... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Geçen yılda geçen yılı yaşadınız mı?

lay down in the green grass...


Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?

Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?

Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?

Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?

Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?

Ve siz onu hiç kokladınız mı?

Yaz gecelerinde ne kadar çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?

Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?

Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?

Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?

Çimlere uzandığınız oldu mu?

Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?

Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?

Kaç kez kuşlara yem attınız?

Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?

Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?

Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?

Kaç kez mektup aldınız bu yıl?

Eski bir dostunuzu aradınız mı bu yıl?

Kimseyle barıştınız mı bu yıl?

Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?

İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeylere bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?

Yeni yılda düşünün..

Yayılın çimenlerin üzerine… Acele edin..

Er ya da geç… Çimenler yayılacak üzerinize…


Jacques PREVERT

2011 bi gelsene, bişey deniycem.

2011 tamam defol git şimdi.

2012, gel canım...

Adamım ben, diyor bu insan.

Sevgili bulmak üzere dışarı çıkan insanların yüzde 92'si gecenin sonunda eski sevgililerini arıyormuş, diyorlar.

O gene iyi, bir de şöylesi var: Eski sevgilisini her dakika yanında bulan insan. Her dışarı çıkışında eski sevgilisinin dibinde bittiği, başkalarına yazdığı, saçmasapan danslar ettiği ve tüm bunları çok normal, uygarca karşılamaya çalışan insan.

O da iyi, hatta bir de şöylesi var: Eski sevgilisini sürekli görüyor olmaktan şikayet eden ama ne hayat tarzını, ne gittiği mekanları, ne de aldığı alkol miktarını kesinlikle değiştirmeyen; bu yapış yapış durumdan arkadaşlarını sorumlu tutup onlara tehditler savuran ama icabında topluca kahvaltılar eden, toplu tweet seanslarına katılmakta beis görmeyen insan.

Dahası da var...
Tüm bu kendini geri çekmeme haline rağmen, eski sevgilisini arkadaşlarının hayatına -onlar hiç de istemeden- sokan o değilmiş gibi ve başka kimse kalmamışçasına dünyada, bu şikayetini kalbini inanılmaz kırdığı birine anlatan insan var.

Adamım ben, diyor bu insan.
Yerseniz.

göz var

İki gündür karşıma çıktıkça bu fotoğrafa güldüğüm doğrudur.

Biz eve kedi alsak, aslıko da baykuş alsa, sonra onları bir araya getirip benim diyen instragramcının çekemeyeceği fotoğraflar çekse aslıko... Ne var, bence güzel olurdu?!

kroki


1/100 by b.

ince kalmanın sırları

Valla başkaca bir niyetim yok hakim bey. Sırf o yüzden yazıyorum.

Yerine Sevemem

Senden uzakta hep bir şeyler eksik
Gönlümde derman yok, inan bir nefeslik
Ne bir avuntu, ne de biraz ümit
Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik

İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma
Her şeyim...

Yerine sevemem, yerine sevemem
Razıyım yapayalnız tükensin yıllarım ama
Yerine sevemem, yerine sevemem
Olmuyor, denedim, yine de yerine sevemedim, her şeyim



Onun kalorifere yaslanıp dışarı, okulun duvarları üzerinden caddeye doğru baktığı, benimse en ön sıraya yaslanıp, ellerimi önden iki pileli gri eteğimin ceplerine sokarak tamamen ona dönük durduğum bir sahne. O ufuk yerine koyduğu Yapı Kredi şubesi ile her zamanki melankolik bakışmalarından birinde, ben ise onun ağzından çıkacak bir sözdeyim. Ona yardım etmek istiyorum, onu dinlemek istiyorum, yıllardır tanıdığım dostumun nesine aşık olduğunu hiç anlamadığım bu kızla bir şekilde iletişim kurmak istiyorum. Bazı yönlerimizi benzetiyorum, yaşadıklarımızın bazılarını da, bu yüzden yardıma ihtiyacı olduğunu sanıyorum. Ben yardım edebilirim sanıyorum. Ben yardım edebilirdim herkese, eğer bunu istiyorlarsa.

Derin bir nefes veriyor, ne zaman aldığını anlamadığım. Bana dönüyor ve diyor ki "ben seninle konuşmak istemiyorum aslında." Bir şey söylemiyorum, ona bakmaya devam ediyorum. "Ben seni sevmiyorum." Gülümsüyorum, kalkıp gidiyorum. Yıllar sonra özür dileyecek benden. Yıllar sonra dilediği özrün hiç anlamı olmayacak.

