... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

N.A.L.


Bilen bilir, benim aklıma okul deyince Boğaziçi gelir. Lise gelmez. Lisemi de severim ama öğrenciliğimin en şahane yılları çoğu ortaokul/lise sınıfdaşımın aksine Orta 3 değildir. Lise arkadaşlıklarının üniversitedekilerden illa ki daha sağlam olduğuna inanmam. Mezunlar Günü'ne işim yoksa giderim, üniversitedeki mezunlar günü gibi önceden kapattığım bir tarih olmaz o.

Yine de, lisemin adının değiştirilmesini istemiyorum.

Nüfusta kayıtlı olduğu adıyla Şişli Nişantaşı Anadolu Lisesi'nin isminin, yapılan bir bağışla "Yılmaz Ulusoy Nişantaşı Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmek istendiği bilgisini aldık. Ne bu haberin yüzde yüz doğru olduğunu (bedencinin onaylaması dışında) ne de bağışın miktarını kesin olarak biliyoruz. Bu doğruysa dahi, Ulusoy'un bizzat bunu talep edip etmediği hakkında bir fikrimiz yok. Hani Sarıgül'ün okul önlerine astırdığı brandalar vardır ya "Okulumuzun doğalgaz tesisatı über belediye başkanımız Sarıgül tarafından yaptırılmıştır, minnettarız." diye, aynı belediye içinde, hepsi bir örnek, güya okul velileri tarafından yaptırılmış brandalar. Tabh.

Benim bildiğim, bağış yapıldığında bir hatıra ormanı kondurulur çorak bir tepeye veya ne bileyim, bir sınıfa, spor salonuna filan isim verilir. Koca okulun adını değiştirmek de ne oluyor?

Nişantaşı Anadolu Lisesi, umarım bu ismiyle kalacak. Daha çok NAL dalgası geçecek zamanımız var bizim.

ben yazmayalı

Ben yazmayalı, ama gerçekten "yazmayalı" neler oldu?

* İstanbul içinde olduğum ve hatırı sayılır miktarını evimde geçirdiğim bir haftasonu, ilk kez bir şey yazmak gelmedi içimden. Bloga elim gitmedi.

* Bir departman toplantısında ağlayıverdim. Ben. Ağladım evet.

* Benden iki yıl uzun okudu diye bir adam, benim de içinde olduğum kalabalık bir gruba "Ben gider doktorluk yaparım çok lazım olursa. Asıl siz düşünün, siz ne yapabilirsiniz ki?" dedi. Biliyor musunuz, ayrı yazılan ki'lerin karşıdaki insanı anasına küfretmişçesine, ecdadını elden geçirmişçesine sinirlendirebildiği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

* Antep - Ankara - Sapanca yaptım, yarın da Adana'ya gidiyorum ve artık yorulduğumu hissediyorum. Gezmekten ötürü değil, gezince hem bana iş çıktığı hem de o anda yapıyor olmam gereken işler ötelendiği için her gün bir öncekine göre iki kat fazla işim olmasından yoruldum.

* Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak, Miles&Smiles plus kart vereceklermiş bana. Sanırım CIP denen beleş çay-kahve yerine giriş demek oluyor bu. Allah kullandırtmasın (amin!)

* Yine iki üstteki maddeyle bağlantılı olarak, müdürlerden biri "aslında işiniz çok değil, planlı çalışmadığınız için böyle oluyor, yoksa yetişir ki mesai saatlerinde" diyebildiğinde benim, kariyerimin daha fazla içine etmemek adına sadece "katılmıyorum" demem gerekti.

* Başvurduğum bir yerden red aldım. Kendimi üzüntüden paraladığımı söyleyemem. Nihai amacım değildi.

* Başka işlerle ilgili hiçbir şey olmadı. Henüz.

* Despicable Me çok eğlenceli bir filmmiş, ve Agnes (sağdaki velet) aynı benim çocukluğuma benziyor. Bunu çocukluğumu bilen biri söyledi. Evet özellikle saçlar, aynı ben!

* Hastalandım. Dün gece 11 saat uyudum, burnum hatta gözüm bile akıyordu uykuya dalarken. Bugün daha iyiyim ama.

* Arabayı park edip içinden inememe adeti geliştirdim. Oturuyorum mal mal. Dirseğimi dizime, elimi alnıma dayayıp düşünüyorum, veya kendi kendime konuşuyorum. Bu aralar çok sık kendi kendime konuşuyorum ama hedefimde tabi ki birileri oluyor. Senaryo kafası yani, yine. Ama arabayı bu iş için kullanmak hiç hoşuma gitmiyor. Araba dediğin acilen bir yere gitmek için, acilen içinden çıkmak veya içine doluşmak için var olmalı. Yoksa, olmasa da olur.

* En nefret ettiğim sesin çekçekli bavulun otel zemininde çıkardığı ses olduğunu fark ettim.

* Etrafında 8 çocuk yaşayan evde (eğer çocuklar benim küçüklüğüm gibi değilse) yaşanmaması gerektiğine kani oldum. Tek iyi yanı, o evlerde çok yandığı için bizim evin doğalgaz faturasının 20 lira filan gelmesi, o kadar. Uykumdan oluyorum onun dışında (veya uykumdan ölüyorum, o da olabilir). Biraz önce yan komşu gelip "sizinle bir ara kahve içmek istiyorum, ne zaman evde oluyorsunuz?" dedi. "Pek seyrek" diyerek şimdilik savdım kibarca, sanki iki gece önce "susun lan!" diye duvara kitap kenarıyla vuran ben değilmişim gibi. Tabi bu yaptığımın hiç hoş olmadığının farkındayım.

Kitaba bir şey olsa üzülürdüm zira.

* Hayatımızda henüz benim girmediğim yeni bir dönem açıldığına ikna oldum iki olayla:
1- Bir arkadaş arayıp "havalar düzelince İğneada'ya gidelim" dedi. Ben de "beni kaçıncı teker götüreceksiniz, gelmem ben ya da Erce'yi getiririm" dedim cevaben.
2- Bir arkadaş, yanında yeniden bir araya geldiği kız arkadaşı ile otururken diğer yanında kız arkadaşı olan başka bir adam, karşısında da evli bir çift ile, odadaki diğer bir adamın kız arkadaşından bahsettiklerini anlattı. İçim sıkıldı. Hiçbir zaman "evlenirseniz ağzınıza sıçarım" diyecek bir adam olmadan, "evlenirseniz ağzınıza sıçarım" diyebilecek bir benim kalmış olmamdan dolayı canım sıkıldı. Statükocuyum, istemiyorum yeni dönemler.

* Ben bunları yazana kadar çayım iyice soğudu, artık çayım ve dankekime dönebilirim.

* ... o diil de, "gittin gideli" diye bir şarkı vardı, onu kim söylüyordu?

profil fotosu

Güzel çıkmış mıyım?

