... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ilkokul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilkokul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım'da ne olmuştu?

Bir şiir var ilkokulda ezberlediğim, yıllardır aklımdadır tee o zamanlardan kalma birkaç telefon numarasıyla birlikte, gitmez. Lazım değildir, hiç işime yaramaz ama 10 Kasım'larda hatırlarım. Özellikle de 10 Kasım'lar perşembeye denk geldiğinde.

Bugün yazasım geldi bu şiiri aklımdan.

Ben Atatürk rozeti takarak dolaşan bir insan değilim; lakin birkaç kişi yad ettim bu "...'da ne olmuştu?" başlıklarında ve bence Mustafa Kemal'in onlardan aşağı kalır yanı kesinlikle yok. Bin tane takipçisi olan hiçbir fenomen de oturduğu yerden ne Mustafa Kemal'i yerebilir, ne de beni yerebilir onu andığım için; çünkü o adamı milyonlar takip etti.

O yüzden...


10

Kasım'
da
ne
olmuş
tu?




Yıl 38, 10 Kasım perşembe
Hatırlardan çıkmayacak bir sonbahar
Sarsılıyor İstanbul yedi tepe
Yaman esmiş Dolmabahçe'de rüzgar

Gerçek olamaz, olsa olsa bir düş
Dokuzu beş geçe Atatürk ölmüş
Böyle toptan bir yas nerede görülmüş
Beraber ağlıyoruz, kurtlar kuşlar

Bu memlekete en çok hizmet eden
Bu aşk ile dağlara gücü yeten
On sekiz milyonun omzunda giden
Atam, Ankara sırtlarında yatar.


(Cahit Sıtkı Tarancı, 10 Kasım)

Küçük Su Damlası

Bir arkadaşımın "Ben disimi fircalarken suyu kapatmayanlardanim.. Parasiyla degil mi?" gibi abuk bir beyanat vermesi üzerine, ilkokula döndüm aniden.

Eğer yıllardır diş fırçalarken suyu kapatıyorsam, bunun sebebi ne haberlerdir, ne de küresel ısınma karşıtı kampanyalar...

Tek sebep ilkokul 1'de, Hayat Bilgisi dersinde bize okutulan "küçük su damlası" öyküsüdür. Bir su damlasının oluşumundan (doğuşundan) itibaren işe yarayacağı anı bekleyişi anlatılıyordu. "Bir gün ben de bir musluktan akacak ve birinin yıkanmasına yardım edeceğim" diyordu su damlası; ve nihayet o gün geldiğinde boş yere düşüyordu musluktan, dişlerini fırçalarken suyu açık bırakmış biri yüzünden... Sonuçta hiç işe yaramadan kaybolup gidiyordu ve çok üzülüyordu. Ben de çok üzülmüştüm. O kadar ki, hala aklımdadır hikaye.

Bir de Hayat Bilgisi işe yaramaz derler...

Fotoğraf için teşekkürler buro.

Görecelik Kuramı

0'dan hay bin tivite ulaşmak için geçen sürenin 4000-5000 tivit arasından daha kısa oluşuna "görecelik kuramı" denir. Bu görecelik kuramının benzeri, beşte üç ile onda altının aslında eşit olmayışında görülebilir. Matematiksel olarak da bu kesirleri eşit yerine denk olarak yazmak bu nedenle daha doğru olduğundan, ilkokulda öğrenip daha sonra test usulü sınav sisteminde hepten unuttuğumuz denklik işaretinin o üçüncü çizgisini sandıktan çıkarıp, tozunu aldıktan sonra üç kere öpüp şukulayarak kullanmaya başlamamız gerekir. Ah bu ezberci eğitim sistemi yok mu... Anne olunca anlarsınız.

Şekil1. a denktir b eşit değildir a eşittir b ve demek ki parantezler de virgüller kadar önemlidir
(türkçe derslerine de ben giriyorum. ek iş.)


Beşte üç ile onda altının aslında eşit olmadığına ikna olmayanları, bunu bir muz kesri olarak görmeye davet ediyorum. Diyelim beş muzunuz var, üçünü siz yiyip ikisini Somali'ye gönderdiniz. Bir de, diyelim on muzunuz var ve bu kez altısını siz yediniz. Oha. Eminiz bir dilek hakkınız olsa onu da çaya batırır yerdiniz ama neyse, biz konumuza dönelim. Ne sizin tükettiğiniz, ne de yüce gönüllülüğünüzle bağışladığınız muz sayısı eşit değil. Dünyada -ve kilonuzda- yaptığınız değişiklik de. Demek ki, beşte üç eşit değildir onda altı.

