... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

uyumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uyumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dalgalanmadan duruldum.


Burada yalnız olacağımı az çok tahmin ediyordum ama bu kadar yalnız kalacağımı hiç düşünmemiştim. Çalışırken, dolaşırken, yiyip içerken... Kimse yok yanımda. Kimse.

Burada tanışıp, görüşmek için iki üç kez yokladığım insanlardan ses çıkmadığında, peşlerinden koşabilecekmiş gibi hissetmiyorum. Onu yapmaya mecalim yok. Peşinden koşma işini bir süre önce bırakmıştım; birilerini görmek için hep benim uğraşmam gerektiğini ve bunun karşımdaki insanda iticilik dışında herhangi bir duygu uyandırmadığını anladığımda... O yüzden sık sık "sen bilirsin" çıkıyor ağzımdan. Sen bilirsin. Görüşmeyelim mi? Sen bilirsin (ısrar etmeyeceğim). Beni aramayacak mısın? Sen bilirsin (ben de aramayacağım). 

Fazla alıştırmışım, hep benden bekliyorsunuz. 

Arkadaş edinmek konusunda ilk kez bu kadar zorlanıyorum. Küçükken, ilkokuldayken filan hatırlıyorum da, sokağa çıkıp herhangi biriyle konuşmaya başlamak, oyunlarına katılmak kolaydı. Sonrasında da öyleydi. Ama o insanlar bildiğim insanlardı, bildiğim gelenekler, tahmin edilebilir tepkiler... Arama mesafe koymak zorundaymışım gibi hissettiğim için sık sık aramadığım buranın yerli adamları (çünkü evlenme teklifleriyle sonuçlanan muhabbetleri sevmiyorum ve/veya umrumda olmayan kişilere bile "ben senden hoşlanmıyorum" demek zor geliyor) ya da zaten üç beş kişi bir arada yaşadıkları için bir de beni planlarına dahil etmeyi külfet sayan yabancılar gibi değillerdi.

Tsum'la konuştum geçen gün. Dinginleşmişsin, dedi tam kapatırken. Düşündüm bunu sonra. Dinginleşmek istiyor muydum ben? Ne zaman dalgalandım ki şimdi duruluyorum? Galiba tam tersini ummuştum, onu fark ettim. Beni hiç tanımayan arkadaşlar edinebilirdim burada. Edinemedim. Gerzekçe bir neşeye bürünemedim. Kendi kendime beceremedim bunu yapmayı. Sadece kendimi eğlemeyi becerebildim; kendi kendime müzik dinlemeyi, dizi izlemeyi, kitap okumayı, çimlerde uzanmayı, yürümeyi, hatta konuşmayı becerebildim. Kendi kendime zaman geçirebildim, o kadar. Giderek daha da dinginleşmem şaşırtıcı değil. Katılaşıyorum.

Bunu yazarken bile sıkıldım. Uyusam keşke, saatlerce uyusam. Hiç sürpriz yoksa, hiç alarm da olmasın.
("No women no cry"ı yanlış anladığımız gibi, Radiohead'i de yanlış anlamış olabiliriz. Düşünün bunu.)

Sanatı nasıl bitirdik? (#4)

Misyoner değilim; sadece ne okuduğumuza, ne dinlediğimize; nereye sürüklendiğimize dikkat etmeye çalışıyorum.


Now I lay me down to sleep,
I pray the Lord my soul to keep;

If I die before I wake,
I pray the Lord my soul to take.

(Uyku öncesi dualarından)
kaynak.


"Sevişmeden uyumayalım, anlaşmadan ölmeyelim."

Sıla

Ayna karşısında

Çok güzel bir şeyler olacak, hissediyorum... da, ben görür müyüm bilmiyorum.

Bir saçma huzur denizinde sürüklenip gidiyorum. Rahatsız ama sakinim. Fırtınadan önceki sessizlik değil bu, fırtınanın hiç çıkmayacağını bildiğin bir yerdeki gerizekalı rahatlık hissi. Fırtına çıkmayacak olmasının dayanılmaz ağırlığı. Rehaveti.