O pencerenin yanında uzunca bir süre oturuyor. O pencerenin hemen dışında, dış pervazda yerine sevemem'in sözleri yazıyor, kurşunkalemle, "her şeyim..." büyük harflerle yazılmış. İnsanlık için küçük, liseliler için çok büyük laflar. O zaman da biliyorum. "Yerine seversin, hem de öyle bir seversin ki..." demek istiyorum, ama o sözleri kızın mı, yoksa oğlanın mı yazdığını hiçbir zaman öğrenemediğimden, içimde kayboluyor söyleyeceklerim.

Bunca güzel bir şarkının bana o kızı ve o kıza neden aşık olduğunu hiç anlamadığım dostumu hatırlatmasına içerlemiyor değilim.

diyanet.gov (#fail)

_ İroni nedir anne?
_ Laik bir devlette, diyanet.gov.tr diye web adresi olmasıdır yavrum.


Ataletten Gömlek

Beni girdap gibi içine çeken atalete savaş açtım. Biraz yorucu olmuyor değil. Özellikle de "sikicem ya çok sıkıldım ben artık" diyerek yataktan kalktığım düşünülürse... Lakin kanımın son damlasına kadar savaşacağım.

Bu savaş kapsamında, zaman zaman kısa veya uzun süreli kendime gelişler yaşıyorum.

Kalkıp kuaföre gidiyorum mesela. Saçımı kestiriyorum. Güzel oluyor. Sonra ben hiçbir şey yapmadan, sanki mevsim yazmış, sanki kumlarda uyuklamışım da uzun süre güneşe maruz kalmışım gibi saçlarımın uçları açılıveriyor. Tabi ki sarı olmuyor; ama ilginç bir kızıl renge dönüyor. Kardeşimin saçındaki meç gibi, 26 yaşımda meç edindim kendime. Garip bu, ama çirkin göründüğünü söyleyemeyeceğim. Saçım bir şeye pek sevindi ve kendi kendine kına yaktı, diye düşünmeyi tercih ediyorum.

Sonracıma, gidip Lush'tan kendime doğal ve organik olan her şey gibi gereksizce pahalı bir şeyler alıyorum. Her gün yüzünü yıkayan biriymişimcesine sabun alıyorum mesela. Sürekli kullanacakmışım gibi, krem alıyorum. Pıtır pıtır şekerli, mis gibi vanilla ve çikolatalı dudak şeysi alıyorum. Peeling sözcüğünü kullanmayı sevmeyişimi seviyorum. "Şeysi" daha güzel.

Body Shop'un mis gibi yaban gülü kokan el kremine tav olmuşken, bir de hiç yapmadığım bir şey yapıp göz kremi ediniyorum kendime. Her şeye bu kadar gülmeye devam edersem, kırışıklıkların eli kulağındadır çünkü. Ben onları avantaja çevirip haklarında şarkı da yazamam Şebnem Ferah gibi. Olsa olsa çok güldüğümle övünürüm.

Gidip fotoğrafını çekemeyeceğim şeyler aldığım reyonlarına uğruyorum mağazaların. Şunu söylesem kafi: Kimse görmeyecek bile olsa, kadınlar kendilerine güzel iç çamaşırları almaktan vazgeçmezler. Annemin bir arkadaşı vaktiyle, evden hep temiz ve güzel çamaşırlarla çıktığını, çünkü bir kaza filan geçirecek olsa ve acilen hastaneye kaldırılsa, insanların onu çirkin çamaşırlarla görmelerini istemediğini söylemişti. (Ben bu muhabbetten çok sonra, kadının bu fikrini Teoman'ın sözlerine benzetecektim: "beğensin diye gelirse ölüm, makyajsız gezmezdi")

Spora başlıyorum kuzenle birlikte. Salon sporundan nefret ediyorum, ama squash, hobim olacak kadar eğlenceli gibi görünüyor, şimdiden çok seviyorum. Ofisimden görünen ve yaz boyu orada keyif çatanlara sinir olduğum havuza giriyorum cıp cıp. Ellerim buruştukça içim dümdüz oluyor.

Olmak istemediğim yerlerde olmuyorum, yine de bir sürü yerde olabilişimin değerini biliyorum. Hiçbir zaman yerimde duramayacağım. Bu bir inat değil, bir gerçek ve bunu kabullendim.

