... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sondan Önce

29 Kasım gecesi bir oyuna gittik; Sondan Sonra. Emre Kınay oynuyor (kendisi hakkında pozitife meyleden bir nötrlüğüm var), Ahu Türkpençe oynuyor (pek sevmem, ama onu pek sevmeme sebeplerim tamamen başka ve daha uzun bir yazının konusu), oyun güzel, biraz "tiyatro oyunu nasıl ilgi çekse" diye hesaplanarak yazılmış hissi veriyor ve alabildiğine Amerikan. İlgililerine duyurulur.

Oyun bitti, alkışlar alkışlar, daha da alkışlar alkışlar, sonra Emre Kınay elini kaldırıp söz istedi seyircilerden. "Bir süredir" dedi, "seyircilerimizle paylaştığımız bir şey var." Bundan sonrasını aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum: Bu oyunun da doğduğu Duru Tiyatro, başka birçok bağımsız tiyatro topluluğu gibi Kültür Bakanlığı tarafından cezalandırılmış. Fonları, harçlıkları, artık her neyse o kesilmiş, demek bu. Sebep? Emre Kınay'ın havada tırnak işareti yaparak vurguladığı şekliyle "genel ahlaka aykırı" oyunlar oynamak. Duru Tiyatro ve onlar gibi 13-14 tiyatro topluluğu cezalı. Ceza almayan diğerlerinin de sözleşmelerinde yeni bir madde var artık: Tü kaka oyunlar oynamama maddesi.

Biliyorlar aslında ne olduğunu. Yayından kalkan, kadrosu tepeden inme değiştirilen dizi oyuncuları da biliyor ne olduğunu. Emre Kınay'ın müstehzi bir gülümsemeyle "ha bir de biz çok GEZİNTİYE çıkıyormuşuz" dediği şey oluyor. (Korku radyasyon gibi yayılmış, her yere, o kadrolaşma dediğimiz bulamacın her noktasına sirayet etmiş. Korkan hayvanlar anlamsızca saldırgan olur. Köpeklerin cüsselerinin küçüldükçe seslerinin daha çok çıkması, gibi.) 

"Genel ahlaka aykırı oyunlar oynuyormuşuz" dedi Emre Kınay, "Ne oynayalım? Mesela Adıyaman'da, 13 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz edip serbest kalan 26 kişiyle ilgili bir oyun yazsak, bu genel ahlaka uygun olur mu?" Alkışlar alkışlar. "Peki, milletin parasını cebe indiren siyasetçilerle ilgili bir oyun oynasak, bu genel ahlaka uygun olur mu?" Alkışlar alkışlar. 

Onları alkışlamayın, onları izlemeye gidin. "Burada boş koltuklar görüyorum, canım sıkılıyor" dedi Kınay (CKM'nin Büyük Salon'unda boş koltuk görmek olağandı bence ama, o daha iyi bilir sonuçta.) "Siz bir gidin, on gelin ki yıldıramayacaklarını anlasınlar." Çünkü onların tek dayanağı seyirciydi. 

Engelli Gazetesi aldınız mı hiç, genelde sadece İstanbul Esenler civarında, sadece görme engelliler için yapılan aktiviteleri anlatır, kör amcalar satar hani metrolarda filan... Saçma mı? Bilmem. Yoksa sokakta genelde bizi durdurmasınlar diye telefonla konuşuyor numarası yaparak yanlarından geçtiğiniz Unicef'ci, Greenpeace'ci, Uluslararası Af Örgütü'cü gençleri hiç dinlediniz mi mesela? Birinin destekçisi olup ayda 20 lira da olsa ayırdınız mı bütçenizden? Gezi'nin ilk gününde başından vurulan Lobna için kampanya düzenleniyor, katkıda bulundunuz mu?

Aslında bunların hiçbirini merak etmiyorum. Hem bana ne diye, hem de bunları saçmasapan ve nafile buluyor olabilirsiniz, diye. Ama bu işte saçma olmayan bir şey var. Bu tiyatro. Bir sanat dalına gönül verip işini yapan insanların "lütfen destekçimiz olun" demek zorunda kalabildiği bir ülkede yaşıyoruz ve onlar bizim için oynuyor, para için oynasalardı bilirlerdi herhalde bir Yılan Hikayesi, bir Bir İstanbul Masalı daha çıkarıvermeyi... 

