... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

anca bu yazı

Bir ühühü dalgası daha geldi an itibariyle. Hani ben ağlayamıyorum da sadece hıçkırıyorum ya. İşte ondan.

Cumartesi, saat 21:31 ve ben 6 saattir ofisteyim.

Eskiden şey olurdu, ben arada bir açar bi yazı yazardım, zaten aklımda bir şeyler var ya hep, bir şey yazardım işte 10-15 dakika, ona görsel arardım belki bi 5 dakika, falan, öyle molalar.

Artık o da yok. Anca bu var işte, bu yazı.

Bu yazı, münasip bir yere giredursun, ben artık çıkıyorum.

Twitter kullanmanın incelikleri

Okan Bayülgen! :)

Oldukça başarılı tespitlerin yer aldığı bir çalışma olmuş, izleyin, izletin, ibret alın ulayn!


Ahkamı kes!

Oğlum olursa adını Hariç, kızım olursa Gazel koyucam ki her konuda gönüllerince ahkam kessinler.

Bugünün uğurlu isimleri de bunlar, evet.

"Kahretsin, çok iyi..."

Sinan'a :)

"Ne kadar bastıracağını iyi bileceksin, işin sırrı bu. İnlemeyi duyacaksın."

Baktım kıvıramayacağım bu işi, bir bilene sorayım dedim ben de, ayıp değil ya. Şimdiye kadar hep tek başımaydım, biri olunca insan hafiften geriliyor tabi... Bir de şey var, kendin hakkındaki fikrin, başkasının senin hakkındaki fikri ile aynı olacak mı? Yani sen kendine "iyi"sin de, bakalım başkaları sana iyi diyecek mi?

Neyse canım, zamanla ustalaşılır bu işlerde, herkes annesinin karnında mı öğreniyor kavramayı falan. Bir sap, bir topuz alt tarafı. Çiçek gibi: Erkek organ, dişi organ. Fazla sıkmamak lazımmış, insan önce kendisi yoruluyor. Hem gerek de yok. Ama öyle korkarak da olmaz, insanda biraz cesaret olmalı. Bak biraz bastırdım, inleme arttı hemen. Aa, bildiğin bas bas bağırıyor altımda, titremelerini hissediyorum. Bir de sıcak mı oldu burası, ne? Hızlandıkça nefes de ısınıyor, buğulanıyor etraf, daha sıcak daha dumanlı...

İyi gidiyorum, sona yaklaştım sayılır. Bir gün şunu diyecek hale geleceğimden eminim:
"Kahretsin, çok iyi araba kullanıyorum!"

(27 Mart 2011 Taksim - 28 Nisan 2011 Adana)

en güzel yerinde içimin

Bu gece bana uyku yok. Öleceğim yarın yorgunluktan ama yok, ziyan olan saatlerimin yerine oturacağım, yazacağım, müzik dinleyeceğim işte, inat değil mi...

Pencere sanki kulübe penceresi gibi gıcırdıyor, otel lan burası!?

Ben bi kahve koyiym dur.

Görsel şuradan ablukaya alındı.

gece yazarı

Bazı geceler sigaraya başlamak gerekir, başlanmaz. Babaanne ölür -ki öldü-, anne ölür -tık, tık, tık; Allah muhafaza- bir şey olur, bir arkadaş sigara uzatır, alırsınız, hop, varan bir.

Şimdi ben bu sigara içilmeyen odada sigara içmek istiyorum; her şey olup, hiçbir şey olmadan (olmayan) bu günde.

Cioran, ”Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum.” diyor. Kendisi kuşkusuz bir Gece Yazarı idi. Hem de en koyusundan. Bizden de Vüs’at O. Bener’i saymak gerek.

Beckett ise hiç gündüze varmayan, upuzun bir gecenin kendisi gibi. Şöyle bir yüzüne bakmak yeterli sanki.

(Gece Yazarları, Nesimi Yetik)

http://www.afilifilintalar.com/gece-yazarlari-gunduz-yazarlari

Ben Vüs'at O. Bener'den iki sayfa okuyup "noluyo lan?" deyip kapattım kitabı bu gece (olumlu bir "lan"dı bu). Gece diyorum, çünkü dışarısı kapkaranlıktı. İlla ki cam kenarı alırım ben uçaklarda; koridor sevmem, ortaysa tam cehennem.

Dışarı baktım, sanki yeterince uzun süre bakarsam bir şey görebilecekmişim gibi, kara görünecekmiş gibi... (Bak, kara görünmesi ve tünelin ucunda ışık görünmesi. Işık beyaz. Kara, siyahla sesteş. İkisi aynı şey oysa ki.) Yeterince uzun bakarsam dışarı, ben bugün -kafam rahat- şirketten 4'te çıkıp, 19:20 uçağından önce bir çay içecek fırsatı bulacakmışım, o zaman bir gece önceden Adana'ya gelmek, Onurlu'nun el classico davetini geri çevirmek falan (futbolla alakam yoktur -olmadığı için davet ediliyorum inatla- ama olsun) bana o kadar koymayacakmış, ben gelip otelde bir rahat nefes alıp, özellikle yaparım diye getirdiğim kendime dair angaryalara zaman bulacakmışım gibi olacaktı, zaman dönüp bu kez benim işime yarayacaktı. Ama heyhat, ben tam iki saat on dakikada, boş yolda 20 dakikada gittiğim yolu gidemedim ve ben, uçağı kaçırdım, bir sonraki uçağa bindim, saat 23:53, otele girip duşumu alıp ağlayacak zamanı ancak bulabildim.

Ben biliyor musunuz, ben var ya, ağlamıyorum bile. Sadece geriliyorum, sıkılıyorum, bir mengene sıkıyor içimi ve ühühü diye bir ses çıkarıyorum, gözümden yaş damlamıyor benim.

Bak, ne anlatacağım şimdi, çok ilginç değil, uyarayım önceden...

"Oha, 26 yaşındayım lan ben."

Oha, 26 yaşındayım gerçekten. Bunu sesli söyleyince daha gerçek oldu sanki. 26. Yirmi altı.

Küçükken, 24 yaşında evleneceğimi kurmuştum kafamda. Öyle bir yaş belirlenir ya, kızlar bilir... 26 yaşında da belki doğracaktım, belki biraz daha bekleyecektim, bilmiyordum henüz.

Friends'teki Rachel misali, "yaptığım planlardan ne kadar da uzağım" diye ağlanmayacağım. (Planlar değişir zamanla. Hem şimdi düşünüyorum da, 24 yaşında evlenmek de ne demekmiş zaten?) 26 yaşında insan 26 yaşında olduğunu fark ettiğinde, ben nereye gidiyorum, ne yapmaya çalışıyorum (bir şey yapmaya çalışıyor muyum?), bir yere uzak mıyım, en yakın kıyıya tutunmalı mıyım, neden bazı ilişkiler içinde ergen gibi boğuluyorum diye sorguluyor kendini. Bu sorulardan bazılarının yanıtları yok. Bu sorulardan bazıları yanıtlarını başkalarında buluyor; insan bazen kendini başkalarına anlatırken anlıyor, ya da konumlandırıyor diyelim hadi, pazarlamacı ağzı olsun.

Ben kendimi mutsuzlukta konumlandırdım, bu hisle özdeşleştirdim ve buna gittikçe daha çok inandım. Artık insanlar bana "yorgun görünüyorsun" demeye başladı yorgun olmadığım nadir günlerde bile. İnsanlar, hem de beni çok iyi tanımayan insanlar bana "sende bir şey var, hmm, enerjin düşük senin!" demeye başladı, ki doğrudur. Biliyorum. İş beni çok yoruyor. İnsanlar beni çok yoruyor. Bir şekilde insan sevmeyen insanlar beni çok yoruyor, sürekli bir şey öğretmeye veya bir şey sınamaya çalışan insanlar da öyle.

Belki ben artık kimseden bir şey öğrenmek, kendimi geliştirmek filan istemiyorum; daha doğrusu bu dert ile çıkmak istemiyorum yola. Öğrenecek bir şeyim olmadığından değil, haşa! Ben sakince gezinirken de bir şey görür, duyar, yapar ve öğrenirim illa ki; sadece kendi halime bırakılayım istiyorum.

Ve 26 yaşımda yanımda basitçe biri olsun istiyorum. Basit biri mi, değil belki, ama basitçe yanımda olan biri. Ne lazım, bunun için ne lazım? Ketum mu olucaz bundan sonra? Olalım. "O" hep ön planda, birinci sırada, orta yerde olacak, hiçbir şey "o"nun kadar önemli olmayacak mı? Olmasın, sikerler afedersiniz. Güçsüz gibi mi davranacağız? Bilmem, birine ihtiyacım olduğu hissini verecek kadar güçsüz olabilirim herhalde. Her an sevişecekmiş gibi bakımlı filan mı olacağız? Onun için bu kadar yoğun ve yorgun olmamalı, ama peki. Hayatımızda vazgeçilemeyen başka kimse olmayacak mı? Zor değil; karşılığını alacaksak.