Her geçen gün birbirlerine "karı paslayan" arkadaşlarımın aslında aşkı aradıkları gibi zırvalarını dinlemiyorum artık. Velhasıl, beni sinirlendiren saçma savlara kulaklarımı tıkadım.

Evde durup duran gitarın tellerini de değiştirdim miydi, gelsin Akdeniz akşamları (bakarsın gerçekten öğrenivermişim?)

İyi.
Daha iyi olacak.

wrappé

Soğuk dürümün adının "wrappé" olmasında ısrar ediyorum.

Hatalı basılmış kim bilir kaç "the wrap" kutusuna teşekkürlerimle.

Neredeyse (kısa olduğunuz kadar güzelsiniz de)

Benim ortaokuldan, liseden iki arkadaşım var. İsimleri Cihan Akıncı ve Mert Şahin. @ halleri @CihanAkinci ve, aa, Mert nerede yahu? Neyse. Bu adamlar biraz manyaktır söylemesi ayıp. İyi anlamda manyaktır, ne bileyim, acayiplerdir işte. Kayıp balık demo falan... Hep bi' neredeyse. Siz onların kısa filmini izleyin iyisi mi. Neyse şey.



Mermer Masalları

http://www.etsy.com/people/tiletales adresi size mermer masalları anlatıyormuş...

Şanslıysanız, kendi istediğiniz görseli bile masanızda görebiliyormuşsunuz (buna çok güvenmeyin, gidin etsy'deki dükkandan seçin işte, aaa :))

Mesela bir tane de boş mermer teslim ediliyormuş, ona da istediğinizi yazıp çiziyormuşsunuz. Fill in the blanks.

Doktorun dediği gibi: "Gelecek henüz yazılmadı Marty!"

(foto: veciko)

tekrarlarımın müsebbibi

Ben yazarken, paragraf sonlarında tekrarlar yapıyorsam eğer, bunun müsebbibi Zeyyat Selimoğlu'nun "Aramızdaydı O Gün" öyküsüdür.

Bu kadar basitçe nasıl insan etkilenir, büyük dayımdan öğrendim.
(Hakkıyla uygulayabiliyor muyum, sanmam. Ama biliyorum en azından.)

"Aksın..."

tek başlangıçlı iki yazı.
ilki burada.


Bir arkadaşın doğumgününden çıktığımız hava ağarma saatlerinde, Deniz'i benim evde, metus'un eski, benim yeni çekyatımda misafir ettim. Gözlerim kapanırken takside, blogdan, yazmaktan, oradan buradan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra eve gidip biraz daha mırıldanmak için kendimi zorladıktan sonra, Deniz'i cep telefonunun şarjını bitirircesine çaldığı müzikle başbaşa bırakıp yattım. Ertesi gün öğle saatlerinde uyandığımızda kafalarımızın mayhoşluğuna sadece sade kahvenin iyi geleceğini düşünüp mutfağa girdim. Deniz ortalarda dolanıyordu. Kahveyi hazırlarken ona şimdiye kadar hep kız arkadaşlarıma anlattığım bir şeyi anlattım, fikrini almak için. (Benim erkek görüşlerine saygım yüksek, ihtiyacım çoktur.)

Söyledikleri, duymak istediğim veya duymayı umduğum şeyler değildi. Birbirinden sevimsiz iki seçenek koydu önüme, ya öyleydi, ya da böyle. Üçüncü bir seçenek, bir perde arkası, bir kaçış yolu yoktu erkek gözüyle.

Sonra onun eski sevgilisinden bahsettik. Olmayan, oldurulamayan ilişkilerden biriydi. "Böyle bir şey olmamalı ya" gibi bir şey dedi Deniz, "uğraşmasın insan bu kadar. Ben öyle bir şey istiyorum ki artık, ilişki kendiliğinden aksın işte böyle, aksın abi..."

Ben de ona bir akşamımı anlattım. Ben bir akşam bir yerde bir websitesi içeriğiyle uğraşıyordum, yanımdaki bilgisayarda bir adam işine bakıyordu, bir kadın da azıcık ötedeki koltuğa uzanmış televizyon izliyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sonra ben ayağımı karşımdaki sandalyeye uzatıyordum, adam kalkıp masanın öte tarafındaki metal kutuyu kendine doğru çekiyordu; kadın kalkıp gidiyor, mutfaktan kola alıyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Ben çakmak aranırken adamın ekranına bakıyordum, adam işine devam ediyordu, kadın kitap okuyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Ben işimi bitirmiş, bilgisayarda boşluyordum; adam kalkıyor, kadının ayaklarının dibine oturmaya gidiyor ve güzel bir müzik açıyordu, kadın kitap okumaya devam ediyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk ve... ve o kadar işte. O evde üçüncü kişi olmak güzeldi, rastgeleydi, akıcıydı.