24 olmasın da!




hayli naçizane

Pek sevgili arkadaşım inesistente geçenlerde demiş ki:

"türkçe çok saçma lan. uykulu/uykusuz ve sallama hiç/salla gitsin. tdk bunlara bi şey yapsın"

Türkçe çok saçma değil bence, çok da güzel bir dil. Ama saçma tarafları var, evet. Tabi biz de eğip büküyoruz dili günlük / argo konuşmada. Yoksa düzgün kurulmuş hiçbir edebi cümlede veya bir atasözünde günümüzde en sık kullanılan anlamıyla "sallamak" diye bir şeye rastlamadım ben. "Uykulu" için pek bir şey diyemiyorum, o bayağı başarılı bir örnek :)

Bir de gün içinde çok fazla İngilizce kullanmaktan gelen bir alışkanlık var ki o da duyduğunu çift taraflı düşünmek. Örneğin "nice" sözcüğünü Türkçe bir paragrafın içinde başka, İngilizce sözcüklerin arasında başka okuruz. Bugün biri "hayli enteresan" dedi yanımda ve benim aklıma şu geldi:

"Hayli enteresan"ın haylisi, "highly" olmasın aslında?

Bunları düşünmek lazım...

Saçma

Dostluğa
Aşka
Aileye
Kendime, en çok da...

Kaybettim, hükümsüzdür.

***

En kötüsü de şu: Ben vaktiyle beraber tatile çıkacak kadar yakın olduğum adamlarla işten başka bir şey konuşamaz hale gelmiş olmaktan ötürü ne kadar üzüldüğümü orada burada anlatırken, onlardan biri (en çok üzüldüklerimden biri hem de) kendisine uzunca zamandır kötü davrandığımı söyleyip, problemin ne olduğunu sorabiliyor. Problem yok, ya da problem benim, demek ki ben her şeyi birbirine karıştırmışım, üzüntü ve öfke ayrılmaz olmuş bende, üstelik üzüntüm ve öfkem tek kurşunken ben saçma gibi atmışım oraya buraya, kime denk gelirse...

***

Hep içimde başka bir ben olduğuna, harlanmayı bekleyen bir ateş olduğuna, daha yapacak çok şeyim olduğuna inandım ben. Artık inanmıyorum sanırım.

O "nasıl hissediyorsun?" sorusunun yanıtı, "inançsız."
Sadece bu.

İstanbul'a bahar neden gelmedi.

Baharı bekleyen kumrular görünce ağızlarına vurasım geliyor yemin ediyorum.

***

_ Gidin lan burdan. Anlaşmadan, öpüşüp barışmadan da dönmeyin.
_ Ama bellatrix...
_ Hasstir ordan bellatrix gibi!

Kovdum onları. Melek falan dinlemem, sinirimi bozmasın kimse. Zaten ne geldiyse başımıza bu melek figürüne bayılan kızlardan geldi, çok şımarttılar bunları. Elin, yolda görsek dönüp bakmayacağımız bebelerinin eline bakıyoruz resmen, neymiş efendim, "bahar gelecek"miş.

Gelemiyor evladım. Ben engelliyorum, var mı itirazı olan?

***

Aslında eskiden böyle biri değildim. Herkes kendi doğduğu mevsimi en çok sever derler. Böyle genellemelere inanmam ben ama yine de, insan düşünmeden edemiyor. Ben de bahar çocuğuyum! Ben de severim çiçek açmış ağaçları, yüzünü göstermeye başlayan güneşi, azgın kedileri, mevsimlik kıyafetleri, yaz planlarını... Kilo vermenin daha bir zorunlu görünmesi ve herkesin bundan bahsetmesi dışında her şeyini severim baharın. Yazın istediğiniz kadar soyunamaz, kışın istediğiniz kadar giyinemezsiniz belki ama bahar tam aradadır, candır.

Yalnız hep toz pembe değil, serseridir biraz itoğlusu. Sizi ters köşeye yatırıp hasta etmesi ve aşık etmesi de mümkündür.

Zaten tüm sorun da buradan, bu algıdan ve bu umuttan çıkıyor.
Bir türlü gerçekliğe ermeyen bu umuttan...

***

Bir fıkra dinlemiştim vaktiyle. Fıkra dinleme, ezberleme ve zorda kalınca hemen anlatma yeteneğine sahip biri değilim ama olabildiğince toparlayayım.

Bir ilkokul çocuğu okuldan çıkınca kendisini karşılayan annesine der ki:
_ Anne, benim kafam karıştı.
_ Neden yavrum?
_ Bugün önce hayat bilgisi dersi vardı. Öğretmen bize yağmuru anlattı. Denizlerden buharlaşan su tekrar sıvı olup yere yağıyormuş. Sonra din dersine girdik; öğretmen dedi ki bütün doğa olaylarını ve mevsimleri, karı, yağmuru, hepsini Mikail yapıyormuş... Şimdi ben hangisine inanacağım?
_ İyisi mi, suyu buharlaştırıp yağmur haline getirenin Mikail olduğuna inan.

Ne şiş yansın, ne kebap yani.

Biri dindar, biri ateist iki ebeveynin illa ki çarpışması gibi, bilimle açıklayabildiğin bir şeye bir ilahi güç yerleştirmek (diyorum ya, kadınların parmağı var bu işte). Bunu geçtim, bir de kimin tanrısı, kimin meleği derdimiz var.

Mikail ve Eros. Tam bir kaos onlarınki, asgari müşterekte buluşmamakta ısrarlılar. Oysa Yunan mitolojisi de pekala anlaşabilirdi İslamiyet ile. Mikail bahara hazır; çiçekler açıyor her yerde, giysiler naftalinden arınıyor, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı lalelere yine milyonlar yatırmaya hazırlanıyor... Lakin, Eros efendi uyuyor. Neymiş, kavgalılarmış. Birinin getirdiği baharı öbürü tanımaz, oklarını çıkarmazmış. Çünkü Eros tanrıymış, öbürüyse melek. Tamam, bence de Eros'a tanrı demeye bin şahit ister ama olacağına bak sen...

Aldım bunları karşıma, "aşk olmadan bahar neye yarar ulan?" dedim, cevap yok.

Onları huzurumdan kovmam bu yüzden işte. Aralarında anlaşmadan; bana, bize yine gülecek bir neden getirmeden gelmesinler, istemiyorum.

"İstanbul'a bahar neden gelmedi" diyorsanız, sebebi budur.


(14 Şubat 2011 Uludağ ~ 22 Mart 2011 İstanbul)

Görsel:
http://weheartit.com/entry/1626236

salı günü simit günü


peki...
bir yarım simit mi yersiniz,
yarım bir simit mi yersiniz?

günün sorusu bu.

Ben hiç... Uludağ'a gitmedim!

Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.

Hem de ilk kez kayak üstüne portakal keyfi yaptım. Alçak basınçta daha iyi oluyormuş, deneyimledim, sabitledim. Bir yandan da tek kulağımda çalıp duran albümü dinlerken dedim ki, kayarken dinlenecek en iyi Büyük Ev Ablukada şarkısı "nasıl istediysen öyle işte"dir. Tam kararında bir gaz.

Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.

Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.

Masadaki en kıdemli adam olmaktan çok uzaktım, benimle kadeh tokuşturan adamın 11. kar tatiliydi bu mesela. Öyle bir mazi. Ama gelin görün ki, en kıdemli kadındım ve süt yönkurun dişi kısmısına rakı içirmek bana düştü. "Ee" dedim o zaman "madem eşitsiniz, bir dikişte için de görelim."

Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.

Fatoş'u bizim söyleyeceğimiz başından beri belliydi ama yine de müzisyenlerin bir ses vermesi gerekti, onlara ağızlarından girip burunlarından çıkıp "Fatoş almış orağını" dedirtmek de benim kuzenin sevgilisine düştü. İşin acayibi, adam ENSOlu olmak şöyle dursun, Boğaziçili bile değildi. İşte adamın kanına böyle girerler :)

"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!