Yani o içiniz rahatlasın diye yaptığınız şeylerden bir tık daha karlı bu sizin için, herkes kazanıyor. Hem zaten tiyatro tiyatroyu çekiyor. Tiyatroya gittiğimiz gece aldığımız Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi biletleri çekmecemde ay sonunu bekliyor şimdi mesela ve afişine bakarak söyleyebilirim ki olağanüstü derecede genel ahlaka aykırı!


Sondan biraz daha az Önce, Sona epey yaklaşmış bir Öncelikte:

Krek'te kafa çatlamaları

Dün Bayrak'ı izlemek üzere Krek'e gittik. Seyrettiğim en iyi oyunlardan biri değildi ama bayağı güzeldi. Canan Ergüder'in çıldırmaları çok gerçek, Okan Yalabık'ın "hassiktir!"leri çok içten, "hoşgeldin"ler çok manidardı.

Ne var ki, biz en arka sıradaki beş kişilik seyirci grubunu da en az oyundaki kadar gerçek çıldırmalara sevk eden, önümüzdeki beş kişilik seyirci grubuydu. Önümüzde oturanlar, gelmiş geçmiş en görgüsüz ve terbiyesiz tiyatro seyircileri olsa gerekti: Tüm oyun boyunca konuşmak ve oyunda gördükleri her şeyi birbirlerine anlatmak, sürekli kıpırdanmak, su içmek ve gülüşmek suretiyle bizi ve salondaki herkesi deli ettiler.

Gidenler bilir, Krek'te oyun bir cam vitrin içinde oynanır ve seyircilere girişte kulaklık dağıtılır. Oyunu kulaklıkla dinlersiniz. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu tartışılabilir, çünkü kendinizi anneniz babanız uyanmasın diye bilgisayarda film izler gibi de hissedebilirsiniz. Öte yandan, kulaklık sayesinde oyuna uygun ve isabetli seçilmiş fon müziğini ve oyuncuların fısıldaşmalarını dahi kaçırmadığınıza emin olursunuz. Muhtemelen bu durum oyuncuların da işine gelmektedir; sahnedeyken, tüm tiyatro salonuna yayılması gereken bir fısıldaşmayı bağırmadan seslendirmek zor olsa gerek.

Sonuç itibariyle, hepimizin kulağında sesi sonuna kadar açılmış kulaklıklar olmasına rağmen, önümüzdeki insanların kulaklığın içinden geçen muhabbetleriyle dikkatimizin dağılmaması mümkün değildi. Önümüzdeki beş kişi, iki ayrı gruptan oluşuyordu. Kulaklığını alırken neden kimliğini vermek zorunda olduğunu tartışan bir modern görünümlü baba ile kemik gözlüklü, elinde Starbucks tumbler'ıyla gezen yirmi yaşlarında hipster görünümlü kızı (anne, ilk perdenin ortasında paldır küldür kalkıp dışarı çıkmış, sonra da kapıya yakın bir yerde oturmuş olduğundan yanlarında değildi) ilk grubu oluşturuyordu. İkinci grupta ise şunlar vardı: Yetmiş yaşlarında -yani yeni tiyatro akımı için bedenen ve belli ki ruhen yaşlı kalmış- bir kadın; kafasına batik şal doladığı için entel olduğunu zanneden fakat dantel olmaktan öteye gitmeyen, oyunla ilgisiz olduğundan mı yoksa oyunu çok iyi bildiğinden mi bilmiyorum, kulaklık takma ihtiyacı hissetmeyen bir kadın ve başka bir kadın daha. Bu son kadında bir olay yoktu, yanındaki batik kafanın söylediklerine kıkırdamak dışında tamamen etkisiz elemandı.

