... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gregor Samsa bir sabah...

Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini dev bir dergi kapağına dönüşmüş olarak buldu...?

New cover from French Let's Motive:
"A french free magazine distributed in Marseille, Lille, Bordeaux, Lyon and Toulouse."

La bohème



Annemlerin evinde kitap karıştırıyorduk geçenlerde. Bana ve başkalarına verilecek kitapları ayırıyorduk daha doğrusu, annemler 12 yıldır oturdukları evden taşınmak üzere ani bir karar verdiler zira. Neyse, kitaplar salona yayıldı, ben kendi piramidimi yaptıktan sonra kalan az miktarda, alabildiğine eski kitaba daldık.

Büyükdayım Zeyyat Selimoğlu'nun yazdığı kitaplar tabi ki bir yana; ama çevirdiği onlarca kitabı da adı, yazarı, konusu hiç ilgimi çekmemesine rağmen veremedim. Olsun, okurum yea dedim. Dürüst olalım, okumam belki hiç ama insanın eli gitmiyor vermeye. Çevirmenin kitabın ne denli önemli bir parçası olduğunu Küçük Prens'in Cemal Süreya çevirisini okumuş ve şimdiki -belki iyi ama, ruhsuz- çeviriyle de karşılaşmış olanlar bilirler.

Sonracıma, bir de imzalı kitaplar var tabi; yazarları veya çevirmenleri tarafından Zeyyat'ın ismine imzalanmış kitaplar, onlar da verilemedi. Tutup Türkan Şoray'ın sinemamızdaki yeri ile ilgili bir kitap okumayacak olmam, Atilla Dorsay'ın sevgilerle imzaladığı kitabı elden çıkaracağım anlamna gelmez, dimi? Bir de okuyacağım kitaplar var ki onlar çok çok eğlendirecek beni, çünkü Zeyyat'ın okuma alışkanlıkları aynı benim gibi: Umberto Eco'nun Gülün Adı eserini, çevirmeninin Zeyyat'a imzalayıp verdiği kopyadan okumuştum. Daha ilk sayfasında "Türkçesi: bilmemkim" yazan yerin üstüne Zeyyat kurşun kalemle "hangi dilden?" yazarak başlamıştı kitabı incelemeye. O zamanlar yazıda smiley kullanmak (neyse ki) moda olmadığından koymamıştı eminim. Tam yerine rast gelirdi zira.

İnceler-okurluğumu ve yüksek derecede siksik kabiliyetimi Zeyyat'tan aldığımı söyleyebiliriz sanırım.

Sonracıma, babaannemin kuzeninin kızının kocası, muvazzaf asker, rahmetli Sermet Bey'in kitapları, yine başka bir akrabanın bir mahlasla yazdığı şiir kitapları falan filan derken, imzası uğruna hiçbir kitabı elden çıkaramaz olduk. Ben bu kitapları da ayrıca bir yığın yaparken, kuzenimin "eeeyh ama, bu Kurnaz Tilki de Goethe imzalı çıkarsa bırakıyorum bu işi ben!" diye çemkirmesiyle kendimize geldik azıcık.

Bana ait olmayan bir bohemlik var benim ailede. El vermişler, ucundan kıyısından olmuşum ben de sanki ama tam da değil gibi. Ne bileyim, ben daha standart yaşıyorum, daha standart zevklerim var onların hayatlarına nazaran. Sürekli bir "adada ev yapan büyükbüyükbaba" hikayesiyle büyüdük biz. Bizim şimdi oturduğumuz bölümünde evin, hizmetçiler filan kalıyormuş, öyle bir durum. Üst katta pinpon masaları (-ları!), altta kimin çaldığı belli olmayan kocaman bir kuyruklu piyano, bahçede Orhan Pamuk, Zeyyat'la çay içmeye gelir, babaannem bahar aylarında Dame de Sion ile ada arasında mekik dokur, diğer büyükdayım adanın kızlarıyla sandal sefalarında, nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar...

Yumurtanın fırçalanmayan tarafını görmediğiniz sürece, lüküs hayat oh ne rahat!