Şimdiye kadar öbür türlü sevdik, olmadı. Kaybetmeyelim diye başka türlü sevdik, baktık o da olmamış. Ee?

Artık her şeyden sıkılıyorum, herkesten çoğu kez. Artık kimsenin, en aylak adamın bile hani, dönüp "ama ben hiçbir şey okumuyorum" diye kendini savunmak zorunda hissettiği şekilde ("ama ben kimseye söylemedim der gibi - aynı mı?) takip edilmiyorum, gerçekte de, yazıda da, artık o ihtiyaç yok, çünkü gerek yok. Çok acı. Bitmiş(im), görüyorum; yenileneceğimi biliyorum ama ne zaman? "Geçici olarak servis dışıdır." yazıp üstüme, basıp gitmek istiyorum.

Bir gün düzelecek mi diye sordum camın dışındaki karanlığa, içim bana "ühühü" dedi. İçim hala toparlayamadı kendini. Hala bi salaklık var, ne kadar kızsa da. Oysa bu kadar kızdıktan sonra geri dönüş yok ki. Rahat yok bana. Kendimi de affetmiyorum, her şeyin üstünün kalınca çizildiği o meşum tarihin hem öncesinde hem de sonrasında kendimi bunca paraladığım için. Bir gün canını çok fena yakacağım, belki ancak öyle alırım hırsımı. Sadece bunun için bile kitap yazabilirim. Yazarım ki dayanamasın sevgili arkadaşım, başkalarının gözünde gördüğü kendine. Çünkü kendine dayanamıyor o.

Ben de kendime dayanamıyorum, hala aynı şeylerden bahsettiğim için. Tüh bana be.

Sezo'nun bir lafı vardı: "Bundan sonra hayatıma yeni gireceklere eyvallah, ama zaten orada olanlardan, kalan kalmıştır zaten" gibi bir şey. Şimdi düşünüyorum da, o da 26 yaşındaydı bu lafı ederken ve tesadüf bu ya, ben şimdi anlıyorum bu lafı tam anlamıyla.

Hayatıma yeni gireceklere eyvallah, başım üstüne. Hayatımda olanlar da hep benimle; çünkü bundan sonra kimseyi daha çok kaybedemem.

Oldukları kadar kayıptır veya kazanılmıştır herkes ve hep hak ettikleri kadar.


(26 Nisan 2011 İstanbul - 28 Nisan 2011 Adana)

Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu

Ancak bizim şirket yapardı çalışanlarına Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu maili atıp, sonra da 200 gram kağıda çıktısını alıp masalara bırakma gibi bir işi. Sayın yetkili, sana iki sorum bir de yorumum var: Sosyal medyada onca aktif olduğunu farz ettiğin bir adamın maili okumayıp kağıdı okuyacağını nereden çıkarıyorsun bir, bu nasıl bir çevre düşmanlığı iki, bu kağıt zıvana olmak için de fazla ince maalesef, üç.

Kılavuz şunu öngörüyor: "Orada burada şirketin adını ağzınıza almayın, sizi takip edebiliyoruz ve ediyoruz, ayrıca en kötü reklam şirket içinden birinin yaptığı kötü reklamdır, aman ha." Korkma ulan, sayın yetkili. Ya da kork, ama bilinmezden kork. Ben sanal alemlerde, sanal mahlaslarla, hiçbir ajanspress adamının ulaşabileceği şekilde isimleri ağzıma almadan kötü reklamın allahını yapıyorum. O kadar maharetle parlatılmış bir kalitesizlik içinde yüzüyoruz ki, mecburum bunlardan bahsetmeye. Kendi akıl sağlığımı korumak için sen sayın yetkiliden, müdürlerden, patronlardan bahsetmeye mecburum; kimseyi beni bunca dinlemek zorunda bırakmamak için konuşuyorum ben burada. İki ay önce, bu şirketten ayrılırken yayınlayacağım yazıyı yazdım. Yanımda bir arkadaşım, veda pastası kesilirken neler söyleyeceğini biliyor şimdiden.

Güzel şeyler mi bunlar yani?

Şirket değerlendirme anketinden değil, bunlardan kork işte sayın yetkili. Adama verdiğin arabadan değil, ona verdiğin değerden şüphe et. Komşunun tavuğunu kaz diye getirip önüme koyduğunda senden şüphe etmemden endişelen. Başka bir şeyden değil.

Şşş, sayın yetkili baby, sana şu an bangır bangır dinlediğim şarkıyı armağan ediyorum, did you forget to take your meds?

Kötü zamanlar bunlar...

Şimdi beni kapat bi yere, eve, odaya falan; ya da aç bi yere, hakkında hiç yazmadığım, oraya buraya fotoğraflarını koymadığım Tereddüt koyu'na mesela... Beni bırak bilgisayarımla ve ben sayfalarca, scroll-down'larca yazayım.

Kafamda birikenleri saçmasapan zamanlarda döküp saçmamak için büyük çaba gösteriyorum. Her şey daha büyük ve güzel bir şeyin bir parçası gibi, yazarsam ziyan edecekmişim gibi geliyor, hepsini kafamın yerinde olacağı bir zaman iin saklıyorum ama şu gerçekle artık yüzleşmem gerekiyor: O gün hiç gelmeyebilir.

Bundan sonra hayat hep, sabah şanslıysam 6'da kalkarak, havalimanına yetişerek, içinde kendimi daha da çok sorguladığım CIP salonunda portakal-elma suyu içerek, gün boyu başka hiçbir şey düşünmeye imkan vermez şekilde çalışarak veya hiçbir şeyi bitiremeden -yine- oradan oraya koşturarak, yine havalimanına yetişerek ve uçakta, sonunda nefes alabileceğim saatler geldi dediğim uçakta elimdeki dergiyi dahi okuyamadan uyuyakalarak...
........................sadece uyuma isteğiyle, sürekli olarak..............................
geçebilir.

Şimdi ben bunları yazıyorum ya, bu geçen on dakika inanılmaz bir zaman kaybı gibi. Kötü zamanlar bunlar. Kendimi, kendim için bir şeyler yapmayı, yazmayı, okumayı zaman kaybı addetmeye başladığım düşman zamanlar... O yüzden, hiçbir şey yapmıyorsam da acilen kendimden şüphe etmem lazım.

Çerkezköy!

Ortamda Tabu oynanırken seyirci konumunda olduğum ender anlardan birinde, "ilginç tabu maceraları" spam maillerine konu olacak bir anlatıma tanık oldum. Sıradaki tarafın süresi bitmek üzereydi ve kazanmalarına ramak kalmıştı (sözcük "ramak" değildi ama öyle olsa güzel bir kelime oyunu yapmış olurdum tabi.) Son sözcüklerden biri Çerkezköy idi. Anlatıcı, suyun kaldırma kuvvetini bulmuşçasına "hah!" dedi,

_ Hıyarı meşhur!

Diğer takım sevinçle ellerini ovuşturmaya başladı, ha-haa, yanlış anlattııı, bilemezler kiii...

Anlatanın da aynı şekilde yanlış anlayıp "Çerkezköy!" deyivermesini beklemiyordu kimse.

A Çerkezköy Situation

Kuzeyde nadir bir güzellik
O dünyanın en güzel kadını
Bir bakışı tüm şehri yere yıkar
İkinci bakışı bütün ulusu mahveder

House of Flying Daggers izledik dün gece. Üf, "görsel şölen" diye bir şey varsa bu film işte odur. Hero'yu aldattığım için kendimi birazcık suçlu hissettiğim doğru ama... Neyse canım, madem başladık, sıra "Crouching Tiger, Hidden Dragon"da.

Kafamız inanılmaz iyi olduğu için de bir sahnenin saçmasapan bir yerine belki on dakika güldük. Bilenler hatırlasın, esas oğlan esas kızı kurtarmak için ormanın ortasında yüz metre mesafeden dört ok atıp dört adamı yere çiviler; sonra da elindeki yayı kenara atıp kıza doğru koşmaya başlar... İşte o an, ikimizin de düşündüğü şeyi kuzen dile getirdi:

_ Adam oku niye attı lan?

Ağzımdan aldığı bu laf bizi bayağı güldürdü. "Yazık oldu viskiye" dedim ben, ona ayrıca güldük. Sonra, inatla yaya ok deyişimize de... Çerkezköy!