İlk paragraftaki görecelik kuramı örneklerinde sonuç aynı olsa da, ilkinin "hevesini almak" dışında mantıklı bir açıklaması yoktur. O yüzden de izafiyet bir kuramdır, kanun değildir.

Bunu da çözdüm.
Saygılarımla.

Özellikli Okullar

Çocuk yetiştirmek konusu açıldığında kendimi biraz rahatsız hissederim hep. Bilmediğim ve hiçbir zaman hakkıyla yapamayacağım (ama bir gün yapmam gerekecek ve daha kötüsü, yapmak isteyeceğim) bir iş hakkında ileri geri konuşuyormuşuz ve nafile fikir beyan ediyormuşuz gibi... Çok ince bir çizgi çocuk büyütmek, bir kaligraf gibi çizmek gerekir onu ve ben sanki daha düz ve eğik çizgilerdeyim.

Çocuğu bir birey bilinciyle yetiştirip bir yandan da aileden tamamen kopmamasını sağlamak; kendine güvenini, insanları küçük görmeyecek bir seviyede sabitleyebilmeyi öğretmek, ona elinden gelen her şeyi verip yine de şımartmamak çok zor.

Verilmesi gereken en zor kararlardan biri de okul kararı; ve bu kararı vermeye çalışmak giderek daha umutsuz bir hal alıyor çevremden gördüğüm kadarıyla. Ülkedeki tüm çocukların ilkokul öncesi eğitim alması gibi bir amaç yüklenmeden önce çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız olduğunu düşünüyorum evet (örneğin tüm çocukların ilköğrenim görebilmesi gibi. Bunu UNICEF'e de söyledim ama onlar bu konunun öte önem taşıdığında ısrarlılar). Hadi bunu bir kenara bırakalım; çocuk, 4 yaşından itibaren okul minvalinde bir şeye başlıyor ve ondan sonra da hiç durmadan bir yarış atı gibi, ehhm, pardon boğazıma klişe kaçtı... Ne diyorduk, bir çocuk ortalama 4 ila 22 yaşları arasında okuyor.

Okul dönemi boyunca çocuğun aileyle geçirdiği zaman, o zamanın kalitesi, çocuğun o zamanda kendindeliği (gün içinde zıpkın gibi fişşek gibi olup akşam evdeki zamanın çoğunu uyuyarak geçirmesi) göz önüne alınırsa okulun etkileri bir yerden sonra aileden fazla oluyor çocuk üstünde. Öğretmenin tarzını benimsiyor çocuk ister istemez, okulda serbest kıyafet varsa moda ve seçkinlik kafasına giriyor, o dönem Buffalo mu Barbour mu her ne gereksiz halt modaysa ondan istiyor, olmayınca kendini kötü, ezik veya fakir hissediyor ve fakirliği bir toplumsal sınıf veya kader sanıp kendini daha kötü hissediyor vesaire vesaire...


Okulun kötü etkilerinden çocukları, ileride herhangi bir sekel kalmadan iyileşecekleri şekilde korumak; bu yönde bir okul seçmek de zor. Bakın, hiç "iyileşmek zorunda dahi kalmayacakları" ihtimalini düşünmüyorum. Çünkü çocuğun salıverildiği ve kendini kanıtlamak zorunda hissettiği ilk kalabalık ortam Varyemez Amca'nın para havuzu da olsa, mutlak surette çocuk üstünde kötü bir etkisi olacaktır. Değil ki bir devlet okulunun 55 kişilik tıklım tıkış bir sınıfı...

Doğruyu söylemek gerekirse ben
salalım çocuğu bakalım hayatta kalabilecek micilerdendim. O 55 kişilik sınıftan çıkıp karnesine "daha yüksek not olsa verecektim" yazdıran biri olarak o gururun birçok şeye değişilmeyeceğini biliyorum. Ama artık şunu da biliyorum, herkes aynı olmak zorunda değil; herkes ben, dayısı, abisi olmayacak ve zaten olmasın. O halde, 55 kişilik değil de 15 kişilik bir sınıfta daha rahat eğitim, öğretim görecek ve gayet güzel yetişecek olan çocuğu bu kurtlar sofrasında yerlerse vebali benim, daha doğrusu eşimle bizim boynumuza olacak.

