... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

kaliteliblog.blogspot.com (farazidir)

Herkesin yaptığı, yazdığı, dinlediği, izlediği, yediği, içtiği her şey kaliteli de, bir ben iddiasızlık yükünden çatlayacağım yemin ediyorum.

Kaliteli müzik diye playlist mi olur allasen, ben kendi müziklerimi arar dururken gözümün önünde: O şarkılar değil, işte bu! değil, coşkuyla söylenmiş herhangi bir şey değil ki; "kaliteli müzik". Kafamız iyi olduğu için veya olsun diye müzik dinler bir grupken; birinin sevdiği diğerini tutmayabilirken ve bunun ne kadar normal olduğunu en çok bizim bilmemiz gerekirken, bu kadar zevke dayalı bir şey için adeta tartışma açmak gibi, gereksiz bir iddia. Tsss - sometimes. Neye göre, kime; daha da önemlisi, hangi moda göre kalite?

Kuzenle geçen gün "kuzenin bizi iyi müziklerle tanıştırsın" isteği üstüne konuştuk. Yakın çevrede böyle bir beklenti oluştu ister istemez, konservatuar üstü ses mühendisi olunca kişi... "Nasıl iyi müzik?" dedi kuzen. Apıştım. Bir alanda özelleşince, sorular da özelleşiyor. Bilmiyorum dedim böyle kulağımıza güzel gelen şeyler, modumuza göre şeyler. Sevdiğim bir şarkıyı söylememi istedi, biraz düşünüp söyledim (insan birden sorulunca şaapamıyor biliyo musunuz), neden beğendiğimi sordu, söyledim; o da neden beğendiğini söyledi, ilgisi yok. O müziğin neden kulağımıza güzel geldiği, bizi neden rahatsız etmediği başka, o an ona ihtiyaç duyup duymadığımız tamamen başka bir konu. İşte bu yüzden beni şahane ama hiç dinlemeyeceğim müziklerle tanıştırabilir kuzenim. Kendisi, sabahtan akşama benim dinleteceklerimi dinleyemez. İşte burada ortaya çıkıyor farkımız: Ben onları da dinleyebilirim. Benim bir kulağımdan giren şey diğerinden çıkarken, onun kulağındaki çekiç örse değil, beynine beynine vurur.

Kalitesiz müziği zevkle dinleyebilmenin, kalitesiz efekti zevkle izleyebilmenin cahilliği ile yazdım bunları, yazdıklarımın alabildiğine kalitesiz olabileceğinin bilinci ve tasasızlığında. Ne yapayım, sevileceğini düşündüğüm yazıları kaliteliblog.blogspot.com'da mı toplayayım? (alan adı boş beyler, bilginize)

Sıradışılıkla elitistlik arasında ince bir çizgi var; üstünde de bir o yana bir bu yana gidip gelen insanlar; ne yapsınlar aga, bazen göremiyorlar.

"Çok parası olup çalışacaklara" ithafen

Biri bana gelip "çok param olsa yine de çalışırım" derse ağzına kürekle vururum, o kadar söylüyorum.

"Bu raporları coverletter'ların arkasına ne zamandan beri koyuyorduk, hatırlıyor musunuz?"

İşte bu, birazdan çok ağlamama sebep olacak gülme krizime neden olan soruydu.

O kadar saçma, o kadar gereksiz detaylarla dolu bir iş yapıyorum ki; bunu benden iyi kimse yapamazdı, eminim buna. Ben olsam bana verirdim tüm bu işleri ve başka kimseye güvenmezdim, benim de kimseye güvenmemem bundan: Aklı yerinde olan kimse aklında tutmaz bu kadar şeyi.

İşin kötüsü de ne, biliyor musunuz? Ciddi bir iş yapıyoruz. Gerçekten dikkat edilmesi gereken, gözden kaçan bir advers olayın yarın öbür gün bir insanın ölümüne neden olabileceği veya doğru girilmiş bir verinin birinin hayatını kurtarabileceği bir iş yapıyoruz. Yaptığımız iş kutsal.

İşte bu gerçek, beni yavaş yavaş öldürüyor. Çünkü derinlerde bir yerde, yapıyor olmamız gereken işi seviyorum. Bu yığının altında amacımızı hatırlamak, enkazın altında nefes almak gibi her geçen gün zorlaşıyor ve ben bazen, nefes alamıyorum.

Gerçekten dikkat etmem gereken şeyleri bilmeme rağmen şirketin veya başka otoritelerin uydurduğu angaryaların gerçekten dikkat etmem gerekenlere odaklanamayacak kadar zamanımı almasından; her çalışmayı döneminde değerlendirmek gerektiğini idrak edememiş emir kullarının başıma ördüğü saçmasapan işlerle günlerce uğraşmaktan; kendimle veya dünyayla ilgili bir şey yerine, kimsenin işine yaramayacak bir bilgiyi aylarca hatırlamak zorunda olmaktan ve unutamamaktan ve en kötüsü de, bu sayfayı buruşturup istediği sayfayı arayacak gücü kendimde bulamamaktan nefret ediyorum. Hani veciz söz vardır ya; hah işte Tanrı bana ne değiştirme cesareti, ne kabullenme gücü, ne de bilgelik vermiş; sürüklenip gidiyorum.

Ve, tüm bunları işimin arasında yazıyor olmaktan ötürü hiçbir beis duymuyorum. Bu on beş dakikalar benim sigara molam, o kadar.

Çıldırıyorum, yeminle. Bu sefer arkamdan kimse gelmesin, işe soktuğum söylenen insanların başına ördüğüm çoraplar yeter. Artık iyi örnek olamayacağım.

Biliyorum, bir şeyler yapmam lazım...

Paranoya

Birden, herkesin blogumu okuduğu paranoyasına kapıldım. Bir el sıktı akciğerlerimi, içindeki tüm havayı boşalttı.

***

Bir kişiyle çıkmadım ben ama eski sevgilim diye bahsettiğim bir kişi var. Diğerleri için ne acayip, dimi; oysa çoğu insan kendisini eski sevgili zanneder. Ben dahil. Neyse, uzun zamandır konuşmadık eski sevgilimle, artık ortak alanlarımızdan elini ayağını çekmişti, hani benim tepemi attıran beraberken-burun-kıvırdığı-okasyonlara-yalnızken-koşa-koşa-gitme-halinden çıkmıştı; Allah korusun ama ölse haberim olmayacağını düşünüyordum ki birileri evlendi, birileri o süper bekarlığa veda için teşekkür etti, fotoğrafları oraya buraya düştü, ölmediğine emin oldum. Güzel.

Yine de elim telefona gitmiyor.
Bir yerlerde bir şeylerin bittiğine nasıl emin olunacak?

Geçenlerde rüyamda onu gördüm. Bana yeni bir sevgilisi olduğunu söyleyememişti ve ben öğrenmiştim. Gerçekte olsa da öğrenirim ben gibime geliyor. Dünya küçük, İstanbul ise özellikle sevgilisi olanlar için, cebe sığacak büyüklükte. Rüyamda sevindim, gerçekte olsa da sevinirim gibime geliyor.

Bir yerlerde bir şeylerin bittiğine, ancak böyle emin olunur. Bana bunu söylemekten imtina ettiğine üzülürüm sanırım en çok.

Uyandım, içim sıkıldı. Onu aramak bir görevmiş gibi hissettiğimden, özleyişimi yanlış anlarmış gibi geldiğinden, aramadığımdan mı sıkıldı içim; ya o gerçekten manita yaptıysa ben yalnızım diye mi sıkıldı, bencilce, yoksa rüyamın gerçek olma ihtimali her gün arttığından mı... Bilmiyorum. İçim sıkıldı işte.

Ama yine de elim telefona gitmedi.

***

Pınar'a gönderdim o ve sevgilisi için yazdığım "Kutlama" yazısını. Bir şey sormuştum ona, hikaye olabildiğince gerçek gitsin diye; ben olduğumu anlamamıştı. Bugün hikaye için teşekkür ederken, "sonradan fark ettim sen olduğunu" dedi. Fark etmesini beklemiyordum. Yazmanın hayatımdaki yerini bilen kaç kişi var; çok yakınlarımdan ve beni tanımayan okurlardan başka?

Özellikle gizlenmiyorum, bir sürü insana belli kim olduğum. Ama hiç okumadıklarını düşündüğüm insanlar var. Benim, Million Dollar Baby misali One Year Crush'ım, örneğin. Neden okusun, ya da nereden bilsin ki, diye düşündüm hep. Oysa ki ortak bir noktamız vardı ve o ortak nokta, yazmakta olduğumu biliyordu. Söylemiştim, göstermiştim; çünkü başka türlü anlatamamıştım.

Taşlar yerine otururdu, böyle olsaydı.

***

Derin bir nefes alırken üzülecek ya da panik olacak hiçbir şeyim olmadığını düşündüm; ben ki keşke şunu da söyleseydim dediğim hiçbir şey kalmamıştı eski sevgilime; ben ki neredeyse, neredeyse karşısına dikilecektim birilerinin, ne cevap alacak olursam olayım. Tutun beni, dercesine tutmayın, gidiyorum dedim. Tuttular. Bitti.

Okunup tepki almıyorsam, yazdığımın etkisini sorgularım sadece. Sadece bu. Ama biliyorum aslında, metus'un şahane sorusu, bir yazı, bir kızı size aşık edebilir mi retorik bir sorudur. Cevabı benim gibi naçizaneler için çok bellidir, konuşmaya bile gerek yoktur. Üstelik, konuşmaya bile gerek olmayan anlar çok azdır benim hayatımda.

Nefesimi verdim, akciğerlerimi bıraktı el.

Kutlama

Lütfen her şey yolunda gitsin...

_ Ben şirketin önündeyim canım, çıkabilir misin?
_ Hayır, daha saat 3, üstelik patron burda.

Bu cevabı alacağımı nasıl da biliyorum. İlla uğraştıracaksın beni kızım, illa.

_ Mustafa Bey merhaba, nasılsınız?
_ İyiyim teşekkürler, çıkaramadım yalnız.
_ Ben Özgür, Pınar'ın erkek arkadaşıyım, yalnız lütfen yanınızdaysa belli etmeyin ve duyamayacağı bir yere gidin rica ediyorum...

Neyse, bunu hallettik. Başak sağolsun. Zaten tam anlamıyla bir sürpriz yapmak mümkün değil ki onu bunu kafalamadan... Hah, patron çıktı, şimdi telefon gelir.

_ Canım patron çıktı, ben de çıkıyorum şimdi.
_ Tamamdır.

İşlem tamam. Her şey çok normal, her şey çok anormal bugün. Bu kadar heyecanlanacağımı düşünmemiştim.
Sakin ol, çaktırma.

***

_ Nereye gidiyoruz?
_ Yemeğe.
_ Tamam da, nereye?
_ Sürpriz.

Peki. Alıştık bu sürprizlere, haftasonu dahil elimize geçen her tatili fırsat veya fırsatı tatil bilmek alışkanlık oldu.

_ Nasıl yorulmuşum...

İyi de, çok uzaklaştık yahu, İzmir'e mi gidiyoruz nedir; elimde bir bilgisayar çantasıyla sadece...

_ Artık söyle istersen.
_ Cunda'ya gidiyoruz aşkım.
_ Ya, ben çok hazırlıksızım, eve de uğramadık, olmaz ama... Ofisten çıkıp Cunda'ya mı gidilir?
_ Merak etme sen...

***

Allahtan kardeşine bi çanta hazırlatmışım, yoksa bu haftasonunu burnumdan getirirdi. O sinirle belki hayır...

_ İşte geldik.

***

_ Bu şaraplara bayılıyorum. Burada yaşamak, ömrü burada geçirmek lazım aslında. Kimsenin bozamadığı köşeleri ne güzel memleketimin...
_ Bir şişe daha ister misiniz?
_ Evet, lütfen.

***

Artık zamanı geldi bence, ee listenin altlarında mı kaldı bizim şarkı? Biraz daha böyle devam edersek sarhoş olup ciddiye alınmayacağım... Garson, hiç duyuyor mu bak, garson, şşş!