Ha, bumerang hançerlere inanıyosunuz da curve the bullet'a neden inanmıyosunuz? Ha?

Neyse, hadi şimdi filmin en iyi sahnelerinden birini izleyin:



Ode to Office 2007

Ofiste olunan bir pazar günü ancak Office 2007'ye ağıt yakılabilir, güzelleme yapılabilir.

Alanis Morissette ile birlikte söylüyoruz, son ki, son ki üç dört: there's a little black bug on MS Office today...

Ofiste.

Elizabeth'e sormuşlar, kendini nerede görüyorsun, diye...
"Ofiste" demiş.

insan aşık olunca.

bi adamın bi fotoğrafının, bir yazısının, resminin altına yorum yaparken illa ki bir sembol ekleyeceğim diye bilgisayarda word açmaya çalışmak, olmadığını anlayınca google'a girip sonsuz yazmak, çıkan matematik figürünü yoruma yapıştırmak filan...

vaktiyle de anneyi alıp bir haftasonu yeşilköy'e gitmiştim. saçmaydı ama işte napıcan.
insan aşık olunca.

araba benim arabam değil ki...

Yüz yıldır evli çiftlerin tüm kavgaları dönüp dolaşıp o yüz yıl önceki bir anlaşmazlığa, bir kayınvalide meselesine, sevilmeyen bir arkadaşa falan bağlanır ya... Ben de ne zaman ağlamaya başlasam hep aynı yere bağlanıyor. Sebebi ne olursa olsun.

Mesela bugün, bana yol veren aracın önünden dönüş yaparken bir motorsiklet hızla gelip bana çarptı. Sonra oradan bir taksici gelip "haksızsın abla" dedi bana. Sanki trafik kuralları hakkında yorum yapabilecek son insan bir taksici olarak kendisi değilmiş gibi. Sanki orası otopark girişi değilmiş gibi. Sanki trafik durmuyormuş gibi. Sanki motosikletin üstüne süren benmişim gibi.

Ben zaten gergindim, arabayı park eder etmez koyverdim gitti. Beş dakika daha geç kalalımdı işe, ne olacaktı ki?

Birkaçıncı dakikada fark ettim, ben aslında arabaya falan ağlamıyordum. Araba benim arabam değil ki. Ben, benim olmayan başka şeylere ağlıyormuşum meğersem.

Ve dönüp dolaşıp hep aynı şeylere.

O an.

_ Ben sana aşıktım biliyorsun değil mi?

Şu an içinde bulunduğum ruh halini, şu an içinde bulunduğum Barcelona-Real Madrid maçı izleyerek muhabbet eden 6 kişilik erkek grubu hayatta anlayamaz. Bana kız lazım. Bana kız arkadaş lazım, bakın tam dedikoduluk muhabbetim var.

_ Ben bu kıza aşıktım evet... Söylemiştim çok sonra.

Benim o dönemlerde bu hissini fark bile etmediğim bu genç, komik, muhtemelen daha da parlayacak olan bu adamın çıktığı sahnede, üstelik de bir kamera bu ufak gösteriyi çekerken (o sahnelerin kesileceğini biliyorum evet) tutup onca kişiye karşı böyle bir şey söylemesini hiç beklemiyordum. Kaldı ki, bana da "aşk" dememişti daha önce. Hayranlık, belki. Şakayla karışık.

Ağzımdan çıkanı kulağım sonradan duydu:

_ Keşke öyle kalsaydın ya.

Ortam şakaya çok müsaitti. Bense çok ciddiydim. O zaman da ciddi olurdum belki, eğer bilseydim. Değişik olurdu, gerçi normalde olandan ötürü pişman değilim. Farklı olurdum belki, gerçi normalde olduğumdan ötürü de pişman değilim.


Bir kız olsaydı burada, anlardı beni. Bir adamın artık içinde bulunduğu salonda sevgilisi de varken, hiçbir şey düşünmeden veya iltifat etme gibi bir derdi de olmadan beni ne kadar onore ettiğini anlardı bir kız.

_ Ben okula geldim, ilk bellatrix'i gördüm, çok tatlı kız böyle... Bir de o zamanlar büyük bir kulübün başkanı mı ne, öyle bir şey (Gülüşmeler) Güçlü... Biz böyle 7-8 kişi aşıktık zaten sana. Kaydediliyor bir de bunlar, neyse keseriz bu kısımları...

Bir şeyi ilk anladığı zaman olur ya insanın, ilk aydığı, anlık bir itici güç, bir şeyi yapmasını sağlayan... Tsum bana "sen 2-3 ay spor yapsan sana 10 üzerinden 8 veririm ben" deyişi de beni yeterince ittirmediğinde, bayağı umudumu kesmiştim benim için böyle bir an olmadığından. İşte bu akşam, o an geldi birdenbire, beklenmedik şekilde. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmedi ama içimden sıcacık bir şey yükseldi, beynime vurdu ve ben kendime dedim ki: "Yarın rejime başlıyorum."

Şimdi siz düşünün.


(20 Nisan 2011, Kilyos)

Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın...

Türk musikisine frak giydiren adam, Münir Nurettin Selçuk (1900 - 1981)


Annemle, ölümünün 30. yılında Münir Nurettin Selçuk'u Anma Gecesi'ne gittik Cemal Reşit Rey'e. Bir sürü yaşlı başlı, sarı boyalı fönlü saçları ve fırfırlı yakalı ceketleri olan teyze ve ceket ceplerinde kumaş mendiller taşıyan amcanın ortasında, salondaki yaş ortalamasını oldukça düşürerek oturdum ve onları doğal ortamlarında gözlemledim. Bu doğal ortamda arkaplanda bir tenni tenni tennenni teneneeey sesi duyuluyordu her daim, derinden. Bir yaşlı arkadaş grubunun karşılaşması ile ağzımın yüzümün yamulmasına mani de olamadım. Hemen yanıbaşımızda bir diyalog aynen şöyle gelişti:

_ Hanfendiciğim nasılsınız?
_ İyiyim, siz nasılsınız? Bu konserler olmasa görüşemiyoruz Mehmet Bey.
_ Evet, evet... Neyse ki Facebook'ta buluşuyoruz hah-hah-hah...
(Gülüşmeler)

Lan!? Biz bu sosyal medya denen şeyi pek genç işi zannederken, annemizi babamızı geçtim, dedemiz olacak insanlar feysbuktan yazışıyor birbiriyle, belki de Rakı Sofrası uygulamasından yanardönerli meyve tabağı gönderiyorlar, falan :) Bana sorarsanız olacak iş değil ve her ne kadar sansüre karşı olsam da "açmayın dedeler" arkadaşım yaa, yaşlıların birbirini sanaldan dürttüğü düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor.

Ben böyle şeyler düşünürken konser başladı. Türk Sanat Müziği'ni çok seven biri olmama rağmen benim için biraz fazla klasik ve ağırdı program. Birçok şarkıyı da bilmiyordum açıkçası. Ya da şöyle diyebiliriz, "dönülmez akşamın ufkundayız" gibi çok bariz şarkılar ile, bir sürü Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı şiirini biliyordum. Bildiğim neredeyse her şiirin bir güfte olduğunu şimdiye dek fark etmemişim yalnızca (böyle şeyler sadece eski Ajda ve Hümeyra şarkılarında olur sanırdım, "sessiz gemi" kafası).

Arka sıramdaki dedeler grubundan biri bas-bariton sesiyle ve defaatle arkama dönüp tehditkar bakışlar atmama rağmen, sektirmeden tüm şarkılara eşlik etmeseydi çok daha güzel olacaktı elbette. Biri ayar verdi nitekim sonunda "beyefendi rica ederim mırıldanmayın, konsere kendimi veremiyorum." Eh, gerçekten öyle, Iron Maiden konseri değil ki bu, sesini duyurmak için çırpınasın? Lakin gördük ki, yaşlılarda da var "ben bu şarkıyı da biliyorum"u herkese gösterme ihtiyacı...

Solist Münip Utandı (ki bence adamcağızın ismi, sanat müziği yorumlamak dışında başka herhangi bir meslek icra etmeye müsait değil), kızı konuk sanatçı Merve Utandı ile sahnede gerçekten "döktürdü". Yorumlar çok güzeldi, sesler dupduruydu, plak dinler gibi dinledim tüm konseri. İster istemez, aklımdan şu düşünce geçti: Müziğin canlıları ve duygu durumlarını ne denli etkileyebildiği aşikarken, daha çok Türk Sanat Müziği dinleyen bir nesil olsak daha mutlu, daha kibar, daha sakin mi olurduk acaba?

