... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Your girl is lovely, Hubbell.”

-->

Carrie, Mr. Big ile bir kumsal partisinde karşılaştığında adamın yanında 26-27 yaşlarında olduğunu iddia ettiği (sonradan 25 olduğunu öğrendiğimiz) bir kadın vardır. Yani kız Mr. Big’den epeyce, kendisinden de 6-7 yaş küçüktür. Eski sevgilisinin yanında başka birini görmekten ziyade, bu kadar genç birini görmek otuzlu yaşlar bunalımında olan ve halihazırda yirmili-otuzlu yaşlarındaki kadınlar arasındaki farkları inceleyen Carrie’ye hiç iyi gelmez. Bölümün öyküsü iyi kurgulanmış, Carrie’nin genel dengesizliğine de cuk oturmuştur.

Biz izleyenler Carrie’nin tepkisine şaşırmayız, çünkü zaten onun hiçbir şeyi ve kimseyi atlatmadığını biliriz. Geriye dönüp bakmaktan değil, direkt geriye dönmekten bahsediyorum; acaba bir şey mi kaçırdım düşüncesiyle dönüp dönüp kendisini aynı adamlarla bulmasından ve aslında bir arpa boyu yol gitmemesinden...

Samantha’yı canlandıran karakter Kim Cattrall, verdiği röportajlarından birinde “Sevindiğim bir şey varsa, Samantha Jones olmamamdır... Üzüldüğüm şey de Samantha Jones olmamamdır.” gibi bir laf etmiş.

Yukarıdaki sahneyi izlerken “ben iyi ki Carrie değilim” demiştim, period.

///

Tabi kafam karıştı. Bayağı şaşırdım. Herşeyinnormalolduğunubirbirimizesürekligösterelim programı kapsamında bana haberi verme görevini üstlenen arkadaşımdan bunu beklemediğim için, gereğinden çok şaşırmış oldum.

Düşününce mantıklı geliyor; şekillendirilebilecek, “ben böyle yaptım o yüzden biliyorum ve benimki doğru, ben yapmadıysam da zaten gerek yoktur”ları seve seve kabullenecek bir insan evladı... Bu kötü bir şey değil illa, sadece bir yaş ve duruş meselesi.  

Yazıya başlığı da attım ama kız düz saçlı mı değil mi, onu bile bilmiyorum. Benim saçlarım da kıvırcık değil zaten, bir vakitler öyle olsa da. Eminim iyi biridir. Güzel olduğunu zaten biliyoruz. Ve de minyon. Hem, kızın bana tercih edilmiş olduğunu söyleyemem aradan geçen 98934801 yıldan sonra. Hatta üzüldüğümü bile söyleyemem.

E peki ben bunları neden yazıyorum?

Çünkü, sevgili cumhurbaşkanımızın tivitlediği üzere: “İnsan hayret ediyor.” 

///

92 ha? 
(müstehzi gülümsemeler)

alternatif şiir

yerin seni çektiği kadar ağırsın,
sevgilinden ayrılmak istediğin kadar yalancı.

(22 Nisan 2013)

Annemiz üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir.

"Kızlar seni anlamıyor, erkekler de senden korkuyor."
 (birkaç yıl önce, eski bir arkadaş)

"Seni çok seviyorum... Ama kız arkadaşım olsan seni hiç sevmezdim."
(Aralık 2012, bir arkadaş)

"Mükerrem Bey'in kalbi beni sever mi acaba? Daima alacakaranlıkta yol arayan zihnine bir nebze olsun ışık tutmuş muyumdur? Beni gördüğünde, her zaman değil elbet, bazı zamanlar bir kıvılcım yanıp sönmüş müdür ruhunda?"


Gaye Boralıoğlu, Muamma
Notos Aralık 2012 - Ocak 2013 sayısı

if'i at, gerisi kalsın.


Dün, yine konuşurken fark ettiğim bir şey var. Yazayım da, yazmadığım için unuttuğum 98934801 şey gibi tarihe karışmasın.

Evlenince işi bırakacak kıza şaşırıp duruyoruz ya biz... Aslında adama şaşırmalı bana kalırsa. Kendisi işi bıraksa karısı pekala aynı şeyi yapacakken, dönüp müstakbel karısına "işi bırakmak ne demek?" diyecek kadar saygı duymayan adama... Şaşırmalı mı? Acaba?

Herkes kendisini zorlayacak, kendisiyle aşık atacak, kendisini kadar güçlü, zeki, işi gücü yerinde, esprili, x, y birini istediğini iddia ediyor çünkü, aksini yapmanın kendilerini güçsüz zannettireceğinden korkuyorlar. Oysa ki görünen gerçek hiç böyle değil, oysa hala küçük beyinlerimizin içinde birtakım ataerkil tilkiler cirit atıyor. Erkeklerde "benden iyi olmasın"cılık, kızlarda "biri beni kurtarsın"cılık. Annemiz bize bakar, üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir, çalışıp para getirir.