Son gece, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp kendimizi yollara vurmadan başka bir gelenek olan pijama partisi vardı, herkesin en janti pijamalarını çekip gittiği cinsten. Ben nasıl gittim, hiç bilmiyorum. Ne giyerek değil, nasıl. Kendimde değildim, yeni uyanmıştım; nasıl da kısacık, musmutlu bir hayalden uyanıp ölesiye mutsuz oldum aniden, nasıl kaldırdım kendimi yataktan ve gittim o pijama partisine ve oldu, oldum ben sonra... Bilmiyorum. Topladım. Oldum. Olmuşum ben.

Sonra bir an aha, dedim, sıçtığımızın resmidir. Aslında zevk, renk, entellekt değil takıldığım. Adamın beni canımı acıtmayacak şiddette (şiddetin ne hoş) çekip alamayacağından korkuyorum. Bunca naif adamlara tutuluyorum.

Ve bu kez ben soruyorum: "Çekimin hiç mi önemi yok?"

Tamam, ilk adımları ben atacağım o zaman, bebek adımları da olsa. Ya sonra? Reddedilmek değil derdim. Sonunda hiçbir şey olmamış gibi bu aşkın katilini karşı taraf ilan edip kendi içimde, sanki o adımları ben atmamışım gibi uzaklaşmak. Sakin sakin uzaklaşabilecek miyim? Yoksa kaçacak mıyım topuklayarak? Hiç hoş değil, hiç havalı değil bu.

Benim biriyle çıkmam için kalbimin şöööyle bi çarpması lazım, ondan bilmiyorum kalbi sonradan şok etkisiyle nasıl çarptıracağımızı. Ve nasıl iki kez kahve içip sonra, konuşmadan "olmadı" diye karar veriliyor ya karşılıklı, buradan sonra nasıl o ilk ana dönülüyor, bilmiyorum.

Eski kafalıyım oğlum. Oyunda atılgan, gerçekte titrek. Bu bir doğruluk/cesaret oyunuysa, ben doğrulukla kendimi ifade edeyim, karşı taraf cesaretle bana yaklaşsın istiyorum. Bir geceden sabaha oturup (tövbe, tövbe) batının ahlaksızlığını aldığımız gibi devam etsin hayat istiyorum. Aşk mümkün olsun hala, haydi o da gelsin benimle olsun istiyorum.

Ve Monte Baia'da olan Monte Baia'da kalır, o yüzden fazla bir şey söylemiyorum.

Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*

Evet ne diyorduk, Levent Yüksel bise çıktığında ben bir önceki şarkının, benim şarkımın, kendimden geçercesine eşlik ettiğim "ölürüm yoluna, ölürüm de yine boyun eğmem"lerin yarattığı boğaz ağrısı içinde oturuyordum. Bise halim kalmamıştı, ve şunu düşünüyordum: Acaba hep böyle mi oluyor? Acaba benim halim tam da kuyruğuna gelmiş, mevsim bahar olmuşken mi kaçıyor?

Bilemedim.

Yoruldum galiba. Yorulmuşum tatilde. İstanbul, tatilde de olsam çok özlüyorum seni. Gel öpeyim gerdanından.


(13-17 Şubat 2011, Uludağ)
Fotoğraflar için fahri ENSOlu/fahri kuzen Emre'ye teşekkürler.



* Bu yazıda; aşk mümkün müdür hala, ya sonra, yarim İstanbul, dedikodu, med/cezir, karaağaç, kaybedenler, bu gece son, haydi gel benimle ol, bu aşkın katili sensin, sultanım, tövbe, yarabbim, ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve yeter ki onursuz olmasın aşk var. Bu yazıda; yemenimde hare var, gel gel sarışınım, zalim, değer mi hiç, ayrılmam, kadınım yok.

Bir de hem tatilde, hem yazıda olmayanlar var... Levent Yüksel, Tuana'yı söylemedi. Sezo'yu bekliyor olmalı Tuana, o olmadan söylenmiyormuş o şarkı.


Biz de istememiştik ki zaten.

naçizane: Yorum Farkı

Akor basabilmenin virtüözlerce gitar çalmak olarak kabul edilmemesi gibi, iyi bir kulağı olması ve bir şarkıyı (özellikle de daha önceden bilinen bir şarkıyı) hep, aynı daha önce duyduğu şekilde söyleyebilmesi de iyi şarkıcı veya iyi yorumcu yapmaz bir insanı. Olsa olsa iyi bir kareokeci olur o.

Benim kulağımın da iyi olduğunu söylerler küçüklüğümden beri, teyzemle eniştem 40 yıllık koristler olduklarından sözlerine güveniyorum. Gerçekten de, yanlış bir nota duydum mu anlatım bozukluğu görmüş gibi irkilirim. Sesim güzel değil, haliyle bana daha da güzel değil (sesini videodan duyduğunda "benim konuşmama nasıl tahammül ediyorsunuz?"diye şaşıranlardanımdır evet) ama yine de şarkı mırıldanırım tabi. Hep öyle doğru, ama hep öyle aynı mırıldanırım şarkıları.

Geçenlerde Müslüm Gürses dinlerken aklıma geldi bu. Tutamıyorum Zamanı çalıyordu, ben de eşlik ediyordum. Bu şarkıyı Okay çok çalar ve biz de çok söyleriz, hem herkesin bildiği bir ortam şarkısıdır, hem de -kabul edelim- Kenan Doğulu'nun iyi şarkılarından biridir. Bu şarkıyı Okay çok çaldığı için ve biz, yani Okay'ın kuzen ve Sezo eşliğinde Okay'a eşlik eden tayfa, birbirimizi şarkının kaçıncı tekrardan sonra biteceğini tereddütsüz bilecek kadar tanıyan adamlar olduğumuz için, hep aynı şey olur: "Kal, gittiğin yerde mutlu ol" dizesi, ikinci nakaratın ikinci tekrarında çığırırcasına söylenir, "mutlu ol"un üstüne basa basa. Kenan da böyle mi yapıyor emin değilim, ama bizim tarzımız bu oldu ve Müslüm nasıl sakin ve dümdüz mutlu olmamızı isterse istesin, ben bu şarkıya Sezovari eşlik ediyorum ben yalnızken bile.

Eylül Akşamı'nı dünya yakışıklısı Mehmet Günsür'den değil, Bülent Ortaçgil ve Teoman'dan, canlı konser kaydından dinlemeyi severim ve o kadar çok dinlemişimdir ki, Teoman'ın başta yaptığı konuşma bile geçer kafamdan onunla beraber: "Hatta bir önceki İstanbul konerinde..."

Geçenlerde Alev Alev'i söylerken arabada kendimi, "kendimi arıyorkenh" diye inlerken buldum Feridun Düzağaç gibi.

Bir de, dün Levent Yüksel'in ilk albümünü aldım, uzun zamandır aklımdaydı. Neredeyse tüm şarkılarını hala dinlediğim nadir albümlerden olması almama yeterdi zaten de, CD'si var mıdır onu bile bilmiyordum. Malum, kaset çocuklarıyız. Hem Levent Yüksel'in o papyonlu halinin bir CD kapağı üzerinde durabileceğinden dahi emin değildim, teknoloji reddedebilirdi bu kılığı.