Deniz'le birbirimize baktık. "Hah işte" dedi o. İkimiz de konuşmadık sonra.

Benim Kara Ormanlarım

tek başlangıçlı iki yazı.
ikincisi burada.

tümü erkekler tarafından çizilmiştir (kesin)

Bir arkadaşın doğumgününden çıktığımız hava ağarma saatlerinde, Deniz'i benim evde, metus'un eski, benim yeni çekyatımda misafir ettim. Gözlerim kapanırken takside, blogdan, yazmaktan, oradan buradan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra eve gidip biraz daha mırıldanmak için kendimi zorladıktan sonra, Deniz'i cep telefonunun şarjını bitirircesine çaldığı müzikle başbaşa bırakıp yattım. Ertesi gün öğle saatlerinde uyandığımızda kafalarımızın mayhoşluğuna sadece sade kahvenin iyi geleceğini düşünüp mutfağa girdim. Deniz ortalarda dolanıyordu. Kahveyi hazırlarken ona şimdiye kadar hep kız arkadaşlarıma anlattığım bir şeyi anlattım, fikrini almak için. (Benim erkek görüşlerine saygım yüksek, ihtiyacım çoktur.)

Söyledikleri, duymak istediğim veya duymayı umduğum şeyler değildi. Benim içimde buzdağı gibi duran realistin görünmeyen kısmı, sürekli "önemli değil" diyen ve senaryolar yazan biridir. Bunlar hep kapışırlar birbirleriyle. Hiçbir zaman pespembe fırfırlı, tüylü dantelli bir odam olsun istemedim; hiçbir zaman pespembe fırfırlı, tüylü dantelli biri olmadım çünkü. Ama bu durum, gerçek olmadığını bildiğim şeyleri hayal etmeme engel olmadı. Bunlar bana sayfalar doldurttu, beni insanlara da okuttu belki ama bana bir faydaları olmadı.

Sıklıkla kendimi "ne iyi olurdu ya"lardan yürüyerek vardığım kara ormanlarda buluyorum. O zaman da beni o karanlıktan çekip çıkaracak, bana zaten bildiğim şeyleri söyleyecek, gerçekçi ve haliyle katı tarafımı destekleyecek birileri oluyor yanımda. Bunlar ekseriyetle erkek oluyor; çünkü biz kızlar, bahane bulmakta çok iyiyiz. "Belki şöyledir, belki böyledir, biraz daha zaman ver" diye diye hiç olmayan bir şeye kendimizi ve birbirimizi inandırıp sonunda mutsuz olmakta üstümüze yok. Erkekler ise olanca öküzlükleriyle gerçeği söyleyiveriyorlar. Sempati filan, hak getire. Ondan sonra "bellatrix, neden erkek sempatizanısın?" Al işte bundan. Bu, kız empati ve sempatisine ihtiyacım olmayacak demek değil; ama kızlar beni işte o karanlığından çıkaracak güçten genelde yoksun oluyorlar (yoksun olmak yüklem, vurgu "genelde"nin üstünde).

Sadece kuzenim yapmadı bunu benim çevremdeki, benim ne kadar yersiz olduğunu ancak şimdi gördüğüm heyecanlarımı dinleyen insanlar arasında. Ben de onun heyecanımı paylaşmadığını sandım. Halbuki en doğrusunu yapıyormuş. Nasıl anlamadım, oysa ki benim taktiğimdir, "olmayacakmış gibi yap, olursa sevinirsin."

Kendimi bırakıp, hiç niyetlenmediğim bir yere çıktım şu an klavye başında, mel mel etrafa bakıyorum. Bu yazı, bu yol hiç düşünmediğim bir yere gitti ve bu kara ormandan, varmak istediğim nehre dönüş yok. İyisi mi bu yazıyı beni dinleyen erkeklere ithaf edeyim ve Yeni bir Kayıt açayım ben...

(beşyüz)pastası

Aynı geçen pazar değil evvelki pazar akşamı ne düşüneceğimi bildiğim gibi, 1 Şubat 2012'de de ne düşüneceğimi biliyorum. Yazacağım yazı bile hazır. Bu biraz rahatsız edici.