İlkokul 1 Hayat Bilgisi dersi veya kocaman bir evcilik oyunu. Birinin zihnine ışık tutmanız sizi sevmesine değil, sizden kaçmasına sebep oluyor, oyunun kuralı bu. Sonra yakala yakalayabilirsen veya yakalamaya uğraşmak istersen.

Arkadaşla sevgili arasında yapılan ayrım da beni ayrıca dehşete düşürüyor. Elbette sevgili başka bir şeydir, bazı konularda arkadaşa nazaran daha toleranslı olunan, bazı konularda ise kesinlikle olunamayan... Bu normal. Ancak, bir tarafta çok iyi olan, çok sevilen bir özelliğin öte tarafta katlanamaz oluşunu aklım almıyor. O zaman o sevilen özelliğin "kötü" olduğunu düşünmekten başka çare kalmıyor geriye. Örneğin, bencil olduğunu bildiğiniz arkadaşınızın bu kötü huyunu, onunla mesafenizi ayarlayarak görmezden gelebilirsiniz; ama bencil bir sevgiliye kesinlikle tahammül edemezsiniz. Birini, sizinle hayattaki duruşu eş olduğu için, size çat çat cevap verdiği için arkadaş olarak sevebilir, fakat sevgili olarak çekemez, çünkü zorlanmaya gelemezsiniz. Yeterince açık mı?

Düşünüyorum da, beni arkadaş olarak sevebilecek olan adam, şimdiye dek "keşke senin gibi bir kız arkadaşım olsa" diyen arkadaşlarımın aslında akıllarından geçen şeyi söyledi. O yüzden onların kız arkadaşları bana hiç benzemiyordu işte! İfade açısından en doğru cümleyi bu adam kurdu ve bu konuyu böylece çözmüş olduk.

Karakterini bir cenazede ağlamayarak, gücünü ise sıkışmış kavanoz kapağını açarak gösterdiğini zanneden, bir kadını ancak üstüne çıkarak kabul edebileceği, kaldırabileceği bir şekle sokabilen, aksi takdirde onu taşıyamayan erkek, güçsüz benim gözümde. Kovalanmaya değmeyen erkek o. Kovalanmaya değen erkeğin kaçmak isteyeceği bir şey yok zaten.

Belki de bu yüzden olmuyordur; öyleyse, olmazsa olmasın erkekcağızlarım. Bazen böyle, kim olduğum, ne olduğum aklıma geliyor. Arada sırada fark ediyorum kendimi. Birileri fark ettiriyor. Aslı mesela. Ya da Murat Can. Gürcan. Cem.

Yani adam benimle -yapabilirse- aşık atacak, ben de onunla. Benim onun dikkatini çekmek için zayıflamamdan çok, onun benim dikkatimi çekmesi için güçlenmesi gerekecek. Yelkenlerimi suya indirmemi istiyorsa, karşısında yelkenleri suya indirmeyi kabul edeceğim kadar güçlü olacak. Yoksa ben ne yapayım onunla? O beni ne yapsın?

Gene dodur dodur konuştum ama artık nasıl göründüğünü umursamıyorum. Ah, işim çok zordu hepten boşverene kadar.
Keşke çok yakışıklı bir erkek arasaydım ve başka derdim olmasaydı.

Kısfmet.


"Adam kızdan hoşlanır..."

Üzülerek fark ettim şu uçakta, uyku arası sersemliğinde...

Son yıllarda tanıdığım erkekler arasında benimle aynı şeylere, aynı gerizekalı naiflikle inanan tek adam eski sevgilimdi. Sonra çok benzer olduğumuzu sandığım birçok adam tanıdım; birini sevdim, birkaçından da gerçekten hoşlandım ama onlar zamanın gerektirdiği kurnazlıkla kayıp gidebildiler hep; karşımda, yazımda, sesimde durdukları gibi durmadılar, hiçbiri.

Pişmanlık değil de, bunu fark etmek üzücü be.

Yani mesela, olanca hüznüyle şunu söylemeyecek bir daha kimse:
"Adam kızdan hoşlanır, kızın da ondan hoşlandığını sanır..."
 

Sadece eski sevgilim, yazışmalarımızın nereye gittiğini bilen, her şeyi şuurla ve isteyerek yapandı, belki benden bile çok. (Hatta belki ben ondan öğrenmişimdir ayağımı yere basmayı? Öyleyse, iyi etmemişim.)

Onun "canım"ı canımdı; demiyorsa da olsundu, demek ki söylemek istemiyordu. Gerçekte ortada olmayan bir şey beklemiyor; bekleneni veriyor, beklediğini alıyordu karşılığında. Ters köşeye yatırmıyor, bulanık bırakmıyordu. Siyahla beyaz vardı çünkü, gri yoktu lugatında.