Bu seyircilerin yüz karası grubun hemen önlerinde oturarak oyunu seyreden Şener Şen bile, kulaklıklarını kulağına göstere göstere ve iyice bastırarak onları yola getirmeye çalıştı. Ben kendisi gibi bir salon insanı olmadığım ve pasif agresyona inanmadığım için, önce yüksek perdeden "şşşt"ledim. Ne kadınlar, ne de baba-kız üstüne alınmadı bu uyarıyı, yüksek sesle"bize demiyorlar ki, biz konuşmuyoruz ki" diyerek önlerine döndüler tekrar. Az sonra kız yine babasına dönüp oldukça uzun bir tirada girişince "biraz konuşmaz mısınız, lütfen ama" diye atarlandım. Kız kemik gözlükleri üstünden dik dik bana bakıp anlamadığım bir şeyler söyledi. Her lafı böyle geveliyorsa, o yüzden uzun sürüyordur babasına meramını anlatması ve o yüzden susmuyordur, diye düşündüm.

Bu arada, oyunun orta yerinde durduk yere alkış tutturan şahsı filan hiç saymıyorum, o bizim yurdum insanının her haltı alkışlama alışkanlığından nasibini almış kırolarından biriydi sadece ve gülüp geçtik ona.

Çıkışta, bizimkiler kapının önünde sigara içerken baba kişisi gelip tam dibimizde bir süre dikildi. Bir şey söyleyecek sandım, ama ağzını açmadı. Kızı ağzını açsaydı ona sadece gülecektim, fakat eğer baba bir şey söyleyecek olsaydı, ona tiyatro konsepti ve çocuk yetiştirme konularında verecek çok cevabım vardı. Konuşmadık bunları; demek ki baba hayatına aynı mal baba, çocuk da aynı "özgür bırakalım ki istediği yerde bağırsın çağırsın" şımarık yetişme tarzından gelen züppeliğine devam edecekti.

Senin özgürlüğün, benimkinin başladığı yerde biter,
lafını hatırlattı Tsum.

Kabul etmeliydim: Dünyayı ben düzeltemiyordum ve bu dünya, bazen benim keyfimin içine ediyordu.

İnsanları hizaya sokmak için yazılı veya yazısız belli kurallar vardır. Mesela, Ankara'da şöförler berbattır. Ankara'da şöförlerin berbat oluşu, çevreyoluna aylarca şerit çekilmemesinin; kırmızı ışıkta geçenlere, en sağdan göbeğe girip sola dönenlere ceza kesilmemesinin sebebi değil, sonucudur. İstanbul'da şöförler daha öfkeli olmalarına rağmen daha düzgün araba kullanırlar; çünkü öyle yapmak zorundalardır. 3 şeritlik yere 6 araba girmek gibi Ankara Ulus'sal saçmalıkları kaldırmaz İstanbul trafiği. O daha öfkeli sürücüler, oracıkta tekme tokat girişebilirler birbirlerine. Trafik kuralları aynıdır ama trafiğin daha düzgün akması, yazısız kurallara bağlıdır.

Dün gece Krek'teki sorunun bir kısmı, seyircinin bu grup gibi insanları dışlayacağı, onlara kötü kötü bakacağı ve onların da ders alıp, hayatlarına bu utançla ve sessiz olarak devam edeceğine güvenmekten kaynaklanıyor. Benim hiç gocunmadan hatırı sayılır bir ücret ödediğim tiyatro keyfimin içine edilirken, kulaklığından ses gelmiyor diye veya tüm uyarılara rağmen siyah tuşa basıp sesi kesti diye (insanımız merak eder çünkü yapmamaları söylenen şeyleri yaptıklarında ne olduğunu) insanların yanlarında bitivermeye hazır görevli çocuk, salondaki uğultu karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Krek'in müşteri kaçırmama politikası bu olabilir ve bunu tartışamam. Sadece şunu söyleyebilirim: Yarın Krek'e bir biletim daha var. Aynı rahatsızlıkları tekrar yaşarsam, Krek usturuplu 1 (bir) tiyatro seyircisinden mahrum kalmış olacak.

1 seyirciden hiçbir şey olmaz gibi gelir... de, denizyıldızı hikayesidir bu.

kıps kıps!

Çok hain planlar içerisindeyim ve bu planlarda yeni göz kırpma efektimiz olan "kıps" veya ikileme olarak "kıps kıps" büyük rol oynuyor.

Efendim, bildiğiniz veya şimdi öğreneceğiniz üzere geçenlerde Devlet Tiyatroları'nda bir ayaklanma yaşandı. Aslen bir "kız tribi" olan bir protestoyu ayaklanma olarak lanse etmemizin sebebi, bir zavallı kadının yerinden kalkması ile, oraya kendisini korumak için değil de sözde kültürel aktivite için gelmiş olan 150 takipçisinin de (bkz. follower) onunla birlikte kalkıp salonu terk etmesiydi.