(13 Nisan 2011, İstanbul)

Tanned Ross


Her zaman güleceğim bu adamlara! :)

Kaynak; yeni bulduğum can tumblr candan tumblr: http://xabierr.tumblr.com/

goose bumps

Arafbahar

Merhaba Nisan! Merhaba doğan güneş, bulut kardeş ve merhaba kardan adam!

Mikail tamam anladık iyice çıldırdın, hatta belki senin çılgın projen de bu, yalnız ben sormak istiyorum: Bu ne biçim hava laaan!?

pantolon çizgisi

Pantolon ütülemek zordur. Düz bir çizgi olmasına, doğru yerde olmasına çalışırsınız. Bazen olmaz, bir çizgi daha uzar gider gitmemesi gereken bir yerden.

Hah işte. Şimdi ben bir hatayı sağlamlaştırmaya, o yarattığım ikinci çizginin üstünden buharlı ütüyle geçmeye gidiyorum.

Bana şans dileyin.

Başbakan için Kariyer Planlaması

Dün evde temizlik yaparken televizyon açıktı, başbakan RTE'nin çılgın atmalarına tanık oldum. "Çıraklık, kalfalık dönemi bitti, ustalık dönemi başlıyor" (i.e. ağzınıza daha isabetli sıçabilecek tecrübeye eriştim) diyordu, "hedef 2023" diyordu, "çılgın projem yakında" diye gümbür gümbür gelişini muştuluyordu.

Bir yandan da geçen haftaki Fransız muhabbetini çok sevdiği ve sırtı bu yeni van minüt zaferiyle sıvam sıvam sıvazlandığı için, espriyi başka boyutlara taşıyıp "Fransızlar da bir şey mi, burada kendi ülkesine Fransız olanlar var eh eh eh" diye muhalefete laf sokarak gevriyordu.

Her yıl 1 milyon insana iş verme vaadini gerçekleştirmede şimdiye kadar neden bir arpa boyu yol gidemediğini sorgulayacağım bir yazı değil bu, şimdiden söyleyeyim. Yukarıda içimi bir nebze döktüm, şimdi derdim başka.

RTE, "Belçika'dan buradaki bir olaya bakılarak Türkiye hakkında yorum yapılamaz" deyip, bu ülkenin onurundan, gururundan dem vurdu; silahın önüne atlayan kahraman adam gibi icabında hayatıyla filan savunacağını ima etti bu vatanı. Yapar veya yapmaz demiyorum. Merakım, o kafada nasıl bir kariyer planı izlendiği.

Kendime ve etrafıma bakıyorum; işinde gücünde, genelde işini ve beraber çalıştığı insanları sevmeyen, zaten sevmek zorunda da olmayan (sevme ama saygı duy kafası); "olmadı kaçarız"cı bir grup insan görüyorum. Patron çıkıp bize "bu iş böyle" deyip deve-hendek muhabbeti yaptığında boynumuz kıldan ince bir yerde, çünkü doğru. Çalıştığımız şirketler umrumuzda değil, hani patrondu müdürdü falan var ya, onların da umrunda değil, her şey yükselmek için, "takım", "ekip" gibi laflar birebir konuşmalarda "ama herkes iyi olursa sen nasıl kendini göstereceksin?" veya "iş olur veya olmaz, sen elinden geleni yap yeter" tarzı bireysel tilkilere bırakıyor yerini. Bireysel tilkilerde herkesin kuyruğu kendine.

Sevmek zorunda değiliz bu işleri, meslekleri, şirketleri, bu devranı sevmek zorunda değiliz. Bizi başbakan yapmayan, işte bu. Başbakan olup da milletin onuru, devletin büyüklüğü diye gerinirken aslında içimizden hiç inanmadan yapabilir miyiz bunu? Yemişim Türkiye'yi, diye yola devam edebilir miyiz, edilebiliyor mu? Çok zor değil mi bu? Ülkeyi sevmekten, vatan için canım feda demekten daha zor, değilken öyleymiş gibi yapmak. Sevmeyenler de belli oluyor zaten ama ayıklanmıyor kolayca, çünkü onları seçen adamlar da pek takmıyorlar ülkede ne olup bittiğini. Türkiye'de seçim sistemi, ülkeyi pek sallamayan adamların ülkeyi pek sallamayan başka adamları seçmesiyle ilerliyor.

Çok sevdiğini söyleyenlerin bir kısmı da çıldırasıya, gözüne gözüne sokasıya seviyor, sonra da ulusalcı diye damga yiyor belki. Halbuki şöyle bir uzaktan bakınca, "ulus" kavramını desteklemek, tam olarak hangi tarihten beri ve hangi nedenle tü-kaka bizde, bu moda kiminle çıktı, o da belli değil. Sonuçta herkes aynı yere bağlı belki ama farklı taraflarından, bazısı daha sıkı tutuyor, bazısı her an bırakabilecekmiş gibi gevşek. Parayla imanın ve bir de sıkıca bağlılığın kimde olduğu belli olmaz ama şu bir gerçek: Sahiplenmeden yapılamayacak işler var, sahiplenmeden yapılmaması gereken işler de.

_ Olmazsa olmaz abi, babamın ülkesi mi?

Evet efendim, babanın ülkesi.


(17 Nisan 2011, İstanbul)
RTE-el-cep: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/basbakan-eli-cebinde-konustu.html

"old as the Wendy in the story"

El Orfanato'yu izledik bu gece kuzenle. DVD kapağı The Others kılıklı gerilim filmlerine zerre saygısı olmayan biriyimdir normalde. Şimdiye kadar izlediğim tırto filmler yüzünden hep; beklenti o kadar düştü ki artık "uyumiym yeter" gibi bir alçakgönüllülük seviyesine eriştim gerilim filmleri konusunda.

Ama bu sefer öyle olmadı, filmi bu kulvar içinde beğendim. Hollywood tarzı "haunting" kafası filmlerde pek olmayan şekilde neyin neden ve nasıl olduğu gayet netti. Saçmalayıp oradan buradan insanların karşısına iskeletler fırlattırmadan, kamerayı (bir sahne hariç) gereğinden fazla sallayarak asabiyet yaratmadan, efendi gibi rahatsız olduk çıktık.

Peter Pan'a da göndermeler vardı filmde. Mesela şunu öğrendik: Wendy'yi Neverland'e götürmemişler, çünkü çok yaşlıymış. Ben de onu düşündüm. Ben gidebilmek için deli gibi kastırsam da, şimdi gelseler beni de götürmezler Neverland'e dimi.

Yaşlandık be oğlum.

Börsel2010 ve 2009

Hazır başlamışken devam edelim bari geriye doğru. Börsel 2010 bu, 25 yaşımı bitirdiğim geçen yıl yapmıştım.

Yahu ben geçen yıl 25 yaşımı doldurdum. 26'ya değil de daha yeni yeni 25'e şaşırıyorum bak...

Bu da 2009'dan. 24 years that changed the world, hani "vallaha mı?" derseniz bir şey diyemem. Elimde değnek yok, dünyaya barış da getirmedim ama bir şeyler yapmışımdır herhalde. Kendim için bir şey yapmış gibi hissetmesem de, milleti yüksek lisansa falan soktum ne bileyim, onlar yetmez mi?

Mutlu yıllar banaaaa...

Börsel2011

Börsel'in öyle bienal gibi bir şey olmadığını söyleyeyim de entel ruhlar rahata kavuşsun önce. bellatrix ile görsel kırması uydurma bir sözcük alt tarafı. Üç yıldır doğumgünlerimde yaptığım şeylere bu adı verdim. Benim doğumgünümü hatırlatan bir şey işte, etkinlik afişi gibi falan.

Bu aşağıdaki 2011 börsel'i örneğin; yarın iştirak edeceğimiz içme aktivitesi için yaptım.
Adı: "15 Nisan kafa çekmecesi"

Mutluluk, Robinson'daki çocuk

Hayatın hep o zor anlarla dolu olmadığını bilmek için İstiklal'de, kolunda bir Robinson torbası ile, ellerini cebine sokup müzik dinleyerek aheste yürümek yetebilir. İnsan gülümsüyor, N.Ş.A. gülümseyen biri olmasa bile.

Hiç olmadı, hediyelerle doldurmalı kendini aşağıdaki gibi, başkasından veya kendinden, ufak gibi ama kocaman şeylerle.

* Yaseminli ve bişeyli esans (evet esans diye bir sözcük var, unutmayın bunları) doğumgünümde şehir dışında olacak kanjimin hediyesi, yılın ilk doğumgünü hediyesi.

* Uykusuz, allaan emri.

