... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

kutlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kutlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

:)

Sevimli filan davranmak zorunda hissetmiyorum kendimi, sosyal ilişkilerinin yükselişi fiziksel çöküşlerine bağlı olan tanıdıklarıma karşı. Birine onu önemsediğini onun istediği şekilde göstermekten imtina etmek acizlik bana kalırsa.

Çok mu mainstream geldi doğumgünü kutlamak?

Benim için doğumgünü önemlidir, bunu 98934801 kez tekrar etmem gerekiyorsa kendimi hiç tanıtamamışım demektir. Bu da benim aczim olabilir tabi.

Ben gülünecek bir şey göremedim vallahi.

"Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen..."

22 Haziran 2011 gecesi, dostlarla Baltalimanı'nda, haşmetli bir üniversitenin tesislerindeydik. Süslü, takım-kravat bir grup olarak en son ne zaman beraber oturmuştuk? Birkaç yıl önce bir yaz yemeğinde mesela? Sanırım. Sanırım Baltalimanı'nda bulunma sebebimiz olan, o akşam nişanlanan arkadaşımızla en son aynı masada oturduğumuz yıllardaydı...

Gidip gitmemek konusunda tereddüt ettiğim bir törendi aslında. Profesyonel nişanları anlamsız ve gereksiz bulurum, düğün gibidir. Gelinlikle aynı miktarda para nişan elbisesi verilir, aynı sayıda insan aynı müziklerle eğlenir, aynı halay çekilir, aynı dostlar vardır... Tek fark, insanların takı takıp takmamak konusunda tereddütte olmasıdır işte.

Günümüzde nişan konsepti, neredeyse beraber yaşanan, ortak tatil planları yapılan ilişkilerle birlikte iyiden iyiye "out". Sahi, nişan neydi? Eskiden, bir bağdı. Aileler işin içine giriyor, iş ciddiye biniyordu. İşi resmiyete dökmek için takılan iki yüzük, insanların laf söz olmadan muhallebicide buluşabilmesini sağlıyordu.

Artık buna ihtiyacımız olmadığından, nişanlar bir düğün provası, yani nasıl diyor siz, "wedding rehearsal". Filmlerde olur ya, düğünden birkaç gün önce, düğünün yapılacağı mekanda toplaşır düğün davetlileri ve biraz daha az süslü kıyafetler içinde, biraz daha ucuz yemeklerle ama illa ki şampanya patlatıp kadeh kaldırarak konuşmalarını yaparlar falan... Sırf düğün gecesinde her şey pürüzsüz gitsin diye anın büyüsünü bozup, düğünde ilk kez dile getirilse çok daha anlamlı olacak sözleri söylerler birbirlerine.

Bizim nişan, o kadar sürprizbozan bir seremoni değildi ama takı takmacası, üç katlı pastası, ilk dans, pasta sonrası dans, kocaman nişan elbisesi ve etrafta koşturan gereksizce küçük çocuklar ile, tam bir düğün provasıydı! Benim pek işime gelen bir kararla düğün İstanbul'da olmayacağından, yüksek olasılıkla iştirak etmeyeceğim düğünün bir boy küçüğünü yaşamış olmak iyi oldu tabi.

İtiraf etmek gerekirse beni nişana dahi gitmeye iten güç, çok uzun zamandır hafif bir müzikte dans etmek için kıvranıyor olmamdı. Gerçekten, en son ne zaman dans etmiştim acaba, dostlarla da olsa... Birkaç yıl önce bir kış yemeğinde mesela? Sanırım.

Eşliğinde sevdiğim birileriyle dans ettiğim şarkılara da -tabi ki- anlam yüklediğimden, gelinle damadın ilk dans şarkılarının Ferhat Göçer'den olması beni biraz korkuttu. Ya tüm gece bu müziklere maruz kalırsak ne olacaktı? Bu müziklerle dans etmek zorunda kalırsak, sonrasında birbirimize aynı gözle bakabilecek miydik? Bu travmayı atlatabilecek, tamamen iyileşebilecek miydik? Bilmiyordum, kafam çok karışıktı. Meze tabaklarımız gelirken, ilk şarabı kafaya dikmiş kara kara düşünüyordum.