"Tiyatroda Sümeyye Erdoğan Krizi" ve benzer başlıklarla gözümüze sokulan haber şöyleydi:

Ankara Devlet Tiyatroları’nda önceki akşam oynanan ‘Genç Osman’ adlı oyunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a hakaret edildiği iddiası başkenti karıştırdı.

Radikal gazetesinin haberine göre, Sümeyye Erdoğan’ın, oyuncuların müstehcenlik içeren hareketler (haka dansını andırır figürler) yaptığı gerekçesiyle tiyatroyu terk etmesi tansiyonu yükseltti. Devlet Tiyatroları kaynakları ise oyunda ‘bir takım istenmeyen şeylerin’ olduğunu doğrulayarak, konuyla ilgili inceleme başlatıldığını ifade ettiler.

'NE HABER ŞEKLİNDE GÖZ İŞARETİ' İDDİASI

Olayın, iddia edildiği şekilde gelişmediği belirtilirken, hakaret denilen hareketin, oyunun birinci perdesinin sonunda oyunculardan biriyle Sümeyye Erdoğan’ın göz göze gelmesi; oyuncunun bu sırada, ‘ne haber’ anlamıyla yapılan göz işareti olduğu kaydedildi. Olayın devamında oyunun metni gereği yapılan figürler olduğu ve metnin dışına çıkılmadığı da vurgulandı.

150 POLİS DE SALONU TERK ETTİ

Oyuncuların izleyiciler arasında Başbakan Erdoğan’ın kızının bulunduğu bilgisine sahip olmadığını belirten Devlet Tiyatroları kaynakları şu açıklamada bulundular: “Bu oyun 4 yıldır oynanıyor. Bakanlar kurulu üyeleri, çeşitli siyasi parti temsilcileri ve üst düzey bürokratlardan oyunu izleyenler oldu ve memnuniyet ifade edildi. Şu ana kadar müstehcenlikle ilgili hiçbir şikayet de gelmedi.”

Olayın, Sümeyye Erdoğan’ın ve çevresindeki birkaç kişinin salonu terk etmesi, bunun üzerine de oyunu izlemek için toplu bilet aldıkları öğrenilen 150 kişilik polis grubunun da salonu terk etmesiyle devam ettiği belirtilirken, Başbakan Erdoğan’ın korumalarının tiyatroya gelerek yetkililerden bilgi aldığı öğrenildi.



Bana şahane fikir verdin Sümeyye bacı! Şimdi ben kalkıp Krek'e gideceğim tamam mı, orada Bartu Küçükçağlayan, nam-ı diğer Canavar Banavar bana kıps yapacak, ya da ben yaptı diyeceğim tutan mı var yani, sonra da salonu iffet içinde terk edip kendisini mahkemeye vereceğim. Önce benden nefret edecek ama kendisini mahkeme salonlarında sürüm sürüm süründürürken, tecavüzcüsüne aşık olan kız misali bana aşık olacak (evet ne var, ay ne tatlııığ diye gözünüzü kırpıştırıyorsunuz ama Engin Akyürek'in yelelerine doğru?)

En büyük aşkların nefretle başladığı klinik deneylerle kanıtlanmış olacak, ha-ha! :)