Bu bohemlikten ben bir ya da belki birden fazla hikaye çıkaracağım elbette, sadece ne zaman olacağını bilmiyorum. Öngöremiyorum. Baktığım her yerde ya benim, ya da bana anlatılanların anısı var, biliyorum ve ağır geliyor bana onları yazmaya çalışmak, sadece kısa kısa notlar alıyorum belki veya bisiklete binmeyi öğrenişimin öyküsü gibi kısacık, lazım olduğunda oturup bir geceyarısı salak gibi, yazıyorum, çünkü hediye o ve ertesi güne yetişmesi gerekiyor, falan filan... Peh. Neyse.

Sanırım alıp başımı adaya gittiğimde ve kimsesiz, babam ya da amcamlar filan da orada olmadan, kendimle ve sütunlarla kaldığımda, olacak belki.

Şimdiyse keyif aldığım bohemlik, birkaç saat çalışmak zorunda olduğum bir pazar günü işten çıkıp, kuzeni alıp Balkon nargileye gitmek ve sakin, sessiz, dergim ve kitabımla oturmak, en sevdiğim şeylerden biri olan bol dumanlı nargilemin yavaş yavaş üflediğim dumanından kitabı görememek... Elimde, üstünde "editörlük zor sanat/zanaat" yazan bir Notos olması, bu illete tutulmuş ve profesyonelce tutunmuş adamların yazdıklarını okumak ("...Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin - tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani."*) sonra da bir demet enginarla haşırneşir olmak, çünkü Fatma Tülin'in yazdığı Alis'in Not Defteri tam böyle bir kafadayken okumalıktır.

Ve hepsinin sonunda, bilmek: "Hayatımda olduğum yerden farklı bir yerde olabilir, farklı bir şey de yapabilirdim." Yapabilirim. Sadece, yemiyor, çünkü ben o büyükbüyükbabadan çok uzakta bir memur çocuğuyum, kafam öyle çalışmıyor benim. Bohemliğin huzurunda kendimi kaybedişim, nargile dumanı gibi dağılıyor. Yoğun ama akıcı.

Non je ne me souviens plus
Le nom du pal perdu

Ben şimdi bunları neden yazdım durduk yere... Tüm bunları bana yazdıran, herhalde, dostum Cem Yapar'ın kızarmış gözlerini açabildiği kadar açarak bana sorduğu şu soru oldu:

_ Sen şimdi bugün, Amerikan bilmemnesi derneğinin, annenin katıldığı musiki cemiyetinin konserine gittin ve Ali Fuat Cebesoy'un 90 yaşındaki kızı Ayşe Cebesoy'la mı tanıştın yani?
_ Evet.
_ Hayata bak be!...


(Nisan~Mayıs 2011, İstanbul)

* Cem Akaş, Notos 2011/02

Mutluluk, Robinson'daki çocuk

Hayatın hep o zor anlarla dolu olmadığını bilmek için İstiklal'de, kolunda bir Robinson torbası ile, ellerini cebine sokup müzik dinleyerek aheste yürümek yetebilir. İnsan gülümsüyor, N.Ş.A. gülümseyen biri olmasa bile.

Hiç olmadı, hediyelerle doldurmalı kendini aşağıdaki gibi, başkasından veya kendinden, ufak gibi ama kocaman şeylerle.

* Yaseminli ve bişeyli esans (evet esans diye bir sözcük var, unutmayın bunları) doğumgünümde şehir dışında olacak kanjimin hediyesi, yılın ilk doğumgünü hediyesi.

* Uykusuz, allaan emri.

* Münir Nurettin Selçuk'u anma gecesi, anneyle uzun zamandır yaptığımız ilk kültür mantarı aktivitesi.

* Yine kanjimin hediyesi Mario bulutum (ben ona öyle diyorum) Gülüyor lan köftehor bulut :)

* Fırat, yavrum evladım Fırat'ın biblosu çıkmış meğersem!