Şimdi düşünüyorum da...

Çok adil ve çok hakkaniyetliymişiz.

(12 Mayıs 2012, Londra semaları)


leyla ile mi mecnun?

Leyla ile Mecnun'a evde tek başıma kahkahalarla gülerken, "şunu sevmeyen adamı nabayım ben ha nabayım?" dedim kendi kendime.

"Şunu seven biriyle izlemek güzel olurdu" dedim sonra.

Sonra da yarının (artık bugün oluyor o) sevgililer günü olduğu aklıma geldi.


Gülünüzden siz sorumlusunuz.

Adamım ben, diyor bu insan.

Sevgili bulmak üzere dışarı çıkan insanların yüzde 92'si gecenin sonunda eski sevgililerini arıyormuş, diyorlar.

O gene iyi, bir de şöylesi var: Eski sevgilisini her dakika yanında bulan insan. Her dışarı çıkışında eski sevgilisinin dibinde bittiği, başkalarına yazdığı, saçmasapan danslar ettiği ve tüm bunları çok normal, uygarca karşılamaya çalışan insan.

O da iyi, hatta bir de şöylesi var: Eski sevgilisini sürekli görüyor olmaktan şikayet eden ama ne hayat tarzını, ne gittiği mekanları, ne de aldığı alkol miktarını kesinlikle değiştirmeyen; bu yapış yapış durumdan arkadaşlarını sorumlu tutup onlara tehditler savuran ama icabında topluca kahvaltılar eden, toplu tweet seanslarına katılmakta beis görmeyen insan.

Dahası da var...
Tüm bu kendini geri çekmeme haline rağmen, eski sevgilisini arkadaşlarının hayatına -onlar hiç de istemeden- sokan o değilmiş gibi ve başka kimse kalmamışçasına dünyada, bu şikayetini kalbini inanılmaz kırdığı birine anlatan insan var.

Adamım ben, diyor bu insan.
Yerseniz.

günaydın sevgilim

(çünkü paspallığım eski sevgilimi aklıma getiriyor)

Şimdi görsen bana bayılırdın eski sevgili. O kadar yorgunum ki, kendim için hiçbir şey yapmıyorum günlerdir. Kimseyi görmüyorum mesela iş çıkışı, bak, doldurmuyorum günlerimi onunla bununla. Ben aramıyorum, onlar da aramıyor, sorun yok, kafamı dinlemem gerekiyormuş demek ki. Fırtınadan önceki sessizlik olabilir bu, yakında "eee dışarı çıkmıyo muyuz ya?" diye yakasına yapışırım birilerinin.

Dün akşam mesela, neden yaptığımı bilmediğim bir mesai sonrası eve gidip, iki-üç kısa yabancı dizi bölümü sonrasında koltukta uyuyakaldım. Hiç senin yapacağın iş değil, değil mi? Sabah 05:30 civarında uyandım, dizi bitmiş, televizyon açık kalmıştı. Yeni evde, koltukta ilk sızışımı da gerçekleştirdim. Bir şey diyeyim mi, uyuyakalacağımı adım gibi biliyordum uzanırken, ama o kadar umurumda değildi ki...

Kitaplarımı hala yerleştirmedim odamdaki kitaplığa. Salondakileri ise gelişigüzel, maksat koliler boşalsın. Cıkcıkladığını duyar gibiyim, ama sen hiç gerçekten taşınmadın ki, bilemezsin maddi ve manevi yükünü taşınmanın. Ama bil, tedarikliyim, kitapları özene bezene dizerken çok uğraştığım için kolilemeden önce de fotoğraflarını çektim. Sudoku gibi yerleştireceğim hepsini şimdi. Uyuyakalmazsam tabi.

Seni en çok ilgilendiren taraf ise, paspal paspal gezmem etrafta. Kuaföre gitmem lazım mesela. Saçımı filan kestireyim diyorum, çok uzadı. Makyaj mı yapsam mesela işe gelirken, değişiklik olur? Senin hiç sevmediğin simli zımbırtılarımı bile kullanabilirim artık. Zaten senden çok, annenin görecek olmasıydı sorun. Başkalarıydı, ya bulurlarsa, ya görürlerse; ne olacaksa! O yüzden ICAMES kartın da bende duruyor ya, yakında atacağım onu da, bilesin. Sinirlendiğimden değil, ben niye saklıyorum ki soyut, somut her şeyi?

Yorgunum eski sevgili. Bıcır bıcır da konuştuğum söylenemez bu aralar, yalnız bunun için sevmeyebilirsin beni...

Nisyan

Eski sevgilinin üstünde senin aldığın tişörtü görmek fena...
O tişörtü senin aldığından bi an emin olamamak güzel.