Her neyse, sonuçta CD'yi aldım, baştan sona dinledim ezbere bildiğim şarkıları. Kadınım'ı dinledikten sonra durup bir de Yüksek Sadakat'in yorumuyla dinledim aynı şarkıyı. Onno Tunç Şarkıları'na özenilerek yapılan başarısız Uzay Heparı re-albümünde dinlenebilir bulduğum tek şarkıdır Yüksek Sadakat - Kadınım. Hatta hakkını daha çok verirler şarkının bana kalırsa, daha iyi bilir gibidir onlar "sevdin mi gerçekten ah, seviştin mi?" sorusunun cevabının "çatır çatır" olduğunu ve bu yüzden olacak, Levent Yüksel gibi sırf üzgün söylemezler şarkıyı. Bir devam filmi olmakla kalmayıp, daha hırslı, daha öfkelidirler.

Sonuç itibariyle efendim, yorum farkı sadece bir televizyon programı değildir.
İyi denebilecek bir kareokecinin tespitlerini dinlediniz.
Esen kalın.

Kaleci değişimi

_ Lost?
_ Yes, lost. You're so...
You're so lost, you don't even know what kind of eggs you like. Yes, yes!
_ What?
_ That's right. With the priest, you wanted scrambled. With the Dead Head,
it was fried. With the bug guy, it was poached. Now it's like,
"Oh, egg whites only. Thank you very much."
_ That is called changing your mind.
_ No, that's called not having a mind of your own.
(Runaway Bride)


İnsanların prim yapan değişimlerini hayretle izliyorum. Yok, yandaş medyaya veya ünlü birine giydirecek değilim, bildiğin sıradan insanlardan bahsediyorum. Saçını yarım toplayan cici kızların alternatif, tikilerin gotik olduğu ve bunun ekmeğini afiyetle yediği bir çağda yaşıyoruz. Seks çağına girmedik belki ama değişim çağına girdik, orası kesin.

Lakin...


O görüntülerin altındaki kafalar sabit. Fikirler, tilkiler sabit, onlar değişemiyor öyle saçını kestirmekle, marjinal giyinmekle veya envai renk oje sürmekle. Bir kızla bir erkeğin arasında sadece "yazışşş" olabileceğini iddia eden adamla dalga geçen zihniyet, bundan tam bir dakika sonra kalede kaleci varken nasıl gol atacağını sorgulamakla meşgul. Herkes liseli icabında. Radikaller serbest değil, radikaller dalga geçtikleri yaşam tarzlarının, karar verememelerin, "acaba o mu, bu mu"ların içine sıkışmış durumda. Sorsan herkes Samantha'yı tutuyor en çok ama her biri küçük birer Charlotte içten içe.

Kim takar arkadaşım, kim takmalı? Kim inanır size, daha dün kitaplarına sıkı sıkı sarılmış pastel renkler içinde koşuşturur, bembeyaz örtülü masalarda kibarca gülümserken bugün kendini-kanıtlamış-ama-kendi-halinde, morlar ve lağım faresi renkleri içinde uçuşmanıza; (ancak sokulacak bir kucak bulana kadar) ayaklarınızın üstünde durma iddialarınıza kim inanır? Ben inanmam, söyleyeyim, yemiyorum bunları. Bana kalsa üstünüze kırmızı bir çarpı atıp "Sahte!" yazar, gönderirim uzaya "Dikkat Kırılır!" Ama benim bunları yemem önemli değil. Sizi kimin yediği önemli.

Kaleci değişir, yerine yenisi gelir. Eski kalecinin kontratı, yeniyi bulana kadardır. Durum böyle ve böyle kalacak; forma rengi isterse bin kez değişsin.

Galatasaray 2-1 yenildi fenere biraz önce. Hııhı, ondan bahsediyorum.

_ Hello canım...

iyk. kodumun bebeği.

(Vecihe sen gözünü kapat, şimdi bu Musti çakması bebeye saydırıcam bi miktar.)

Hello Kitty denen bir mahlukat var hayatımızda, bilmem farkında mısınız diye bitiresim geldi cümleyi ama farkında olmamak mümkün mü? Bi kere hayvanın adı falso: Hello Kitty (çev. Moşi Moşi) diye isim mi olur allasen, gerizekalı oyuncak endüstrisi?

Bir zamanlar toplanmaya doyulmayan Trol bebeleri vardı, her renk saçlısı, her boyu filan olurdu bunların ki daha çok, daha da çok çok satılıp paraya para denmesin; hatta sonra kolyeleri filan çıkmıştı, kafalarından boynumuza asmamız bekleniyordu bebeleri, aman yarabbi. Yine de sevimli bebelerdi, haklarını vermek lazım.

İşte bu Hello Kitty çılgınlığı bana Trol'leri hatırlatıyor. Bunun da donu gömleği, çantası yetmedi, tokası, yaka iğnesi, taşlı küpesi (bildiğin kristalden yapılma kedi kafası yahu, kurdelesi de taştan), ayfon kılıfı gibi günümüz icatları peydah oldu her yerde. Pazara bile gitsek Hello Kitty orada.

Benim için Hello Kitty'nin hayatta tek tahammül edilebilir kullanım şekli şudur:

Ay lav Umut Sarıkaya. Ay lav veri Umut Sarıkaya.

Hello Kitty'den tiksinmemin en önemli sebebi de, sevimsizliğinin yanı sıra, özgün dahi olmayışıdır. Neden yıldız olduğu belli olmayan ama her kırmızı halı okasyonuna katılan oyuncu gibi, vasıfsız elemandır Kitty. Nedir yani, çizgi film karakteri mi? İzlemiş kaç kişi var, hani?

Ve Kitty, bir Musti çakmasıdır:

Kadının Adı Yok

"hem dostluk hem aşk hem bağımsızlık hem saygı, özgürlük...
hepsi bir arada olmuyor değil mi?"


Duygu Asena'nın romanından uyarlama Atıf Yılmaz filmi "Kadının Adı Yok"u izledim. Okuldaki Kadın Araştırmaları Kulübü'nün söylemlerinden öteye gidiyor mu; değişik, yeni bir şey söylüyor mü derseniz, bence söylemiyor.

Ama şu an söylemiyor. Bizim Vicky Christina Barcelona izlemiş gözlerimizi şaşırtmaması vaktinin ilerisinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Kaldı ki, bizim gibi yaşayan, düşünen kaç kişi var ki etrafımızda zaten, yan dairemde dört çocuklu bir aile oturuyor örneğin ve evdeki kadın, kocası evde olmadığı takdirde bana dahi açmıyor kapıyı. Şimdi ekşisözlük'e bir göz attım, biri, 2001'de okuduğunda hala böyle tutucu babalar var mı diye düşündüğünü yazmış. Olmaz mı? "Farkındalık" en tiksindiğim sözcüklerden biri olsa da ben en azından bunun farkındayım ve farkında olan başka insanlar olduğunu da biliyorum. Ben sıradışıyım, halk gibi düşünmüyorum savlarının ardına sığınıp, şaşırmış gibi yapmıyorum her şeye.

Şaşıramam çünkü onlar yan dairemde oturuyorlar.