* Vec'in bana aldığı kitap ayracı (kız aynı bana benziyormuş:)) ile Osman'ın Prag'dan aldıkları... Bak onda güzel Kafka sözleri var, biri "writing as a form of prayer" diyor, diğeri "There is a destination, not a road; what we call a road is hesitation." Daha çok yazayım diye almış Osman, tatlı tatlı. Bir de yeni gelecek olanlar var, Prag'a şimdi giden arkadaşlardan, arayıp söylediler, bir sürü yepyeni, güpgüzel katkı geliyor koleksiyonuma :)

* Ayşegül / Beklenmeyen Civciv. O kadar çok sevdiğim ve anneme tekrarlattığım Ayşegül kitabı. gittigidiyor'da buldum, atladım üstüne hemen. Çocukluğuma, adaya, nenemle bitiştirdiğimiz yataklarımıza, amcamın 2,5 yaşında kitabı ezberden tekrarlayışıma şaşırdığı zamana filan döndüm. Ne acayip küçücük kitabın yaptıkları.

* bant, babylon, Notos dergileri; hepsi ilk kez adam gibi, incelenerek okunacak. Çok seviyorum. Blog okumaktan daha çok belki. İşimmiş gibi oturuyorum başlarına.

* Ve Fatma Tülin'den "Alis'in Not Defteri". Hiç bilmiyorum nedir, nasıldır; kapağına bakıp aldım, sarı da sevmem üstelik. Robinson'un havası çarptı herhalde. En sevdiklerimden Robinson. "Where is Waldo?" kitabı var mı diye sorduğumda gözünü kocaman açıp şaşkınlıkla bakmayan, o ne demeyen, "Küçük Prens geri döndü diye kitap var mesela saçmasapan" dediğimde "Küçük Prens gibi düşünmek" diye dalga geçip güpgüzel gülen çocuk... Mutluluk, Robinson'daki çocuk.

* Az kaldı unutuyordum; son zamanların en gözde parçası var bir de, bu aralar hep yakamda:
PACMAN! Onu da KafePi'den aldım, hayır canım ben aramadım, getirip tepsiyle önüme koydular bunları. Valla suçsuzum hakim bey, zorla para harcatıyorlar insana!

Bazı yıldızlar diğerlerinden daha parlaktır.

Son grup yemeklerimizden birinde, yakında aramızdan ayrılacak olan ve bunun için inanılmaz heyecanını gizleme derdi olmayan müdürümüz bize çalışırken yaşadığı, insana insan olduğunu hissettiren nadir anlardan biriyle ilgili bir anektod anlattı. Yabancı bir eğitimcinin bundan 10 yıl önce anlattığı, herkesin gecesinde birtakım yıldızlar olduğuyla ve her geçen gün onlara yenilerinin eklendiğiyle ilgili bir hikaye ve yıllar sonra gelen re-kafa...

Gecemize giren yıldızların bazıları aniden, bazılarıysa zamanla kayıyordu, bazılarının enerjisi bitiyordu, sönüyorlardı, bazıları ise daha da parlaklaşarak, kutup yıldızı gibi bulundukları yere kazık çakıyorlardı adeta.

Bunu anlatan adamla yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında bizim müdür "gecene yıldızlar eklemeye devam ediyor musun?" deyivermişti.

"Evet, ya sen?"

Yine de bazı yıldızlar diğerlerinden hep daha parlak kalacaktı.



Bugün bir telefon ettim ve yaklaşık 10 dakika boyunca evin içinde volta atarak konuştuktan sonra telefonu kapatıp olduğum yerde zıpladım.

Birinin bana "kendi dergimizi çıkaralım" diyeceği aklıma gelmezdi - hem de 25 yaşında! 25 yaşında olduğumu hatırlatınca "e 30'a kadar bi beklesek daha iyi o zaman" dese de o adam, artık daha da kesinlikle biliyorum ki bu olabilir! Benim bir dergim olabilir! Zeynep sayesinde tanıştığım ve ağzımdan salyalar akarak baktığım (çoğu konuyu okumadığım, bile) Monocle'ın onda biri kadar bile bir dergim olabilir ve bu sabah Erinç'le konuştuğumuz her şey, her şey olabilir.

Zor biliyorum, sipariş üstüne iş yapmak, yazmak zor; gerekirse kadın dergisinde çalışabilecek miyim, zor, çünkü o kafaya giremeyebilirim, direncim yüksektir benim ama... Bilmiyorum, denerim.

Ama...