"Hafıza-i beşer, nisyan ile malüldür" diye bir söz var ya; işte onu arada bir de olsa hissedebildiğim, azıcık hafıza kaybına uğrayabildiğim zamanlarda kendimi şanslı hissediyorum.

Her şeyi hatırlamak kadar büyük bir lanet olamaz.

Kaleci değişimi

_ Lost?
_ Yes, lost. You're so...
You're so lost, you don't even know what kind of eggs you like. Yes, yes!
_ What?
_ That's right. With the priest, you wanted scrambled. With the Dead Head,
it was fried. With the bug guy, it was poached. Now it's like,
"Oh, egg whites only. Thank you very much."
_ That is called changing your mind.
_ No, that's called not having a mind of your own.
(Runaway Bride)


İnsanların prim yapan değişimlerini hayretle izliyorum. Yok, yandaş medyaya veya ünlü birine giydirecek değilim, bildiğin sıradan insanlardan bahsediyorum. Saçını yarım toplayan cici kızların alternatif, tikilerin gotik olduğu ve bunun ekmeğini afiyetle yediği bir çağda yaşıyoruz. Seks çağına girmedik belki ama değişim çağına girdik, orası kesin.

Lakin...


O görüntülerin altındaki kafalar sabit. Fikirler, tilkiler sabit, onlar değişemiyor öyle saçını kestirmekle, marjinal giyinmekle veya envai renk oje sürmekle. Bir kızla bir erkeğin arasında sadece "yazışşş" olabileceğini iddia eden adamla dalga geçen zihniyet, bundan tam bir dakika sonra kalede kaleci varken nasıl gol atacağını sorgulamakla meşgul. Herkes liseli icabında. Radikaller serbest değil, radikaller dalga geçtikleri yaşam tarzlarının, karar verememelerin, "acaba o mu, bu mu"ların içine sıkışmış durumda. Sorsan herkes Samantha'yı tutuyor en çok ama her biri küçük birer Charlotte içten içe.

Kim takar arkadaşım, kim takmalı? Kim inanır size, daha dün kitaplarına sıkı sıkı sarılmış pastel renkler içinde koşuşturur, bembeyaz örtülü masalarda kibarca gülümserken bugün kendini-kanıtlamış-ama-kendi-halinde, morlar ve lağım faresi renkleri içinde uçuşmanıza; (ancak sokulacak bir kucak bulana kadar) ayaklarınızın üstünde durma iddialarınıza kim inanır? Ben inanmam, söyleyeyim, yemiyorum bunları. Bana kalsa üstünüze kırmızı bir çarpı atıp "Sahte!" yazar, gönderirim uzaya "Dikkat Kırılır!" Ama benim bunları yemem önemli değil. Sizi kimin yediği önemli.

Kaleci değişir, yerine yenisi gelir. Eski kalecinin kontratı, yeniyi bulana kadardır. Durum böyle ve böyle kalacak; forma rengi isterse bin kez değişsin.

Galatasaray 2-1 yenildi fenere biraz önce. Hııhı, ondan bahsediyorum.

bellatrix için günlük vakti

bugün iki saat uyudum. dün gece değil, bugün. dün gece uyumadım.

bir okul üşümesi, bir cadde mantısı, bir ev oturması sıkıştırdım 12'de uyandığım güne. ev oturması, liseden arkadaşlarımla. biri ortaokul-lise, biri ilkokul; yani dile kolay 20 yıl. benim bu aralar anlatabileceğim hiçbir şeyin onlar için karşılığı yoktu, ben de anlatmadım. zaten işlerimiz güçlerimiz, konuşulacak şeyimiz çoktu her zamanki gibi.

beyza'nın doğumgününü unuttum. hayır, beyza'nın doğumgününün 9 ocak olduğunu değil, bugünün 9 ocak olduğunu. bu da özür diler gibi yazılan bir şeydir; hayır, amacım o değil. beyza artık bu blogu, kafasına estikçe okuyor biliyorum. o dışa dönerken ben tam tersini yapmamalı, beyza'mın doğumgününü unutacak kadar kaybolmuş olmamalıyım.

örneğin 174 sayısını sektirmeden aldığım uykusuz'un 1 tanesini almayı unutacak kadar kaybolmuş olmamak gibi. yok, aslında 173 sayıyı ben aldım. ilk sayı ben dergi satılmayan bir yerdeyken çıktığı için eski sevgilim almıştı, benim için, sabah telefonuma gelen kapak resmi ile uyanmıştım, bir de dergiyi tuttuğu eli de çekmişti ki elinde olduğunu anlayayım diye. gazetenin tarihini gösterme kafası. keşke o fotoğraf telefonumla birlikte çalınmış olmasaydı.

bir insana kaç kez aşık olabilirdiniz? kaçını hatırlayabilirdiniz? ben karşılıklı birer tane hatırlıyorum, benimki bu anlattığım an, onunkini de yeri gelirse yazarım.