***

Bir keman sesi, sol-la-si-la-sol-fa-mi-re... Cunda bir film sahnesi sanki, Mine Vaganti; ama tanıdık, birden dost bir ses, bildiğin bir dil duymak gibi Cunda.

_ Aah, ne kadar severim bu şarkıyı...
_ Biliyorum aşkım.
_ ...
_ Bağında, bahçende, pınarlarında... içimi yıkamaya geliyorum
...
_ Hayırdır, nereye?
_ Sana. Pınar...
_ Efendim?
_ Benimle evlenir misin?

Pınar ve Özgür'e, mutlulukla...


(31 Temmuz 2010 Heybeliada - 26 Ağustos 2010 Akaretler)


Not:
Notalar yanlış diyen varsa düzeltsin, minnettar olurum.

Dikkat, kaygan zemin!


Sözlüğe "İTÜ makinadaki kızlar" yazınca "yok böle bi$i?!" çıkması geyiği vardı biz lisedeyken; o hesap, karma şirketlerde de erkek başına beş gram kızın düştüğü departmanlar mevcut. Biz nasıl kız ağırlıklı bir ofissek, bunun erkekli versiyonları da var elbette. Suya atılan un gibi toplaşmak ve mütemadiyen dipdibe olup sonra da saplıktan/dedikodudan şikayet etmek ise sanıyorum hepimizin kaderi. Erkeklerin daha çok. Zira kendileriyle bir işiniz olduğu zamanlar da dahil, size bir selam bahşetmeleri için bayağı uğraşmanız gerekebiliyor.

Ya da benim gibi yapıp, onlar selam vermezse siz de vermeyebiliyorsunuz gönül rahatlığıyla.

Fakat, koridorda, geldi geleli oha-lan-kıza-bak diye şirket içinde fısıltılara neden olmuş bir arkadaşınızla yürürken tesadüfen karşınıza çıkan bu adamların yüzlerinde beliren eblek gülümsemeyle ehehe, merhebe demeleri, yaratmaya çalıştıkları gizemi ve kendilerini soktukları karizma kılıfını bir anda çöpe atabiliyor.

Salyalarınızla koridor temizlenirdi beyler, arkanızdan çok güldük :)

Hayır olsun-culuk

"Bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça,
o memlekette kurtuluş yoktur."
İsmet İnönü

Merakımı cezbeden bir konu var; bugün iyiden iyiye görmezden gelinemez bir hal aldı.

Şu videoyu paylaştım birileriyle, aslında amacım referandumda hayır deyin tarzında bir propaganda yapmak değildi. Sadece, tiki gömleği gibi her tarafında evetevetevetevet yazan bir meydanda, bir miting için toplanmış insanların sorulan soruya hiç düşünmeden, ilkokul andı gibi eeeeveeeeeet demesiydi beni yerlere yatıran. Bir de RTE'nin, İngilizce basın açıklaması yapan Fatih Terim gibi şaşkın bakışlarla kalakalması. Bu kısacık olay, bence Türk siyasi tarihinin takdire şayan podyum kazalarından biriydi.

Bunun üstüne arkadaşlar herkes özgür iradesiyle karar versin, böyle şeyler paylaşmayalım, tarafsız olalım gibi birçok yorumla karşılaştım; sadece kendi adıma değil elbette, bu tarz şeyleri paylaşan herkes adına...

Şu referandum, anayasa değişikliğini kabul oyundan çıkıp iktidarın güvenoylamasına dönüşeli; seçilen tarih ve ardından gelen ağlamalarla, vaktiyle muhafazakar kesimin kendisinin desteklediği askeri müdahale ile geç kalmış bir hesaplaşma çabası gibi gösterileli beri kimseye rahat yok. Yine ikiye bölündük, her tarafta evet balonları, evet broşürleri, bir sürü reklam panosu, parti otobüsü gürültüsü... Bir miktar da hayır propagandası, elbette.

Bunlara bakarak karar vermeyeceğiz tabi. Karşılaştırmalı anayasa değişikliği dökümanları elimizin altında; aklı başında olan veya olmayan, liboş veya değil yüzlerce köşe yazarının, hukukçunun anlattıkları da. Taraflı veya tarafsız olmak herkesin kendi elinde... de, benim merak ettiğim, bu tarafsız olalım kaygısında olanlar neden hep "hayır"cılar oluyor çevremde?

Ben referandumda menfi oy kullanmayı ülkem açısından daha faydalı gören biri olarak neden kendimi, bunu söylediğimde dahi suçlu gibi hissediyorum? Hayır dediğim için değil, insanları etkilemeye çalışır gibi göründüğüm için. Hep tarafsız olmaya çalışmak, her şeyi etraflıca düşünmek gibi bir görevim var adeta ama sadece seçtiğim taraf itibariyle. Bas bas hayır diye bağırmam ama bağırsam biri çıkıp cıkcıkcık, arkadaşlar bize ne yeaa, böyle şeyler konuşmayalım, akşam Taksim'e mi çıksak diyecek arkasından.

Ulan...

Kimse Persepolis izlemedi, izleyenler de inanmadı mı... Ya da hadi konudan sapmayalım; ne darbe ne şeriat. Peki, hayat hep goygoy mu, bizim her günü birbirinin aynı olan hayatımızda hiçbir şartta hiçbir şey değişmeyecek mi, seçim kanunu, sendika, grev hakkı, insan hakkı, hayvan hakkı bize hep teğet mi geçecek; bu mu?

Böyle mi düşünüyoruz bu çekimserliğin coolluğundan ekmek yemeye çalışırken; yoksa basitçe, paramız mı yok balonlar alacak, gazetelere tam sayfa reklamlar verecek, Edirne'den Ardahan'a reklam panolarını donatacak da, çulsuzluğumuzun arkasına mı sığınıyoruz?

Sinirleniyorum 'hayır'cı bir siyasetçi belden aşağı vuran, kavgacı bir üslupla, asıl derdi olması gereken anayasa değişikliğini bir kenara bırakıp iktidara çemkirince; akıllı olsun insanlar istiyorum, karşı karşıya oturup yüzgöz olmadan anlatsınlar bana neden evet veya neden hayır demem gerektiğini, hangisinin kime ne yararı olacağını. Oysa ki biliyorum, bir tarafın beyefendi olması yetmeyecek hiçbir zaman. Kavga ederek üste çıkmanın çözüm olduğu, benim babam senin babanı dövdüğü için güçlendiğim bir memlekette yaşıyoruz.

Kesinlikle namuslu-namussuz demeye veya kimseye hakaret etmeye çalışmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Sadece referandumda seçtiği yol sebebiyle kimseye namussuz diyecek değilim, ne haddime. Lakin, İsmet İnönü'nün veciz sözünü şu anki halimize uyarlamak gerekirse; bir memlekette evetçiler, hayırcılar kadar çekimser olmadıkça o referandumdan çıkış yoktur.


(26 Ağustos 2010, Ortaköy)

allaseñ

En sevdiğim ve en çok kullandığım sözcüklerden biri sözlüğe girmiş dediler, gittim baktım hemen:


Tabi Büyük Sözlük'te değil, Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü'nde çıktı. Afyon'danmış ama merak ettim ñ nereden alıyor kaynağını; Kürtçe'den mi?

26AUG2010 IST-TNX

TZX varsa (Trabzon), TNX de benim kafamda var; her Tnx yazıldığında bunu düşünüyorum ben. Her gün oraya gidip gidip geliyor gibi gibi.

Çok kullanılan günlük zımbırtılar bunlar.

Bir "ahaha" kafası var ki hiç dillendirmediysem beş kere demişimdir, hiç anlamıyorum lafın başında sonunda "ahaha" demeyi. "Sir, yes sir!" gibi bir şey; bi de alakasız bi sorma: Adaya geliyorum kuzen - gel ya haha. Aman ne sevindin geliyorum diye?!

Bir de şey var tabi, her şeye ahaha dendiğinde gerçekten gülündüğünü nasıl anlayacağız? Yalancı çoban hikayesi. Ben yüzümde hiç ifade değişikliği yaratmayan bir mesaja öyle, olduğu gibi cevap veririm. Gülüyorsam kahkaha atarım, kahkaha atma işareti yaparım (smiley sevmiyorum gerçi ama), dil çıkarırım, hınzır hınzır gülerim. Ya da dudak bükerim, :B bir zamanlar çok kullandığım bir işaretti. Mesela.

Herkes bir gün konuşma balonu olacak, iki nokta bi parantez.

bir boş yazı mı, boş bir yazı mı?

kedi almayı ciddi ciddi düşünecek kadar fiziksel sevgi alışverişi ihtiyacı içinde olmam beni çok endişelendirdi, bi de eylül geliyor, bozcaada'da bana fal bakılmıştı, bugün eylül akşamı'nı dinledim bülent ortaçgil ve teoman'dan, olamaz mı, olabilir, yine işaret aramaya ve anlamsız anlam yüklemelerine başladım, demek ki çok boşladım.

iki gün önce uzun tuzla yolunda (uzun tuzla yolu mu, tuzla uzun yolu mu?) aklıma bir şey gelmişti, bunu yazayım diye kafamda evirip çevirdim, oha hayatta unutmazdım ki, bir yere not almadım, dün hiç aklıma gelmedi, bugün de ne olduğunu hatırlamıyorum. düşüncelerimin yarılanma hızı çok yüksek. bende rüyalar değil, fikirler çöküyor.

şimdi bi ben ruhi bey nasılım olsa oynayan, nasıl giderim ben ruhi bey, haddi hesabı yok.

a takımı gelmiş. zerre merak ediyor musun diye sor bi.

şu orhan pamuk'un bir kitabını bitirebilmiş değilim ya, şu an gidip tüm kitaplarını alıp başucuma koymak ve geçen haftasonu yaptığım gibi evden hiç çıkmamak istiyorum. şu an ise hiçbir çim ve hiçbir koltuk beni rahat ettiremezmiş gibi geliyor. restless kelimesinin sözlük karşılığı olabilirim iki gündür. restless, yalan rüzgarı'ndaki R. tek isteğimin starbucks'a gidip saçmasapan bir muhabbete katılmak oluşu... lakin saçmasapan muhabbet edebileceğim kimse olmayacak yakınımda.

fotoğraf çektirmem lazım.

kimse kimseyi sevemez ama hiç kimse.

Şefk..

Bugün kafam hiç yerinde değildi. Tuzla'dan geldik sabah İstanbul'a. Kız kıza bir gece geçirelim, değişiklik olsun demiştik ofistekilerle (kız kıza olmak değil değişiklik, bunun için Tuzla'ya kadar ne zahmet etmek). Bu sayfiye yerinde arkadaşın IKEA katalogundan fırlama koltuk örtüleri ve perdelerle dolu, süper ötesi manzaralı evinde açık bir pencerenin önünde uyudum dün gece. Açık ve tülsüz bir pencere önünde. Kafamda yıldızlar ve yapraklar vardı. Hatta üşüyüp pencereyi kapattım bile gece. Bu hissi seviyoruz.

Yolda kendi kendimeyken, kendi kendime "her gün bu yol çekilir mi?" dedim. Cevabım müspet değildi. Hayır, servisle neyse; uyursun, muhabbet edersin, müzik dinlersin, müzik dinlerken uyursun... Ama arabada uyuma lüksün yok. Ben denedim, uyuyacak olmanın vicdan azabı beni uyutmadı. İronik, ama olmadı yani.

Tuzla hakkında ne yazı yazacak bilgim, ne de tecrübem var; siz iyisi mi metus'un yazısını okuyun. Sadece şunu diyebilirim, ne kadar güzel olursa olsun evin, İstanbul'a elini uzatsan tutamayacağın mesafede olmak güzel değil.