Bu hiç hoş bir düşünce değil, çünkü dedim ya, okul hayatta ne olacağımızı her şeyden çok belirliyor. Onur öğrencisi olmamak mı? Peki. Fakat, adam olmamak?

Bu düşüncelerle, ofisten arkadaşlarla "acaba hayatının hangi döneminde çocuğu özel okula gönderirsek daha az şımarır"ı konuştuk geçenlerde. Her istediğini yapmak için alttan alta uğraşacak olsak da hiçbirimiz bunu çocuğa belli etmeyi ve onu kıymet bilmez, nankör bir velet olarak yetiştirmeyi düşünmüyoruz belli ki. Konuştuk, lakin işin içinden çıkamadık. Hiçbirimiz gittiğimiz anadolu liselerine güvenmiyoruz, ki benim somut bir dayanağım var: İçinde geçirdiğim 7 yılın 4'ünde, her yıl en az bir yabancı hocayla Brave New World tartıştığım okulu, benden 3 yıl sonra neredeyse hiç İngilizce bilmeden bitiren kardeşim.

Güzel, o halde çocuğu iyi bir özel okula verelim ki boş zamanlarında serserilik yapmayıp satranç oynasın, performans dersi için kukla tiyatrosu çalışsın... Ama özel okullar da bırakmıyor ki yakasını insanın? Çocuk kukla tiyatrosunu ders olarak çalışıp, hayatında hiç muppet show izleyecek zamanı olmadan sızıveriyor evde. İronik mi? Epeyce.

Bir de kalkıp "dördüncü sınıf zordur tabi, burada en iyi öğrencilerimiz bile zorlanıyor, o yüzden siz çocuğunuzu bilmemne özel okulundaki üstün zekalı çocukları eğitim zımbırtısına gönderin, sadece cumartesi günleri, üstelik ayda 650 lira!" var. Bunu bugün duydum. Arkadaşımın, yılda onmilyarlarca para verdiği okul, kendi öğrencisini kendisi eğitemiyor, kendi dördüncü sınıfına uygun altyapıyı en iyi addettiği öğrenciye dahi veremiyor diye, bir de cumartesi okula göndermek çocuğu?! Ne tür bir manyaklık bu?

Biz 11 yaşında sınava girdik -ki kesinlikle desteklediğim bir uygulamaydı 7 yıllık ortaöğretim- ve ben bu kadar koşturmadım ders için. Okulda öğrendik ne öğrendiysek. Ha, burs mu aldık, iyi hadi beşinci sınıfta dershaneye gidip ulama öğrenelim (dershanede öğrendiğim tek konudur benim). Yahu ben, sırf bir haftasonum var onda da uyuyacağım diye dershaneye bile salı-perşembe gittim ve benim ailem beni aksini yapmaya zorlamadı. Saçma bulduğum ödevlerin bir kısmını "önceki akşam dershanem olduğu" bahanesiyle yapmadım, yine kimse bana kızmadı. E, ben yine oldum olacağım kadar. Ama bu insanlara yetmiyor bu; çocuk haftaiçi koroda şarkı söyleyip ertesi gün basket oynasın, haftasonu yüzerken bir yandan da eğitici animasyonlar izlesin, bir eliyle matematik problemi çözerken diğeriyle tenis oynasın ve bu arada cinsel sağlık eğitimi alsın ama hiçbir eli boş olmadığı için lütfen ama lütfen otuzbir çekmesin isteniyor.

Bırakın yahu, benim içim daraldı, şimdi çocuk olsam ben de ilkokul öğretmenime "seni tararım" derdim belki TED'den atılmış bir arkadaşım gibi. Çocukların şiddet eğilimi varsa ona eğenler biraz da bu özel okullar ve onların uzantısı olarak kakalanan özel dersler, özel aktiviteler filan değil mi?

Özel, tüm okullar, tüm çocuklar özel ama hiçbirinin bir özelliği yok. Özelliksiz, kişiliksiz, tektip; ayrışmaya, kendini bulmaya çalıştıkça daha tekdüze herkes.