şu an, tam da şu an bunu düşünme zamanımmış: ilk aşkları, aşkların ilklerini, ikincilerini, üçüncülerini... sorgusuz ilk mutluluğu, birinden ayrılmış olmanın hüznüne rağmen yaşanan o pis ama paha biçilmez mutluluğu.

yazacaklarımı tam zamanında yazmış, neyim var neyim yoksa tam zamanında söylemişim. bunun için mutluyum.

bundan sonrası...
gönülden gördüğüm saatli maarif takvimine göre, bellatrix için günlük yazma vakti beyler.

tutun-

ben, bir arkadaşlığı kurtarmak için bir sevgili diledim.
(11 Ekim 2010)

sanıyorum, oldu diyebiliriz.
dünyanın en ünlü iki koltuk değneğine tutunurcasına tutunabiliriz bu fikre.

Rakı bardağında rakı, votka bardağında su

-Asker No. 1, İstanbul, emret komutanım!-

Cukka. Rakı bardağında rakı, votka bardağında su içtim. Uğraşamadım. Kendileri düşünmeliydi, normal bir insan neden üstünde binboa yazan uzun, kalın bir bardakta su içer (porselen fincanda çay içmek gibi adeta)?

Leylim ley dinledim, reloaded - Zülfü Livaneli, bir grup çingene tarafından enstrümantal olarak yeniden yorumlanan parçasını duysa sağ haliyle kemikleri sızlardı yemin ediyorum. Keza pumpkin ve honey bunny de öyle; o kült filmin kült müzikleri yapılırken/derlenirken bir gün bir Levent'te fasıl mezesi olacaklarını düşünmemişlerdir eminim.

İki eski arkadaşım bana iki dakika arayla "ee, yok dimi bişey?" diye sordu. Acınma eşiği, dedim, anlamadılar. Birbirlerini bu kadar tanımaları, beni bu kadar tanımamaları ne hoş; ama yine de seviyorum onları ve naifliklerini. Yok efendim ayrılış o ayrılış, kapatmışım kendimi falan... E benim arada aşık olduğum civan ne olacak? Yav diyorum, ben kapatmış değilim kendimi filan, olmayınca olmuyor, ölelim mi yani? Yok.

Eski erkek arkadaşlarımdan biri ve yeni kız arkadaşıyla takdire şayan bir haybedengerçeküstükonuşmalarbarbekübuluşması oldu ayaküstü. Bilmemkaçıncı kız arkadaşı o onun. Ooo, adam atlatalı çok oldu beyler. Peki ben yerimde sayıyorum da, o adam çok mu başarılı peki, benden çok olan leş sayısıyla? Bunu tartışırız istediğiniz platformda.

Işın Karaca a la turca, sağolsun CD'yi takıp gitti ucuzcu mekan sahipleri, oysa ki Dr. Bilal 11'de sahneye çıktığında meyve tabaklarında bir tek elmalar kalmıştı. Işın kustuk yani, eğer öyle bir şey mümkün ise, ışın manyağı olduk. Işın kılıcı. Emin olun iyi bir şey değil. Hem Işın Karaca neden maviii maviii masmavii'yi söylemiş ki? Oldukça saçma.

Ama efendim, Cukka öyle elit bir fasıl mekanı ki, hem sahneye çıkan Dr. Bilal size yan gözle bakmıyor, hem de kadın kadına gidip eğlenebiliyorsunuz, herhangi bir engel veya rahatsızlık olmadan... Güzel. Demek ki orta yaşlı, fasıla giderken boya sarısı saçlarına acayip şekiller yaptıran kadınlardan olduğumuzda, mekanımız belli. Ha, ben hala Meseret sayıklıyorum, o ayrı.

-yol-

Sırf şu "dert" için alınır Athena'nın albümü.

Metro beklerken yanıma dar siyah pantolonu altına topak gibi Nike ayakkabıları giymiş, gençten bir çocuk oturuyor. Müzik dinliyor benim gibi, ne güzel, bu insanlar hep ruh ikizlerimmiş gibi geliyor. Ben The Call dinliyorum Regina Spektor'dan, bir film sahnesi geliyor gözümün önüne, dört kulak-iki ezgi; farklı müzikler dinleyen, bir metro bankında yanyana oturmuş bir kız, bir oğlan.

Sonra metrodan iniyorum; kulaklıklarımı kulağıma sokarcasına İstiklal'de peçete satıcılarını, cüzdancıları, çorapçıları geçiyorum; mekana varıyorum. Yeni mekana... Ben gelene kadar ya herkes sarhoş, ya da sindirimleri bitince sarhoş olacaklar, aman ne hoş!

-Asker No.2, Kayseri, emret komutanım!-

Bir erkek bloguna girmeye çalıştım. Belli olmaz; ama insanlığa bir faydam olmuş olur, fena mı?