* Münir Nurettin Selçuk'u anma gecesi, anneyle uzun zamandır yaptığımız ilk kültür mantarı aktivitesi.

* Yine kanjimin hediyesi Mario bulutum (ben ona öyle diyorum) Gülüyor lan köftehor bulut :)

* Fırat, yavrum evladım Fırat'ın biblosu çıkmış meğersem!

* Vec'in bana aldığı kitap ayracı (kız aynı bana benziyormuş:)) ile Osman'ın Prag'dan aldıkları... Bak onda güzel Kafka sözleri var, biri "writing as a form of prayer" diyor, diğeri "There is a destination, not a road; what we call a road is hesitation." Daha çok yazayım diye almış Osman, tatlı tatlı. Bir de yeni gelecek olanlar var, Prag'a şimdi giden arkadaşlardan, arayıp söylediler, bir sürü yepyeni, güpgüzel katkı geliyor koleksiyonuma :)

* Ayşegül / Beklenmeyen Civciv. O kadar çok sevdiğim ve anneme tekrarlattığım Ayşegül kitabı. gittigidiyor'da buldum, atladım üstüne hemen. Çocukluğuma, adaya, nenemle bitiştirdiğimiz yataklarımıza, amcamın 2,5 yaşında kitabı ezberden tekrarlayışıma şaşırdığı zamana filan döndüm. Ne acayip küçücük kitabın yaptıkları.

* bant, babylon, Notos dergileri; hepsi ilk kez adam gibi, incelenerek okunacak. Çok seviyorum. Blog okumaktan daha çok belki. İşimmiş gibi oturuyorum başlarına.

* Ve Fatma Tülin'den "Alis'in Not Defteri". Hiç bilmiyorum nedir, nasıldır; kapağına bakıp aldım, sarı da sevmem üstelik. Robinson'un havası çarptı herhalde. En sevdiklerimden Robinson. "Where is Waldo?" kitabı var mı diye sorduğumda gözünü kocaman açıp şaşkınlıkla bakmayan, o ne demeyen, "Küçük Prens geri döndü diye kitap var mesela saçmasapan" dediğimde "Küçük Prens gibi düşünmek" diye dalga geçip güpgüzel gülen çocuk... Mutluluk, Robinson'daki çocuk.

* Az kaldı unutuyordum; son zamanların en gözde parçası var bir de, bu aralar hep yakamda:
PACMAN! Onu da KafePi'den aldım, hayır canım ben aramadım, getirip tepsiyle önüme koydular bunları. Valla suçsuzum hakim bey, zorla para harcatıyorlar insana!

benim gibi.

kendi kendime hiçbir şeyi halledemiyorum, hiçbir şeyi atlatamıyorum; birinin ittiği yerden, ya da birine çarpıp kendim düştüğüm yerden (kendini suçlama kafası yine evet) kalkamıyorum, arkamı dönüp gitmek ya da en azından uzaklaşmak daha iyi olacak diyorum, biliyorum ama gidemiyorum, çünkü bir sabah lanetler içinde uyandığımda hayatımda olabilecek en kötü şey birinin benim hayatımdan çıkmasıymış gibi oluyor -ben onun hayatından çıkamadan hem de-, kendi kendime, sanki bir şey yapmışımcasına, içimden geçen bu düşünce yüzünden bile vicdan azabı çekiyorum ve yorgana sarılıyorum, karnımda bir yumruk, daha atılmamış ama ağır işte orada, hissediyorum.

of.

nasıl olacak, ne olacak, bir gün geldiğinde her şey düzelmiş olacak mı, büyük bir kavga mı kopacak -olası değil ki bu?-, yoksa bu mahvoluşun altından kalkamadığım her an karaladıklarım ve bana kalsın istenenler bana kalacak, ağzımı açıp edemediğim her laf beni hayatım boyunca kovalayacak ve ben bir yakın bir uzak, bir sıcak bir soğuk bu şokla hafiften çatlak, kalacak mıyım, kırılmamak için tutarak kendi kendimi ama öyle çatlamış işte yine de...

"sana anlatmadığım ne olduğunu düşünüyorsun ki?"

icabında, her şey yalan.

ben, elimin gittiği her tuş için ayrı üzülüyorum, ayrı yok oluyorum, hem rahatlıyor hem de korkuyorum (hem rahatlıyor hem de korkuyorum, evet), çoğunlukla da vazgeçiyorum yazmaktan ama işte böyle, hiç dinlememem gereken şarkılar dinlerken bazen bana geliyorlar iyi saatte olsunlar. habersiz geliyorlar. bu sefer bir parantez getirmişler, hediye. içi de dolu üstelik. bak, bir parantez nasıl tersine döndürüyor işleri:

hiçbir kimse inanmaz sana benim (inanmadığım) gibi,
icabında.

kıps kıps!

Çok hain planlar içerisindeyim ve bu planlarda yeni göz kırpma efektimiz olan "kıps" veya ikileme olarak "kıps kıps" büyük rol oynuyor.

Efendim, bildiğiniz veya şimdi öğreneceğiniz üzere geçenlerde Devlet Tiyatroları'nda bir ayaklanma yaşandı. Aslen bir "kız tribi" olan bir protestoyu ayaklanma olarak lanse etmemizin sebebi, bir zavallı kadının yerinden kalkması ile, oraya kendisini korumak için değil de sözde kültürel aktivite için gelmiş olan 150 takipçisinin de (bkz. follower) onunla birlikte kalkıp salonu terk etmesiydi.

"Tiyatroda Sümeyye Erdoğan Krizi" ve benzer başlıklarla gözümüze sokulan haber şöyleydi:

Ankara Devlet Tiyatroları’nda önceki akşam oynanan ‘Genç Osman’ adlı oyunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret edildiği iddiası başkenti karıştırdı.

Radikal gazetesinin haberine göre, Sümeyye Erdoğan’ın, oyuncuların müstehcenlik içeren hareketler (haka dansını andırır figürler) yaptığı gerekçesiyle tiyatroyu terk etmesi tansiyonu yükseltti. Devlet Tiyatroları kaynakları ise oyunda ‘bir takım istenmeyen şeylerin’ olduğunu doğrulayarak, konuyla ilgili inceleme başlatıldığını ifade ettiler.

'NE HABER ŞEKLİNDE GÖZ İŞARETİ' İDDİASI

Olayın, iddia edildiği şekilde gelişmediği belirtilirken, hakaret denilen hareketin, oyunun birinci perdesinin sonunda oyunculardan biriyle Sümeyye Erdoğan’ın göz göze gelmesi; oyuncunun bu sırada, ‘ne haber’ anlamıyla yapılan göz işareti olduğu kaydedildi. Olayın devamında oyunun metni gereği yapılan figürler olduğu ve metnin dışına çıkılmadığı da vurgulandı.

150 POLİS DE SALONU TERK ETTİ

Oyuncuların izleyiciler arasında Başbakan Erdoğan’ın kızının bulunduğu bilgisine sahip olmadığını belirten Devlet Tiyatroları kaynakları şu açıklamada bulundular: “Bu oyun 4 yıldır oynanıyor. Bakanlar kurulu üyeleri, çeşitli siyasi parti temsilcileri ve üst düzey bürokratlardan oyunu izleyenler oldu ve memnuniyet ifade edildi. Şu ana kadar müstehcenlikle ilgili hiçbir şikayet de gelmedi.”

Olayın, Sümeyye Erdoğan’ın ve çevresindeki birkaç kişinin salonu terk etmesi, bunun üzerine de oyunu izlemek için toplu bilet aldıkları öğrenilen 150 kişilik polis grubunun da salonu terk etmesiyle devam ettiği belirtilirken, Başbakan Erdoğan’ın korumalarının tiyatroya gelerek yetkililerden bilgi aldığı öğrenildi.



Bana şahane fikir verdin Sümeyye bacı! Şimdi ben kalkıp Krek'e gideceğim tamam mı, orada Bartu Küçükçağlayan, nam-ı diğer Canavar Banavar bana kıps yapacak, ya da ben yaptı diyeceğim tutan mı var yani, sonra da salonu iffet içinde terk edip kendisini mahkemeye vereceğim. Önce benden nefret edecek ama kendisini mahkeme salonlarında sürüm sürüm süründürürken, tecavüzcüsüne aşık olan kız misali bana aşık olacak (evet ne var, ay ne tatlııığ diye gözünüzü kırpıştırıyorsunuz ama Engin Akyürek'in yelelerine doğru?)

En büyük aşkların nefretle başladığı klinik deneylerle kanıtlanmış olacak, ha-ha! :)

Vertigo

Ve bellatrix, sık sık yaşadığı baş dönmesi şikayeti ile şirket doktoruna gider...