Bıraktım ben de artık. Öyle ki, hiç adetim olmamasına rağmen üç-beş kitaba birden sarıyorum. Gözümden uyku akarken ben kitap okuyorum. Elizabeth'leyken uykum geliyor, uyuklayıveriyorum. Sonra birden uyanıyorum "geç kaldım!" diye, panikle pijamamı çıkarırken beynime biri vurup "saate bak" demese, giyinip evden çıkmam işten değil. Peki saat kaç? 03:53. Kendime küfredip gayri ihtiyari, tekrar uyuyorum. Gözümü açıyorum, saat 04:23. Tekrar gözümü açıyorum, saat 06:32.

Ben aslında 07:15'te kalkıyorum.

Uyuşukluk uykusuna sarılıp yattığımda çok iyi uyuyorum ama, sabah 5 dakika arayla çalan 5 alarmı duymayacak denli koyu bir uyku bu. Rüya da görmüyorum, ya da hatırlamıyorum gördüklerimi. Uyuşukluk uykusu güzel bu yüzden, çünkü o saçmasapan delikli uykularda harflerle boğuşup duruyorum, "olmasa mektubun" klibinde gibiyim, her tarafım mektuplar, yazılar, uçuşan harfler; tutunup gidemediğim veya beni tutmayan harfler, öylesine.

Ben kendi kendimin hayat öpücüğü olamam. O kadarını olamam. Madem öyle, elimde ne varsa doldururum onu başkasıyla. Dolsun. Taşsın. Taşayım. Hiç durmazsam, hiç düşünmem, kendimi dinlemem. Kitapları dinler, müzikleri çekerim içime, öyle yaşar giderim.

Yorulursam da dururum.


Bu yazı üzgün bir yazı değil, üzüntüyle yazılmış bir yazı değil neyse ki. Bu aralar "Bin Yüz Bir İnsan"ını okuyorum Aret Vartanyan'ın, Erinç'ten arakladığım Habibi'nin üstünde o duruyor başucumda. Lafı çok uzatıyor, bazen lafı bana getirişinden de hoşlanmıyorum, ama bana iyi geliyor epeyce, öyle hissediyorum. Zaten bu aralar her şeyi bir şeye, eski bir olaya, bir kişiye, daha önce gördüğüm, duyduğum, okuduğum, düşündüğüm bir şeye benzetmeye meyilliyim, elimde kurşunkalem, flört ediyorum kitapla.

Bu da öyle bir ayna karşısı yazısıydı işte. Benim için klavye önü, o ayna karşısı. Gözlerimdeki yazılar, harfler hoşuma gitmiyor ya... gözlerime bakarsam o üzgün, üzüntülü yazıyı yazarım belki.

İstemiyorum. Böyle iyi.

(20 Aralık 2011, İstanbul)

ağlarken de uykuya dalınıyormuş meğersem

_ Yok uyumuyorum, yalnızca yastığı ıslatmamaya çalışıyorum.

Sabaha karşı 03:39'du panikle ilk uyandığımda. Şimdi de 06:47. Ofisteyim.
Asıl size günaydın.

üzgünlüğün dayanılmaz hafifliği


üzgün olmak daha kolay. daha rahat, evin tatlı evin gibi. atıp kendini, gömülebilirsin içine. götün yere bile değebilir, o denli batabilirsin.

lakin rahat da sana batabilir. uyunmuyor üzüntüde.

size iyi geceler.

en güzel yerinde içimin

Bu gece bana uyku yok. Öleceğim yarın yorgunluktan ama yok, ziyan olan saatlerimin yerine oturacağım, yazacağım, müzik dinleyeceğim işte, inat değil mi...

Pencere sanki kulübe penceresi gibi gıcırdıyor, otel lan burası!?

Ben bi kahve koyiym dur.

Görsel şuradan ablukaya alındı.

de-kafa

bana beyin eriyiğini (veya beyin eriğini) hatırlatan bu görsel, şuradan.

eğer kısa bir süre içinde yatmak zorunda olmasaydım oturup çok yazasım vardı içimdekilere ve son birkaç gündür içimde bulamadıklarıma dair, yüzyıl önce yaşadığımız şeylere, trabzon'a, fethiye'ye dair... bazen geliyorlar. bugün gündüz de geldiler ama içinde bulunduğum bir bekar erkek evinin halısı rahat geldi, zahmet edemedim. bir bekar erkek evi. neyse ki ölmedim.