Kırk

_ Müziği değiştirmek istemiyorum, hayır. Özellikle koymadım ama iyi denk geldi. Birazdan başka şarkıya geçecek zaten, daha güzel bir şeye muhtemelen. Ama bu tango havası insana kendini iyi hissettirmiyor mu yani, doğru söyle? Benim biriyle böyle döne döne dans edesim geliyor şahsen. Şahsen. Konuşurken cümle içinde şahsen dediğim için kendimi seviyorum. Geçen gün ben telefonda bir türlü gelmeyen Burger King siparişimiz için "... olmakla da kalmayıp... yapılması kabul edilemez" ifadelerini içeren bi cümle kurdum, arkadaşım erkek arkadaşına dönüp "kız telefonda konuşurken bile hata yapmıyor" dedi. Kız telefonda konuşurken aynı zamanda da arkadaşlarının kendisi hakkında söylediklerini duyup içinden yorum yapıyor onlara, ehehe........ Dur dur geliyorum. Rakı koyayım mı sana da bi tane? Bi tek? Peki. Benim canım istedi. Hem aheste'lerim de boş kaldı uzun zamandır... Bayılıyorum bu bardaklara. Çok severek ve çok ucuza almıştım bunları evden ilk taşındığımda. Kendim için ev hediyesi gibi. Pek hakkını verdiğim söylenemez. Evet, ne diyorduk? Hiçbir şey galiba. Şarkı da değişti hem........ Bu aralar kendi kendime çok konuşuyorum biliyor musun? Aklıma Kelebekler Özgürdür diye bir oyun geldi, şimdi orada olmayan Hadi Çaman tiyatrosunda gitmiştik Nişantaşı'nda, Sevinç Erbulak filan da vardı ve sanırım -sanırım- Tolga Çevik ama emin değilim, kimse sevmemişti ama ben sevmiştim o oyunu, şimdi o Tolga Çevik'in ya da her kimse onun oynadığı karakterin Dragos'ta oturduğu bilgisi ve sahnedeki bir ranza dışında hiçbir şey hatırlamıyorum oyunla ilgili. Kendi kendime konuştuğumu söyleyince neden oyunun aklıma geldiğini de. Ha bir şarkı hatırlıyorum bi de, "ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür / insanlar değilse de kelebekler özgürdür" acaba bu şarkıyı ben normalde biliyorum ve şimdi mi özdeşleştirdim kafamda, yoksa çalıyor muydu oyunda gerçekten? Hatırlamıyorum. Hayır hayır bunun için bilgisayar açmayacağım, zaten bilgisayar başında olduğum bir gün bakarım yine aklıma gelirse, aklıma gelmezse önemli değildir zaten ki....... Güzel şarkıydı bu bu arada. Kelebekler özgürdür, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adam gibi, Fight Club kafası. E zaten yarın ölecek hayvan, sonsuza kadar yaşamayacağını bizden daha şiddetli biliyor...... Ben inanırım sonsuza saf gibi, kimse bana bitmeyen bir şey söylemedi ama ben yine de inandım. Sevgiye çok inanırım, biteceğine de ama... İnsanlar neden evleniyor? Yani, gençken aşık olup evlenip sonra da bunu hiç sorgulamayan kimi mutlu kimi mutsuz çiftler değil dediğim. İnsanlar neden evleniyor, mesela kırk yaşında, artık çocuk yapma gibi bir derdi de yokken üstelik, neden yani, yalnızlık korkusu mu? NoyanNoyan hayatın kırk yaşında başladığını söylerken haklı mıydı? Daha komiği, kırk yaş için neden "kimseyle evlenmezsek birbirimizle" pazarlığı yapılıyor ve insanlar kiminle evleniyor kırk yaşında? Etraflarında kaybetmek istemeyecekleri tek kişiyle mi? İlginç değil mi hayatın boyunca ya da tanıdığın süre boyunca hep sevdiğin ama hiç öyle sevmediğin, dostluğunu ona aşık olmaya tercih ettiğin biriyle evlenmek, neden evlenmek, öyle yaşayıp gidilmiyor mu zaten bundan beş yıl önce olduğu ya da bıraksan, beş yıl sonra da olacağı gibi? Acayip olan, evlenmek bu noktada, veya on yıl öncesinde de "ben bununla kırk yaşında evlenir miyim?" diye tartmak, fark ederek ya da etmeyerek tartmak bunu, söylemek veya söylememek... Bir yerde kendini sağlama almak mı, zaten onu kimsenin daha iyi anlamayacak olmasından duyulan endişe mi yoksa bir yerde gerçekten kaybetmeyi göze alamamak mı çünkü ne kadar karşı çıkılsa da vardır ya öyle bi kafa, yüzük takınca tamamdır artık. O zamana kadar kaybedebilirdin veya bunu göze de alabilirdin, ama artık etiyle kemiğiyle senindir, aynı mutlu yaşantınıza evli devam edebilirsiniz ve kimse yadırgamaz, herkes içten içe kafa sallayıp "biliyorduk zaten" der, veya demez ama düşünür illa ki. İlla illa........ Allah Allah, bu ne tür bi kaybetme korkusu? Neyi kaybediyor adam onca zaman sonra ki neyden endişeleniyor, ben insanların çıldırasıya aşık olabilmelerinden çok, çıldırasıya sevebilmelerine inanırım halbuki, öyle çok sevmek ki sevişememek........ Hayır örnek gelmiyor aklıma, demek ki kimse bana çıldırasıya bir şey söylemedi ama ben yine de inandım.