Neyse ki, güzel bir canlı müzik grubu bulmuştu arkadaşım, sonrasında çok güzel parçalara geçtik; historia d'un amor, nathalie, sessiz gemi, quizas quizas quizas... Ve ben bekar olmanın tüm avantajlarını kullanarak birbirinden yakışıklı üç adamla dans ettim :)

Sezai'yle dans etmenin diğerlerinden farklı bir yanı olduğunu söylemem lazım. Diğer arkadaşlarımla hep, insanların dans etmesi gerektiği gibi dans ederiz: Sol elim adamın omzunda, sağ elim ileriye doğru uzanmış, adamın elinde, hafifçe sallanarak otururken yaptığımız muhabbete devam etmektir dans anlayışımız. Bir arkadaşım daha hızlı şarkılarda dans etmeyi, arada beni döndürmeyi sever. Bir diğeriyle ise gönül işlerinden bahsedebiliriz dans ederken. Ama Sezai, dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem (Andon Pera'daki kış yemeğinde, aşağıdan sevgilisini almaya gittiği için ortasında kalmıştık bir dansın, 2-3 yıl önce). Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur.

Çiftli fotoğrafların bol olduğu masamızda poz verirken ikimiz, "sonunda bana kalacaksın Sezo" dediğimde "Sana kalayım, daha ne?" diyen adamdır o çünkü. Gecenin sonunda "biraz gerizekalı ol kızım ya, bi şeyi de anlama" diye beni nasıl da tanıdığını anlatacak ama aynı zamanda karamsarlaştırıp yine, canımı sıkacak en doğru cümleyi de söyleyebilen adamdır.

Aydınlatmalı yazıyı bitişe doğru... Bu sefer nişan kurdelesi yutmadım bu bir, yüzükleri takan amcamın yaptığı ilahi konuşmayı bir kenara yazdım, bu da iki. Buyrun:

_ Yüzükleri takarken ne söyleyeceğimi çok düşündüm. Sonra, Ezel'in dayısı olsa ne söylerdi, dedim. Herhalde şöyle derdi: "Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen, onu bir ömür boyu o parmakta taşıyabilmekte."

Yüzük o parmakta durmayacak, sola geçecek. El değiştirirken sıkıntı olmaması ve bir ömür sol elde taşınması dileğimizle...

(Haziran 2011, İstanbul)

Nişan kurdelesi

Sezonun ilk açık ayakkabısı ile ilk can eriği karşılaşmışlar, biri öbürüne demiş ki "oğlum bu bellatrix bizi sikko bi yazıda bir araya getirir, kaç kaç!" Öbürü cevap vermiş: "Artık çok geç."

Evet artık çok genç, nihahahaha!

Bugün ömrümden ömür alan bir nişan kutlamasına teşrif buyurdum. Saat 10'da orada olmamızı rica eden, çünkü kendileri 12'de kaçmak zorunda olduklarını söyleyen mutlu çift yüzünden, daha mekan sahipleri kendilerine gelemeden oradaydık. O kadar erken gitmiştik ki, kapıda ceketimizi almak için ısrar bile etmediler. Üstüne üstlük karşı taraftaydık ve bilen bilir, ben doğma büyüme ve sevme Avrupa yakalıyımdır.

Hayır, mekanda canlı müziğin, yani eğlencenin başladığı saat 11:30 civarı iken bizim oraya erken gitmemiz nişanlanan, nişanlanacak olan veya bir gün nişanlanırız diyen bazı çiftlerle karşı karşıya gelip nişanlardan bahsetmemize neden oldu. Geri kalan insan grubu da nişanlanmıyor olmanın üzüntüsü ile rahatlığı arasında gidip geliyordu.

Eski sevgilisine tıpatıp benzeyen yeni sevgilisiyle (ki kendilerinden şu yazıda bahsetmiştim) önümüzdeki ay nişanlanacak olan, seyrek görüştüğümüz bir arkadaşımla ayak üstü naber-nasılsın-iyilik-noolsun muhabbeti yaptım. Düğün de 29 Ekim'de tüm yurtta törenlerle kutlanacak olduğundan, muhabbetin boşluklarını "nerede oturacaksınız?" tarzı elzem sorularla doldurdum. Kız "Kartal" dedi -ki Kartal karşı taraf bile sayılmamalıdır bence-. "Ay çok uzak" dedim, meğer damat beyin işine yakınmış. Damat bey, henüz İstanbul sayılmadığı için şanslı olduğumuz Gebze'de, makine mühendisi oranı yüksek bir şirkette çalışıyormuş. Sonra kız "zaten ben evlenince işi bırakacağım" dedi.