Şimdi benim "yemişim üzücülüğünü" deyip ve tipik davranışım olan kendimi kötüye hazırlama, "abi ben böyle diyorum da bak, ya yanılırsam?" tavrımı da siktir edip, müthiş öngörülü bir insan olduğuma kendimi inandırmam gerekiyor.

Rahatsız olsam da, olmasam da.

kırmızı halı

Muhteşem bir törenle sahibimi bulmak istiyorum.

le boycott

Fransa'dan anladığımız bu çünkü bizim. Ha, bi de Alain Delon (onu da Sıla'dan öğrendik).


Hadi Fransa'nın ne kadar orrrrrrospu çocuğu bi ülke olduğuyla ilgili özlü sözler bulup özlü söz perisi sitelerden, hepsini bir bir döşenelim durum bildirgeçlerimize.

Mütemadiyen dalga geçtiğimiz Muhteşem Yüzyıl'dan fırlamış gibi fermanlarını yayınlayalım Kanuni'nin (mütemadiyen dalga geçtiğimiz şeyleri başımız sıkışınca baştacı etmekte üstümüze yoktur ya).

"Osmanlı'ya çevirecekler bizi" korkusuyla yerim yerim yerdiğimiz hükümeti bir anlığına unutalım, ya da yok unutmayalım, onlarla da kenetlenelim birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyacımız olan bu günlerde.

İcabında beğenmediğimiz Osmanlı'nın ne büyük ve haşmetli bir imparatorluk, Fransa başta olmak üzere diğer tüm devletlerin ise ne zavallı olduğundan dem vuralım.

Sarkozy'nin boyuyla dalga geçelim. Halbüse bizimkisi ne karizmatik, boylu poslu hmmmh...

Bach dinlemeyip Tefal'den alışveriş yapmayalım.............
............ki, görsünler Türk'ün gücünü.

Görsünler.
Gösterelim, ürksünler.




Sinan gibi "Bach Alman değil miydi yav?" diyenler, canımsınız. Evet tabi ki öyle.
Ama iletisinde "Bach da dinlemicem ben!" yazan kız bunu bilmiyor :)
Saygılar efem.

hasobabaşı

(U)mutsuzluk bende saçmalama olarak tezahür ediyor.


(aşağıdan yukarı: saçma, saçma, saçma)

canavarlar banavarlar insanavarlar

'cause though the truth may vary this ship will carry our bodies safe to shore

Evet, tabi ki en sevdiğim kısmı bu, bu şarkının.

http://www.youtube.com/watch?v=GZ-kXZsUa_w


Listelere inanmam ama iyi müzik var. Tıkla bak ♫

Ayna karşısında

Çok güzel bir şeyler olacak, hissediyorum... da, ben görür müyüm bilmiyorum.

Bir saçma huzur denizinde sürüklenip gidiyorum. Rahatsız ama sakinim. Fırtınadan önceki sessizlik değil bu, fırtınanın hiç çıkmayacağını bildiğin bir yerdeki gerizekalı rahatlık hissi. Fırtına çıkmayacak olmasının dayanılmaz ağırlığı. Rehaveti.

Bıraktım ben de artık. Öyle ki, hiç adetim olmamasına rağmen üç-beş kitaba birden sarıyorum. Gözümden uyku akarken ben kitap okuyorum. Elizabeth'leyken uykum geliyor, uyuklayıveriyorum. Sonra birden uyanıyorum "geç kaldım!" diye, panikle pijamamı çıkarırken beynime biri vurup "saate bak" demese, giyinip evden çıkmam işten değil. Peki saat kaç? 03:53. Kendime küfredip gayri ihtiyari, tekrar uyuyorum. Gözümü açıyorum, saat 04:23. Tekrar gözümü açıyorum, saat 06:32.

Ben aslında 07:15'te kalkıyorum.

Uyuşukluk uykusuna sarılıp yattığımda çok iyi uyuyorum ama, sabah 5 dakika arayla çalan 5 alarmı duymayacak denli koyu bir uyku bu. Rüya da görmüyorum, ya da hatırlamıyorum gördüklerimi. Uyuşukluk uykusu güzel bu yüzden, çünkü o saçmasapan delikli uykularda harflerle boğuşup duruyorum, "olmasa mektubun" klibinde gibiyim, her tarafım mektuplar, yazılar, uçuşan harfler; tutunup gidemediğim veya beni tutmayan harfler, öylesine.