Görsel: Jeffrey Coolidge, Stone collection

(12 Ocak 2010, yol, İstanbul)

tek 'hiçlik' şehir

Doğrusu, sonu eeeyh dedirttiği için düşük not verilen filmlere yapılan haksızlığı biraz telafi etmiş bir oyundu izlediğimiz. Konuyu anlatmıyorum, yine de çok sürpriz olsun istiyorsanız okumayın, önemli değil yeaa diyorsanız okuyun, ama her halükarda şu oyuna gidin be...

Sahnede kopan tufan, yağan kar, yağmur, esen rüzgar, artık boş olan salıncak... Siz bir film çekimini gözlerinizle gördünüz mü? Görme olasılığınız var mı? Yoksa, tiyatroya gidin.

Çünkü Tek Kişilik Şehir'de bir film çekiliyor ve tek sıkıntı, yanınızda tamamen yabancı veya çok yakın insanlar yoksa, ağlamamanız gerekebilmesi.

Savaş yok.
Barış yok.
Tarih yok.
Nuh yok.
Tufan yok.
Mutluluk yok.
Mutsuzluk yok.
Hatırlamak yok.
Unutmak yok.
Yok.
Yok.
Var,
Yok.

Ve ben aslında hiç inanmam mutlu olup bunun farkında olmadığımıza, dünyada üzgün olmaya değer ne? olduğuna, her şeyin bizim için olabildiğine, çiçeklerin bir gün de olsa sadece bizim için açtığına, mis gibi koktuğuna... filan. İnanmam ki. Ama yine de eve, elimde metrodaki makinelerden aldığım bir kutu hindistancevizli Choxx ve kulağımda Bukowski ile döndüm.

Sonuçta God who'd wanna be such an asshole? gerçekten, zıplaya zıplaya yokuştan aşağı hem de.


(21 Aralık 2010 -en uzun gece- İstanbul)

Shopping and F**king

Dün Tiyatro DOT'taydık; iş ve aile ortamında kolay kolay dillendiremediğimiz bu oyuna gittik.

Herkes bir şey gördü bu oyunda; birimiz sıkıldı biraz, birimiz karmakarışık ve bas bas bağırmalardan rahatsız oldu, müzik çıktıkça biraz kıpırdandık yerimizde, hepimiz seyirciler arasındaki üst perdeden soprano soprano gülen oyuncuya gıcık olduk, biraz kafamız karıştı, azıcık kendimize geldik...

Oyun tanıtımından alıntılamam gerekirse "...Mikrodalgaların ısınmak için kullanılabilecek tek şey olduğu bir dünya..." sözüdür beni benden alan. Bağlanmaktan ne kadar kaçsalar da hayatları ve kendileri fiziksel ve ruhsal olarak iç içe geçmiş o üç arkadaşın hali, tavrı, doğallığı
- bunca yakınlaşmanın yıkıcı bir tarafı olduğuna kani olsam da -
ve o birbirlerine hesapsızca sarılmaları çok içimde kaldı.

Her şey uçlarda, her şey "çok": Kavgaların çok şiddetli, öpücüklerin çok anlamlı, küfürlerin çok ağır, sevişmelerin çok tutkulu ve her şeyin çok anlamsız olduğu bir zaman diliminde iki saat... Oldukça iyi bir doğumgünü etkinliğiydi bence; şaşırtıcı, yasaklı, sıradışı bir şeydi izlediğimiz; gördüğüm birçok oyundan da daha başarılıydı.

Ayrıntılı bilgi için:
http://www.go-dot.org/html/shopping.html

Ben Ruhi Bey Nasılım

I

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -
Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.

Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

Koylardan
Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müşiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.

II

Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.

Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
Yoklamışlar orasından burasından
Kim bilir.

Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
Önemsiz bir iki anıdan başka
Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
Sorarım ne bulmuşlar
Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
Anılar.

Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
Bir şeyler olmalıydı.
Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.