İki kisve altına hastayımdır: Bir, reklamcı ahalisinin "freelance çalışıyorum" kisvesi altında "bizim şirket battı" diyemeyişi; iki, "kendi işimi yapacağım" kisvesi altında ev hanımı olunuşu. Güzel gölge yapar bu kisve altları, ferah olur. Yerseniz.

Ben fenalıklardan fenalık beğenip bir gün boyunca ihtiyacım olduğundan fazla tuvalet molası verdim; bu arada mutlu çift birinci şampanyayı hakkıyla patlatamadıklarından ikinciyle boğuşmaktaydılar. Sonra sonra, gelin hanım adet olduğu üzere herkese nişan yüzüğünün kurdelesinden küçük parçalar dağıttı. "Darısı başınıza" sloganlı bu adette evrene pozitif yaymak adına verilen kurdele parçasını yutmak esastır (gerçi ben birinin nişan kurdelesini sıçacak olmanın ne gibi bir pozitif yanı olduğundan emin değilim).

Velhasıl bugünün iyi yanı sezonun ilk açık ayakkabısını giymiş olmam ve ilk can eriğini yemiş olmam oldu.

Nişanladığımız çift için gerçekten mutluyum ve Allah'ın erdirdiği tamam boyunca birbirlerini böyle sevmelerini ve saymalarını içimin en derininden dilerim. Lakin "yalan dostum aşk diye bir şey yok" eşliğinde zıp zıp zıplayan insanlar için ne kadar mutlu olduğumu işi kinayeye vurmadan anlatamıyorum görüldüğü gibi. Bana da hak verilsin ama... "Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti" diyen Murathan Mungan'ı idol edinen hayatım, uzunca bir zamandır gerek arkadaşlık, gerek aşk bakımından "içimde kalan adamlar içinde" geçiyor. Bu işte hem yanlışlık, hem yalnızlık var dostlar. Aylardır görmek istediğim bir adamı dün gördüm mesela ben. Benimle konuşan, hayatından, yoğunluğundan şikayet eden, onu askerdeyken arayışımı hiç unutamayacağını söyleyen sanki aylardır göremediğim adam değilmiş gibiydi ama işte, benim bulunduğum ortamdan -iki kez- kaçışı da aynı o gibiydi.

"I hear and I forget. I see and I remember. I do and I understand" diyen Confucius'ün bu ibretlik lafını görüyorum ve iki arttırıyorum: "I hear and I don't believe, I see and I know." Dolambaçlı adam istemiyorum abi. Bir öyle bir böyle, sıcak-soğuk şok istemiyorum. Uğraşamıyorum ya, zorla mı? Ben öyle değilim ki, alışmak zorunda da değilim bu dengesiz, tutarsız, odunsu davranışlara. Yormayın lan beni, huzur içinde yaşayıp gidelim işte ilişkimizle veya reddedilişimizle. Can çekişmeyin karşımda. Wanted dead or alive!

Yani bir şekilde olmuyor, olduramıyorum dostlar.

Tevekkeli değil, o kurdele iki nişandır boğazıma takılıyor benim.

(14-15 Mayıs 2011, İstanbul)

Your Own Personal Hıdırellez Şenlikleri

(parayla olmazdı o şenlik abi zaten!
o zaman hadi kendi hıdırellezimizi yapmaya
-de hadi oturmaya mı geldik, biz biliyoz da mı oynuyoz-)

Al bir kağıt, yaz, çiz istediğini.
Ben halka mal ettim dileklerimi...

Bu, en güzelinden,


bu...e tabi...

her daim yüksek ve de!,

burası da kaçış (orada öleyim mi?)

şuraya...

yatcaz kalkcaz sonra...

ve çıkarıp onu yerinden,

sal uzağa.


sonra sonra...


ve hepsi için hayatımın (and of all those listed above)

weheart tüm görseller

Kırmızıya inanmıyorum ama bir don var.