Sonra efendim, öğlen gideceğim Dünya Göz H. (H burada Erce kanjimin anlayacağı anlamda kullanılmıştır; siz 'hastane' diyebilirsiniz) herkesin cebinde nakit 2500 TL taşıdığı düşüncesiyle olsa gerek, önceden uyarmadığı halde parayı görmeden doktoru ameliyathaneye sokmadı. Pek tabi, Tuzla'dan Etiler'e gittim. Kardeşi gördüm, iki kat aşağı indim, hesabın slipi makinadan çıkarken daha, ameliyathaneye sokulmuştu kardeşim. Sonra eve gittim, pasaportumu aldım zira acilen İngiltere vizesine başvurmam gerekiyordu; şunun gibi akıl dolu sorulara yanıt verdikten ve 165 lirayı daha bayıldıktan sonra randevumu aldım. İngiltere olayı bayağı şahane oldu; bu konuda daha kafam yerindeyken kafa ütülemek istiyorum.

Sonra tüm gün keşke elimde şöyle zerre dikkat gerektirmeyen bir şey olsa dedim, saçmasapan bir part-time işi, çeviri filan, imha... Yoktu. Ben dikkatimi toplayamadım bütün gün. Hiçbir şey yapmak istemedim, yorgundum, huzursuzdum, yerimde oturamıyordum.

Bu ameliyat işi beni düşündüğümden çok etkiledi; kardeşim olduğu için ben de ameliyat olmuş mu sayıldım, gözden oldum olası korkmuşumdur ondan mı, bilmiyorum. Olmadı, bugün tam mala bağladım. Bir değişiklik yaparak şefkat istedim açıkça (şefkat istemek değil değişiklik, bunun için "şefkat istiyorum" demek açık ve net).

Sonra aradan birkaç saat geçti, çıkma vakti yaklaştı. Herkes çok yorgundu, ilaççımız da öyle; tam benim yapmak istediğim gibi bir iş yaparak tabir-i caizse pösteki saymıştı tüm gün. Canı sıkkındı, telefonu açtı, en sevimli sesiyle "şefkat istiyorum" dedi.

Gülümsedim. Müstehzi bir ifade takınmamaya çalıştım.

Ah bu ben kendimi nerelere vursam. Tos'a vurdum kendimi (ironik, ama oldu yani), elektriğimi aldı kedi. Onun yanında bile fazla duramadım. Benim mallığım.

Herkesin hayatında bi kedi olsun bence.

Temsili resim (Tos çok daha güzel)

(25 Ağustos 2010, of ki ne of - İstanbul)

Rewrite the sentence.

Yeah, right.

ağırlığınca fıstık

Seyahat çantasında ya da başka bir araç gerecinde değilim, gerçekten değilim. Şuraya girdim gireli, benden önce herkese verilmiş olan hakları alamamış olmama ve sadece beni es geçen birtakım olaylara dahil olmamış olmama da çemkirmiyorum. Zaten olay benim çantam da değil, kesilecek maaş da benim değil.

Ama sinir oluyorum bazı üsluplara arkadaş, zorla mı?

"Ben de Kartal'da oturuyorum, ayağım çok ağrıyor, o zaman ben de spor ayakkabı alayım kendime."

O spor ayakkabının içine 3 tane Etik Kurul Başvuru Dosyası sığdırdığın gün bu analojiyi yapabilirsin. Aksi takdirde komik değil, gülünç olursun.

Adam olmak "parayla" değil ya.

öyle ki, başlık bile koyamıyorum. diyelim ki, kedi.

Romain'in ilk kez fark edişi Afife Piri'nin Afife Jale ve Piri Reis'in torunu olduğunu... O anki şaşırışı... İşte ben de bunu hissediyorum veya hissetmek istiyorum zaman zaman; kabullenememe, ırsi bir sıradışılık arayışı.

Ada biz küçükken çok güzeldi ama bana o öyküleri yazdıran ve yazdıracak olan sadece bu olamaz. Belki... Nüfus sayım memurunun yüzündeki şaşkınlık ifadesi, babaannemin Dame de Sion'lu olduğunu duyduğundaki. Biraz bu. Biraz, çocukluk travmaları, biraz, bisiklet, biraz, lavanta kokusu, evdeki A klavye ki şeridi bulunmayan?/satılmayan?, Varan hikayesi, ceviz ağacı, gönül borcu. Bunlar. Bir de belgeleme ihtiyacı.

Afife'yi Afife yapan dedesi, ninesi miydi ki oysa, yoksa o da normal miydi?

Ben aynaya baktığımda normal olmayan birini görüyorum, anormal değil, normal olmayan. Normaldışı. Bu iyi bir şey gibi - mi. Gibi. Çok normallerle şansım yok, biliyorum. İşte onlar o yüzden "kız", o yüzden "erkek" ve o yüzden "aile"; ve geniş masalarda yerim olamıyor.

Neden uyuyamıyorum?

Çok güzel gülümsemek istiyorum ve bir kedim olsun, adı İtalik ya da Sipsi olsun; ama ben bu çok sevdiğim isimleri hep kendim bulmuş olayım, ya?

Balık İzlerinin Sesi

"Sıradışı, büyük insanlar, daima sıradan zekaların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar."
Albert Einstein
*
***

... sevginin en güzeli, en gereksinildiğinde verilenidir.

***

İstediğim, seçtiğim biri tarafından anlaşılmanın, doğru değerlendirilmenin ve beğenilmenin lezzeti yayıldı kanıma. "Doğru"nun tek ölçeğinin öznel olduğunu bile bile, sevindim.

***

İhanetin, hem de yakınımdan, sevdiğimden gelen ihanetin yakıcı bıçağı derimi yüzüyordu. Aaah! Saçmalıyorum ben, ihanet zaten insanın yakınından, güvendiğinden gelir yalnızca.

***

Normal insanların dünyasında, "normal erkekler", kadınlar ve çocuklarla konuşurken seslerini ya böyle yumuşatıp tatlandırırlar ya da acı katarak sertleştirirler. Çünkü "normal erkekler"in, kadınlar ve çocuklarla kendi doğal sesleriyle konuşma alışkanlığı ve eğitimi yoktur.

***

Şiirin saati sabah değildir! Bu şiirlerin tam saatiyse alacakaranlıktı.

***

"Sizce Afife, sizce insan çok istediği şeyleri ille de bilinçli olarak, uyanık ve ayıkken, sonra fiziki..."
Ellerini uzattı.
"Elleriyle mi gerçekleştirir?.."
Ellerime baktım, tertemizdi. Her şeyi anladım. Hiç düşünemediğim kadar çok cinayet işlemiştim ben...

(...)

İnsan normal olmasa da, düşündüğü kadar masum, içten ve dürüst olmadığını öğrendiğinde, bunu kabullenmesi ve hazmetmesi çok zaman alıyor!

***

Kapı çalındı; bir kısa, bir uzun. Göz göze geldik.
"Bu bir dost," diye fısıldadı Romain.
Doğrusu canım sıkıldı. Ben onu bir dostla bile paylaşmak istemiyordum. Günlerdir görüşmüyorduk, onu özlemiştim. Hem...

***

Bende insanların adlarını ve soyadlarını bir arada öğrenmek ve kullanmak merakı vardır. Bunu bir hobi olduğu kadar, adların simgelediği kişilere duyulan saygı olarak da görmek olası tabii. Kimse Madam Curie'nin adının Marie olduğunu önemsemez. Puccini'nin, Giacomo; Magellan'ın, Fernand; Goethe'nin, Johann Wolfgang; Robespierre'in, Maximillien; Tagore'un, Rabindranat; Nedim'in, Ahmet; Greco'nun, Domenikos Theotokopulus; Pascal'ın, Blaise; Dadaloğlu'nun, Veli; Rimski-Korsakov'un, Nikolai; Descartes'ın; René; Seyrani'nin, Mehmet; Lévi-Strauss'un, Claude; Nehru'nun, Çri Jawaharlal; Nijinski'nin, Vaslav; Nesimi'nin, İmadettin; Fitnat Hanım'ın, Zübeyde; Rilke'nin, Rainer Maria; Gutenberg'in, Johannes; Baudelaire'in, Charles Pierre; Şeyh Galip'in, Mehmet Esat; Debussy'nin, Claude Achille; Kaygusuz Abdal'ın, Gaybi; Frei'ın Günter; Bertan'ın, Günsu ve Grieg'inkinin Edvard olduğunu...

Ama ben önemserim!

***

Aitti mi dedim? Yani ait olmak, sahip olmak benim kavram hazineme girdi mi? Ne zaman oldu bu? Yoksa bunlar, burada, yüzyılardır engizisyonun,ateşin, çarmıhın, kanın, barutun başaramadığını başarıp, bizi normalleştirdiler mi?
Oldu mu bu?
Oldum mu ben?
Oldum mu?
Normalleştim mi?
Normal miyim artık?
Artık?
Artık normal miyim?
Tanrım benim aklımı koru!..
Normallerden...

***

Birkaç dilde düşünüp, düş görebildiğim halde, insanın en güzel sesleri asıl ana dilinde kullanabileceğine inanıyorum ben.

Bir insanın birden fazla ana dili olabilir. Annesinin, babasının, okul eğitiminin ayrı dilleri arasında doğup büyüyen bir çocuğun, bütün bu dillere tamamen hakim olsa da, asıl ana dilini belirleyecek tek bir koşul vardır: O da ninnilerinin dilidir!.. Ama ninnilerle büyümemişse... Onu bilemem. Ninnisiz büyüyenlerin apayrı bir kültürü vardır.

***

Aşkın asıl tanımı, hayranlıktır. Ve birbirinden farklı yüzlerce hayranlık çeşidi vardır.

Aşk, hayranlık boyunca varolan, hayranlık kadar süren... Hepsi o kadarcık ve o kadar çok.

***

"Yaşamak güzel, ama var olmak zor.O halde böylesi bir işin mutlaka bir nedeni olmalı. Yoksa değer mi onca sıkıntı, acı ve hüzne?

Bence var olmanın haklı nedenleri vardır.
1- Azıcık sevgi (eğer),
2- Bir avuç sevinç (kırıntısı),
3- Bir çimdik kahkaha (sesi),
4- Bir beygir gücünde heyecan (titreşimi),
5- Binlerde birlik arayış (sanısı),
6- Hiç biriminde vefa (umudu),
7- Şaka niyetine dostluk (bir nisan)
Hem sonra, "Ağaç vardır / İnsansa var olur".
Var olmak kendini yeniden yaratmaktır.^
Ve...
Ve aslında her şey yalnızca bir şakadır Afife!
Hepsi bu."