Bense, Barbour yazmak için önce Google'da bir araştırma yapmam gerekmesinden ötürü samimiyetle mutluyum.



(04 Ocak 2011, İstanbul)

Eskiye Dönüş (3 CD)

1. VHS kaset, ah pardon, 1. CD Okuma Bayramı
2. CD Okuma Bayramı (bir kısmı tekrar, çünkü ilkinin ortasında elektrikler kesilmişti), biraz da andımız, sınıfın genel hali
3. CD Sınıf, hızlı okuma yarışları, üç basamaklı çarpımlar, ödev kontrolü "sen benim bu gözümü görüyor musun?"

Şu an fark ettiğim bir şey var.

O meslekler var ya, öğretmen, kaptan, doktor, marangoz, asker, mühendis, avukat...
Bir de benim gotik bir arkadaşım var, "aa bu kız o 10 yaşını bildiğimiz aynı kız mı ya?" dedirten...

Bir tek o arkadaşım dönüp dolaşıp "ben de babam gibi / avukat olacağım!" diye bir 23 Nisan şiiri tonlamasında okuduğu mesleği yapıyor.

Babası da öyle midir bilemem ama, bizim avukat, cüppesinin altında onlarca dövme ve gramlarca metal taşıyor.

62'den ancak tavşan olur.

61 kere sabit dur, 62'de macera ara (macera aramak da benim lafım değil ha!). Oldu canım. 61 kere maşallah.

İrade göstereceğim, irade. Nefesimi tutup birkaç saatimi heba etmiş ve ediyor ve edecek olabilirim pek değerli haftasonumdan, ama istediğin her şeyi yapmayacağım. Sokağın karşısına geçip alabileceğin bir şeyi senin yerine alıp ayağına getirmeyeceğim mesela.

Neden yapayım?

Yüzüne de söyledim, rahatladım. Yazdığım şeyler kişilerin yüzüne de söyleyebileceğim (ve bir gün mutlaka söyleyeceğim) şeylerdir zira.

"Benden annelik bekleme."

Çünkü benim bir beklentim yok artık karşılığında.

Almadım, vermedim; ben seni yendim.



Kızıyorum bu anne gibi çekip çeviren kendime ya... Bana böyle bir görev yüklensin istiyormuşum gibi mi görünüyor dışarıdan acaba? Böyle bir aura mı yayıyorum, öyle bir enerji fanusu içinde miyim neyim?

Mesela en iyi kız arkadaşımla aynı evde yaşayamazdım. Tartışırdık, çok uzun süre bir arada kaldığımızda ben kendimi anne gibi arka toplar hissederdim, o da bunalırdı. Öyle bir toplanma ihtiyacı olduğundan bile değil belki, ya da karşı taraf bunu istediğinden değil. Ben öyle bir insan olduğum ve benden daha rahat insanların yanında bu huy belirginleştiği için.

Bir şeyler düzgün, tıkırında ve genel kanıya göre "olması gerektiği gibi" gitmediğinde el atma ihtiyacı hissediyorum. Koç burcudur, lider ruhtur falan filan hikaye. İki sebebi var bunun; biri benimle ilgili, diğeri çocukluk travması.

Kendimden çok güvendiğim kimse yoksa etrafta, işi kimseye bırakmam. Delegasyon yeteneğim düşük çıkacaktır kişilik envanterlerinde, evet öyle abicim. Kalifiye eleman benim gözümde Boğaziçili, İTÜlü, ODTÜ'lü veya İstanbul Üniversitesi ya da Dokuz Eylül'ü ilk beşte bitirmiş adam değildir (böyle bir iş ilanı bugün elime geçti de, üstüne İK'lara bayağı küfrettim, ondan). Tsum ne demişti videosunda, "diplomanın sadece bunu bitirebilecek kadar çalıştım demek için olduğuna inanırım." Boğaziçi'ni bitirmiş ne dereceli mallar var.

İş ister "iş" olsun, ister ödev, rapor, sunum, bulaşık, temizlik... Arkayı toplamayı görev biliyorum kendime, çünkü herkesin yararına olacak olan ancak öyle oluyor. Mesela birileri mezun oluyor, kötü mü oluyor?