Merhaba eski sevgili! -Görüşürüz eski sevgili! Bugünü hatırlamadığına veya bana hatırlatmadığına sevindim; kendim yeterince hatırladığım şeyler için ajandalığına lüzum yoktu. Güzel. Çok iyi anladın arkadaşın sevgilisinden neden ayrıldığını, sanki (sen öyle sandın), gülümsedin ama öyle değil o işte. O da seviyordu, ama olmazdı o iş. Beklemeyeceğinden değil sadece, askerlik nedir ki, beklenir. Hem bir gece Figür'de sabahlarken gelebilir bile -sürpriz!- ve bir kolye verebilir sevgilisine, üstünde 4.XII kazınmış... Ama bu ayrılık o bildiğinden değil, her zamanki "biliyorum" tavrınla acı acı gülemezsin. Biz başkaydık.

Sonra ben ağlayan birine sarıldım. Kollarım anca kavuşuyordu beline sarılırken. Kalbini tuttum, elimde attı kalbi. Ağladı. Ağlasın. Peluş hayvandan daha iyiyimdir ben; benim bir tek peluş hayvanım vardı benzer zamanlarda. Peluş hayvanlardan nefret ettiğimi daha önce de söylemiş olmalıyım...

Eve geldim, sütümü içtim, yukarıdakileri yazdım, üstümdekileri çıkarıp kat kat yorganın altında pijamasız uyudum (bir aralık gecesi!), kocaman sevgilerime sarındım sanki ve her şeyin güzel olacağına dair; her şeyin hepimiz için güzel olacağına dair hislerle uyandım bu sabah.

Hayat güzel hikayemde kalınca.


(04-05 Aralık 2010, İstanbul)

4.XII

Özledim sanacaksın...
İlgisi yok.

Elbette iki iyi arkadaş olmayacaktık.

Ama iyi hatırlıyorum ben seni hep. Hep demeyeyim, genelde. Çok kızıp, durulduktan sonra mesela. Bazen sinirleniyorum çünkü. Acayip haller içinde oluyorsun diyorum, anlam da veremiyorum ki. Mesela... Neden üzülüyorsun beni gördüğüne? Ya da şöyle sorayım: Neden sonradan, üzüldüğünü söyleme ihtiyacı hissediyorsun? Hayır üzülmüyorsun çünkü, biliyorum. Ben de üzülmüyorum.

Nasıl üzülebilirim ki?

Tek başıma güneyden inerken bir gün geliyor aklıma. Midemde kelebeklerin uçtuğunu tespit ettiğim gün. Hissediyordum onları, beni öptüğünü hatırlayınca hissediyordum, oradaydılar işte. Manzarada, bankta oradaydılar. Sonra Ortaköy sahilden geçiyorum, aptallığımı hatırlayıp gülümsüyorum. Bebek'te kapanan (kim bilir kaç kere kapanan veya el değiştiren) restoranın önünden geçiyorum, aptallığını hatırlayıp gülümsüyorum. O gün ben bir peçete almıştım ordan. Kız çocuğu gibi, koleksiyon yapan. Bir şey düşünmemiştim, gayri ihtiyari bir hareketti. Sonra başka bir şeyler daha topladım ordan burdan; liseli kız gibi. Sinema bileti, akbil fişi, bilmemne (aşk hiç biter mi?)

Sonra sen korkmuştun. Onları görünce korkmuştun benden. (Benden mi?) Sevgimden.

"Öyle sınırsız, öyle derin, öyle çok severim ki korkarsın..." Üstüme yok çünkü, sevgimle korkutmakta. Bak, korkuttuklarımı topluyorum şimdi de ordan burdan, son anlarını yaşayan bir yaşlı kadın gibi.

Seni düşünmek beni gençleştiriyor. 19 yaşındayım, hep 19 yaşındayım ve beni hep böyle hatırlayayım istiyorum.

Artık senden yaşlıyım sevgili. Oysa o zaman çok büyüktün.

Yıldönümümüz kutlu olsun.

(01-04 Aralık 2010, İstanbul)

Uyuyan Güzel (temsili)

"Birini sevmeye beni benden daha iyi hiç kimse ikna edemez." yazmış İclal Aydın. Kendisi kadar bu işleri bildiğimi, aman efendim ne sevdalar, ne acılar görüp geçirdiğimi iddia edemesem de, çok yalan geldi bana bu laf.

Sanki birini görüyormuşsun, "hah ya bu iyi, bu olsun" diyormuşsun ve peşinden gidiyormuşsun gibi! Durum buysa, kalbin bazen aklı bırakıp birinin peşinden gidişi nasıl açıklanacak?