"Resolution #1: Uggg - will obviously lose 20 lbs. #2: Always put last night's panties in the laundry basket. Equally important: will find nice sensible boyfriend and stop forming romantic attachments to any of the following: alcoholics, workaholics, sexaholics, commitment-phobics, peeping toms, megalomaniacs, emotional fuckwits, or perverts."

(
Bridget Jones'un Günlüğü'nden)


Hiç öyle, yoldan çıkmış diye nitelendirilebilecek, hani annemin görse "lan bu ne" diyeceği adamlarla beraber olmadım. Bu iyi bir şey olsa gerek, zaten hayatta en çok eğlenenlerin serseriler olduğunu ve hızlı yaşayıp genç ölünce cesedimizin yakışıklı olacağını filan düşünmüyorum (James Dean benim tipim olmasa da bayağı yakışıklıymış, ama ölmeden de yakışıklıymış yani. Sapla samanı karıştırmayın.)

Serseri adamlara aşık olmuyorum.
Serseri adamlara aşık olmuyorum demek, bana temelde kötü gelen hiçbir insansal alışkanlığım yok demek değil. Hani çiftler vardır sürekli kavga eder, hatta sürekli ayrılıp barışırlar, yalama olmuştur ilişkileri... Ne seninle ne de sensiz diye yaşayıp giderler. Uzaktan o çiftlere bakar, genelde iki taraf da haksız olduğu için hangisi daha yakın arkadaşınızsa onun yanında durur ve ona, bazen özellikle duyamayacağı biçimde

"sana kötü geliyor o, görmüyor musun?"

dersiniz ya. Bu o kadar barizdir ve arkadaşınızın ne kadar tükeniyor olduğunu kendisinin fark edememesine şaşırır, kendine çektirdiği işkenceye onun yerine içerlersiniz ya. Gözünü açmak istersiniz ya kocaman böyle, her şeyi daha net görsün diye...

Çok yakından bakınca flulaşır her şey. İçinde olan bilemez, göremez kolay kolay.

Uzaktan bakınca ne olduğu ve ne olacağı belliydi, ama ben vaktiyle, sırf beni başka kimsenin anlamayacağını veya sevmeyeceğini düşündüğüm için birkaç ay boyunca süründürdüm bir ilişkiyi. Birkaç ay, insan hayatında uzun bir süre. "Bunu bir daha yapmayacağım" demiştim kendi kendime, "artık biliyorum, artık daha eminim kendimden, değerimden, başkasına verebileceğim değerden" demiştim. "Artık kızmak istemeyecek, kızmaktan yorulacak kadar kızmayacağım kimseye, o boşvermişlik seviyesine hiç gelmeyeceğim" diye karar vermiştim kendimce.

Bir yıl bitti. İlişki anlamında başından sonuna yalnız olduğum, her anlamda giderek daha yalnızlaştığım bir tam yıl, bugün bitti ve ben yalnızlaşışlarıma gülümseyerek kapımı açmaktan hala vazgeçmediğimi fark ettim. Bir yıl, insan hayatında uzun bir süre.



2009 benim yılımdı, demiştim. Birçok açıdan öyleydi. 2010 ise, mükemmel bir havada uzun uzun kahvaltı edip Bebek’te çay içerek başlamasına rağmen, kötüleşti, giderek kötüleşti ve beni kendisine laflar hazırlamak zorunda bıraktı. Hiçbir duygumun muhattabını bulmadığını hissettim yıl boyu. Yazılar boyu konuşmuşum, artık yıl bittiğine göre ölenin arkasından konuşmak doğru olmaz desturuyla susuyorum.

***

30 Aralık’ta, kalkmam gereken saatten 2 saat önce zank diye uyandım. Normalde aşırı mesane basıncı hariç top atılsa uyanmayan biri olarak, 03:14’te zank diye uyanınca alt üst oldum bir miktar. Kalktım, evin içinde anlamsızca dolaştım, pencereyi açıp dışarı baktım ve ısınmak için yatağıma geri gittim.