İkincisi, çocukluk travması dediğim şey ise ilkokul dönemi. Böyle bir insansam -ki bunu biraz da gururla söylediğimi itiraf etmem lazım- bunun sebebi büyük oranda ilkokul öğretmenimdir. O üst kısımları beyaz çizgili kalemler pembe yazıyor diye bize gerçekten kırmızı yazan kalemler aldıran... Sınıftaki tüm defterleri üstü beyaz puantiyeli kırmızı kapla, tüm kitapları da düz lacivert kapla -elboyadığıiçinüstünebirdeşeffafjelatinkaplanıyordu- kaplatan, kesinlikle öyle yüzü gözü oynayan zıpır etiketlere izin vermeyen... Sayfaları baştan aşağı kendiliğinden çizgili defterlere sinir olduğu için annelerimize saatlerce defter sayfası (soldan iki parmak ileri!) çizdiren... Kırtasiye masrafları yüzünden Esin Kırtasiye'den komisyon aldığını düşündüren canım öğretmenimin büyük etkisi vardır şu anki ben üzerinde.

Mutsuz değilim, kabullendim kendimi. Ama bu görev beni yoruyor. Kendimi sıklıkla çocuk gibi ve bir saf gibi hissederken anne olarak buluvermek hiç hoş değil. Annelik zor iş.

Bense bazen ayağımı uzatıp oturmak istiyorum sadece ve tam bir bardak kaldıracakken sehpadan, biri "bırak kalsın" diye tutsun bileğimden, istiyorum.


(11 Kasım 2010, İstanbul)

"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım..."

Hatırlamak benim lanetim...mi acaba? Aslında düşünüyorum da, öyle değil. Hatırlamasam yazamazdım.

Hatırladığım her şeye anlam yüklemek benim lanetim.

***

İlkokulda okuma bayramını yaşamış şanslı öğrencilerdendik. Herkesin küçük ya da büyük bir görevi vardı mutlaka; bazıları şiir okudu, bazıları dans etti, şarkı söyledi, skeçte oynadı, gösteriyi sundu; bazıları mevsim oldu, bazıları ay...

Ben kırmızı eteğimle Haziran ayı olmanın haricinde, 2,5 sayfalık bir monologun sahibiydim. Monolog lafını ilkokul 1'de öğrenmiş oldum bu vesileyle, mono- di- arasındaki ilişkiyi çözmem de uzun sürmedi. Gönül isterdi ki organik kimyada da aynı başarıyı devam ettirebilseydim :))

Şu an elimin altında o güne ait bir fotoğrafım yok. Zaten bloga fotoğrafımı koymak da adetim değil, hem üstünden yaklaşık 20 yıl geçse de ben olduğum anlaşılıyor o fotoğraflardan. Gözünüzde canlandırıverin: O zaman giydiği etek şimdi ancak tek bacağına olan bir minicik kız çocuğu (o kırmızı eteğimi saklamadığımı düşünemiyorum), üstümde beyaz önlük -pardon,- gömlek, babanın steteskopu dizlerime kadar inmiş... Kelebek gözlük de olması gerekiyordu gözümde ama imkanlarımız elvermedi sanıyorum veya şöyle yanlış anlamalara mahal vermek istememiş olabilir annem. Ha, bi de cebimde annemin ufak adres defteri, çünkü bana reçete yazar gibi yapmak için bir defter gerekiyordu ("ama kalemin ucunu açmadan yazar gibi yap kızım, tamam mı?")



Evet, küçük bir doktordum ben ve çok normal olduğum söylenemezdi, sahneye koşturarak çıkıp seyircilere dikkatle bakmam, sonra da şöyle demem gerekiyordu:
"Kaçırdım, kaçırdım, hastamı kaçırdım! Tam muayene ediyordum, elimden fırladı kaçtı. Belki de aranıza gelmiştir. Rica ederim, görenler varsa haber versin.

Kısa boylu, uzunca; zayıf desem şişmanca, esmer yüzlü, şehla gözlü, 15'le 60 arası bir şey..."

***

Bizim okuldan çıkan (hem lise, hem Boğaziçi'dir bahsettiğim) sağlam adamlardan Levent Sevi'nin Lethe Hatırası adlı blogunda bir cümle vardır:

Çocukluğunu herkesten iyi hatırlayan kimse,
Odur kazanacak olan,
Kazanılacak olan neyse.