III

Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
Saatler iyi
Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
Ve bütün yolcuların dalgın
Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
Görünüşte kararsız
Görünüşte üzgün, endişeli
Görsek mi acaba, görmesek mi
Açıp da kapalı gözlerini arada
Şöyle bir görünümü tek bir solukta
Yalandan, inatla içine çekenleri
Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
Bir tilki çevikliğiyle, acele
Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
Bilmem ki, görmesek mi
Durunca tren bir istasyonda
Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
Tutarak parmaklarıyla yalancı
Ve ucuzundan bir kolyeyi
Acaba görmesek mi
Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.

Ansak mı anmasak mı acaba
Yeri mi şimdi, değil mi
Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
Besbelli iğrenirdiniz
Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
Bir duvar saatine ya da kapıya
Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
Kısaca
Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
Gördünüz, görüverdiniz bir daha
Sıyrılmış acılardan ansızın
Sevecen, durgun, sade
O yüzü
Belki de, orda, acele
Karar verdiniz
Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
Her neyse...

Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
Ben uzun yolları hiç sevmem
Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)

IV

Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
Denize bırakılmış çöpler gibi
Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
Yağmurlu bir sundurmaya
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda.

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(Nerdeyim
Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
Para bozduranların az çok bildiği
Adres soranların gene bildiği
Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
Amansız bir güceniğim.)

Geri getiriyor bunları rüzgar
Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
İniltili, hasta bir konağı da
Çatısında baykuşların tünediği
Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
Bir konağı ve konağın olanca görkemini
Geri getiriyor rüzgar.

(Konaksa yandı çoktan
Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
Ezip geçti onu
Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
Meyhaneler, genelevler
Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
Ve bütün ilişkiler
Birden yerini aldı.

Ve her şey yetişti gene
Sarı bir çarşambadan
Kahverengi bir cumartesiye.

V

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
- Kapadım mı, evet, kapadım -
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
- Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı
kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
Dışardan çam ağaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve
ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
On sekiz on beş trenine yetiştim
Geniş kadife koltuğa oturdum
Puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
Bakışından tedirgin oldum
Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
Vapurla Karaköy'e geçtim
Tokatlı'ya uğradım
Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım
Kirazla bir kadeh rakı içtim
Çıkarken boy aynasında kendime baktım
Oldukça yakışıklıydım
Gömleğim temizdi, beyaz ceketim
Tertemizdi ve ayakkabılarım
Pantolonum ütülü
Yelek cebimde ince altın bir zincir
Sarı ve ince bıyıklarım
Tam Ruhi Bey bıyığıydı
Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
- Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
Boynumda menekşe rengi bir papyon
Hafifçe sarkık
Dudağımda bitti bitecek bir sigara
Kenarında dudağımın
Dışarı çıktım.
Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim.
Avusturyalı karı koca beni karşıladılar
İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
karşıladılar
Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı.
Beyaz Ruslardandılar, gözleri necef taşı gibi sert ve parlaktı
Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
Çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
Düzeltip arada bir bıyıklarımı
Uçları hafifçe ıslak
Bir ara pencere camında kendime baktım
Baktım ki, ben Ruhi Bey
Nasıl olan Ruhi Bey
Daha nasılım.

Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm
Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
Gezindi ortalıkta bir süre
Ve durdum
Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar
Nasılım.

VI

Nasıl olacaksınız Ruhi Bey
Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey
Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey
Böyle sabah sabah Ruhi Bey
Akşam akşam Ruhi Bey
Akşam sabah Ruhi Bey
Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey
Yakalım Ruhi Bey, yakalım
Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey
Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey
Ne olur ne olmaz
Önümüz kış Ruhi Bey
Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey
- İyiyim, iyiyim.

(Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
Pembe pembe azarlanırım
O ölür ben azarlanırım
Kocaman bir konakta uzarım kısalırım
Ellerim tırnaklarım
Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
Ve sıcak
Gözlerim, gözlerim benim
Denizi ilk defa gören bir çocuğun
Birdenbire yaşlanması neyse.)

Sizinle görüşelim Ruhi Bey
Vaktim yok, vaktim yok
Ruhi Bey, görüşelim
Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey
Kendimle bile, kendimle bile.
(Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse)

Edip Cansever
http://www.youtube.com/watch?v=-Fk63G0kNws&feature=related

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!