***

Bir adım ötesi var kadını tanımamanın. Şubat sonlarına doğru bir haber okuduk hepimiz. Bazılarımız küfretti geçti, sosyal ortam aktivistlerimiz çeşitli mecralarda paylaştı haberi, bazılarımızın sessizliği ikrardan geldi... Ne bileyim, bir şeyler oldu yine de.

Ve bir reklam filmi çekildi, iyi de oldu:



***

Peki, ben size başka bir şey göstereyim ki siniriniz hoplasın, bazen ne yaparsanız yapın olmayacağına, bazı insanların kanında "bireylik" olmadığına kani olup, kafanızı yorduğunuza kızın, üzüldüğünüze üzülün diye:

Gülmeyenler canımdır.

***

Son olarak, Kadının Adı Yok ile ilgili bir ufak bilgi daha, yine sözlükten;

"1988 yılında başbakanlık tarafından küçüklere zararlı yayın ilan edilerek poşette satılmasına karar verilen fakat daha sonra 1991 yılında açılan bir davayla aklanmış kitaptır."

Demek ki bi olayı varmış kitabın. Böyle buyurdu içimdeki anarşist.

"Fiş, prize eşit değildir."


KOBİDER: Kadın Erkek Eşitliği Safsatadan İbarettir

Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği (KOBİDER) Genel Başkanı Nurettin Özgenç; son yıllarda gündemi oldukça meşgul eden “kadın- erkek eşitliği” adı altında ileri sürülen görüşleri, temennileri veya önerileri dikkate aldığımız zaman, bu konuda birbirleriyle çelişen birçok görüşün olduğunu ve kavram karmaşasının yaşandığını söyleyebiliriz.
(...)

Özgenç; fiş prize eşit değildir. Ama hangisi daha üstündür? Bir hüküm verilebilir mi? Ya da ikisinin görevi de aynı mıdır? Kadının, hayatın zorluklarına tahammül edecek, ağır işleri görecek, makineleri ve yükleri indirip bindirecek gücü var mıdır? Bu işler kadına yaptırılırsa, fıtrata, yani tabii ve doğal olana karşı çıkılmış olunmaz mı? Zerafette, duygusallıkta, nezakette, şefkat ve merhamette erkek kadına yetişemez. Soğukkanlılıkta kadın erkeğe yetişemez. Bazı kadınların erkeklere ait bazı işleri başarıp birçok erkeği geride bırakması, tamamen istisnaî durumlardır. Ayrıca öne geçmekle öne geçirilmeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Erkeklerin bir kadına ileri bir görev verip te, bakın işte, kadınlar da bu makamlara yükselebiliyor demeleri, kandırmacadır.


Daha önce şu yazımı süsleyen yukarıdaki görsel bu beyanata CUK oturduğu için tekrarlayasım geldi.

Ulan.
Sonra biz "neden fiş, neden priz" diye sorduk diye fesat oluruz.


yanlış yapboz parçası

[Bu aslında "Birini olduğu gibi sevmek her şartta mümkün müdür?" yazısının devamı.
O yazının yayımlanması uygun bulunmuyor.]

Hiçbir şey olmayan, hiçbir yere oturmayan ilişkiler. Olmuş gibi görünüyor ama eğreti duruyor, üstüne sinirle bastırılıp eğilen, bükülen yapboz parçaları gibi aynı; rengi tutsa şekli tutmuyor, şekli tam otursa renkler zıt. Hadi, zıt değilse belki ama uyumlu değil en iyi ihtimalle.

Beraber mutlu olunamayan, mutlu olunan zamanları başkalarına saklanmış ikilikler, üçlükler, beşlikler. Hiçbir zaman dışarıda değil, hep içeride, havasız ve mutsuz hep.

Her şeyin konuşulduğu ama hiçbir şeyin söylenmediği ortamlar. Daha yakın olunamaz sanarken, çok uzak. İnsan aklından geçeni, geçtiği gibi söyleyemiyorsa... (Aynı böyle.) Bakmak, ağzını açmak, ağzını kapatmak sonra veya hiç bakmamak, en iyisi hiç göz göze gelmemek.

Sakınmak değil, saklamak. Saklama ihtiyacı. Sormamak. Gizem. Uğultu.
Bolca ses, zifiri sessizlik.

***

Bir şey okudum şurada: "Hayatın getirdiklerinden çok, götürdüklerini sev; çünkü ilki daha fazla bağımlılık, ikincisi ise daha fazla özgürlük demektir."

Öyle mi?

Belki Eylül'de keramet vardır.

Görsel şuradan.


_ Ayrılalım Hamdi. İkimizin de içi sıkılıyor. İkimizin de içi aynı anda sıkılmıyor ama. Aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor da demiyoruz. E biz zaten hiçbir şey demiyoruz. Birbirimize hiç uygun değiliz biz. Ayrılalım iyisi mi. Hem Eylül ayı geldi bak. Belki Eylül'de keramet vardır.

Solstis





Şimdi sen beni aradın ya...
Günler kısalmaya başladı kuzeyimde.
Günlerim döndü benim.

Sen bir aralık beni aradın,
benim yirmi bir aralığım oldu.

Sandıklı Baza Analojisi

"Şimdi sana bi analoji yapacağım, ne alaka diyeceksin ama... Bu bizim yaptığımız iş aynı baza almak gibi. Alacağın şey baza sonuçta, değil mi? Ne kadar zor olabilir, sandıklı baza işte, kaldırıyorsun açılıyor, kapanıyor, hadi bir de kilidi olmasına dikkat et ki kafana düşmesin, o kadar değil mi? Değil işte. Mesela ben bir daha baza alırken, o üstteki, üstüne yatak koyduğumuz parçayı tutan ne var, ona bakacağım. Çünkü onlardan ikisi, iki kez kırıldı bir yıl içinde ve ben şu an yatağımda yatamıyorum. Demek ki neymiş, baza alırken nelere dikkat edeceğini aldıktan sonra öğreniyormuşsun. Önce kaza, sonra yasa.

İşte bizim yaptığımız iş de aynen bunun gibi. Bir kere sıçarsan anlarsın neye dikkat etmen gerektiğini.

Ve işte tam da bu yüzden ben anlıyorum artık bu işi neden yapmamam gerektiğini.

Çünkü biz hiç sıçmadık daha."

Başarılı intiharlar

İntiharda başarılı olmanın olasılık-şans gibi, sağlamak-neden olmak gibi ironik, kinayeli bir tarafı var ama biz anlamını karşılayacak şekilde konuşalım. İntiharda başarılı olmak, amacına ulaşarak ölmek demek. Başarının sırrı büyük ölçüde nerede? Yalnızlıkta! Kişi eylemi gerçekleştirirken etrafında onu vazgeçirmeye ya da kurtarmaya çalışacak kimsenin olmayışında.

Suicidality Assessments diye bir eğitim alıyordum geçenlerde; işle en alakasız olan eğitim o gibiydi çünkü. "İntihar Hevesinin Değerlendirilmesi" diye çevirebiliriz bu başlığı. Birine intihar heveslisi teşhisi koymak için onlarca test, anket, değerlendirme olduğunu bilmiyordum ben.

Lakin, bu anketleri can-ı gönülden doldurarak hevesli çıkan adamın gerçekten intihara meyilli olduğuna da inanmıyorum.