Hele de, kalbin bazen aklı bırakıp insana yaptırdıkları ne olacak? O iki kişi dışındaki herkese çok büyük fedakarlıklar gibi görünen ama onlar için çok normal olan davranışları, zamanla edinilen alışkanlıkları, sorgusuzca vazgeçilen gezmeleri, artık görüşülmeyen yakın arkadaşları, sadece o kişiye göre yapılan planları...hangi akıl, hangi mantık kabul ediyor ki o iki kişi dışında?

Büyük bir çelişki var herkesin doğru kabul ettiği ilişkisel saptamalarda. "Yuvayı dişi kuş yapar", yani fedakarlık, uğraş, ilişki oluşturma ve devam ettirme çabası genelde dişiye düşer; ki bu durum genelde böyledir. Kadınlar erkeklerden daha kolay bağlandıklarından, erkeği kendilerine bağlayana kadar, onu korkutmak pahasına, uğraşırlar. Erkekler daha geç, daha zor bağlanır ama bu bağ daha kopmaz bir şeydir onlar için sanki. Sağlamlık anlamında değil de, daha sorgulanmayan bir şeydir kadındakine göre; kadın her an zaferinden sıkılabilir veya sıkılabilirmiş gibi görünür...

O zaman nasıl oluyor da kızın, "seçen" taraf olduğunu iddia edebiliyor insanlar?

"Bir kızı elli kişi ister, bir kişi alır"sa, yani kız kapısında kuyruk olmuş taliplerinden birini seçme lüksüne sahipse, asıl onu elde etmek için uğraşılıyor olunmalıdır (veya olunmalıydı).

Olsa olsa, şu olabilir: Erkekler istedikleri kadar uğraşsın dursun, eğer kızın kafasında bir adam varsa, uğraşır didinir, yuvayı (ki yuva burada ilişki anlamındadır) yapar mutlaka. Sonrası gökten düşen üç elma değilse, bu sefer erkek kadını elinde tutamamış demektir.

Benden size tavsiye ey erkek milleti; tamamen teslim olduğunuzu belli etmeyin (olmayın diyemem, zordur çünkü). Kaybetme korkusunun bittiği yerde, ilişki biter.

///

Ben böyle dodur dodur yorum yapıyorum ya, hep boş laf benimkisi. Sizinki de, -bunları okuyup kafa salladığınız için- saflık mı desem, sadece zaman kaybı mı?

Artık "uğraşmak" adına yapılanlar eskisi kadar naif şeyler değilmiş. İnsanlar artık etkilenmiyorlarmış ufacık bir sözden, bir ay önce sarf ettiği lafın hatırlanmasından, ufacık bir temas anı yakalamak için bin takla atılmasından, gözlerine dalıp gidilmesinden... Artık ilişkiler farklı yaşanıyormuş, başka türlü tanıyormuş insanlar birbirlerini. Daha hızlıymış her şey. Denenip, bırakılıyormuş; öyle çok beklenmiyor, naz yapılmıyor, kimsenin nazı çekilmiyormuş - kimsenin! Ve daha cesurmuş insanlar eskiye göre, yüzüne bakarken kızarmak ne kelime, pat diye söyleyiveriyorlarmış hislerini, "bundan daha normal ne var ki?"

Yüz yıl uyuduğum uykudan uyanmış gibi açtım gözlerimi ben; beni kimse öpmedi üstelik. 24 yaşımda, iş işten geçmiş gibi hissetmem, tamamen yabancılığımdan.

Ya iflah olmaz bir romantiğim, ya da su katılmamış bir saf.

Dünyanın en rasyonel insanı olduğumu düşündüğüm 24 yılın sonunda, tepetaklak...

(15 Ekim 2009-09 Kasım 2009, akşamın bir vakitleri, Ortaköy ofis)

başlıksız öykü - 1

sihirli kelimeleri vardı içinden geçen şeylerin olmasını sağlayan. bir kelime vardı mesela içinden söyleyince birkaç kez o anki korkusu gidiyordu. o an her ne’den korkuyorsa o korkulmayacak bir şey haline geliyordu. sonra başka bir kelimesi vardı, onu içinden geçirdiğinde siniri azalıp azalıp ortadan yok oluyordu; puf. başka bir kelime karşısındakinin sinirini geçirmek için, başka bir kelime içinin durulması için. en sevdiği kelime “upupidaye” idi. upupidaye o an o gün aydınlansın diyeydi. ne zaman hayatta çok inandığı, çok güvendiği bir kişi ya da bir ilke, umutla inandığı bir görüş kendisini hayal kırıklığına uğratsa, üzse ve hatta hayata olan inancını sorgulatsa, gözlerini kapatır içinden tekrar ederdi; upupidaye, upupidaye, upupidaye. işte o zaman, etrafını saran karanlık giderek azalır, içindeki kırgınlık dağılır, etrafı aydınlanırdı. her zaman, her kırgınlıkta, her üzüntüde söylenmezdi bu kelimeler. ancak gerçekten çok ihtiyaç olunduğunda… ki etkisini kaybetmesin.