^ Albert Camus
***
*
İçinde bulunduğumuz durumun ciddiyetini işitiyor, görüyor ama algılayamıyordum. Aşk yanlış zamanda felç etmişti bütün duygularımı ve aşk bitene dek uyuşmuş olarak kalacaktım. Aşkın saatini ayarlamak, en çok bizler için olanaksızdır! Çaresiz gülümsedim. Çok güzel olduğumu hissederek, çok güzel gülümsedim. Aşk çok güzelleştirir!
*
Sonra dayanamadım ve bu halimle normal insanlara benzediğimi düşünüp, kendime içerledim.
*
***
*
Terlemeyi, hapşırmayı, hatta horlamayı ve gülmeyi olumsuzlamayan normal insan kültürleri, ağlamayı bir zayıflık ve zavallılık, ağlamaya direnmeyi güçlülük olarak görmüşlerdir. Ve normal erkekler, zayıf ve zavallı yanlarını göstermekten çok korkarlar. Halbuki normal erkeklerin hep güçlü görünmek zorunluluğu gibi çok zayıf bir yanları vardır ve normal kadınlar için de erkeğin normali makbuldür.
*
***
*
İnsana "kendi olma özgürlüğü" bir başkası tarafından verilebilir mi? Bu denli büyük bir mutluluk şansı var mıdır? Hayır hayır, bu bir düş, bir yanılsamadır olsa olsa... Ya da insanın ancak kendisinin yaratacağı olanaksızı başarmak kıvancına bir özlem.
*
***
*
Bizim gibilerin hava ve su kadar gereksindiğimiz önemli bir şeydir "mahremiyet"! Aslında her insanın, hatta normal bile olsa her kişinin muhtaç olduğu, soyut göründüğü denli dirimsel ve bir o denli de önemli bir niteliktir bu. Çünkü kendine ait bir iç dünyası, içrek bir dinginliği, özbenliğine ayıracak zamanı ve sevgisi olmayan kişi, ancak toplu halde yaşayan ve toplu halde hisseden anonim bir canlı olarak sürüklenecektir yaşam selinde. Kendi başına karar veremeyen, özgür olamaz!
*
Oysa kendi kararlarını alıp, uygulayabilen, "birey" adındaki insanların mutlaka "mahremiyet"i vardır. Onlar, koşarken soluklanmayı, yorgunken dinlenmeyi, kalabalıktan ayrılıp kendi yönlerine gidebilmeyi ve ıssızlıkla çoğalabilmeyi bilenlerdir. Yalnızlığın yaratıcı gücünü tanımayanlar, kendileriyle hiçbir zaman tanışamazlar.
*
"Mahremiyet" kavramının bazı dillerde tam karşılığı bulunmadığının ayrımına varışım, o bazı toplumların bu kavrama pek de öyle gereksinmediği gerçeğini üzülerek öğretmişti bana. Üzülmüştüm, çünkü bu dillerden biri de kendi anadilimdi.
*
***
*
Bir insanı sevmek, bir insana aşık olmaya dönüştüğünde oluşan mucizeyi yaşıyorduk. Mucizelere bayılan, inanmak için can atan yüreklerimizi doyurup, bu mucizenin tadına vardık. Hiç acele etmeden, telaşlanmadan...
*
***
*
Mucizeler, ancak onlara inananlarca yaşanır ve aşk bir mucizedir! Sevinçten çıldıracak, özlemden çıldıracak ve heyecandan çıldıracak bir aşkı tanımamış olanlar, mucizelere de inanmazlar. Oysa aşk mucizesini yaşayanlar, aşkın doruk noktasında yaşanan cinselliği betimlemeye çalışmanın bir cinayet olduğunu bilirler. O ancak yaşanır! Ve yaşandıktan sonra, cinselliğin bütün öbür halleri artık renksiz, tatsız ve yoksul kalacaktır. Çünkü, aslını gören göz, en iyi öykünmeden bile incinir. Aslını tanıdıktan sonra, ancak onunla heyecanlanır, mutlanır, onunla doyumlanır. Ancak!
*
***
*
İnsanın adı Mikelanj, Goya, Mozart, Tolstoy, Dostoyevski ya da Malraux olunca, bir bakkal bile olamamak ölümden de acı gelir.
*
***
*
(...) Ağlayamayacak denli mutsuzdum. (...)
*
***
*
Ve deniz sustu.
Deniz sustu.
Sustu deniz.
Sustu.
Deniz.
Deniz aslında sus-tu.
Aslında.
Deniz.
Sus.

53 dakika veya 25. saat

Cumartesi sabah kalktım, evime gittim (yok, İzmirli değilim ve o espri de artık komik değil), sonra kuzenle ev bakmaya çabaladık, yorulduk, sıcakladık; eve dönüp oturduk. Saat 4 filandı; oturuş o oturuş. Ne kadar güzeldi Allahım, karşılıklı kanepelerde oturmak öyle boş boş, sadece içecek bir şey almak için veya o içtiğimizi boşaltmak için ayağa kalkmak, bilgisayar, telefon, kumanda, sigara ve hayati olan her şey elimizin altında... Yaşıyoruz lan dedim birden; uyuyor olmaya yakın bir boşluk halinde -uyuyor da olabilirken o an pekala- demek ki uyanık uyku böyle bir şey, demek ki bu da hayatın böyle geçmesi gereken bir anı ya da anlar dizisi.

Bir süre öncesine kadar hep uykuda geçen zamanına acıyan biriydim. Ne zaman bu fikrimden vazgeçtiğimi tam bilmiyorum ama neden vazgeçtiğimi biliyorum. Artık, o zamanı çok daha fazla yapmak istediğimiz şeylere ayıracağımıza dair güvenim ve inancım yok. Kendimize ayıracak bir 53 dakikamız olsa bir çeşmeye doğru yavaş yavaş yürür müydük? Hiç sanmıyorum; bence arabamıza atlayıp çeşmeye gider, geri kalan zamanda telefonumuza @çeşme yazardık ordan, status update...

Çok keyifli bir kahve sohbeti sırasında bunu anlatamadım. Acaba ben anlatamadım mı, yoksa karşımdaki adam mı anlamadı, anlamak istemedi; veya savımın dayanağının en başta kendime güvenmeyişim oluşu ağırına mı gitti, bilmiyorum. Çok konuşmak gerek anne, çok.



Bunlar kafamda dönüp durur ve kuzen yan koltukta uyuklarken boş durmayıp blogumun yarattığı çokkullanıcılıblog hissiyatını haklı çıkarırcasına çalıştım. Sonra kuzen uyandı; uzun zamandır televizyonda yayımlanmadığı için çok özleyip aldığım Beetlejuice'u izlemeye karar verdik.

Sahi, ne oldu o filmler? Bir ara Beetlejuice bıktırırcasına yayınlanırdı, Yırtık Rahibe, Maverick, Problem Çocuk (bunu özlemesem de) da öyle. Geleceğe Dönüş'lerin star tv dublajlarına nasıl alıştıysak, tüm bu filmlerin repliklerini ezberden tekrarlardık her yayınlanışında -illa ki- izlerken...

Şimdi maça ası kimseye bir şey ifade etmiyor oysa ki.

***

Beetlejuice'u izlemeyeli çok olduysa, lütfen izleyin. Allahım o Michael Keaton'ı izlemek için, Batman olabilen bir adamın başka ne olabileceğini görmek için bile izleyin tekrar. Böyle güzel bir zamanda takın ama filmi, mesela saat sekiz buçukta tamam mı ve o bitince, kafanız da güzelken dayanamayıp Charlie and the Chocolate Factory izleyin; her sahnesine, her kafaya ayrı şaşırarak, daha önce nasıl olup da izlemediğinize şaşırın bir de, o kadar coşun ki dayanamayıp paylaşın bunu.

Ne demiş Yiğit Özgür, şu hayatta bir Akina Temizhava, bir Frensis Ford Hoppalahey, bir de Timbör Tın olmak isterdik. Tim Burton'la arkadaş olmak tamam ama öylesine karşılaşmayı gerçekten istemeyebilirdim; ne soracağımı bilemeden çak bi beşlik! yapar geçerdim herhalde... Ne sorulur, ne söylenir ki bu adama?

***

Üstüne bir de While You Were Sleeping çektim, evde tam uyku havasıydı, öğlene kadar uyudum. Kalktık, demli çayla kahvaltı ettik sonra geniş geniş, biraz daha havalara baktık... Aile saadeti için evden çıkmadan önce fark ettim ki, 24 saattir evdeyim. Uzun zamandır yapamadığım gibi.

Aslında adaya gitmek istiyordum bu haftasonu ama, çoğu okulumda geçen sakin ve mutlu bir gecenin ardından böyle evcilleşmek, çok daha güzel oldu sanki.

Dimi lan tilki? Sen anlarsın bu işlerden...

Koza

İlkokul çocuklarına alfabenin elyazısı ile öğretilmesinin bir nedeni var: O harfleri birbirine bağlamayı, örmeyi öğretiyorlar çocuklara. Olur ya, günün birinde içlerinden biri yazmayı tercih ederse, içine yerleşebileceği bir sığınak inşa edebilsin diye kendine...


Düşüncelerimden harf, harflerimden sözcük, sözcüklerimden cümle örüyorum. Giderek kalınlaşıyor; eskiden benim tenimken, benimle birken, kendi şeklini almaya başlıyor...

Kılıfım giderek kalınlaşacak, ben sonunda bembeyaz, dantel gibi bir koza elde edeceğim. Her dakika, her gün sıklaştıracağım onu, kat kat işlemeye devam edeceğim, görenler, okuyanlar ah ne güzel, kimbilir ne çıkacak içinden, diye merakla bekleyecekler. Sonra bir de bakacaklar ki içinde hiçbir şey yok o kozanın. Dışındaymış tüm marifeti. Sözcükleriyle duvarını örüp, görünmez olmuş tırtıl; sadece sözcüklerine değer verenler yüzünden kelebek olmadan kayıplara karışmış.

Onu ilmek ilmek ören ben, unutulup gitmişim.


(31 Temmuz 2010, Marmara Denizi)

Biz uyurken neler oldu?

Peter: I'm making a clean start with Lucy. She is - She is - She... What is she? She's...
Jack: I'd say that she gets under your skin as soon as you meet her. She drives you so nuts you don't know whether to hug her or, or just really armwrestle her. She would go all the way to Europe just to get a stamp in her passport. I don't know if that amounts to insanity, or just being really, really... likable.
Peter: No, that's not it.
Jack: ...
Peter: But she's gotta be really special. She's gotta be. And I can spend the rest of my life finding out why.
Jack: ...

(While You Were Sleeping'den)

Jack'in canımızın içi Bill Pullman olduğunu söylemeye gerek yok. Bana yine birkaç sahne geri aldırdı bakışlarıyla :)

Sandra Bullock bu filmde kaç yaşında ola ki? Daha doğrusu, kaç yaşında birini oynuyor olmalı? Kendisini günah keçisi seçmedim, yanlış anlaşılmasın. Kate Beckinsale Serendipity'de kaç yaşındaydı, veya Meg Ryan Sleepless in Seattle'da, ya da ne bileyim, Courtney Cox Friends'de? 30'larında mı, hepsi mi?

Yani, iç geçirerek izlediğimiz filmleri hepten çöpe atmak için önümüzde kaç yıl var, onu merak ediyorum.

Cebe sığacak kadar ufak olduğumuz zamanlarda büyük adamların büyük aşk hikayeleri gibi gelen filmlerdeki karakterlerle aynı yaşta olabileceğimi düşündüm bugün. 4-5 yaşındaki çocukları severken benim de o yaşta çocuğum olabileceğini fark etmek gibi aniden... Garip bi duyguydu.

Mesela, ya Sandra Bullock 25 yaşındaysa, izlediği filmlerin etkisiyle, ilan-ı aşk ettiği adamın gelip kapısını çalmasını içten içe istiyorsa ve o kapı hiç çalmazsa? Açılmayan kapı tokat gibi çarpmış olmaz mı yüzüne? Sandra Bullock ne zaman bunun bir film değil, gerçek hayat olduğuyla yüzleşip inancını tamamen kaybederdi, merak ettim.

Gerçekten... Kaç yılım var?

Real Estate Agent: The Last Keykeeper

Keymaker out, keykeeper in; Shyamalan'a da duyurulur.

Çok sevdiğimiz evimizden taşınmak zorunda kalmamız yüksek bir olasılık olduğundan, çok acele etmemekle beraber emlakçı gezmelerine başladık, ne yazık ki. Ev aramaktan ziyade emlakçı gezmek zorunda oluşumuz içindi bu "ne yazık ki". Zira, adını 'sahibinden' alan bir sitede görüp beğendiğimiz tüm evler dahi emlakçıya verilmiş oluyor.

Eminim emlakçılık bir aralar oldukça zor ve saygın bir meslekti. Emlakçı adamın gözü ve kulağı açık, çevresi geniş olurdu; tüm müşterilerine elindeki evleri birer yapboz parçasıymış gibi uydururdu; onlara ev gezdirir, komisyonunu kapar, gider çocuklarına mandalina alırdı.

Şu an bir problemle karşı karşıyayız. Evimizi kendimiz buluyoruz. En azından öyle bir seçeneğimiz var. Günü bilgisayar başında geçiren insanlar olarak fazladan bir sekme açıp, emlakçıya vereceğimiz zamanı birkaç tıkla birçok yerde birden ev arayarak; emlakçıya vereceğimiz parayı da eski evimizde yeşillenenlerin yerine yeni dolaplar almak için harcamak istiyoruz. Ama olmuyor! Neden? Çünkü onlarca ev arasından beğendiğimiz ev zaten emlakçıya verilmiş oluyor. Eve gidiyoruz, emlakçıyı arıyoruz, anahtarı getiriyor, evi görüyoruz, tutuyoruz, emlakçı parayı alıyor.