Ahkam kesmek kolay, millet boşuna mı psikiyatri doktoru olmuş, Freud musun lan sen diyebilirsiniz. Freud değilim tabi, allahıma bin şükür özellikle pembesi değilim... de, bana bir şey inandırmak da kolay değil. Deneyimim var allaha şükür (buradaki şükür nidası da yukarıdaki ironi/kinaye tespitine tabidir), insan kafayı da yese o an, karşısındakinin aslında kurtarılmak istediğini biliyor içten içe.

Yani, bana çıkıp kimse demesin ki şu aşağıdaki anketi intihara meyilli birine versek hepsine "yetmez ama evet" deyip ele verecek kendini ve ardından bir çatıya çıkıp, aşağıda bir kalabalık oluşmasını beklemeden atlayıverecek aşağı?

Hiç sanmıyorum.

Caps: Columbia Suicide Severity Rating Scale (C-SSRS)

Geçtiğimiz haftasonu ne öğrendim?

Bu aşağıdaki linkte, dayanabildiğiniz ölçüde okuyacağınız da yazı olarak yazılıyor ve onlarca yorum alıyorsa, yazma eylemimden umudu kesmemem gerektiğini...


Jeux d'Enfants gibi başlayıp Senede bir Gün olarak devam eden ve Serendipity gibi biten My Sassy Girl izleniyor; kızlar "ay ne tatlıııııııııvğ" diyor, erkekler de filmi bir şekilde beğenebiliyorsa, aşktan umudumu kesmemem gerektiğini... (Çünkü bu manyak karı bile birini bulduysa dünyada herkesin şansı var.)

Lakin belki Kore sinemasının romantiksel örneklerinden umudu kesebileceğimi... (Belki? Karar vermek için daha çok örneğe ihtiyacım var. Önerilere açığım.) Bir de uzun olmasa filmler bu kadar...

"Şimdi bu insan bana ihtiyaç duymazsa beni bırakıp gider mi?" kafasının filmde de, gerçekte de olduğunu... İhtiyaç mıdır iki insanı birbirine bağlayan, bilmem, belki biraz da. Bazı ilişkilerde daha büyük ölçüde. İhtiyaç duyulan taraf "razı olan" oluyor bu durumda, HIMYM'da "settler vs reacher" diye tabir edilen yaşam biçiminde. İnsan illa güzelliğiyle, zekasıyla, yaşam tarzıyla veya klas beğenileriyle razı olmaz ki.

Bir an düşündüğüm şeyin, yarım kalan cümleyi tamamlar gibi başkalarının da aklına gelebildiğini ve bunun süper bir şey olduğunu...

... behzat yaralı, kalbi kırık bir adam, öküzlüğüyle başa baş giden en belirgin özelliğinin bu olduğunu söylemek mantıksız olmaz. kalbinin kırıklığını gerek onunla rakı sofrasına oturarak gerekse farklı şekillerde fark edince, hele bir de bu kalp kırıklığının tamiri için savcı hanımdan yardım istemediğinin farkına varınca, savcı hanım bu adamı iyileştirecek gücün kendisinde olduğuna inanıyor ve bunu kendine ve behzat'a ispatlaması gerekiyor. bu adamı aşkımla iyileştirebilirim fakat önce onunla güç savaşına girerek boyun eğdirmeliyim falan gibi şeyler.


Her heyecanın bir karşılığı olması gerekmediğini, bazen hazırlıkların boşa gidebileceğini, insanın bunu bilse de her seferinde üzülecek kadar şuursuz bir varlık olduğunu...

Ve en önemlisi...
Laser tag denen oyunda Barney Stinson'ı cebimden çıkarabileceğimi! 2 kişi olarak 3'e karşı oynamam
ıza rağmen, sağlam bir farkla kazandık. İ-na-nıl-maz zevkliydi!

12 dakika çok az, oyun çok pahalı, Cevahir kalabalık falan deyip gitmezlik etmemek lazım, o 12 dakikanın sonunda koşturacak hal kalmamış halde yürüyordum ben alanın içinde. Ha bir de, koyu renk giysiler giyip gidin, benden söylemesi.

Ben daha fazla böbürlenmeden gurur tablomuza bırakıyorum sözü. Evet, Iron Man benim tabi ki.

Fasulyeden (daha) faideli bir haftasonu geçirmişim efendim, saygılar.

Bir sorum var çocuklar...

Haksızlık mı ediyorum ben insanlara devamlı?

Nankör, ukala, sevimsiz, iyiliği az gelişmiş biri miyim?

tüm gece kuşlarıma...




"Great conversations are like beautiful squares in foreign cities one finds at night and then don't know how to get back to in daytime."

Alain de Botton



Waited since lunch / It all comes at once

Bazen parça parça döküldüğümü hissediyorum ve başkaları da anlıyor, "nooldu ya birden?" diyor bana. Bir şey olmasına gerek yok. Birinin olması gerektiğinden iyi görünmesi, güzel bir gömlek giymesi, saçını kestirmesi filan olabilir; artık hiç görmesem daha iyi dediğin bir adamın karşına çıkması olabilir, bu kadar doğal bir şey olabilir çünkü aynı yerde çalışıyorsun o adamla!

Her şey çok geride ama her şey her an hatırlanası.


Ben dün gece, yerdeki yedek yatağıma uzanıp duvarı tırtıkladım. Duvarımda tırtıklar var benim, sirkeli sularla kazıdığım duvarkağıdından arta kalan, cimrilik edip boyacı çağırmadığım ve astar attırmadığım için iki kat boyanın altından dahi tırnağıma takılan tırtıklar. Onlarla oynadım. Hiçbir şey düşünmedim sanırım. İçimde kalkıp bilgisayarı açmak için büyük bir istek vardı, yapmadım. İçimde mektup yazmak için büyük bir istek vardı, yapmadım. İçimde yatıp uyumak için büyük bir istek vardı, onu da yapmadım.

Bazen oluyor böyle. Bir keresinde koltuğa oturup tam 10 dakika boşluğa bakmıştım salonda. 10 dakikanın sonunda bunu fark edip 11., 12. dakikaları da böyle geçirmiştim, ve hatta 13.yü de belki.

Ben ne zaman lise yıllığında "uyuyarak geçirdiğim zamana acıyorum demiştin ve çok doğru demiştin" yazan kızdan, bu olduğum şeye evrildim? Hangi döneme tekabül eder bu; ilk yalnız kaldığım ana mı, "bu iş olmayacak"ı ilk kabul ettiğim, reddedilmeden reddedildiğim döneme mi, karşılığını alamadığımı düşündüğüm şeylerin içinde ilk nefessiz kaldığım zamana mı, işin çirkin içyüzünü görmeye ve hiçbir şeye inanmamaya başladığım döneme mi, yoksa değişmeye gösterdiğim dirençten yorgun düştüğüm, değiştirilmeye çalıştığıma inanamadığım, yine en çok kendimi paraladığım ve bir otoparkta biri beni kurtarana kadar oturup boşluğa baktığım döneme mi? (Bak, dün gibi hatırlıyorum ve bugün gibi aynı.)

Hepsi bir öğle yemeği sırasına girdiğimde üşüştü aklıma. Her şey birdenbire oldu, birdenbire vurdu bellatrix yere. Bir şeylere olan hevesim, heyecanım, enerjim geri gelecek bir gün. Kimato katu! Yere vurdum, kalkacağımı biliyorum, hem de zıplaya zıplaya, döne döne kalkacağım ama zamanı var daha... Sadece zamana ihtiyacım olmasını umuyorum. Başka bir şeye bağlayamam umudumu.