şimdi de bunu ah keşke uyumak zorunda olmasaydık'a bağlayanlar için "ne alakası var bea" minvalinde bir yazı yazmak istedim, al işte! yok yok, öyle değil zaten durum. şimdi uyumak zorunda olmamak istemiyorum ben. şimdi sadece yazıyor olmak ve başka bir şey dert etmemek istiyorum. uyku dışındaki süreye sadece sözcük yaymak istiyorum.

uyumak bazen öyle bir kaçış ki bir sürü şeyden. bayılmak gibi görünse de aslında ayılmak. unutmak bir süreliğine. dinginleşmek, temizlenmek. detoks. de-kafa.

sleep on it, diye bi laf var, bilir misiniz? ben en önemli kararlarımı uyurken vermedim. ama çok mutlu oldum uyurken. kalkınca düzgün ve doğru bir karar verecek kadar sıfırlandım.

güzel.

Sarı Bisiklet

Her canlının ölümü tadacağı iddia edilen tabela önünde, trafikte sıkışmış ve ilerleyemezken, önümden tıngır mıngır, sarı bir bisiklet üstünde fötr şapkalı bir amcanın geçmesi ve umursamazcasına trafiğin ters istikametinde seyretmesi, o günün güzel bir gün olduğuna delalettir, bence. Sizin gününüzü güzelleştiren daha somut şeyler olabilir, ben böyle güzelliklerle idare ediyorum.

Sarı bisiklet, sarı mercedes çağrıştırıyor bana, İlyas Salman'ı hiç de sevemediğimi düşünüyorum. Böylece kafam dağılmış oluyor, çünkü uyuduğum uçak uykuları yetmiyor bana. Dün abarttım mesela, 40 dakikalık Ankara uçuşunda rahatça uyuyabiliyorum diye, suyunu çıkardım. Uçağa girer girmez uyumaya başladım ve bir ara gözümü açtığımda yerlerin ne kadar beyaz olduğuna hayret ettim. Orası yer değil, buluttu oysa ve biz 20 dakikadır havadaydık.

Böyle uykularla idare ediyorum.

Garip bir rahatlık var üstümde, dün sabah kalbim sıkışarak uyandım oysa. Tek istediğim geri uyumaktı, yapamazdım çünkü uçağım kaçardı. Uçağım kaçarsa çok önemli bir ziyaret yalan olurdu, bir şeyler başlayamazdı, dünya sağlıksız kalırdı mazallah. Böyle olunca kimse sağlıksız kalmadı, sadece ben mutsuzum. Sizin sağlığınız için kendi mutluluğumu tehlikeye atıyorum ulan. Değerim bilinsin.

Garip bir rahatlık, nereden geldiği belli olmayan. Bir üzüntü, bir kelimeye takılma; aklına bir soru gelip sormama, telefonu tüm gece çantada unutma... Boşverme değil, yapacak bir şeyi olmadığını düşünme hali. Müstehzi bir gülümseme, uykuya sızma.

Sabahları kalkıp, yatağa geri dönüyorum 5 dakika daha yatmak için. O 5 dakikalarda hiçbir zaman uyuyamadım, kalktığımda fazla karışmıştım hayata, kafam doluydu artık, geçmiş olsundu. Ama yine de 5 dakika için giriyorum yatağa, aklıma daha iyi bir şey gelmiyor.

İcabında, 5 dakikalarla idare ediyorum.

17 kas

galiba ben yarın işe gitmeyeceğim. haftasonu zaten ki.

bizim koltukların yastıkları tam sarılmalık. şöyle televizyonun karşısındayken, koltuk da hafif çöktüğü için özellikle, sağa doğru kaykılıyorsun ya istemeden de olsa, işte o zaman sol kolunla koca bir yastık sarabiliyorsun. pek hoş, pek üzgün.

şimdi bu friends'teki tipler mesela neden hiç mesai filan yapmıyorlar, neden haftasonu işe gitmiyorlar, bu kadar çok kahve içecek zamanı (ya da kahve içecek bu kadar çok zamanı) nasıl buluyorlar? çok sinir oluyorum onlara.

ben yarın kahve içip, sonra sıkılıp çay içip, sonra da ne içsem diye düşünmek istiyorum ve hiç konuşmamak, hiçbir gürültüye maruz kalmamak, hiçbir kasımı oynatmamak mümkünse; çünkü sevdiğim tek mekik olgusu, vişneli ve çok lezzetli olandır ve ayrıca 17 tane kasımı oynatmayı göze alacak değilim sırf gülmek için.

sonuçta, bakarsanız, gülecek de bir şey yok; öğlen 12'de kalkıp gece 12'de tekrar yatmak istemem dışında.

sadece uyumak istiyorum. ve galiba ben yarın işe gidemeyeceğim.