Size bir şey söyleyeyim mi, emlakçılık, real estate, ne yazarsa yazsın o necdet ozalit tabelalarda, günümüzde emlakçıların yaptığı tek iş "anahtar tutuculuk" aslında ve bundan sezonlarca dizi çıkmasa da, en az bir film çekilebilir. Hem de, "based on a true story".

Eksper Eksper, gel oğlum!

Tanıştırayım, küf.

Birtakım eksperler evimizi ziyaret edip duruyor bu aralar; şerefsiz piçler her seferinde bazı şeyleri yeni görüyormuş gibi şaşırma rolü yapmayı başarıyorlar. "Aaa, burayı görmüştük ama şu yoktu geçen geldiğimizde." Yok ya?! Neyse ki kuzen de en az benim kadar hazırcevap da, hiçbir şeyin altında kalmıyoruz: "Öyle mi, e o zaman rutubet düşündüğümüzden de hızlı ilerliyor demektir."

Yeri gelmişken, şerefsizlerin cirit attığı meslekleri sıralarken müteahhitlerle sigortacılar arasında her daim kalmışımdır. Müteahhitlerle işim olmadı şimdiye kadar ama, bir sigorta poliçesiyle karşılaştığımda bildiğin korkuyorum; ne kadar soru sorarsam sorayım hep bir şeyleri eksik bırakacaklarmış gibi geliyor - ve bırakıyorlar da! Neyi kapsam dışında bıraktıklarını hiçbir zaman bilemiyorsunuz, ve her poliçenin zayıf karnını aramak çok zor.

Neyse efendim, sonuç itibariyle pek sevdiğimiz evimizde malesef bir rutubet sorunuyla karşı karşıyayız. Evin rutubet kokması falan değil problem ki gidip iki tane nem emici alıp kurtulalım... Temmuz ayında hayvan gibi yağmur yağdı ve ev temelden su aldı. O zamandan beri bizim evde dağlar pencereye dik uzanıyor veya şöyle diyelim; yerde bir karış yüksekliğinde bir şişkinlik var. Salonumuzda anakonda besliyoruz ve buna fil yutmuş bir boğa yılanı diyemeyecek kadar büyüdük sanırım.

Ev sahibimiz kafa bir adam aslında; ve yakın zamanda iflas ettiği (daha doğrusu kendisine inanılmaz bir borç takılarak istifa edildiği) için halihazırda satmaya çalıştığı evin bu hale gelmesi onun da hiç işine gelmiyor. Ev sigortalı olduğu için de eksperler gelsin, neyin ne kadarını karşılayacaklarına baksınlar, ona göre cebinden para çıksın istiyor. Biz ise, evin düzeltileceğini (gerçek anlamda düzelmekten bahsediyorum tabi) ve izolasyon yapılacağını kabul etsek bile, bir inşaat alanında bir süre yaşamayı kabul edecek miyiz, bunun için ne kadar bekleyeceğiz yoksa hemen defolup gitmeli miyiz gibi sorulara cevap vermeye çalışırken bir yandan da ev bakıyoruz işte, ki bu da tamamen başka bir hikaye.

İyi bir ev bulmak çok zor; çok fazla kriterimiz olmasa da rutubetsiz olması, odalarından birinin çocuk odası olmaması, mümkünse kombili olması falan filan derken, buraya taşınmadan önce Beşiktaş'ta baktığımız leş evleri düşününce bu iş gözümüzde büyüyor. Bir de ev sahibi var tabi, o da önemli. Bununla ilgili de bir anımız var, bir keresinde biriyle tanıştık ve emin olun, Beşiktaş'ta baktığımız tüm o leş evlerden daha leş bir kadındı: Günay Yeter D..... (evet, adını unutamıyoruz; soyadını da yazmama gerek yok).

Şair Nigar sokağın Beşiktaş çarşıya yakın tarafında bir evdi gideceğimiz yer. Sahibinden.com'daki ilanda verilen telefonu çevirdik, bir kadın açtı telefonu "eveet?" diyerek.
_ Merhaba hanfendi, biz sahibinden.com'daki ilanınız için aramıştık, evi görmek istiyoruz mümkünse...
_ Emlakçı mısınız?
"Manyak mısınız?" derdik ütopik bir evrende olsak, insanın soracağı ilk şey bu mu olur lan?
_ Hayır hanfendi, müsaitseniz bugün görebilir miyiz evi?
_ Buyrun gelin, temizlik yapıyorum zaten.

Kadın bize telefondaki kadar ters davranırsa eyh be deyip çıkacağımıza karar vererek, kalktık evi görmeye gittik. Kapıyı çaldık, kafasına yemeni bağlamış kısa boylu tıknaz bir kadın açtı kapıyı, ağzının kenarındaki sigarası dudağına yapışmışçasına konuşurken bile orada duran asık suratlı bir tip. "Eveet?" dedi telefondaki ses tonuyla; "Günay Yeter hanım, değil mi?" dedik, sigarasını titreterek evet dedi, "hiç Günay Yeter gibi görünmüyorum, dimi?" Kuzen "bilmiyoruz, hiç Günay Yeter görmedik" diye cevap verdi, kadın sanırım duymadı. Buyurup girmemizi buyurdu ama temizlik yaptığı için galoşlarımızı giydirmeyi ihmal etmeden... İçeri girdik, salonda başka biri daha vardı temizlik yapan; fena bir eve benzemiyordu, dolaplar molaplar, parkeler diye konuşurken GYD "pardon, siz kimsiniz?" dedi. İsimlerimizi söyleyip kuzeniz, dedik. "Siz kendiniz için mi bakıyorsunuz eve?" diye sordu panikle; "aaa ben bu evi aileye vericem!"

Haydaa, dedik, emlakçı olup olmadığımızı sorana kadar bunu sorsaydınız ya telefonda? Bakın biz öğrenci değiliz, o bakımdan endişeniz olmasın, ikimiz de çalışıyoruz... Yok, kadın tutturdu bir kere, bundan sonrasına bakmamıza gerek yokmuş, evi verse de yarın öbür gün kaçıp gitsek, bizi nerden bulacakmış... Bu kadından kaçılacağına ihtimal veriyorum tabi; "Anne babaları yakalayabiliyor musunuz?" diye sorduk ister istemez. Sonra, evi aileye verme ısrarından vazgeçip ille anne-babalarımızla kontrat yapmakta ısrar etti. Biz yetişkiniz yahu, dedik; anne-babalarımızı mı çağıracağız her iş için buraya?

Tamam hayatım, ben size bu evi vermiyorum şekerim, demeye başladı kadın sonra; en sevmediğim şeylerden biri gereğinden yılışık insandır. Normalde şu kadına bir tokat atıp rahatlayabilecekken, sinirim kadının kafasını duvara sürtme raddesine geldi; hadi gidiyoruz dedim kuzene. Daha giderken laflar hazırlamıştık kadına ne olur ne olmaz diye, benim sinirden söyleyemediğimi kuzen söyledi: "Sizin gibi evsahibini, Allah düşmanımın başına vermesin!"

Demem o ki, ev sahibi de ev kadar önemli. Ev kadar... Peki biz iyi bir ev sahibini ve iyi bir evi hak etmiyor muyuz? Askı'nın isyan edişi gibi, ne yapmamız gerek acaba şöyle rahat kafayla bir evde olabildiğince, yıllarca oturmak için, yerleşmek, o eve göre eşya almak, bir sürü çivi çakmak için; zamanında fatura, kira ödemek veya arada bir lavabo açmak hariç bir sorumluluğumuz olmaması için ne yapmamız gerek? Daha çok çalışmamız mı; böyle, evde oturacak zaman bulamayacak kadar çok çalışmamız mı? Ev duasına çıkmamız mı?

Tamam öyleyse, allaam sen önce Askı'ya, sonra da bize dışarıdan daha nemli olmayan güzel birer ev buldur yareppim amin.
Vec'e de kendine göre bir kutucuk ev bu arada lütfen, teşekkürler :)
(21 Ağustos 2010, hala Akaretler)

en iyi / ne iyi

Dün Sinem'le buluştuk. Bir dönem çok samimi olduğu (hatta itiraf etmeliyim, beni kıskandıracak kadar samimi olduğu) ve gününün neredeyse tamamını beraber geçirdiği, beraber derse girdiği, ödev yaptığı, gecelediği, yüksek lisansa başladığı bir arkadaşıyla nasıl da kopma noktasına geldiğinden bahsetti. Uzun zamandır bu durum devam ediyordu, biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim veya bu kadar konuşmamıştık belki.

Ona ilk defa sordum: "Peki ona hiç, bir gün beni kaybedeceksin dedin mi?"

"Hayır, ama belki de yapmalıydım" dedi.

Belki yapmalıydı. O ilişki bunu hak ediyordu; bunu hak eden ilişkileri kurtarmak için bazen her şeyi dökmek gerekir.

Bir şeyi konuşmadan halledebilen biri olmadım hiç, yazmak da beni kesmiyor yanıtını almadığım için; kendi kendimi öfkelendirip, dindirip, tekrar alevlendiriyorum. Çok romantik de olsa, anka kuşu bile sıkılır aynı ritüelden.

Konuşmadığımda yazarım ya ben ekseri... Şu an yazacak hiçbir şeyim yok. Mutlu muyum? Hayır, benim için bir şey değişmedi, hala üzgünüm, canım çok acıyor. Ama hafifledim. Yapabileceğim her şeyi yapmış olmanın iç huzurunu hissediyorum.

Tek bir şey kaldı kafamı kurcalayan: Ben de mutlak güven duygusuyla başımı her omuza dayamam; ama bir olmazsa olmazımı herhangi bir omuz için harcamayacağımı da biliyorum. Bunu daha önce yapmayı reddettim, o yüzden eminim kendimden. Yalnız... Tamam, uzatmıyorum. Cevabım bu. Bazı şeyler hiç ama hiç değişmez bende; olmazsa olmazım aynı yerde durmaya devam ettiği sürece, dünyayı durdururum gerekirse.

Ben buraya güzel şeyler yazmak istiyorum artık ya... Tüm şarkıları aynı mutlulukla, hatta bazılarını daha bir sesini açarak dinlemek istiyorum; onca sevdiğim şarkılar için uff bunu dinleyemem şimdi cümlesini lugatımdan çıkarmak istiyorum.

İnanayım, güveneyim; en iyi olsun, ne iyi olsun istiyorum.

Yastık izi değil, okul izi...

kedilerden sen anlarsın / konuş onlarla

Pazar günü havanın olanca sıcaklığıyla ve içimdeki can sıkıntısıyla evde bir süre boşladım, sonra annemi ve kardeşimi aldım akşamüstü, okula gittik. Annem bayılır bizim okula (annem ve gören herkes, evet). Bizim okul tenhayken daha bir dünya güzeli oluyor.

Oturduk manzarada bir süre, annem benim aşağı düşeceğimden korktu bir miktar. Oysa ki ben o çitleri Kaan'la birlikte zorlamadıysam, şimdi de düşmeyeceğime güvenim tam. Zaten banklar doluydu, oturacak yer de yoktu başka...

Sonra benim çok uykum geldi; şöyle dolaşa dolaşa meydana çıktık ("meydana çıkmak" da ilginçmiş; manzaradan meydana çıkan birinin önce başı, sonra gövdesi meydana çıkar, diyebilir miyiz?), ben dayanamıyorum yatıyorum ahanda buraya dedim. Anneme bir bank bulup eline Küçük Kara Balık'ı verdik, kardeşle uzandık çimlere, ben yüzükoyun, o sırtüstü. Ben sırtüstü uyuyamam ki!