Bu arada...
Vampire weekend - white sky dinlenesi; fakat bu cümle v'ler ve w'ler karışmadan bir seferde tereddütsüz yazılabilesi değil.

Bir de şey var: "Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil", Haldun Taner'den. O da okunası.

yerine koyucam... bir bir...

_ Peki seni kimse vazgeçemeyeceği kadar çok sevdi mi?
_ Hayır.

İçimde brokolililierle'den hemen sonra gelen eski sevgililerle'nin yerleştirdiği gibi bir hüzün var.
Bazen tam öyle gülüp eğlenirken, pat! düşersin.

kaçtı bak elimden tuttuğum çocuklar
ne kadar sevdim seni, ne kadar çok

Bu kadar da alakasız icabında.

Kafa rahat, hayır demek kolay.
Sen öyle zannedersin.

Ömer Çelakıl'a rakip

Yürü be incisözlük.

Keba.q.

Erce kardeşime Alsancak sokaklarının birinde rastladım:

Şimdi böyle şekilli olsun diye dükkan ismini ters p'yle falan yazan kıtlar yaşarken dünyada, incisözlük tayfasına laf etmek de ilginç bir kafa... Tamam ben de oturup okumuyorum ama hayatımızda oluşlarını destekliyorum. Çünkü onlar değil ki alabildiğine boş olan, oraya buraya "yhaa", "ghanka" (bu laf da bana puanı dokuz olan repçi Fuat'tan çıkmadır), "qanqa" filan yazan apaçilerle, "çatlağ patlağ" diye dans edip annem evde değilse bize gelecek olanlarla...

... özetle; hakkında "bu hale gelene kadar bi temiz dayak atardım bu benim çocuğum olsa" lafının ağzımdan çıktığı herkesle kıyaslandığında masum bile kalıyor bunlarla dalga geçen tayfa.

Seviye düşürmeyi destekliyorum. Piçlerin özet geçmesini destekliyorum. Dedeleri destekliyorum. Laubaliliği destekliyorum. Behzat Ç.'yi ve gereksiz küfürlerini destekliyorum.

Biraz da böylesine ihtiyacımız var, oynatmaya az kaldı zira.

kayserilililerle

Sezo'yu telaşlandırdım galiba gece gece. Napayım, sesini duyasım geldi. Bazı isteklerimin önüne geçemiyorum ve neyse ki geçmem de gerekmiyor.

Aradı hemen. Oh ne güzel, bizimleyken verilmeyen çarşı izinlerinde, bizim 6 erkek 2 kız tabi ki giremediğimiz mekanlara girip girip çıkıyormuş. Hava da güzeldir orada hem... Sesi keyifliydi. Yine de "ne var kızım, niye darlandın?" dedi, "yok ben özledim falan da, yok sesini duyayım da... bak aklım sizde kalmasın."

"Darlanmadım Sezo."

Heee, darlanmadın. Of. Ama şimdi askerdeki adama ne anlatayım ben allahaşkına, bir de beni mi düşünsün... Bir de, olumsuzluğun altını çizmesinden korktum sanırım. Onun yerine şakaya vurdum ben de işi. Tabi ki özledik dedim, sen bizi özlemedin mi dedim, o da -kafası da güzelken hazır- öyle çok etmediği bi laf etti, "değerini bil, bi daha duyamazsın" da demeyi ihmal etmedi. Biz sıpaysak, o eşek çünkü :)

Bir an ne diyeceğimi bilemediğim de oldu. Aslında şunu demek isterdim ama aklı kalacaktı ya, işte, ondan söylemedim:

Sezoooooooooooooooooo!
Gel artık.

Cezir...

(Koray Oruç yazdı.)


En olmadık yerde,

şemsiyeni açmanla bir

yağmurun durması gibi mesela,

uçup giden kaşkolünün

çamura düşeceğini

kabullendiğin esnada

ilerideki ağacın

dallarına takılması

gibi bir de,

ve

erkenden uyanıp

pazar sabahı olduğunu

fark edip

tekrar uykuya

dalman gibi,


aklına düşesim var.


Ulu orta,

bir anda,

göstere göstere,


aklına düşesim var,

tutma!


"Hiiiç..."

Beyza demişti "ağzından çıkınca içinde büyüyor" diye.

Tamam da, ne konuşayım. Günde takriben 10-12 saatimi işte geçiriyorum. Geri kalan zamanda da işin kafamı meşgul etmediğini söyleyemeyiz, aksi için uğraşsam da. Ofisteki insanları hayatımdaki herkesten, aynı evde yaşadığım kuzenimden bile fazla görüyorum. Ve olanca sinirimizle yaptığımız tek şey yine ofisten, patrondan, müdürlerden, işten, işleyişin saçmalığından bahsetmek, dalga geçmek, sinirlenmek ve... Sonuçta, hep işten bahsetmek.

"Hiiiç" cevabı hayatımın özeti olmuşken ben, biraz başka bir şeylerden bahsetmek istedim. Başkalarından da değil, kendimden ve bir adamdan. Her gece (ya da her sabaha yakın saatlerde) uykuya dalarken düşüneceğim bir şey olsun istedim. Olsun istedim, olsun diye de söyledim 3-5 kişiye. Vallahi inanmadılar. Boşluktan, sandı herkes. Boşluktan, işte Nihal gibi, Kanuni'nin kızkardeşi gibi hani dizideki, gördüğüm ilk adama sarıyorum sandılar. Anlattım halbuki, elektrik çarpmış gibi oldum bir keresinde dedim mesela... Komik mi bu anlattığım?

Bir tek Elizabeth inandı bana sanki ama o da hayal dünyasında yaşıyor zaten, fark etmez onun için.

Neyse...
İçimde herhangi bir uğraşma isteği yok artık zaten. Yitirdim beni ayakta tutan motivasyonu, geri gelir mi bilmiyorum. İçinde yaprak kımıldamayan berbat hayatıma geri dönebilirim.


(Müslüm'den Hayat Berbat'ı dinleyiniz
ve bu yazıdaki gibi görseller için weheartit'e bakınız.)

Diyalog olamayanlar (ilişkiler üstüne bir zırva daha)

Bu sabah kalkıp (eğer bir an önce dışarı çıkmam gerekmeyecekse, ki büyük olasılıkla gerekecekti, dışarı çıkmak için tutamayacaktım kendimi, erken filan kalkacaktım, o derece) büyük bir mutluluk içinde klavye başında şakıyacağımı filan düşünmüştüm. Gerçekten inanmıştım böyle bir şey olabileceğine.

Hep o senaryolar yüzünden.

Sürekli senaryolar yazıyorum kafamda, küçük küçük öyküler. O kısa öyküler, en azından gündelik olanlar, kişilerin "aynı beni anlatmış" dediği şeyler böyle oluşmuyor mu zaten? Evet. Ben de hep senaryolar yazıyorum. Repliklerle falan yani, şöyle olacak, böyle diyeceğim, o böyle diyecek vesaire vesaire...

Ama bir senaryoda monologdan öteye geçebilmek için bir kişiden fazlası lazımdır.