Sevgili günlük, büyümüşüm ben.

Bugün çok acayip bi gün oldu. Öyle ki, acayip yerine bazıları gibi "acaib" yazsam, garip kaçmayacak adeta.

Bizim evde henüz doğalgaz olmayışını, geceyi dostlarla geçirmek için fırsat bilen bünye kalkıp saat yarımda, odanın astarı -sonunda- bittikten sonra Etiler'e gitti. Bir bölüm How I Met Your Mother, biraz tepişme, makara tukara derken gecenin bilmemkaçında yattık. Hemen uyudum, nerelerde hemen uyuyabildiğim düşünülürse bunun şaşırtıcı olmadığını birazdan göreceksiniz. Sanırım ben uykuya dalarken Erinç hala bir şeyler anlatıyordu...

Sabah tabi ki saati 15 dakika ileri kurarak kendimi kurtardım. "Türk'ün snooze tuşu ile imtihanı" demek isterdim ama yok, ben kalkıp telefonu özellikle koyduğum uzak yerden alacak ve alarmı tekrar kurup geri uyuyacak (bkz. geri uyumak) (bkz. Bağış.Akbal) kadar uyanık oluyorum. Bu, nasıl bir uykum olduğuna birinci örnek.

Sonuçta dolabın karşısına dikilip ne giyeceğimi düşünerek zaman kaybetmeyeceğim için o 15 dakikayı hak etmiştim. Paşa paşa kalkıp giyindim sonra; uyandırılmak isteyenleri uyandırdım veya uyandırdığımı sandım, çıktım evden. Bursa'ya geliyordum, feribota yetişeceğime güvenim tamdı fakat ta-da! Hesaba katmadığım şey, Beşiktaş saatiyle evden çıkarsam Etiler saatiyle Yenikapı'ya oldukça uzak olduğumdu.

Biraz panikledim. Sahile inmeyeyim, E5'ten gideyim diye bir ölümcül karar verdim. Astar kokusuyla olacak, bulanmış olan beynim E5 üstünde Yenikapı çıkışı ararken (oysa pekala biliyordum Aksaray'dan çıkmam gerektiğini) yanlışlıkla Merter'e kadar gittim. Bir ölümcül karar daha vererek Merter'e girdim. Oradan çıkamayacağımı anlamam uzun sürmedi.

Bir çevreyolunun karşı şeridine geçmeyi hiçbir zaman beceremedim sevgili okur. İtiraf ediyorum, yapamadım bunu. Bende ne yol, ne de yön duygusu var. Arabama park sensörü takılmamış olmasına alıştım, fakat navigasyon cihazsız ben bir hiçim. Bir gün ayfon alırsam sırf bu yüzden olacak.

Aynı yerden bir daha geçip günlük déja vu'mu yaşadıktan sonra yavaşladım. Artık feribota yetişme ihtimalim yoktu, rahat edebilirdim. O yüzden havalimanına kadar gidip oradan döndüm sahilyoluna. Yenikapı'ya gittim, otoparka çektim arabayı.

Bursa yakın bir yer; daha önce defalarca gidip, daha da fazla gelmişliğim var karadan; lakin bugün hava yağmurdan önümü göremeyecek kadar berbatken ve gece, feribotta alacağım uykuma güvendiğimden, gözümden uyku akıyordu. Uykusu gelme hali, sarhoş olmak gibi insanın mutlaka inkar ettiği bir durum; fakat araba kullanırken uyumaktan ölesiyle korkarım ben. O yüzden de şahane bir hareket yaparak, Yenikapı'da İDO otoparkında, arabamın arka koltuğuna kıvrılıp üstümde ceketimle uyudum (bu, nasıl bir uykum olduğuna ikinci örnek).

O 2 saatlik uyku bana öyle iyi geldi ki, anlatamam. Kalktım, simitçiden bir çatal alıp yedim (eski çatalların tadı yok azizim!) sonra düştüm yola. Deli gibi yağmura devam. Hiç adetim olmayarak Eskihisar'a döndüm, zaten hızlı gidemeyecektim. Eskihisar'da feribota son iki araba kalmışken "hah" dedim, "bu öndeki de binse ben yine kaldım burada!" O sırada Murphy bana kıyak geçmeye karar verdi, öndeki minibüsten bozma aracı almayıp beni çağırdı ve böylece yaklaşık yarım saatlik saçma bir bekleyişten kurtulmuş oldum.