Bundan takriben 19 saat sonra, artık gecenin bir vakti denecek bir saatte, yorucu ve yarısından çoğu boş geçen iki günden sonra eve dönerken Yani’yi bile bağırarak söyledim. Ağzım dolu olmasaydı o saatte E5’te nedensizce var olan trafiğe küfrediyor olabilirdim. Eve gittim, duşa girdim. Girmeseydim, eve dönene kadar aklımda olan şeyi yapıp, Vec’in getirdiği şarabı kafama dikecektim. Her iki halde de, öylece durup “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye boşluğa saydıracaktım nasılsa.

31 Aralık’ta şirketin tozlu koridorlarında, hala orada oluşumuzla alay edip gülerek uzaklaşanların gürültüsü hariç koyu bir sessizlik hakimken, yılın son gününde saat üç buçuğa kadar toplantı ayarlayan ve korptrıt hayatın gerektirdiği eğitimler hakkındaki tercihlerimizi eleştiren patronu dinledik. Bu sefer pek konuşmadım, konuşmanın, açıklamanın veya fikrini beyan etmenin sözlükteki tek karşılığının bahane üretmek olduğunun iddia edildiği bir masadaydık.

Dönerken, hiç ilerlemeyen bir trafikte ters şeritten yardırıp beni iki kez sollamaya çalışan, sonra da arabama vuran kamyon şöförüne bağırdım. Bas bas bağırdım hem de, ama o da bana bağırıyordu, “gir arabana çıkmayayım üstüne şimdi” deyince “çık ulan! Gel çık erkeksen” dedim. Dönüp giderken Blendax reklamı gibi kafasını aynaya çarpınca, ona kendim vurmuşçasına rahatlayıp içimden boşluğa “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye tekrarlamak suretiyle arabaya bindim.

Bugün işe gitmenin tek, pardon iki iyi yanı, evde olmayan önemli gibi bir materyalin şirket tarafından bize hediye edilmiş olması ve bu sene pek gönülsüzce katıldığım departman içi hediye çekilişinin sonuçlarıydı. İnsan keyifsiz bile olsa hediye almak ve vermek süper bir şey yav :) Yeni yılda daha çok hediye almak istiyorum. Aslında, yeni yılda birçok şeyi daha fazla yapmak istiyorum… En'lere ve listelere inanmadığım gibi, new year's resolution'lara da inanmam. Gerçekleştiremediğimi bildiğimden inanmam belki de? Bilmiyorum. Fark etmez. İnanmam, ama yine de birkaç niyetim var bu yıl için.


***

Yılbaşından tiksiniyorum. Gerçekten. Herkesin eğlenmek zorunda hissettiği ve sürekli yeterince eğlenip eğlenmediğini sorguladığı, birilerinin sokaklara dökülüp yılbaşına öpüşerek girdiğinin sürekli kafamıza kakıldığı ve bizim inatla bir evde durduğumuz bir gece yılbaşı. Herkesin, insanların eğlenmesinden kendini sorumlu hisseden doğumgünü çocuğu tavrına büründüğü bir gece. Kafamızda bu kadar soru işaretiyle yeni yıla girişimiz, tüm yılın neden acabalar içinde geçtiğinin de açıklaması oluyor.

Yılbaşı gecesi için bir tercih yaptım bu yıl, bayağı önceden de sözünü verdim. Çoğunlukla bencilce bir tercih değildi. Bir yerde herkesin arkadaşı olmak istedim. “Sen aslında şunun arkadaşıydın”ı duymak istemedim, aslında arkadaşı olduğum insandan daha fazla beni yanında görmek istediğini belli eden tatlı insanlardan. Bunca zaman sonra aslında kimin arkadaşı olduğumu kimse hatırlamıyor olmalıydı. Veya, bunca zaman geçtiği için, aslında kimin arkadaşı olduğumu benim hatırlıyor olmam gerekirdi.

Aslında değil, asıl arkadaşlıklar olsun. Niyetlerimden biri bu. Bir diğeri, kararlarımda daha kararlı durmak.

Bir diğeri de, orada ben olduğum için uyumayı erteleyecek, ya da benimle uyuyup uyanacak biri. Bir ritim. Bir nefes.