Gelmedi adam. Buraya gelmiyorsa nereye gelecekti, kahveye mi çağıracaktık? Gelmedi ve ben de "keşke eve gidip hazırlanmak için uğraşmasaydım" dedim. Çünkü kendim için, kendimi iyi hissetmek için hazırlanmamıştım bu kez. Bazen onu da yapıyorum ama bu kez değil. Sonuçta, benim dışarı çıkışlarımda nihai amaç birini tavlamak olmuyor, o yüzden de kendimi iyi hissetmek için hazırlanıyorum çoğu kez. Dostlarımla berabersem, beni en kötü, en paspal, en çirkin anlarımda gören adamlarla berabersem çok süslenmesem de olur.

Şimdi aklıma ne geldi... 30Rock'ta Liz Lemon'ın bir pro-con listesi vardı, erkek arkadaşından ayrılıp ayrılmamaya karar vermeye çalıştığı dönemde yaptığı. Adamın "pro"ları arasında kızı kusarken görmesi (hem de iki kez) yer alıyordu; çünkü bir insanla baştan başlamak zordur, küfretmenizden, horlamanızdan, bacağınızdaki yıllardır geçmeyen morluktan, sarhoş olmanızdan, sarhoş olmamanızdan, hızlı yürümenizden ve yazı yazmaya çok zaman ayırmanızdan rahatsız olabilir bir adam, cicim ayları denen şey bu rahatsızlıklar nüksetmeden önceki zamandır ve daha sonra puf! Birden rahatsızdır işte. Batar size o kişi her şeyiyle. Batarım, her şeyimle.

Kişilerin bu rahatsızlıkları hafif atlatabildikleri ilişkilere uzun ilişki denir ve bu kişilerin ayrılmaması biraz da, bunları baştan yaşama korkusudur. Yorgunluktur. "Beni kimse onun kadar sevmedi" içinde biraz da "çirkinliklerimi kimse o kadar kabullenmeyebilir" yatar.

"al işte bitiyor. şimdi git,yeni biriyle tanışmaya çalış, olmasın, çok çalış ve bi şekilde tanış, ona daha önce anlattığın komik anıları bir daha anlat, çok sevdiğin filmleri bir daha anlat. kendini çok düzgün onun hayatına saygılı biri olarak göster, samimiyet duvarı yıkılana kadar sofra adabına uygun olarak yemeye dikkat et. "dur fazla arayıp sormayayım da eskisinde olduğu gibi yüz göz olmayayım" diye düşün, sonra çok ara, hep ara, cebi kapalıysa kıllanıp evden ara. ilişkinin başında kıllandığın adam isimlerini, ilk kavgada yüzüne çarp, onu bütün arkadaşlarından soğutmaya çalış, kendi arkadaşlarının ne kadar süper insanlar olduğunu anlat. dayanamasın, ayrılmak istesin, debelen dur, yeniden süper bir ilişkiniz olacağını anlatarak bir sürü söz ver. insan olduğun için tutama, yeniden kavga çıksın. ayrılmaya karar versin. kim uğraşıcak yok artık valla ben gelemem bu kadar külfete. ne güzel rahattık, niye bitiyor ki... ama yapacak birşey yok işte bitiyor. kendimi düşünüyorum tabii ki... kimi düşünücem, yalnızım artık."

Umut Sarıkaya

Yorgunluk...

Ben olur sandım. Hazırdım en baştan anlatmaya her şeyi, uğraşmaya hazırdım bir miktar ama beni en çok yoran şey bir şey anlatmak değil, duvara konuşmaktır. Orada olmayan, olsa da olmayan birine anlatmaktır. Kafamda yaşamaktır her şeyi... Ve ben bundan yoruldum. Heyecanlıydım, umutluydum ama yoruldum. Çabuk da yorulmadım aslında, bayağı oldu.

E gelmedi adam.

Kendimi o kadar çok önemsemiyorum gerçekten, "ben varım diye gelmedi" diyebilecek kadar önemsemiyorum ama aklımdan geçmedi değil. Böyle olsa da üzücü olurdu ama ben o kadar önemli olduğumu sanmıyorum. Ve "ee hani?" dediğimde "Valla ne desen haklısın özür :(" değil uzun saatler sonra görmek istediğim. Ben o adamı görmek istiyorum. İstiyordum. Olmadı.

Ben haklı olmak istemiyorum, değilim de, hakkım yok hiçbir şey(d)e, öyle olsaydı şayet, ben bu sabah dün akşamki senaryolarımdan birini anlatıyor olurdum ballandıra ballandıra, öyle ki, lafımı balla kesemezdiniz, önce beni kesmeniz gerekirdi.

Neyse ki körkütük aşık olmamışız.

Cevap veriyorum: "Common Sense"


Bu bir eğitim sorusu mu, yoksa İngilizce testi mi sizce?

Daaat! Bilemediniz.


Sen bu adamlara common sense nasip et yareppim amin!

Mandalina Ağacı

Şimdi, ceviz ağacında çıkamadığı kadar yukarılarda olan Duygu'ya...


Vladimir ortaya sormuş, "Bir ağaç olsanız, hangi ağaç olmak isterdiniz?"
Üstüme alındım.

Ben, ilk aklıma gelen ağaç olmak istiyorum: Heybeliada'daki mandalina ağacımız. Meyvelerinin olgunlaştığını hiç göremediğimiz, daha yeşilken hafiften tırnaklayıp mis gibi kokladığımız o meyvelerin birini bile koparıp yiyemediğimiz, biz büyüdükçe küçülen (bizim için küçülen) o bahçenin ortasındaki ufak ağaç. Annemin deyimiyle "sütunlar arasında" oturan Zeyyat'ın karşısına yerleşmiş, tüm defilelerimize, benzincilik oynamalarımıza, poğaça tiyatrolarımıza tanıklık etmiş olan ağaç.

***

"Şu sırada mutfakta poğaçalar fırına sürülmek üzeredir. Çay bardakları sabırsızlanmıştır. Ama biz işimize bakalım. Poğaça Tiyatromuzun perdesi açılmak üzere. Seyirciler bahçe sandalyelerindeki yerlerini almıştır. Poğaça Tiyatrosunda sıcak poğaçayı hak edebilmek için her oyuncunun bir şov numarası yapması gerekir.
(...)

Hepsi de televizyon çocuklarıdır, ekran izlemekten Poğaça Tiyatrosuna transfer olmuşlardır."*

***

Sonra yalnız kalmayıp hep o çocukların, her adaya gelişlerinde hafiften çocuklaşan büyümüş hallerinin kahkahalarını duyabileceksem, yaşamaya devam etmek isterdim. Hafiften kuruyuşum, hafiften kuruyup ağırlaşışım, işte bunu duyamadığım için olurdu.

Hemen gözümün önünde biri 82'li, biri 85'li, daha şimdiden çok kız gibi olmayacakları belli olan iki kız çocuğu su tabancalarıyla oynasın, fotoğraf çektirsin... Biri günün birinde 25 yaşında olacağını, diğeri de 25 yaşında öleceğini bilmesin isterdim.

Ben mandalina ağacı olsaydım böyle olurdu.


(08 Şubat - 09 Mart 2011, İstanbul)

*Zeyyat Selimoğlu'nun çocukluğumuza dair karaladığı "Şu bizim Poğaça Tiyatrosu"ndan

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!