Üstümde karıncalar gezdi, hissettim. Giysilerimin içine girerler mi diye, çok fena çim izi olacak her yerim diye, elbisem leke olur mu diye hiç düşünmedim. Bir kitap okuma süresi boyunca, sadece gördüğüm beyazlığın ne olduğunu düşündüm, birisi teee ağacın tepesine dilek çaputu mu tutturmuştu, yoksa o bir uçurtma mıydı?

Düşünmeden uyukladım sonra. Bebek gibi uyumadığıma eminim, hatta o anki komşum kedi gibi uyumadığıma da eminim ama o kadar saatlerce-uyumuşçasına kalktım ki!

Gödekoğlu bana "ENSO milliyetçisi" derdi eskiden. İnkar edemem, bazı şeylere ve bazı kişilere çok fazla bağlanıyorum. Söylediği doğrudur, ya da o dönem için doğruydu ama, eksik. Boğaziçi milliyetçisiyimdir ben, şimdilerde ENSO sempatizanı olabilirim. Mesela Boğaziçi'nin çimleri varken Bilgi'ye filan gitmeye özenen Boğaziçililere hep şaşırmışımdır. Okulu hiç özlemeyen (ama böyle güneyde karnaval olan piyasa zamanlarını değil sadece, üç-beş kişinin dolandığı çok tenha zamanlarını da), alternatif çimlerde bir yatalım demeyen, orada burada fotoğraf çeksin / çektirsin istemeyen, Taşoda'ya gitmeyen hatta güney yurdun altından gelen müzikten her daim rahatsız olan adam bana garip gelir.

Tanuj 1. Erkek'te kalırken her sabah -ama her sabah- kalkıp pencereyi açıp, önünde birkaç dakika geçirdiğini anlatmıştı, hiç unutmam. Benim için Boğaziçi, Tanuj'un bunu anlatırken yüzünde beliren mest olma ifadesidir.

(15 Ağustos 2010, Boğaziçi)

Bahar gelsin, mümkünse son- olsun.

Herkes doğduğu mevsimi en çok sever gibi gerzekçe bi genelleme var. Şahsen ilkbaharın baharında doğmuş biri olarak kış sonrası içim ısınır, o kadar.

Her mevsimin de sevdiğim yanları vardır ama yaz çok sıcak (hele bu yıl yazseverleri tiksindirecek kadar sıcak - ve daha da sıcak olacak), kış ya oldukça sıcak ya da adam gibi kar yağdırmayan cinsten olduğundan buralarda; sonbaharı severim ben. "Mevsimlik" adı verilen, tam bir tanımı olmayan kıyafeti severim. Sabah evden çıkarken acaba üstümüze bir şey alsak mı almasak mı, eteğin altına çorap giysem mi giymesem mi gerginliğini; terlemeden şapka takabilmeyi, sweatshirt'ün kapüşonunu kafaya geçirip yürümeyi, havanın yürümek için dışarı çıkabilecek kadar serin olmasını, girdiğim denizin buz gibi olmasını, kot ve spor ayakkabı giymeyi, yağmurda şemsiyesiz kalmayı severim.

Özledim lan, serinliği özledim. Bir vantilatör veya klima serinliğini değil, hava serinliğini...

Sabaha karşı ürpererek uyanıp üstümü örtmeyi özledim.

Lütfen sonbahar gelsin artık!

Olamadığım

bir kadın...
*
*
*
bazen hiç konuşmamak daha iyi ya galiba
arayışı yaftala, aradan çekil bellatrix

Corvus

(11 Temmuz 2010, Bozcaada)

In Vino Veritas*

Bir Çeşme toplantısını izinle Bozcaada'ya bağlayışımızın gecikmiş yazısını tamamlamak istiyorum artık. Çok gecikti, çünkü her düşündüğümde aklıma bir şeyler daha geldi, biraz daha uzatmak istedim, sonra okuduğumda anları kendime hatırlatabilecek bir şeyler yazacak kadar yeterli hissetmedim kendimi...

Sonunda, işte geldim burdayım!

**

Pek kıymetli izin günlerimizi olabildiğince verimli kullanmak adına, bir toplantı sonrasını haftasonuna bağladık ve Bozcaada'ya gitmeye karar verdik. Çeşme'deki iş tayfası kalabalığını -ki o kadar insanı bu kadar idare edebilmek de oldukça başarılıydı, herkes mutlu ayrıldı- ardımızda bırakıp "niş grup" olarak yola çıktık. İçimizden daha önce Bozcaada'ya giden bir kişi olduğu için onun pansiyon tercihine güvenerek ve herhalde biraz da kendimiz aramaya üşendiğimizden olacak; Rengigül Pansiyon'da yer ayırttık. Bu pansiyonu nasıl tanımlayabilirim bilemiyorum, Çeşme'de kaldığımız yerden sonra buraya pansiyon demeye de dilim varmıyor ama adı bu, yapacak bir şey yok. Retro mu desem, rüstik mi; her yerden bir şey fışkırıyordu, her şeyin fotoğrafını çekmek, her köşede kıvrılmak istedim, ferforje demirlerle ve sarmaşıklarla çevrili balkonda uyuyabilir miyim diye düşündüm (ve acaba orası kocaman yatak başlığımı veya arkadaşların yatağındaki cibinliği bırakmama yeter miydi, diye merak ettim), Viyana'ya düşmüş Japon turist gibi alsam elime makineyi, hiç bırakmayacaktım muhtemelen. Neyse ki zamanım böyle harcanmayacak kadar değerliydi ve 150 kadar fotoğrafla yetindim. Kayhan'ın makinesiyle çektiklerim de bonus olsun.

İlla lorlu reçelli kahvaltımızı edelim, sakız türevleri alışverişlerimizi yapalım, bir de ben Alaçatı Trio'mu alabileyim diye Alaçatı'ya gitmeyi de ihmal etmediğimiz için, Çeşme'den vakitlice çıkamadık ve şahane bir kazayı kılpayı atlattığımız feribota yetişme seferimizden eli boş döndük. Son feribotu beklerken akşam 9 olmuştu, arkadaşlar tüm gün araba kullanmıştı, hava çok sıcaktı ve Geyikli'de yediğimiz Çanakkale usulü salçalı tostlarımız da güzelce midemize oturmuştu; feribottan inerken en ayık iki kişi olan Kayhan önde, ben arkada tın tın ilerledik nerede olduğunu çıkaramadığımız pansiyona doğru. İlk girdiğimiz sokakta Kayhan durup, bir lokantanın sokağa atılmış masalarında yemek yiyen iki kişiye adres sormak istedi. Onların muhtemelen turist olduklarını düşünüp nerden bilecekler ki dedim pansiyonun yerini, eğer kendileri orada kalmıyorlarsa?

Kendileri kalmıyorlardı ama biliyorlardı; birkaç dakika sonra, yanından geçerken "Aa, Defne?" diye seslendiğim kızdan eşi Costa ile beraber orada yaşadıklarını ve bir otelle iki meyhane işlettikleri öğrenecektim. Geri alıyorum biraz... Şansa bakın ki, ilkokulda anneler bazında da çok görüştüğümüz bir arkadaşımın ablasıydı lokantanın önünde oturan, onu yıllardır görmemiştim. Arabayı pansiyonun önüne çekip eşyaları alelacele indirdikten sonra geri gittim yanlarına, muhabbet ettik biraz. Ben onu mimarlık okurken bırakmıştım, yüksek mimar olmasına çok az kalmış, evlenmiş ve otel işletmek üzere Bozcaada'ya yerleşmişti, yok Burgazada'ya pek gitmiyordu ama arada bir İstanbul'a annesine uğruyordu, şu hemen ilerdeki sokakta çok tatlı bir meyhaneleri vardı tavsiye ederlerdi, ayrıca yemek yedikleri yer de içeride ocağın başında, kafasında fötr şapkası ile elindeki tavayı havada sallayarak yemek yapan adamın yeriydi ve ilginç bir menüye sahipti, orada da oturmalıydık, sonracıma yeldeğirmenlerine gitmeliydik, ah Bozcaada çok güzeldi, oraya gitmekle ne iyi yapmıştık...

O bunları anlatırken ben de insanın çok sevdiği işini gücünü bırakıp, eğitimine devam etmemeye karar verip ve evlenip, hayatını Bozcaada'da sürdürmesinin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Bu nasıl bir karardı, böyle kararlar kolay verilir miydi, insan "ben burada sıkılırım" demez miydi ya da sıkılacağına dair bir şüphe aklından geçmez miydi; böyle bir hayat olur muydu, bu iş karın doyurur muydu?

Kafam karıştı biraz. Değişik bir kafa bu evlenme kafası; dedim ya son zamanlarda "işte bu!"yu bulan veya bu söylemde bulunan insanlar arttı çevremde diye. Aşk insana neler yaptırıyor diyebilir miyiz şimdi, evlenmeden önceki hayatından çok farklı bir hayat yaşayan Defne için?

Tenkit etmiyorum, asla. Tenkit etmek beğenmemek demek, belki de yemeyip yanında yatacağım bir fikrin varlığını dahi kışkışlayacak kadar kibirli veya böyle bir duygunun olmadığını iddia edecek kadar ukala olamam. Benimki bir çeşit agnostiklik olabilir, ama ilişkisel: Tartışmaya gerek yok, bilemeyiz, bekleyip karşımıza ne çıkacağını göreceğiz.

Pansiyona döndüğümde arkadaşların eşya yerleştirme bakımından pek ilerleme kaydedemediğini gördüm. Ağızları açık şekilde antreye ve salona bakıyorlardı hala. Her adımımızla gacırdayan merdivenden bize ayrılan kata çıktık; 3 oda, bir banyo ve bir de okuma odacığından oluşan minik bir evimiz vardı önümüzdeki 3 gece için! Nereye dokunsak, nerede otursak bilemedik ve sızana kadar sohbet etmek üzere giydik pijamalarımızı... Uyumamız çok uzun sürmedi, ben kendimi yatağıma taşıdığım anı çok net hatırlamıyorum.

Günde altı saat uyumaya alışmış bedenim, yerimi hiç yadırgamamama rağmen altıda uyandı. Böyle zamanlarda, fırsattanistifadekalkıpbisahileineyimci biri olmadığımdan, öbür tarafıma dönerek uyumaya devam ettim. Sabah bir gitar sesi beni uyandırdı, saat 9 filandı sanırım, bu sefer uyumak istemeyerek müziği dinledim. Sonra kalktım, bizimkiler de hafiften kıpırdanmaya başlamıştı ve Tuğçe çok açtı, ben de her şartta 15 dakika içinde acıkacağımdan, kahvaltıya indik. İşte bunu anlatamayacağım, o yüzden gördüğümüz sofranın şöyle bir şey olduğunu göstermekle yetiniyorum; ilk fotoğraftaki masaya, ikinci fotoğraftaki her şeyi yerleştirin:



Bir de reçel masası vardı ayrıca, arılar üşüşmesin diye üstü kapatılan bir masa. Tüm reçeller pansiyonda yapılmıştı ama bizim çilek-vişne-ayva pastörize reçel anlayışımızın çok dışında çeşitler vardı. Mandalina reçeli örneğin, tüm mandalinalarla yapılan veya karpuz kabuğu reçeli; ya da çok az çiçek toplanabildiği için küçük miktarlarda yapılabilen kır çiçeği reçeli.


Sucuk yok, paçanga yok, lavaş yok; Kale kusura bakmasın onun yeri ayrı ama hiç kalkmak istemediğim bir kahvaltı masasında oturdum üç sabah, yaya yaya, 4. çayımı içme lüksünü alabildiğine uzatarak.

İnsan mutluyken mutsuzluğu hatırlar ya (kötümser olduğundan mı, tedbirli olduğundan mı yoksa şükredip daha da mutlu hissetmek için mi kendini?); işte öyle bir arkadaşımı ürkütür gibi ürkmeye başladım ben de; orayı unutmaktan çok, dönünce hayatıma alışamayıp sakil durmaktan, daha nalet olmaktan ürktüm. Bu düşünceleri biraz öteledim sonra.