Gittiğim gideceğim şirket doktorudur işte. Alt katta olmasa kalkıp oraya da gitmezdim ama, dün artık oturduğum yerde bile devrilmek üzereydim. Aniden saplanan baş ağrıları olur ya, onlar gibi bir baş dönmesi çarpıyor beni bu aralar. Gidiyor, yine geliyor, daha uzun süreli geliyor.

Adana'dan döndüğümde oldu ilk. O kadar yorgun ve uykusuzdum ki; 13:40 uçağıyla İstanbul'a dönüp, o saatte işten çıkabilip de dışarılarda trafik yaratanlara küfrederek 16:30'da eve varabildiğimde başım dört dönüyordu. Yattım uyudum iki saat, kalktığımda geçmişti. Sonra tekrar oldu, bilgisayara bakarken (zaten hep bilgisayara çok bakmaktan oluyor, evet anne). Kitap okurken. Yürürken. İşin garibi, otururken.

Hep dediğim de çok değil, toplasan 3-4 defa olmuştur, ama bir hafta içinde olması "sık sık" klasmanına girmesine neden oluyor sanırım.

Neyse, tansiyon 12/8, şeker normal. Alacağımız aksiyonlar şöyle: Bundan böyle baş dönmesi günlüğü tutacakmışım (baş dönmesi blogu mu tutsam acaba? ehehe...), takip edecekmişiz bunu, gerekirse -tahtaya vur- içinde nöroloji ve KBB bulunduran bir yere şöyle bi görünecekmişim.

Bunları anlattım ya, şimdi siz de tomografi falan demeyin bana.
Yoktur öyle bir şey.
Yoktur lan...

naçizane: Arkadaşlık

Güzel bir şey okudum bugün.

Zaman zaman basiretimin bağlandığı doğrudur. İşte böyle zamanlarda bir başkası, çoğunlukla da tanımadığım bir başkası benim yerime, biraz da kendinden katarak sözcüklere döküyor bir şeyleri.

Başkasının naçizane düşünceleri, benim o anlarımın tümü oluveriyor. Naçizane birkaç satır, düşünmekten yorulan, çok yorulan beynimin tümü.

Buyrun:

insanlara çabuk güvendiğimi, her şeyi çabuk unuttuğumu hiçbir zaman inkar etmedim. bi günden uzun sürmedi hiç kırgınlıklarım. çünkü biri bi hata yaptığında, hemencecik genelleme yapmadım. geçirdiğimiz iyi zamanların ağırlığı, hataların ağırlığından kat kat fazlaydı benim için ve önemli olan buydu. çünkü her arkadaş farklıydı. rahattım o yüzden. birilerinden bir şey saklamaya ihtiyaç duymadım. ortadaydı her şeyim. zaten ben rol yapmayı hiç beceremedim. pişmanlık hissedilebilir belki yazdıklarımdan, doğrudur da. çünkü hep söylediğim gibi, ismimin belirttiği gibi, safım. herkesin kendim gibi olduğunu düşünecek kadar saf.

ama anladım ki, asıl mesele, arkadaşlık’ın ne olduğu konusunda anlaşabildiğin birini bulabilmek.

(Buradan alıntıdır.)

Ülkemin Flash TV ile imtihanı

Ülkemin içler acısı haline en çok ailemin evindeyken üzülüyorum. Evde bir doktor, bir de yüksek hemşire / sağlık meslek lisesi öğretmeni var ve yine de kumanda CNNTurk'e doğru yol alırken Flash TV'nin her daim hoplayan din öğretmeni kılıklı türkücüleri ve konsomatris kılıklı karılarında birkaç saniye duraklıyor.

Bu birkaç saniye bu evden başlayarak ihmal edilebilir saliselere, böyle 25. kare gibi ancak bilinçaltına etki edebilecek, varlığıyla yokluğu belirsiz sürelere inmedikçe iflah olmaz bu ülke.

Programın ayrıntıları için bkz: http://www.flashtv.com.tr/ Yanıp sönen "English" ibaresine basın nolur, vargücünüzle bastırın. Hiçbir şey olmadığını, sadece korprıt bölümlerin çevrildiğini huşu içinde göreceksiniz.

öp öp öp öp doyamadım

Ahlaksız bir şey yok. Adamcık dediğin, eski kocamdır nihayetinde. Helalimdir.

ayin

salonun ortasında bermuda şeytan noktası.
+18, kırmızı nokta.

Foto: weheartit. Üstünde ben oynadım kafama göre :)

Oha..

Oha. Oha James Franco!

Decathlon :)



Rémi Gaillard'ın tüm videoları için bkz: http://www.nimportequi.com/en/

bir ... daha

Bir daha, dememeye kararlı falan dedim ama hani, istisnai bir durum var. Yakında bir yaşıma daha giriyorum.

Bu sefer, eğlenmeye oynamıyorum. Rakılı, mezeli, udlu, salaş, küçük, sakin; üzgünlüğün içinde beraber olduğumuz için mutlu olacağımız, huzuru arayacağımız bir yere gideceğiz.

İsteyen istediğini.
A la carte.

kek gibi kararlı olsam

Canavar Banavar'ı istiyorum!


Uzun zamandır bir konserde, dün Büyük Ev Ablukada konserinde eğlendiğim kadar eğlenmemiştim. Gerek kısa şehir içi mesafelerde, gerekse de İzmir gibi uzun yolculuklarda dinlete dinlete kafalarına soktuğum, camları açıp Alsancak sokaklarını inlettiğimiz bu grubun konseri için bilet aldım ve gittik arkadaşlarla, şarkıların tümünü bilen bir tek ben olsam da bas bas bağırarak eşlik ettiler onlar da, kafadan attıkları sözlerle de olsa. Vec'in lilisi, benim tayyarım bir; havadar ve bil iki kez söylendi. Nasıl manasızca bağırıp çağırıp dans ettik, haddi hesabı yok. İstediğim tam da böyle bir şeymiş, hardcore Büyük Ev Ablukada!

Oradan çıkıp taksiye bindik, doğru ENSO partisine. Yolda kestirip, Kuruçeşme'deki 8th Hill'de uyandı bu tayyar. Davetliydik ya, assolist gibi en son girdik mekana. 8th Hill, bu tip her mekan nasılsa aynen öyleydi, denize tam karşıdan baktıran harika bir manzara avantajıyla tabi. Biz gittiğimizde hala tıklım tıklımdı içerisi, ki okul partilerinin artık hep ardışık günlerde olduğunu düşünürsek bu bayağı iyi bir şey. Ve tabi kızlar aşırı süslü, oğlanlar aşırı ortam çocuğu görünümündeydi, yani bu jenerasyonun tipik bir örneğiydi içinde bulunduğumuz yer. Olduğum yerden sütlere bakarken gelecek yılki başkanın şimdiden belli olduğunu düşündüm. Hadi hayırlısı bakalım.

Büyük Ev Ablukada üzerine Serdar dinlemek en en en istemediğim şeydi ama bu bizim bir arkadaşa "sana bir önerim olacak, hayatından mikiropları at!" diye seslenmemize engel olmadı. Bazılarımızın hayatından atması gereken mikroplar var, gerçekten. Bunlar bazılarımızı özellikle kafayı bulduğumuz zamanlarda rahatsız edip kısa mesajlar yazdıran, hoppaa diye dans ederken bir an durup, bir an kötü olup gözlerimizi dolduran hayalet gibi mikroplar. Genelde, sadece zaman ile defedilebiliyorlar. Başka bir dermanı yok gibi, başka bir çivi de sökmüyor bu mikropları (başka bir çivi sadece başka mikroplar bulaştırıyor halihazırda bağışıklığı azalmış bünyeye).

Benim merakım aslında şu: Hep bazal bir mutsuzlukta durmak mı daha iyi, yoksa gün içinde, güneş ışığında bakıldığında mutlu, içerken, arkadaşlarla beraberken en şen şakrak olup da kendini kaybettiğinde kendini kaybedercesine üzgün olmak, ağlamak ve kendini paralamak mı... Hayatının ışıklı döneminde ışığı alabildiğine saçmak mı, sonra tamamen karanlığa gömülebilmek için? Bir şarkıyı gündüz en çok sevip, gece en çok onunla ağlamak mı, sizce?