bir gün ciddi bir yorgunluk ve stresin ardından bir kafeye gitti. kafede “olur” dediği bir şeyin “olmaz”ını gördü bir kez daha. hızlıca kafasından geçirdi “kadınlarla erkeklerin “olmaz”ı, “olur”u, “evet”i, “hayır”ı ne zaman aynı şeye oldu ki?”

onun sevgili dediği şey, yenilir, yutulur bir şeydi. sevgiyi, aşkı, aynı yatağı paylaşmanın yanında dostluğu, dertleşmeyi, entelektüel tartışmaları, siyaseti yani hayatı da paylaşmak önkoşuldu. e sevgililikte bu önkoşulsa;

sevgililik bittiğinde,
ayrılık acısı tüketilip geriye sadece uçuşan küller kaldığında,
o küller boğazda ince bir yanma değil de konfeti hissi uyandırmaya başladığında,
ömrünün en güzel renkli sayfasının hooop diye çevrilip, daha da güzel bir sayfaya yerini bıraktığında,
yanisi aşk artık ortalarda görünmediğinde,

geriye kalan büyücek bir hiç değil, kocaman bir dostluk olmalıydı.

hani buna varmak için onlarca, yüzlerce kitap okuyup, onlarca çıkarım yapmaya gerek yoktu . en temel matematik; aşk + dostluk = sevgililik ise sevgililik – aşk = dostluk olmalıydı.

işte bunun için ömrü boyunca ayrıldığı hiçbir sevgilisini tamamen çıkarıp atmadı hayatından. insan hayatından hayatını çıkarabilir miydi ki? erkek kısmısı ilk başlarda bunu anlayamayıp, itiraz etmişler, zamanla aşk yarası soğuyunca makul bulmuşlar ve bir şekilde kimse kimsenin hayatından tamamen çıkmamış, yani kimse hayatından hayat sökmemiş yani çok kan dökülmemişti.


bu arada kendisinin yaptığı bir genellemeyi unutmuş gözüküyordu; “kadınlar için her koşulda x=x idi. erkekler ise kolaylıkla bir dönem x=x deyip sonra “evet x=x ama x’in teki pozitif tam sayıyken diğer tarafı mutlak değer içinde negatif olabilir” diyebilirdi. kadınlar x’i her koşulda canları pahasına savunurken, erkekler x’i koşullara uyarlayıp, yan çizebiliyorlardı.

işte dün akşam olan buydu. yüzyıllardır eski hayatı olan hayatını görmüştü kafede. görür görmez de taaa içinden gözleriyle gülmüştü. hop çevrilmişti karşısındaki bildik kafa masadaki, kendisiyle aynı yüzükten taşıyan kadına. bizimki şaşırmakla şaşırmamak arasında oturdu arkadaşlarının yanına. tüm gece boyunca sadece bir an iki çift göz birbirine değdi. ve çok uzun konuştular. ne de olsa birbirlerinin eski gözleriydi o yüzden konuşmakta hiç zorlanmadılar.

“üzgünüm” diyordu daha koyu olan çift, “ üzgünüm, ama nişanlım yanımda. seninle konuşamam.”
diğeri “ benim de sevgilim, nişanlım, eşim olmuştu yanımda seninle otururken. benim sevgililerim seni de hayatımdan bilmişti, saygı duymuştu.” dedi.
“aynı şey değil” dedi erkek göz. “ o senle, senin sevgililerinle aynı değil, anlamaz.”
güldü kadın göz “ seni anlamayan, hayatını anlamayan, dürüst olamadığın bir kadınla mı evleneceksin?”
kayboldu iki göz başka istikamete doğru.

gece çok karanlıktı artık. gözle algılayamayacak kadar karanlık. temel matematiğin açıklayamayacağı kadar karanlık. aslında çok zor değildi yeni bir tespit yapmak; “ insanın omurgası sağlam değilse her an her şeyi yapabilir, şaşırma!” ancak bu tespit aydınlatmadığı gibi geceyi, daha da karartıyordu. çünkü ona dediği her şey eski de olsa kendi hayatıydı ve etini acıtıyordu.

kapadı gözünü. tekrarladı içinden; “upupidaye, upupidaye, upupidaye.”

gözünü açtığında hayatı boyunca sevgililik ilişkisi yaşamadığı, yaşamayacağı bir erkek dostun evindeydi. ortalık apaydınlıktı. matematik yoktu. x’ler ya da –x’ler yoktu. 3. bir şahısın varlığına göre değişecek bir ilişki yoktu.

haliyle “huzur” vardı. ortalık apaydınlıktı.

dost gözler ona, kendi yaptığı ödevi anlattı. o tüm anlamadığı dersi masal dinler gibi huzurla dinledi. ve uyudu.

(saryade, 26.11.2008 11:50 ~ 12:46)
Ekşisözlük'ten alıntıdır.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!