Bozcaada bizim için sürekli güneş açtırmadı, ilk gün bayağı kapalıydı hatta. Deniz buz gibiydi, tam sevdiğim gibi, insanı titretip kendine getirir cinsten. Hal böyle olunca havanın serin olması işi kolaylaştırmıyordu tabi. Kolay üşüyen arkadaşların havluya sarınıp oturduğunu görünce çok uzatmadık kum işini. Sakin sakin döndük, sahildeki çıfıt çarşısını gezdik, tabi ki takı makı aldık, son bir haftada harcadığım paraya bakıp bu sefer hediye almamaya karar vermiştim ama görür görmez kafayı taktığım bisikletler için pazarlık halinde buldum kendimi, kafamda hikayeler dönmeye başladı. Bir de kırmızısı olsaydı, tam olacaktı!

Sahilde en deniz kıyısı bir yer bulup oturduk, iki tane şarap açtırdık güzelinden, rakı-meze sofrasını şarapla yaptık biz de. Sarhoş olmadım, dedim ya sarhoş olamıyorum ama yine de birilerinin çizgi üstünde yürümek için kalkması, hem de kendiliğinden kalkacak kadar çakırkeyif olması eğlenceliydi. Ben de bildiğim başka bir taktiği öğrettim onlara ama hiçbiri parmaklarını hızla burunlarına değdirip uzaklaştıramadılar üstüste birkaç kez (Tuba'nın bunu normalde de yapamadığı ortaya çıkınca bizim sınavın güvenilirliği suya düştü gerçi).

Cumartesi günü aramıza katılan birkaç arkadaş daha oldu ve asıl sözü geçen aktiviteleri onlara sakladığımız için sabah daha heyecanlı kalktık, beraber bizim pansiyonda kahvaltı ettik, uzun uzun kahve-fal muhabbeti yaptık. Bu arada pansiyonumuzun sahibesi Özcan Hanım'ın da gayet iyi fal baktığını öğrenip onu da aramıza kattık; Kayhan onun falına baktı, o da bizimkilere.

Benim falım tekne kazıntısı oldu ama uzun zamandır bu kadar güzel şeyler duyduğumu hatırlamıyorum, fal bakan birinden değil sadece, kimseden. Çok geziyorsun sen dedi Özcan Hanım, işin gereği geziyorsun ama seviyorsun aynı yerde uzun süre durmamayı, sana iyi geliyor. Çok küçük şeyleri dert edinmişsin, hep ediyorsun; aslında hiç gerek yok, hayat bu kadar düşünmek için çok kısa. Hep neden diye sorguluyorsun ama sabretmen gerekiyor; biraz sabırlı ol, her şey çok güzel olacak. İki kişi var, sen ve bir başkası daha; işte bunun için sabırlı olman gerek. Henüz tanışmamışsınız, uzaktasınız birbirinizden ama aynı şeyleri düşünüp hissediyorsunuz. Nasıl desem... Aynı boşluğa bakıyorsunuz. Bir sürü kelimeler görüyorum, işlenmiş böyle hattat gibi kelimelerde dolu bir dönemdesin; sonra bu kişiyle tanışacaksın ve bu çok güzel bir şey olacak.

Gittim yıkadım fincanımı ve hayat devam etti.

Daha güneşli bir günde biraz daha deniz ve salıncak sefası, karpuz-peynir-börülce ile akşamı getirdikten sonra alelacele dışarı attık kendimizi, adanın öbür ucuna şu çok meşhur günbatımını görmeye gidecektik. Adanın öbür ucunda, yeldeğirmenlerinin olduğu yere otobüslerle getirilen insanlar kümelenmiş, tripodlar kurulmuş, adeta bir güneş tutulması beklercesine heyecan başlamıştı. Her şey iyi güzeldi de, guruba karşı bu son yamaçlarda görülecek pek de bir şey yoktu. Bozcaada'daki günbatımının bu kadar abartılmasının iki nedeni olabilir: Birincisi, hem günbatımı hem de yeldeğirmeninin karşımıza sıklıkla aynı karede çıkmaması; ikincisi, insanların ufukta batan bir güneşi hayatlarında görmemiş olmaları. Ha, bir de kafaların güzel olması olabilir tabi.

Yamacın iyice kenarında, ha düştük ha düşeceğiz bir alanda kendimize ve şaraplarımıza yer bulmaya çalışırken müziğimiz yok diye vahlandım kendi kendime. Tam o sırada Beirut duydum bir yerden, sanırım Elephant Gun idi çalan şarkı. O anki coşkumu tarif etmeme imkan yok. Okunu atmış Süper Gazi gibi müziğe doğru seyirttim, bizimkilere dedim ki "vatanımız burası, Beirut çalıyor burada!" İki genç şaraplarını portatif hoparlörlerine dayamış oturuyorlardı, seçtikleri müziğin beğenilmesine sevinerek selamımı aldılar... Orada uzunca bir süre oturduk, güneş batana ve bir tek bizim araba kalana kadar. Tripodlu tayfa ise filmin sonundaki yazıları okumadan kaçan seyirci gibi kaçmıştı güneş gözden kaybolur kaybolmaz.

Az gelir diyorduk ama şarabımız fazla bile geldi, fazlasını beirutçulara teklif ettik ama almadılar, eh ziyan etmek olmaz, nimet sonuçta...

Güneşi batırdıktan sonra merkeze dönüp, sıra sıra meyhanelerden birine oturduk ama kimse bize gel, gel! diye bağırmadan, elinde menülerle önümüze atlamadan, buyrun, terasımız var demeden...

Günbatımında şarap ve Beirut, ardından yemekte rakı ve İncesaz... Sanıyorum uzunca bir süre böyle yaşayabilirdim. Güzel güzel Candan Erçetin'e geçtik biz bir büyüğün sonuna yaklaşırken, aman doktor albümü çalıyordu, ben Kalenin Bedenleri'ni beklerken şarkı gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar'a döndü. Aaaah, söylemiş miydim, sevmiyorum ben bu kadını!!!

O kadar yazmak, içmek, dinlenmek, sevmek gerekti ki Bozcaada'da; benim o kadar zamanım olamadı bile. İşle güçle de uğraşmak zorunda kaldım, yine de şikayet edemeyeceğim ama ne zaman aklıma yapılması 'gereken' bir şey gelse, gözümün önünde bir kafenin tabelası canlanıyor hala: "Aklınıza yapılacak bir iş mi geldi? Burada 5 dakika oturun, geçer."

Pansiyondan ayrılırken arkamızdan su döktüler ve yine düştük yollara, İstanbul'a doğru son hız, ayçiçeği tarlalarının arasından, aldığımız lavantalar arabanın içinde savrulurken...


_ Lavanta kolontası dedemi hatırlatır bana hep...
_ Bana da büyükdayımı.
_ Bi kolonya vardı ya çok ünlü, neydi? Hah, Redbul kolonyası!

Çok güldük. Yine.

Hiçbir pansiyonun ziyaretçi defterinde, verdiği ilham için teşekkür eden bir yazı var mıdır?
Sanmam. Sanırım bu bir ilkti.

(09-11 Temmuz 2010, Bozcaada)


* "In wine (there is the) truth."
** (Yaklaşık olarak) "If you want to grow fine and beautiful, have good wine and a lot of rest."
DoDo'ya teşekkürler -o anladı:)-

Çok ÇGHB!

Çok Güzel Hareketler Bunlar'ı öyle özellikle biletini alıp izleyecek kadar sevmesem de, bazen beni gerçekten şaşırtan akıl dolu skeçler yazılıyor. Bugün arabada müzik dinlerken annemle konuştuğumuz bir tane vardı örneğin, akşam eve gelince karşıma çıkması bayağı güzel bir tesadüf oldu:


Oğuzhan Koç ve İbrahim Büyükak - Ya Evde Yoksan
Yükleyen emosch86. - En harika videolar burada

Gelişi sezilemeyen esprinin daha komik oluşu...

Bir tane daha var ki yine bu akşam izledim; başıyla sonuyla, konuların ve kişilerin birbirine bağlanışıyla takdirimi kazandı. Biraz uzun ama, buyrun:


BKM Mutfak - Çok Güzel Hareketler Bunlar -Testere :))
Yükleyen ulasyasar. - sitcom, skeç, komedi, eğlence, komedi videoları, komik videolar, komik

Küçük Kara Balık

Şu İkinci Dünya Savaşı ile ilgili Yahudi gözünden kaç tane film çekilmişse, Türkiye'de de 1980 askeri müdahalesi ile ilgili o kadar film, dizi vb çekilmiştir sanıyorum. Çemberimde Gül Oya diye bir dizi vardı bir aralar, bu "dönem dizileri"nin ilki diyebiliriz sanırım. Annem çok severdi, ben de bakardım evde oldukça. Özge Özberk idealist bir öğretmeni oynuyordu, babası dönemin milletvekili, kocası da dönemin aktivistiydi. İşte her kızın babasına benzer erkek bulmayacağına veya komşunun tavuğunun komşuya daha çekici göründüğüne örnekti falan filan...

Peki ben bunları neden anlatıyorum?

Kardelen Özge, sınıfta öğrencilere Küçük Kara Balık diye bir kitap okutuyordu; İran şahlık rejiminin muhalif yazarı Samed Behrengi'nin çocuk kitabı. Çocuk kitabı dediysem, Küçük Prens misali aslında büyüklerin okuması gereken, büyüklerin okursa anlayacağı çocuk kitabı.

Sonra o yazar yasaklı olduğu için kitaplar toplatılıp yakılıyordu okulun bahçesinde. Güzel ve çok üzücü bir sahneydi, bizim dizilerde sık rastlanmayan cinsten.

İşte tüm Mephisto'da film müzikleri karıştırırken bu kitabı gördüm kasada ve bu sahneyi hatırladım, yine yasaklanmadan -nolur nolmaz- alıp okuyayım dedim. Bugün okudum bir çırpıda, ben de kendi okulumun bahçesinde. Derim ki siz de okuyun, ne de olsa hepimiz severiz "sonunda boğulmak olsa da / benim o sularda yüzmem gerek" kafalarını, hiç icraate dökmesek bile.

(15 Ağustos 2010, Boğaziçi)

Küçük Kara Balık, Versus Yayınları

JUJU

Söylemesi ayıp, dünyaya açılıyorum -hiç açmadığım kapılarla, demiş Mazhar usta, New York Sokakları'nda. Tımtım tıtıımm...-

Evrensel küme olmuşum da haberim yok! :)

Seni çok özledim Vec, her gün konuşuyoruz ama yine de özledim!

Evet!

Geçtiğimiz haftasonu Bursa'ya gittik. Uzun zaman önce, Bursa ziyaretlerimden birinde Ahmet'imin "ben şöyle bir şey düşünüyorum" diye bana uzun uzun anlattığı evlenme teklifi merasimine şahit olmaktı amacımız. Biz, yani erkek tarafının üniversite tayfası, liseden arkadaşları, kız tarafının arkadaşları, kardeşi; hepimiz esas kızın doğum günü partisi sandığı bir akşam bir araya geldik. Esas kızımızın adı Çiğdem; onu söyleyeyim de her seferinde zahmet etmeyeyim, dimi.

Ahmet'in evinde toplaştık, sonra Ahmet Çiğdem'i aldı geldi. Geçtiğimiz yıl da "evde bir şey unuttum" diyen Ahmet ona aynı bahçede kemanlı, yemekli bir organizasyon yaptığından, Çiğdem bir kutlama bekliyordu ama bizi hiç beklemiyordu. Yemek yedik hep beraber, pastalar kesildi, hediyeler verildi (bizim yol üstünde durup aldığımız hediye ile beraber) falan filan derken bizim akşamın başından beri Ahmet'e bakıp bakıp sırıtma sebebimiz, 'işte o an' geldi çattı.