Feribot çayı ve tostu, martı çığlıkları, deniz foşurdaması... Feribotun nemli bankında otururken düşündüm: Bir gün durduk yere hayatımıza bakıp "ne kadar mükemmel bir hayatımız var" diyebilecek miyiz? Bu kadar şanslı olabilecek miyiz?

...derken, Topçular ve Bursa. Saat 2'de işe başlamıştım bile. Kışkışlanana kadar da çalıştım, nasılsa burnumun dibiydi otel.

Akşam Ahmet'im beni aldı (bi otelden son model bi BMW ile alınmak değişik, gerçekten), yemek yedik beraber. Evlilik sürecinden bahsettik, yeni ev planlarından, işlerden güçlerden filan. Kurmakta olduğu yeni şirketten bahsettik bir de. İnsanlar ne kadar çabuk bir işe giriveriyorlar; şaşırıyorum. Tabi halihazırda ticaretle uğraşan, hali vakti yerinde biriyken bu işler daha kolay, insan daha gözüpek oluyor ama yine de...

Ahmet hiçbir zaman öyle global, kurumsal, bilmemne bir şirkette çalışmak istememiş ve hiçbir zaman da çalışmayacak bir adamdır. Gerek de yok, zaten kendisi deli gibi çalışıyor kendi işinde ve hala büyümeyi düşünüyor, vesaire.

Son zamanlarda bunu çok düşünüyorum, yarın işsiz kalsam ki bu olabilir, ne yapacağımı. Ne yapabileceğimi değil, muhtemelen birçok şeyi birçok insandan iyi yaparım. Lakin bunu nasıl kanıtlayacağımı düşünüyorum. İnsanlar diploma görmek isteyecek, bir MBA derecesi, bir kurs, sertifika, yurtdışı nanesi... öyle bir şey. Ne olacak?

Ne yapılacak?

Biri bana, daha zevkli bir çıkış yolu göstersin, veya birkaç yol göstersin ki seçeyim içinden, istiyorum. Seçeyim, o mükemmel hayata doğru en azından bir adım atmış olalım, ona varamasak da.

Ya, böyle işte. Sevgili günlük tadında başladık yazıya, nerelere geldik. Büyümek bu sanırım; mükemmelin olduğunu her an daha çok anlayarak ondan her an uzaklaşmak.

O zaman bir şarkıyla bitirelim: It's a wonderful life.
Yerseniz.


(13 Ekim 2010, Bursa)

53 dakika veya 25. saat

Cumartesi sabah kalktım, evime gittim (yok, İzmirli değilim ve o espri de artık komik değil), sonra kuzenle ev bakmaya çabaladık, yorulduk, sıcakladık; eve dönüp oturduk. Saat 4 filandı; oturuş o oturuş. Ne kadar güzeldi Allahım, karşılıklı kanepelerde oturmak öyle boş boş, sadece içecek bir şey almak için veya o içtiğimizi boşaltmak için ayağa kalkmak, bilgisayar, telefon, kumanda, sigara ve hayati olan her şey elimizin altında... Yaşıyoruz lan dedim birden; uyuyor olmaya yakın bir boşluk halinde -uyuyor da olabilirken o an pekala- demek ki uyanık uyku böyle bir şey, demek ki bu da hayatın böyle geçmesi gereken bir anı ya da anlar dizisi.

Bir süre öncesine kadar hep uykuda geçen zamanına acıyan biriydim. Ne zaman bu fikrimden vazgeçtiğimi tam bilmiyorum ama neden vazgeçtiğimi biliyorum. Artık, o zamanı çok daha fazla yapmak istediğimiz şeylere ayıracağımıza dair güvenim ve inancım yok. Kendimize ayıracak bir 53 dakikamız olsa bir çeşmeye doğru yavaş yavaş yürür müydük? Hiç sanmıyorum; bence arabamıza atlayıp çeşmeye gider, geri kalan zamanda telefonumuza @çeşme yazardık ordan, status update...