Ha, bir de daha çok yazmak. Hala çok güzel anılarım, çok güzel hikayelerim var. Kars’ta bile olsa yeni yılda bana ilham dileyen metus’la barıştım mesela bu yıl. metus’u severim, bana ICAMES 2004’ü hatırlatır; hayatımda mutsuzluk zerresi bulunmadığını apaçık hatırladığım anı ve en çok eğlendiğim zamanlardan birini. Ve Sezai. O, en iyi yazılmışını değil belki ama, en güzel öyküm olmayı hak etti.

Ama bu yıla daha fazla bulaşmak istemiyorum. Kalan ne varsa, hepsine kalbimden temiz bir 2011 sayfası ayırdım. Her yılın ilk okul günü gibi özene bezene yazılsınlar diye.

Piyango Gaziantep’e çıksın efendim; küçük değil, bir yarım bir çeyrek hesaplar peşindeyim.

Keyifli yıllar… ŞEREFE!

Kutlama

Lütfen her şey yolunda gitsin...

_ Ben şirketin önündeyim canım, çıkabilir misin?
_ Hayır, daha saat 3, üstelik patron burda.

Bu cevabı alacağımı nasıl da biliyorum. İlla uğraştıracaksın beni kızım, illa.

_ Mustafa Bey merhaba, nasılsınız?
_ İyiyim teşekkürler, çıkaramadım yalnız.
_ Ben Özgür, Pınar'ın erkek arkadaşıyım, yalnız lütfen yanınızdaysa belli etmeyin ve duyamayacağı bir yere gidin rica ediyorum...

Neyse, bunu hallettik. Başak sağolsun. Zaten tam anlamıyla bir sürpriz yapmak mümkün değil ki onu bunu kafalamadan... Hah, patron çıktı, şimdi telefon gelir.

_ Canım patron çıktı, ben de çıkıyorum şimdi.
_ Tamamdır.

İşlem tamam. Her şey çok normal, her şey çok anormal bugün. Bu kadar heyecanlanacağımı düşünmemiştim.
Sakin ol, çaktırma.

***

_ Nereye gidiyoruz?
_ Yemeğe.
_ Tamam da, nereye?
_ Sürpriz.

Peki. Alıştık bu sürprizlere, haftasonu dahil elimize geçen her tatili fırsat veya fırsatı tatil bilmek alışkanlık oldu.

_ Nasıl yorulmuşum...

İyi de, çok uzaklaştık yahu, İzmir'e mi gidiyoruz nedir; elimde bir bilgisayar çantasıyla sadece...

_ Artık söyle istersen.
_ Cunda'ya gidiyoruz aşkım.
_ Ya, ben çok hazırlıksızım, eve de uğramadık, olmaz ama... Ofisten çıkıp Cunda'ya mı gidilir?
_ Merak etme sen...

***

Allahtan kardeşine bi çanta hazırlatmışım, yoksa bu haftasonunu burnumdan getirirdi. O sinirle belki hayır...

_ İşte geldik.

***

_ Bu şaraplara bayılıyorum. Burada yaşamak, ömrü burada geçirmek lazım aslında. Kimsenin bozamadığı köşeleri ne güzel memleketimin...
_ Bir şişe daha ister misiniz?
_ Evet, lütfen.

***

Artık zamanı geldi bence, ee listenin altlarında mı kaldı bizim şarkı? Biraz daha böyle devam edersek sarhoş olup ciddiye alınmayacağım... Garson, hiç duyuyor mu bak, garson, şşş!

***

Bir keman sesi, sol-la-si-la-sol-fa-mi-re... Cunda bir film sahnesi sanki, Mine Vaganti; ama tanıdık, birden dost bir ses, bildiğin bir dil duymak gibi Cunda.

_ Aah, ne kadar severim bu şarkıyı...
_ Biliyorum aşkım.
_ ...
_ Bağında, bahçende, pınarlarında... içimi yıkamaya geliyorum
...
_ Hayırdır, nereye?
_ Sana. Pınar...
_ Efendim?
_ Benimle evlenir misin?

Pınar ve Özgür'e, mutlulukla...


(31 Temmuz 2010 Heybeliada - 26 Ağustos 2010 Akaretler)


Not:
Notalar yanlış diyen varsa düzeltsin, minnettar olurum.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!