Ah, unutmadan, bir de ne oldu... Dün yine akşam birini göreceğimi sandım, öyle dedi, kendisi dedi bu sefer ve ben yine tuzağa düştüm, kalbim yine capsli, yani caps lock'lu böyle KOCAMAN bir takla attı; ve yine hiçbir şey olmadı. Bu noktada artık altımda ağ olmadan yerden yükselmiyorum ama biliyor musunuz, ağa düşünce de canı acıyor insanın. İpler kesiyor derisini, bir şey oluyor işte yine, ama ertesi gün geçiyor. Ertesi gün öğle saatlerinde, akşama kadar evde pineklenecek güneşli bir güne uyandığında insan daha iyi oluyor, hep daha iyi ve daha kararlı... Bir daha, takla atmaya kalkan kalbe çelme takmaya kararlı; bir daha umutlanmamaya kararlı, bunun son olmasına ve bir daha "bir daha" dememeye kararlı. Kek gibi.

hangi güvercin atlamış çatıdan

Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler,
Ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak.
Yoksa... Hangi balık boğmuş kendini;
Hangi serçe atlamış damdan...

Fyodor Dostoyevski

bi gün bi çılgınlık edip

içinde martı olmayan ama ortak noktası ancak martı olabilecek öyküleri bilir misiniz?
(fotoğraf: April)


Uçakla İstanbul'a inerken, tam da tekerlekler yere değdiği için uyandığım anlarda bir anons yapılır: "Yurtiçi ve yurtdışına aktarmalı uçacak yolcularımız için kapı numaraları; Londra 202, Bakü 206, Cidde 302, Frankfurt 304..." Bazen gidip valeye ödeme yapmak, trafiğe bakmak ve baksam da bakmasam da orada olacak olan trafiğe girmek yerine uçaktan inip dış hatlar terminaline gitmek ve "ben gitmek istiyorum" demek geliyor içimden.

Bundan daha olası olanı; her sabah Ortaköy'deki çaycı/okeyci/gözlemecilerin önünden geçerken oradaki hanutçulara yüz vermek. Hiçbir noktalama işareti olmayan bir paragrafı tekrarlar gibi "buyrun terasımız var çay kahve sıcak sahlep gözleme tost..." diyen o adamları duymazdan gelmek veya "işe gidiyoruz" deyip susturmak yerine, "ha? peki." deyip gidip oturmak ve denize karşı sabah çayı içmek istiyorum, kitabımı okumak istiyorum, sonra da oradan kalkıp Beşiktaş'a yürümek ve sonra da, eve dönüp uyumak istiyorum.

İsyan isyan.

9999 in 1



_ "Dokuzbindokuzyüzdoksandokuz in bir" tetris gibisin Hamdi. İki tane numaran var, ısıtıp ısıtıp aynı şeyleri getiriyorsun önüme. Ayh, vallahi daraldım senden. Çubuk beklerken gelen kare blok gibisin Hamdi. Bi yol ver de havamızı bulalım.

Sen Domalan'sın YGSli, büyük düşün!

Kırk yıllık ÖSS'nin adının YGS'ye evrildiğini de şifre skandalıyla öğrendik, vay anam.

YGSliler büyük düşünsün. Ve düzgün işaretlesinler cevap kağıdını. Kaydırma yapmasınlar. Kaydıran kaydırmış zaten.

Kılıfçı Hatçe

Bugün ntv galeri'de bir fotoğraf gördüm ve dedim ki, bu gerçek olabilirdi, bu fotoğrafı ben çekmiş olabilirdim. Çünkü bunu yapacak insanı tanıyorum.

Lakaplarıyla ünlü Amasra'da bir Kılıfçı Hatçe vardı, ruhu şad olsun. Hatice teyze bizim uzaktan akrabamızdı, her daim kanarya gibi bir sesle konuştuğundan ben ona Cikcik Hatçe lakabını layık görmüştüm. Kılıfçı lakabı uzun süre kulağıma gelmediğinden de sanki bu onaylanmış bir lakapmışçasına Cikcik demeye devam ettim kadıncağızdan bahsederken.

Kılıfçı lakabının nereden geldiğini evlerine ilk gittiğimde anladım. Amasra'nın en güzel yerinde olması dışında, bir tuhafiyeciden çok yün ihtiva eden evdi orası. Ama bu yün doğadaki haliyle bulunmuyordu evde. Kadın, yün ağlarla örmüştü evi dört baştan! Dolabın üstündeki fazla çaydanlığın kapağının üstüne bir kılıf (kılıfın bile tutacak yeri ayrıca örülmüştü!); fırının, tüpün, radyonun üstünde kılıflar, banyoda çamaşır makinesinin üstünde duran yedek tuvalet kağıdı için bile bir kılıf, hatta!

Anlamalıydım aslında. O, bizde ve teyzemlerde görüp yıllarca her evde var sandığım o ucu fırfırlı oklava kılıflarını ilk gördüğümde anlamalıydım bu işin içinde bir iş olduğunu!

Müsemma


Aslında hiç kızmayacağınız, hak verdiğiniz ve bizzat tekrarladığınız bir lafın dahi sizi vurduğu, inanılmaz incittiği,
fıçk! diye yumuşak karnınızı bulup deştiği bir an olabilir...

İsmiyle müsemma kimi insan.
Ama bazen.

Bak bu rahatlık normal.

Zırrrr... Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!

Kapıyı inatla çalıp bi yandan da telefonla arkadaşımı arıyordum "kesin uyuyakaldı, ama eli mahkum uyanmaya" diyerek. Sonunda açıldı. Asansöre bindim, berbat bir koku! Asansörden indim, kapıyı düzenli ve sinir bozucu bir ritimle tıklatmaya başladım, tık, tık, tık, açılış cümlem bile hazırdı "asansörde berbat bi koku var abi!"
Kapıyı bir kız açtı, başlamak üzere olduğum cümlem "asss..."ta takılı kaldı manasızca. Hah, bir türlü Türkçeleştiremediğimiz o awkward'ı yaşıyorduk işte! Ben kızı simaen tanıyordum, o beni tanıyor mu bilmiyordum, yine de tanıştık, tokalaşsak mı, öpüşsek mi yoksa hiçbir şey yapmasak mı bilemeden, o yüzden tokalaşmamız da havada kaldı (hiç adetim değildir de öyle hafifçe tokalaşmak). "Yav söyleseydiniz ya, gelmeseydim" deyip, anında pişman oldum. Neyi söyleyeceklerdi? Geleceğimi zaten haber vermiştim, onları basmış gibi davranmama gerek var mıydı? İçeriden üstünde tişört olmadan, pantolon kemerinin tokasıyla oynayarak gelen arkadaşımın bu görüntüsü de yardımcı olmadı durumu düzeltmeye. Ben de boşverip içeri girdim gideceğimiz saati falan sorup konuyu dağıtarak...

Sonra muhabbet ettik beraber, sanki deminki alengiri yaşayan biz değilmişiz gibi (awkward için olası karşılık: alengir).
Arkadaşım kız arkadaşının yanında gayet rahattı. Kendisiydi. Futbol sevmese de, bizimle takılan kız bulmuştu işte; bunu söylerken de çok tatlıydı (sevgilisi olan adamın kızlara çekici gelmesi kafası dimi, ehehe…)

Değerlendirdiğim, kızın gerçekten muhabbetinin iyi olup olmadığı veya arkadaşımın tatlılığı değil aslında. Durumun içe sinmişliği. Tam yanında oturmuyormuşuzcasına varlığımız hiçe sayılmadan, üstümüz örtülüp kem gözlerden sakınılmadan ama
kimsenin gözüne de "bakın benim sevgilim var" diye sokulmadan yaşayabiliyoruz. Bulduğumuz adamların ilk sevgilisi değiliz hiçbirimiz, ama son sevgilisi de olmayabileceğimizi biliyoruz. Rahatız. Bak bu rahatlık normal. Yağ gibi mübarek.

Ve biz böyle takılırken uzun zamandır olmayan bir şey oldu, mutlulukla fark ettiğim bir şey: Arkadaşın kız arkadaşıyla tanışıp onu sevmek, mümkündü! Bir oh çektim. Canımın içi iki adama sarf ettiğim, sonunda onlar için üzülerek haksız çıktığım ve kendilerinin de hala hatırladığı "Abi ne diyeyim, hayırlısı olsun senin için"den gayrı bir şey çıkabildi sonunda ağzımdan, veya elimden işte şimdi burada.

Sofistikeyiz


Sofistikeliğimiz ve snobluğumuzla ilgili uzun süredir bir şeyler yazasım vardı. Özellikle Twitter'a girdikten sonra birazdan anlatacağım kafada şahıslarla çok karşılaşmaya başladığımdan mütevellit, durduğum yerde kıpırdamadan duramaz hale geliyorum sıklıkla.

Bardağımı taşıran son damla bugün okuduğum şu beyanat oldu:

"Ayrica kusura bakmayin da Adele'i yeni kesfedenlerin oldugu bir dunyada oldugum icin uzuntu duyuyorum."