Çok keyifli bir kahve sohbeti sırasında bunu anlatamadım. Acaba ben anlatamadım mı, yoksa karşımdaki adam mı anlamadı, anlamak istemedi; veya savımın dayanağının en başta kendime güvenmeyişim oluşu ağırına mı gitti, bilmiyorum. Çok konuşmak gerek anne, çok.



Bunlar kafamda dönüp durur ve kuzen yan koltukta uyuklarken boş durmayıp blogumun yarattığı çokkullanıcılıblog hissiyatını haklı çıkarırcasına çalıştım. Sonra kuzen uyandı; uzun zamandır televizyonda yayımlanmadığı için çok özleyip aldığım Beetlejuice'u izlemeye karar verdik.

Sahi, ne oldu o filmler? Bir ara Beetlejuice bıktırırcasına yayınlanırdı, Yırtık Rahibe, Maverick, Problem Çocuk (bunu özlemesem de) da öyle. Geleceğe Dönüş'lerin star tv dublajlarına nasıl alıştıysak, tüm bu filmlerin repliklerini ezberden tekrarlardık her yayınlanışında -illa ki- izlerken...

Şimdi maça ası kimseye bir şey ifade etmiyor oysa ki.

***

Beetlejuice'u izlemeyeli çok olduysa, lütfen izleyin. Allahım o Michael Keaton'ı izlemek için, Batman olabilen bir adamın başka ne olabileceğini görmek için bile izleyin tekrar. Böyle güzel bir zamanda takın ama filmi, mesela saat sekiz buçukta tamam mı ve o bitince, kafanız da güzelken dayanamayıp Charlie and the Chocolate Factory izleyin; her sahnesine, her kafaya ayrı şaşırarak, daha önce nasıl olup da izlemediğinize şaşırın bir de, o kadar coşun ki dayanamayıp paylaşın bunu.

Ne demiş Yiğit Özgür, şu hayatta bir Akina Temizhava, bir Frensis Ford Hoppalahey, bir de Timbör Tın olmak isterdik. Tim Burton'la arkadaş olmak tamam ama öylesine karşılaşmayı gerçekten istemeyebilirdim; ne soracağımı bilemeden çak bi beşlik! yapar geçerdim herhalde... Ne sorulur, ne söylenir ki bu adama?

***

Üstüne bir de While You Were Sleeping çektim, evde tam uyku havasıydı, öğlene kadar uyudum. Kalktık, demli çayla kahvaltı ettik sonra geniş geniş, biraz daha havalara baktık... Aile saadeti için evden çıkmadan önce fark ettim ki, 24 saattir evdeyim. Uzun zamandır yapamadığım gibi.

Aslında adaya gitmek istiyordum bu haftasonu ama, çoğu okulumda geçen sakin ve mutlu bir gecenin ardından böyle evcilleşmek, çok daha güzel oldu sanki.

Dimi lan tilki? Sen anlarsın bu işlerden...

Kendimi kaybettim, hükümsüzdür.


Kendi üstümde hiçbir hükmüm yok.

Gece kendimi yatağa götüremiyorum. Kesinlikle yatamıyorum. 12'de artık yatmaya karar veriyorum; sonra akrep 3'e yaklaşırken ayıp olmasın diye seriyorum kendimi yatağa. Eğer sabah biraz geç kalkabileceksem ne mutlu bana, yoksa hep az uyuyorum. Benim gibi uykusever biri için işkence gibi ve görünürde bir nedeni de yok.

Acaba benim biyolojik saatim 03:00-10:00 arasını yatay pozisyonda geçirmeye mi müsait diye de düşünmedim değil. Bu durum resmileşse, bu sefer 6'da yatmak isteyeceğime karar verip kapattım bu konuyu.

Bir de...

Eğer bir sözüm yoksa, kendimi işten çıkaramıyorum. O kadar çok ıvırzıvır var ki üstümde, hani vaktiyle insanların yaptığı farz edildiği için maaş aldıkları şeyler bunlar, ben limitim sıfırda gezerken o artıkları temizliyorum ya hani... İlla ki işim var sürekli, yapılacaklar listem bitmiyor. Hal böyle olunca, evde yalnız oturmak için işten çıkamıyorum, 7 oluyor, 8 oluyor; bazen daha geç oluyor...

Madem durum bu, öğle teneffüsümü ofiste yemem ben de en azından. Bi nefes almam lazım, birilerini dertlerimle darlamam lazım, biraz gülmem lazım.

Nasılsa gene mesaideyiz bu akşam.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!