Yehuda Amichai'nin bu lafını çok sevdiğini söylemişti bana kendisi.
İşbu cümleye istinaden, ben de en azından bir mansiyon hak ettiğimi düşünüyorum. Gereğinin yapılmasını...

Sineklik

Bugün beni ne okulum, ne de evim mutlu edemedi. Yine de evimden daha mutlu olacağım bir yer olmadığı için kırdım dizimi, oturuyorum. Değerim bilinsin.

Kapıya geldiğimde hayalkırıklığına uğradım. Nedenini tam kestiremiyorum ama ellerinde çiçekler bir şey görüp şaşıramadım diye herhalde, hem hava yağmurlu da değildi.

*fırt*

"Okumasalar da yazarım" palavra değil, "okumasalar da blog yazarım" palavra, o kabul. Kağıt kokusuna kurban ve en büyük korkularından biri çocuklarının kitap değil e-book okuyacak olması olan biri için, ben oturur yazarım arkadaş. Hatta aslında ucu açılabilen kurşunkalemlerle yazarım, zaten her gördüğümde büyükeşitbir tane alıyorum ama kullanım alanım sıfır, böylece işe yarar herhalde. Onlar da silinip gidiyor, aman yarabbi.

Kalem açmayalı ne kadar oldu ha. Gene de ofisteki tek kalemtraşa sahip olmakla övünebilirim.

*fırt*

Kalem açmakla ilgili bir anım var, aslında iki anım var ama birinde başrol sümüklü bir kız ve onun sümüğüne ait olduğu için onu anlatmıyorum. Bir gün kalem açmak için çöpün başındaydık -ki iddia ediyorum; kalem açmak için çöpün başına gidip dikilme kafası ilgi çekmek için kullanılan en çevreci yöntemdir!- örtmenimiz kapıyı kapatmamı rica etti, ben hoplaya zıplaya kapattım geldim. Saçlar atkuyruk tabi, o zamanlar Agatha toka olmadığı için... Kurdele çağına yetiştik biz.

O günlerde bir gün örtmenim anneme, hiç abartmıyorum, geçen gün bellatrix kapıyı kapatırken arkasından aynı Niki'nin kızına benzettim, dedi. Niki kim diyenler için sevindim, zira biz Yalan Rüzgarı çağına da yetiştik.

*fırt*

İlkokul dedim de... Yok lan buna sararsam çıkamam şimdi. Ama birkaç bişey var ki onları da bir ara yazıcam. Yakında. Hayır, hiçbiri feysbuktan bulunan ilkokul arkadaşlarının asıl emelleri hakkında değil (gerçi bu yaftayı yapıştıranlar hakkında da sayfalarca yazılır da).

*fırt*

Boyfriend jean aldım, çünkü burası İstanbul annecim İs-tan-bul değil; çünkü salaş bir şey olsun dedim onu getirdiler. Halbuki bana hiphop'çı gibi ağı dizinde olacak bollukta bir şey lazımdı ama nerde o bolluk!

Kimse salaşlıktan bir şey anlamamış, bol diye getirdikleri jean'in beline oturmaya çalışırken cornflakes reklamı gibi hınk diye kalıveriyorsun. Allah bilir yarın öbür gün, yıllardır salaş sözcüğünü duyunca aklıma gelen ama hiç gitmediğim (eğer veya hala varsa onlardan) tahta tabureli/iskemleli, duvarları balık ağlarıyla dolu balıkçıları da tutup daraltacaklar: Boyfriend balıkçısı!

Engineered jean: Bunu yapan mühendis olamaz!
*fırt*

Zaten şu engineered jean'leri de bi sevememiştim.

*fırt*

Grooveshark'a saralı beri hiç dinlemediğim bir grubun bir sürü şarkısını arka arkaya dinliyorum, indirmek yok, beğenip beğenmediğini dert etmek yok, para vermek yok, ne ala memleket... Hem bir sürü güzel şey giriyor kulağımdan içeri, hem de yapmadıklarım listemden çatır çatır, beşer onar bir şeyler siliyorum ya, benden mutlusu yok.

Aynı şey filmler için de olsa keşke.

*fırt*
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!