Bahçeye yarım daire şeklinde yerleştirilmiş sandalyelere oturduk, karşımızda bir perde ile ve bir video başladı: Ahmet'in Çiğdem'e geçtiğimiz yıl düzenlediği sürprizin videosu, işte bahçeye giriyorlar, Ahmet Çiğdem'in sandalyesini tutuyor, oturuyorlar, müzik çalıyor, güneşli bir gün, her şey çok güzel... Birden, bu sahneyi kenara iterek Ahmet giriyor videoya, bembeyaz bir stüdyoda, üstünde o gece giydiği gömlek, pantolon ve "merhaba!" diyor bize. Ahmet, önümde oturduğu yerden perdeye doğru "sen de nerden çıktın?" diyor (replikler ezberlenmiş), ve bir muhabbet başlıyor aralarında, "bırak da videoyu izleyelim" "hayır, ben bir hikaye anlatacağım" "peki anlat bakalım..."

Ahmet ve Çiğdem'in tanışma öyküsü karşımızda. Ortaokuldan bu yana tanışan, arada yolları ayrılan iki kişi, fotoğrafları, aradan geçen zaman, büyüyüşleri ve tekrar bir araya gelişleri geçiyor gözümüzün önünden, bu arada videodaki Ahmet sürekli konuşuyor, "tekrar" diyor, "hiç ayrılmamış gibi" diyor... Tekrar arkadaş olduktan sonra açılamamış kıza, bir gün bir yerde otururken sıkıntılı sıkıntılı, gidip garsondan ufak bir kağıt istemiş, üstüne şöyle yazmış:

"Bazı şeyleri riske atıyorum belki ama ben seni artık eskisi gibi arkadaşım olarak GÖREMİYORUM!"

Gidip Çiğdem'in eline tutuşturmuş kağıdı, beklediği tepkiyi aldığı söylenemez çünkü Çiğdem notu okuyup "Ee?" demiş (videonun burasında Çiğdem araya girip "ee, bu muydu yani bu kadar darlandığın şey?" demeye çalıştığını söylüyor) O günden sonra da bu not Çiğdem'in cüzdanından çıkmamış, ta ki bu video hazırlanana kadar.

Fonda hala kağıdın görüntüsü varken gerçek Ahmet bizden bir kalem istiyor, veriyoruz boştaki elimizle çünkü diğer elimizde patlatılmaya hazır konfetiler var; Ahmet kalemle kağıda bir şeyler çiziktiriyor, o sırada videodaki görüntü de değişiyor, aynı not ama bir farkla: "... ben seni artık Çiğdem.Kır olarak göremiyorum"

Ahmet elindeki notu Çiğdem'e veriyor, Çiğdem nota bakıyor, Ahmet'e bakıyor; bir şey anlamaya çalışırken soru geliyor: Benimle evlenir misin?

Evet, evet!, konfetiler patlıyor, Ahmet tutulup havuza atılıyor, bir sürü kahkaha, kocaman bir mutluluk balonu içinde herkes; telefonlar ediliyor, anne, baba evden çıkıyor tebrik için, kahveler içiliyor, azıcık hamak sefası ve biz yola dökülüyoruz.

İlk öğrenen bendim bu teklifin hikayesini, ilk yazan da ben olayım. Başbaşa evlilik teklifi mi tercih ederdik, yoksa böylesini mi, bu muhabbet de başka yazıya kalsın.

Bu arada, kayıtlara geçsin: Seneye düğünümüz var!

(07 Ağustos 2010, Bursa)

Haftanın Sonu

Cuma günü işteyken dürttüm bizimkileri, evde kesin yalnız olacaktım ve evde yalnız olduğum cumaları sızıp kalıyorum haftanın yorgunluğuyla, cuma günü konseptine yazık oluyor. Neden haftanın ortasında bir gün sızmayıp 3'e, 4'e kadar oturduğumun açıklaması yok. Bünyenin kendini zorlaması, diyelim.

İşten geç çıktım, ne güzel düzelttim etrafı, masamdan bir sürü şeyi attım filan; mesai saatinde yapmaya fırsat bulamadığım şeyler yaptım müziği de sonuna kadar açıp. Eve geldim, sonra bizimkiler geldi, çıktık. Aslıko aradı, gelsene dedi, Çeşme'ye hem de, sanki sokağın köşesi! Olurunu olmazını tartışırken İzmirli tayfa gaza geldi, gider miyiz, gideriz aslında falan filan... Kısmet diyelim şimdilik :)

Taksim'e geldik. "Nereye gidelim?" "Balkon'a gidelim." Gittik. "Aa bizim liseden arkadaşlar var burda, bi dakika dedi Yalçın, bi baktım Erdem, Mert, arkasından Erinç, Burak, Moris: Portakal Balkon'da! ama Adil eklentisiyle.

Böyle tesadüfler çok eğlendiriyor beni çünkü genelde karşılaşmak istemediğim adamlarla daha sık karşılaşırım, niyeyse. Dün eski bir erkek arkadaşımla karşılaşmanın kıyısından dönmüşüm örneğin, biz başka bir yerden biraz geç çıkmasaydık... Neyse uzun hikaye şimdi o. Oturduk muhabbet ettik, sanıyorum Google İrlanda'daki dokuzuncu! Türk olan Moris'i de böylece görmüş oldum, sonra onların pili bitti, kalktılar. Biz de tabi ki ıslak hamburgerimizi yedikten sonra döndük, ben uykusuzluktan sürünerek yattım yatağa. Tavsiye ederim, deneyin arada bir. Hamburgeri değil, sürünmeyi.

Ah, bu arada Bozcaada'ya gitmeye karar verdik Ağustos sonu. O kadar kalabalık olacakmış gibi geliyor ki bana! Tek tesellim ramazan oluşu; sadece ramazanda içmeyenlerin işi olmaz Bozcaada'da gibime geliyor, göreceğiz. Bu defa ev tuttuk ama tabi ki Rengigül'e kahvaltıya götüreceğim onları. Bunlar hiçbir şey ifade etmiyor biliyorum, çünkü hala yazamadım o yazıyı. Bugün çok kararlıyım ama!

Bozcaada Bozcaada, ne garip, özledim orayı...

Bizimkilerin bir huyu var, bir ay görüşmüyoruz bazen, denk gelmiyor işte, ama görüştük mü suyunu çıkarıyoruz. Hemen ertesi gün için, gece için planlar yapılıyor. Biz de cumayı böyle bağladıktan sonra cumartesi arkadaşların havuzlu evlerine gitmeye karar verdik. Öğrenci kimliğimiz artık geçmiyor, okul havuzu çok pahalı biliyor musunuz? Havuz, rüzgar, pizza, arkasından tembellik, bi kanalda Ally McBeal maratonu Ayça'yla...

Bir laf vardı dün izlediğimiz bölümlerden birinde:
"The only thing worse than wanting something you don't have is having something you don't want."

Düşündüm; nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyalar, adamlar, hisler oluyor elimizde bazen, çekmeceye koyuyoruz kapanmıyor, kutulara sığmıyor, halının altına süpürülemiyor. Biz de unutmayı tercih ediyoruz, unutarak kaybediyoruz, olabilir mi?

Unutabiliyor muyuz, unutarak kurtulabiliyor muyuz Kenan Doğulu'nun iddia ettiği gibi?

Bilemedim. Ama bunca zaman sonra, izlediğim ilk yabancı diziye rastlamak güzeldi. Sonra Okay'ı ve "erkekler evlerinde özgürce maç izlemek ister" reklamlarına örnek olacak arkadaşlarını bırakıp, Ayça'yla bize geldik. Im Juli, benim için tekrar, Ayça için ilk. Çok sevdiğim bir filmi ilk kez izleyen insanların yanında olmaya bayılıyorum. Blue moon, you saw me standing alone... Neredesin Firuze'yi bulduk, şimdi sıra Im Juli müziklerinde, hadi bakalım...

Akşam Tsu'mun sevgilisinin doğumgünü, sonra klasik durağımız Mono. Gençliğimizin müzikleri, aah ah! Sözünü bildiği şarkılarla rahat eden adamım ya ben, Mono'yu çok seviyorum. Her gittiğimde Ooo vatçiva! çalıyor, lisedeyim sanıyorum; funky town çalıyor, kendimi Friends'in geçmişe dönüş bölümlerinde buluyorum filan... Bu aralar en sık kurduğum cümle "ayh hava çok sıcak", Mono'da yerini "aaa ne çalıyor yaa"ya bırakıyor bir süreliğine. Ve klimaya tapıyorum.

Ha deli gibi dans mı ettim, yoo. Şey düşündüm hatta müzik akciğerlerimi titreterek çalarken; bir süre belli biriyle karşılaşır mıyım demeyeceğim hiç. Mesela Google map veya her neyse, kendini tanıdıklarına görünür yapıp an be an nerde olduğunu bildiren adam var ya, ya da feysbuktan her an nerede olduğunu duyuran adam... Onu takip eden insanın işi kolay dimi? Nereye gideceği, nerede olacağı hep belli, karşılaşmak isteyenin işi kolay. Diğer türlü hep düşünmek zorundasın, hep bi heyecan bi merak, "acaba gelecek mi?"

O merakın olumsuz yanıtını almak var işte. Merak bile edememek, çünkü biliyorsun ki adam yok. Yurtdışında olsa karşına çıkabilir, bak Moris'e. Ama bu adam yok, çünkü çıkamayacağı bir yerde.

Merak etmeyi sevmediğimi zannederdim.

Özledim. Garip ama. Böyle zamanlarda nerde olduğumu unutup dalıveriyorum. Dün de elimde kolam, dirseklerimi bara dayamış dalarken Tsum tuttu çıkardı beni, "ne bakıyosun kabadayı gibi, bütün kızlar senin mi?" dedi. Farkında bile değildim nasıl durduğumun, nasıl baktığımın; o an fark ettim ki kendimle ilgiyi bu çok şikayet ettiğim algıyı ben yarattım ve haberim bile yok insanlara nasıl yaklaştığımdan. Oysa, bana nasıl hitap edilmesini istiyorsam ben de öyle hitap etmeliyim insanlara. Abi'yse abi. Can'sa can.

Yine Ally McBeal'de değişimle ilgili bir şeyler vardı. İnsanın evinden işine, her gün yürüdüğü yolda, her gün gördüğü insanlarla karşılaşarak yürüyüşünde dahi değişik bir şey olamaz mı? Gardırobu yenilemek değil bu dediğim, hani iki gün önce dedim ya kendimi yetkin hissettim diye, işte onu göstermek. Bir klibin veya filmin içindeymişim gibi yürümek sokakta. Hafifçe gülümser bir ifade takınmak ama gerçekten gülümseyecek bir şeyler olduğu için. Çünkü gülümseyecek bir şeyler var. "Bana ısrar et, gelicem" dediğin adam sana ısrar etmemiş olabilir, işler yetişmemiş olabilir, canın sıkkın ve her şey sana zor geliyor olabilir; ama gülümsenecek bir şey var yine de. Maharet onu bulmakta.

Bu sabah kalktım, Kara Fırın'a gidip börek aldım kendime, börekçide edilen kahvaltı sağlıksızdır ama bünye istiyor arada bir de olsa, alışmışız bi kere. Mutluydum evimden fırına 2 dakikada gidiyor olmaktan ötürü, burada yaşamaktan ötürü. Sonra geldim, anahtarım kapıyı açmadı, uğraştım, uğraştım, çilingir çağırdım hatta, sonra tekrar deneyeyim dedim ama en baştan. Bir kere kilitlediğim kapıyı açamadıysam, 5 kere kilitleyeyim, sonra belki açarım. Sadece en dipte ayağını vurup yükselebilirsin ya, o hesap. Tık, tık, tık, tık, tık; şimdi geri, tık, tık, tık, tık, tık... Açıldı! Çilingire "gelmeyin" dedim, "arkadaşlar çözdü olayı". Vantilatörün karşısına geçtim, ayranım, böreğim, bilgisayarım, müziğim, önümde okunmayı bekleyen minik bir kitap... Gülümseyecek bir neden mi arıyorduk?


bu ben değilim :)

(15 Ağustos 2010, İstanbul)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!