iğnesini sapladı mı? Sapladı. Unutmaya yüz tuttuğum parendeyi attırdı mı? Attırdı.

O düşünce, ışık; o hayat doluluk bile pişman olmamaya yeterdir elmayla karşılaştığıma.

O elmayı iyi hatırlarım. Hem iyi hatırlarım, hem de hatırlarım, çok iyi.

//\

Bugün İnkılap Kitabevi'nden elimde hafif bir torbayla çıkarken, elmaları düşündüm.

Henüz hiçbir şey yazmadım bu yeni aldığım kitapların içine.


(17 Ekim 2011, Levent)
Görsel.

Reductio Ad Absurdum

2 puan daha'dan devam...

(...) Sonra bir pazar sabahı kalkıyorum, içim tertemiz, ferah. Yatağımda topak haline gelip Game of Thrones izliyorum. Kuzen son zamanların en güzel sütlü kahvesini yapıp getiriyor (sütlü kahve içmeyi ne zaman unuttum?) Bir sigara yakıyorum. Yapmak istediklerimi düşünüyorum, yalnız yapmak istemediklerimi de. Bunları yazmaya karar veriyorum aniden.

Secret'a inanmam, çift kişilik yatakta çapraz yatmaya inanırım. Lakin, pozitif düşünceyi yadsıyacak değilim. Kafayı hafiften kırmış gibi görünmeyi göze alarak, bundan sonra yalnız gitmek istemediğim yerleri, yalnız izlemek istemediğim filmleri, ancak birine ithaf edilirse anlamlı olacak her şeyi bir başlık altında toplayacağım: Reductio Ad Absurdum, yani "Olmayana Ergi". Keko şeyler olmayacak, öyle mıçmıç hiç tarzım değil. Şeklini kestiremiyorum henüz; mektup olur, şiir olur, alıntı olur, sadece bir görsel olur içimdekini anlatan... Yazarken biri veya birkaç kişi olabilir veya kimse olmayabilir aklımda. Bilemezsiniz. Ben de bilemem. Önemli de değil. Derdim herhangi birini bulmak değil, hiçbir zaman da olmadı.

Bence, anladınız siz beni...

2 puan daha


Ne fena şeyler hissediyor insan ayrılmaya yüz tutarken ve aslında, kendi yazdıklarına bile yıllar sonra baktığında ne kadar açık ve net yapılması gereken şey: "Olmuyor" deyip bitirmek. O zaman da biliyorsun da, öyle olmuyor işte.

Dün kitaplığımı yerleştirirken bir defter geçti elime; günlüğümden ayrı tuttuğum, sıkıntılarını günlüğe bulaştırmamak için özellikle özensiz seçtiğim herhangi bir defter. Biraz okudum, içim sıkıldı, sonra kendimi beğendim güzel yazmışım diye, hani konunun içeriğine dalmayıp bakabilseydim dışardan, daha çok beğenirdim belki...

Bu aralar romantik komediler izlemek istiyorum. İzlemek ve küfretmek, hiçbir zaman olmayana.

(Random Gülüşmeler)

Bu oyunları oynamaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim sanırım...
Benimkiler: epic, funny, sap

ağlarken de uykuya dalınıyormuş meğersem

_ Yok uyumuyorum, yalnızca yastığı ıslatmamaya çalışıyorum.

Sabaha karşı 03:39'du panikle ilk uyandığımda. Şimdi de 06:47. Ofisteyim.
Asıl size günaydın.

şipşak gibi ama değil gibi

Tuba'ya

Bir keresinde bir arkadaşımın fotoğrafını çekiyordu hoşlandığı çocuk. Aslında hepimiz vardık kadrajda ama fark etmezdi. Arkadaşım heyecanlandı herhangi bir sigara molasının seyrinin aniden değişmesine. Ona, hissettiklerini tahmin ederek gülümsedim, fotoğrafa gülümsemiş gibi oldum. Nasıl çıktık, hiç hatırlamıyorum.

Sonra içeri girdik, arkadaşım dedi ki "objektifin ucunda olmak, onun bana bakıyor olduğu hissi çok acayipti." Normalde hoşlandığın çocuğun sana bakıyor olup olmadığını bilemezdin. Ama fotoğrafını çeken adam illa ki sana bakardı ve umudun, şimdiye kadar görmediği bir şey görmesi olurdu. O kısacık ama çok uzun gibi gelen sürede.

Gülümsedim tekrar.

Bunun üstünden iki yıl geçti, hatta belki de daha fazla. Arkadaşım artık başkasıyla beraber ve çok mutlu.

Bense... ben sahiden, ben her neysem işte.

Şimdi de gülümsüyorum ama ilgisi yok o zamankiyle.

(çünkü paspallığım eski sevgilimi aklıma getiriyor)

Şimdi görsen bana bayılırdın eski sevgili. O kadar yorgunum ki, kendim için hiçbir şey yapmıyorum günlerdir. Kimseyi görmüyorum mesela iş çıkışı, bak, doldurmuyorum günlerimi onunla bununla. Ben aramıyorum, onlar da aramıyor, sorun yok, kafamı dinlemem gerekiyormuş demek ki. Fırtınadan önceki sessizlik olabilir bu, yakında "eee dışarı çıkmıyo muyuz ya?" diye yakasına yapışırım birilerinin.

Dün akşam mesela, neden yaptığımı bilmediğim bir mesai sonrası eve gidip, iki-üç kısa yabancı dizi bölümü sonrasında koltukta uyuyakaldım. Hiç senin yapacağın iş değil, değil mi? Sabah 05:30 civarında uyandım, dizi bitmiş, televizyon açık kalmıştı. Yeni evde, koltukta ilk sızışımı da gerçekleştirdim. Bir şey diyeyim mi, uyuyakalacağımı adım gibi biliyordum uzanırken, ama o kadar umurumda değildi ki...

Kitaplarımı hala yerleştirmedim odamdaki kitaplığa. Salondakileri ise gelişigüzel, maksat koliler boşalsın. Cıkcıkladığını duyar gibiyim, ama sen hiç gerçekten taşınmadın ki, bilemezsin maddi ve manevi yükünü taşınmanın. Ama bil, tedarikliyim, kitapları özene bezene dizerken çok uğraştığım için kolilemeden önce de fotoğraflarını çektim. Sudoku gibi yerleştireceğim hepsini şimdi. Uyuyakalmazsam tabi.

Seni en çok ilgilendiren taraf ise, paspal paspal gezmem etrafta. Kuaföre gitmem lazım mesela. Saçımı filan kestireyim diyorum, çok uzadı. Makyaj mı yapsam mesela işe gelirken, değişiklik olur? Senin hiç sevmediğin simli zımbırtılarımı bile kullanabilirim artık. Zaten senden çok, annenin görecek olmasıydı sorun. Başkalarıydı, ya bulurlarsa, ya görürlerse; ne olacaksa! O yüzden ICAMES kartın da bende duruyor ya, yakında atacağım onu da, bilesin. Sinirlendiğimden değil, ben niye saklıyorum ki soyut, somut her şeyi?

Yorgunum eski sevgili. Bıcır bıcır da konuştuğum söylenemez bu aralar, yalnız bunun için sevmeyebilirsin beni...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!