"Ben seni yönetici olarak önereceğim. Bir dergiyi alıp sahiplenen ve götüren adam olabilirsin."

Allah be!



Güneş olmaktansa kutup yıldızı olmayı tercih ederim ben. Yakacağıma, yandaş olur, yol gösteririm, alır götürürüm.

Güneş olamamaktan şikayet etme hakkım saklıdır, ama içten içe hep severim soğuk ışığımı.


(29 Ocak 2011, İstanbul)

*ihih!

Bugün kaçırdığım en önemli ifade, kaçırdığıma yıllar boyu üzülebileceğim bir ifade var.

"Onlar yayıncı değil mi ya? Dergi işi mi?" diyen arkadaşımın bunları söylerkenki yüz ifadesi. Kaşlar havada, ağız tebessüm etmekle yok artık demek aralığında açık... "Benimle dalga mı geçiyorsun?"

Hayır dalga geçmiyorum. Daha elimde hiçbir şey yok ama o kadar mutluyum ki! *ihih*ihih! diye gülmekten kendimi alamıyorum bunu, değerini bilecek kişilere anlattığımda. Beyza, Erinç, Özgür, benim StepS aşkımın şahitleri ve sonunda, metus. Beni çok kıskanacak adamların önde gidenlerinden, bu *ihih'lerimin sebebini en çok anlayacak olanlardan.

Of, of başım çok yanacak, çok iş çıkaracağım kendime, başımı alamayacağım belki ama yorgun gözlerle bile güleceğim. Biliyorum, güldüm çünkü daha önce, ağzımdan o kahkahanın çıktığını duydum, başkaları da duydu yahu, tanığım var sürüyle. Mesela 3. Levent'in taksicileri veya taksi durağına doğru son düzeltmeleri düşünerek yürürken kafamı çarptığım ilan panosu, ilk Millennium Tech'im geldiğinde odada olan herkes, giyinip süslenmiş halde ve Türk Gecesi yolunda dönemin dekanının soyadını düzeltirken elimi mora boyayan ozalitler, ikinci dergim elimde hızla tırmanırken dayanamayıp Sinan'ı aradığım ve ona teşekkür ettiğim yokuş, bir organizasyonu konumlandırırken takılı kaldığım ve üstünde hiç söz hakkımın olmadığı -masanın yanlış tarafında oturduğumun kanıtı- afiş... Hepsi duydu ve unutmuş olamazlar.

Ben unutmamışım bak.

Düşün bellatrix, sen iş değiştirmiyorsun, bir işe geri dönmeye çalışıyorsun.

Hiç de fena fikir değil.


(08 Ocak 2010, İstanbul)

Altıncı Sayfa Haberi

pek isabetli

Havalanmak üzereyken, önümdeki koltuğun arka cebinden dergiyi çektim, 1, 2, 3, 4, 5, 6. sayfasını açıp baktım, gülümsedim, yerine koydum dergiyi sonra.

Ertesi sabah 07:00'de bir müşteriyi görmek üzere 19:00 uçağıyla Adana'ya gidiyordum, bir pazar günüydü ve beni ayakta tutan tek şey altıncı sayfada gördüğüm bir isimdi. Ya da o ismin verdiği bir umuttu, diyelim. İçimde bir kıpırtı vardı bak, yalan değil. Umudum yüksekti.

Önceki gün annemlerde kalan son karalamalarımı alırken defterlerden birinin içinden bir kağıt düşmüştü. Yine bir an, dayanamayıp bir boş kağıda karaladığım bir sayfa. Hayatımın 01 Ağustos 2008 itibariyle değişişine dair bir sayfa. Şimdi bakınca hatırladığım, ama sadece hatırladığım bir uzaktan akraba gibi bir his.

Bir şeyler benim için değişmişti, bir şeyler en çok benim istediğim gibi değişmişti.

"hayallerimde vardı, böylesi bir sevdaydı
öyleyse şimdi gönlüm niye böyle karışıyor?

...
bir adım ötesi dönüşü olmayan yolun başında..."

Birkaç gün sonra, karşımda oturan bir adam bana "olumsuzluk" diyordu, "çalışma saatleri, saçma sapan insanlar" diyordu, "virüs" diyordu. O virüsü bulaştıracak adam arıyordu.