Vays.

Bir "elimde çayım kitap okuyorum" yazmak var, bir de "elimde bilmemne model kupamın içinde bilmemne marka çayım, kitap okuyorum" yazmak var. İlk cümle, hoşa giden bir davranışın dışvurumu, bunun mantıklılığını tartışmayacağım, sosyal medya diye bir dev karşımızda dururken en alttaki parçayı inatla çekiştirmeye çalışmak olur bu. İkinci cümle, düpedüz hava atma çabası, bir şey paylaşmak, bir şeyi duyurmak ve insanların nemalanmasını sağlamak değil amaç. Her şey amme hizmeti olarak yapılmıyor elbette ama demek istediğim, amacın sadece hava atmak olması burada.

Nedir yani, Ben&Jerry's çıktı çıkalı başka dondurma yiyemiyor olmak, Jacobs dışında kahve içemiyor olmak, The Smiths dinlemeyenlere üzülmek falan? Babalarımız aradan çekildi, benim sofistike zevkim seninkini dövercilik oynuyoruz.

Olabildiğince yapmamaya çalışsam da, belki ben de yapıyorumdur böyle şeyler. O yüzden birinci çoğulla başladım yazıya zaten. Ama açık yüreklilikle söyleyebilirim ki güzel bir müzikle, iyi bir filmle, ülkenin en lezzetli höşmerimiyle filan tanışanlar için olsa olsa sevinirim. Birileri artık daha iyi yaşıyor diye sevinirim. "Ben bunu daha önceden biliyordum ki!" kafalarında "in your face, in your face" diye dans etmediğime emin olabilirsiniz. Hem, olumlu cümlede "ki" yazılmaz. Yazanlar için üzüntü duyuyorum efendim, ayrıca kusura bakmayın da.


05 Nisan 2011, İstanbul
(Görsellerin tümü weheartit'ten; sophisticated yazınca çıkıyor.)

Sabah bulantıları

Bazı insanların ağzını burnunu kırasım geliyor yemin ediyorum. Fiziksel olarak acı verme dürtüsü çok fena. Örneğin, yine alabildiğine kalabalık bir 07:00 uçağı için ikinci güvenlikte kuzu kuzu beklerken, bir kadın kapıya, ilerideki saate falan bakar gibi yaparak yengeç gibi yaklaştı yandan yandan... Ne yapacak bakalım, diye bekledim. Geldi, hop, önüme konuşlandı. "Hanımefendi sıraya girer misiniz?" dedim. "Ben zaten buradayım" dedi. "Ha yani siz bu beyefendiyle benim aramdaydınız ve ben sizi 5 dakikadır görmüyor muyum?" diye sordum. "Evet" dedi.

Şimdi... Bir insanın baştan izin alması bir şeydir. Bir insanın yaptığı kurnazlık yüzüne vurulunca "ya uçağım kalkıyor ben önce geçeyim mi?" demesi veya geri adım atıp "pardon fark etmemişim" falan gibi kimsenin inanmayacağı ama nezaket kurallarına uygun bir cümle kurması bir şeydir.

Bir insanın, yaptığı kurnazlık yüzüne vurulunca da hala pişkin pişkin, karşısındakini gerizekalı yerine koyarcasına "ben sizin önünüzdeydim" demesi de başka bir şeydir ve bu başka şey, eğer aldığı beddualarla o gün içinde kafasına yıldırım düşüp zaten ölüvermezse, o kişinin yakın bir zamanda, en tahammül edemediği şey gerizekalı yerine konmak olan biri tarafından evire çevire dövülüp aklının başına getirilmesini sağlayacaktır. Neden olmayacak, "sağlayacaktır" çünkü dünya adına olumlu bir şey olmuş olacak, bir kımıl zararlısından daha -ölü ya da diri- kurtulunmuş olacaktır.

"İyi işmiş valla bu yüzsüzlük" dedim kendi kendime, "ne terbiyesiz insanlar var." Kadın "size cevap bile vermiyorum" buyurdu.

"Veremezsiniz ki zaten."

***

Bir binanın önündeki vale park hizmeti, o binanın önündeki geçişi engellemeyecek şekilde konuşlandırılır. Yani siz arabanızı adabınızla valeye bıraktığınızda o binanın önünden hala araçlar geçebiliyor olurlar. Tabi siz adabınızla bırakabilirseniz.

Vale park bölümünü özellikle, tam olarak kapının önünde durabilmek ve iki adım daha yürümemek adına geçti bir kadın Etiler'de bi yerde. Sonra durdu. Aheste aheste indi arabadan, yanındaki kadın da indi, arkadan çocukları aldılar, yine sakince, valeye el etti (köpeğini çağırma kafası) ve bana baktı. Ben o esnada ahesteliğinden büyülendiğim bu kadını alkışlıyordum sürücü koltuğumdan doğru.

Geldi. "Ne var?" diye dayılandı. "Vale park yeri burası değil hanımefendi, geriye bırakacaksınız ki biz de geçeceğiz" dedim. "Sana mı sorucam nereye bırakacağımı, çocuk var arabada heralda!" dedi. Çocuk dediğim de 5 yaşında dana gibi herif bu arada, çocuk koltuklarına sığmayan cinsten.

"Hıhıı" deyip kapattım camı. Anger Management kafası.

***

Altında arazi aracı olan insanların yoldaki her iki santimlik kasiste benden daha çok yavaşlayışlarına, durayazışlarına bazen çok gülüyorum, bazen çok sinirleniyorum. Ferrari'ye taktırılan LPG etkisi yapıyor bunlar bende; o hazır durmuşken kasiste inip arabadan "ver lan aracı geri, beceremiyorsun" diyesim geliyor. Biliyorum, özellikle kendine güvenmeyen kadın şöförlerin trafikte sıkıştırılmamak kisvesi altında "herkese tepeden bakayım da beni bi bok sansınlar" hissiyatıyla alınıyor bu cipler.

Altında arazi aracı olan insanların, yine altlarındaki araca güvenip olsa gerek, trafiğin içine etme pahasına istediği yerde duruşu, kapının açılışı, otomatik beliren merdivenden inen kokoş teyze de öldürüyor beni. Bu halet-i ruhiye, arabayı çizgilerin içine veya kaldırıma sıfır park etme ihtiyacı hissetmemekle aynı şey midir?

***

Neden terfi ettirilmediğini veya neyi yanlış yaptığını sorduğunda "çünkü çok gülüyorsun sen, bilmiyoruz hocalarla da böyle güler misin" gibi sözde geribildirim verdikten sonra birine, dalga geçer gibi bir ortamda "neden gülmüyorsun?" denebiliyor. Espri soğuk mu soğuk, her zamanki gibi.

Dayanamıyorum lan, dayanamayıp "ne o, şimdi de gülmeni mi istiyorlar?" dedim arkadaşa. Dünya alem duydu. Duysun.

***

Bana yapılmayacak tek hareket, Türkçe veya İngilizce anlayışımın kıt olduğunu ima etme hareketi yapıldı. Bana! Yapıldı!

Ulan iki lafı bir araya getiremeyen, İngilizce konuşurken Türkçe düşünen, bildiğini iddia ettiği hiçbir dilde kurallı cümle kuramayan müdür...
Bittin sen.

***

Bazı tutarsızlıklar beni benden alıyor: Havalimanına gelmek, uçağın iptal olması ve bunun hiç haber verilmemiş olması, üstelik bir önceki ve bir sonraki uçağın pekala uçuyor olması, güvenlikten geri çıkmak, uçağı değiştirmek, ikinci güvenlikten ikinci kez girerken biraz önce çıkmayan botun da, örgü kemerin de çıkması.

Sonra ben güvenlik görevlisine "arkadaşım bir karar verin, başka kapıda 5 dakika önce çıkarmadık bunları. Standarda oturtun" dediğimde "onun işini yapmayışı benlen alakalı bi durum diil" cevabını almam...

İşte o yüzden sen hep havalimanında güvenlik görevlisi olacaksın be kadın. Başka bir gram bir şey değil.

sen / o


sen anlattıkça o başkasına yaklaşıyor, sen bağlandıkça o başkasını seviyor, sen özledikçe o başkasının peşinden gidiyor, sen şansını sorguladıkça o ne kadar şanslı olduğunu fark ediyor,
sen ortak noktalarınızdan bahsettikçe
o başkasının değerini anlıyor...

sen onun ağzının içine bakarken başkasına aşık olduğunu söyleyen adam gibi.
çok klişe, ama gerçek.

ben sen o biz siz ve onlar heeeheeeyeyeeey (takıl yani takmıyo belli, işte)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!