O olumsuzlukları sıralarken, ona "19:00 uçağıyla Adana'ya gidiyordum. Havalanmak üzereyken, önümdeki koltuğun arka cebinden dergiyi çektim, 6. sayfasını açıp baktım, gülümsedim, yerine koydum dergiyi sonra. Bana o ismin orada olması bile mutluluk veriyor." deme fırsatım oldu.

Sanırım inandırdım, kendimi anlatırken kaç kişiyi ikna ettiysem onu da ettim bir genetikçiden, bir monitörden fazlası olduğuma. Bahsettiği virüsü yıllardır içimde taşıdığıma. Ve gülümseyerek çıktım oradan, gülümseyerek açtım telefonu birine -çünkü tutamazdım içimde, anlatmam lazımdı, az bulunur bir andı- gülümseyerek döndüm ofise ve gece 23:30'a kadar çalıştım. Gülümseyerek.

Gidiyorum ben genç, daha belli değil ama gidiyorum. Gideceğim. Üçüncü değil, altıncı sayfa haberi olmaya gideceğim.

Bir adım ötesi dönüşü olmayan yolun başında, artık durmazsın çünkü genç.
Virajın içindeyken hız kesilmez.


(12~16~18 Aralık 2010, İstanbul)

Avaz Avaz yorum yapmak isteyen naapsın?

Bizim okulun müzik kulübünün güzel bir online dergisi var; Avaz Avaz. Kendisi şu adresten takip edilebilir: http://www.avazavazdergisi.blogspot.com/ Tüm yazıları okunmaya değer olmuyor, hatta bazıları Blue Jean'in gündem haberleri gibi fazla çıtır çerez ama yine de kaliteli şeyler çıkıyor arada. İşin iyi tarafı, ciddiye alınmaya da başlandı. Örneğin Hayko Cepkin'in kendisi hakkında bir yazıya gayet güzel cevap yazısı yazdığını gördüm (bu kendi duyarlılığı da olabilir tabi ama yine de derginin, zırtapoz bir forumun çok ötesinde olduğunu gösterir).

Tüm kulüplerin muzdarip olduğu finansal imkansızlıklar mı desek yoksa teknolojinin bizi getirdiği yer mi bilmiyorum; belki ikisi de ama artık pek kimse kitap veya dergi kokusu duymayı, bir dergiyi ilk kendi açmayı ve okumayı önemsemiyor gibi. Öte yandan, bir arkadaş grubunun dışına ulaşabilen yorumlar yapabilmek de güzel elbette, interaktif dergiciliğe karşı çıkamıyorum bu bakımdan.

Lakin blogspot'un zırvası mıdır bilmiyorum, ben yorum yapamıyorum bu dergiye kesinlikle. Şimdiye kadar iki yazılarına dokundurasım geldi fakat onay zımbırtısına takılıp kalıyorum. O gördüğüm harfleri yazacak yerim yok yahu?!

Sıkıntı aşağıdaki gibi:


Ben anlamam bu işlerden. Admin anlıyorsa düzeltiversin şunu, hadi koçum :)

Stil tavsiyenizi yesinler!

ALL dergisi, "ne giysem" sıkıntısının geniş zamanlara yayıldığı kadınlara stil tavsiyesi veriyor.
Haziran 2010 sayısından beni çok güldüren bir tanesini yazıyorum ki ibret-i alem olsun:

"Tur rehberiyim. Sürekli hareket ediyorum. Bu nedenle de üzerime en rahat kıyafetleri geçirip çıkıyorum. Ayakkabı tercihimse spor! En zorlandığım nokta VIP müşteriler. Hele onları günün sonunda eve de uğramadan şık bir yere götüreceksem çok zorlanıyorum."

Tamam! Size turu topuklularla yapın demeyeceğiz. Ama çantanıza alternatif bir üst ve ayakkabı atmayı ihmal etmeyin. (...)

Hah, işte bu kimsenin aklına gelmemişti!
"Yanına fazladan elbise al" diye stil tavsiyesi mi olur len?! Dergicilik, hadi onu geçtim, modacılık bu mudur?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!