Ben kendi kendimin hayat öpücüğü olamam. O kadarını olamam. Madem öyle, elimde ne varsa doldururum onu başkasıyla. Dolsun. Taşsın. Taşayım. Hiç durmazsam, hiç düşünmem, kendimi dinlemem. Kitapları dinler, müzikleri çekerim içime, öyle yaşar giderim.

Yorulursam da dururum.


Bu yazı üzgün bir yazı değil, üzüntüyle yazılmış bir yazı değil neyse ki. Bu aralar "Bin Yüz Bir İnsan"ını okuyorum Aret Vartanyan'ın, Erinç'ten arakladığım Habibi'nin üstünde o duruyor başucumda. Lafı çok uzatıyor, bazen lafı bana getirişinden de hoşlanmıyorum, ama bana iyi geliyor epeyce, öyle hissediyorum. Zaten bu aralar her şeyi bir şeye, eski bir olaya, bir kişiye, daha önce gördüğüm, duyduğum, okuduğum, düşündüğüm bir şeye benzetmeye meyilliyim, elimde kurşunkalem, flört ediyorum kitapla.

Bu da öyle bir ayna karşısı yazısıydı işte. Benim için klavye önü, o ayna karşısı. Gözlerimdeki yazılar, harfler hoşuma gitmiyor ya... gözlerime bakarsam o üzgün, üzüntülü yazıyı yazarım belki.

İstemiyorum. Böyle iyi.

(20 Aralık 2011, İstanbul)

Hiçbir şey olamazsa metin yazarı olur.

Öyle şeyler görüyorum ki, "işini ciddiye almamak" diye bir etiket açıp altına bunları listeleyesim geliyor. Bunlar genelde, niyeyse ve ne yazık ki yazarlık, metin yazarlığı ve gazetecilikle ilgili şeyler oluyor, üzülmüyor değilim ülkede yazma işiyle ilgili şeylerin bu denli ciddiyetsiz yapılışına. Absürdlükle salaklık arasındaki ince çizginin çok ötesine geçmiş bazı insanlar.

Sanki "hiçbir şey olamazsam metin yazarı olurum" düşüncesi hakim gibi etrafta. Bu insanın içinden gelmesi, okulunu okuması, kendini geliştirmesi gereken bir mecra değilmiş gibi. Tam da bu sırada, de'yi ayrı yazmanın kendilerine çok zor geldiğini her fırsatta dile getiren bir grup basiretsiz insanın, "babam beni Rus edebiyatıyla büyüttü ama de'leri ayrı yazmak zorunda mıyım yani yea" diye beyanat veren bir "yazar"ın küçüklü büyüklü harflerle yazılan ergen rumuzunu doğru yazdığını görüyorum. Kimlerin örnek alındığına, nelerin önemli addedildiğine bakıyorum, ağzım açık kalıyor.

Şaşırıyorum. Şaşırdığıma da şaşırıyorum hani...


kaynak: facebook

Ben de Gümüşdil olacağım!


"Since the dawn of time, storytellers have enchanted audiences with their words. But there is an even rarer gift. There are those, who by reading out loud, can bring characters to life. Out of books and into our world. Most of these Silvertongues, as they are know prefer to keep their skills a secret but some do not even know this gift is theirs, until it is too late."



Bu aralar hayatım evde oturup kitap okumak ve kendi halimde yazmaktan ibaret oldu iyiden iyiye, diyordum ki, beş dakkada değişti bütün işler. Yerimize kimseyi yetiştiremediğimiz ve kimselere devredemediğimiz gönüllülük projemiz BUmanzara'yı ikinci plana almanın zamanı geldiğini düşündüm belki de. Ya da sadece, yayıp oturamayan biri olduğumdan da olabilir. Sonuçta, başıma bir iş aldım ve bu konuda inanılmaz heyecanlıyım! Görme engelliler için sesli kütüphane projesindeki seslerden biri olacağım. Heyecandan, kayıt cihazlarından duyduğum kendi sesimden nefret ettiğimi bile unuttum, o derece.

Boğaziçi'nde öğrenci olduğum yıllarda nasıl gözden kaçırdığımı anlamadığım bir proje bu: GETEM (Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı) tarafından gerçekleştirilen, en son Türk Telekom ile "telefon kütüphanesi" işbirlikleri sayesinde ülke genelinde cayır cayır reklamı yapılan bir sosyal sorumluluk projesi. Detayların tümüne değilse de bir kısmına hakimim, ama okuyacağım kitapların tercihi tamamen bana mı bağlı olacak, iletilen taleplere göre mi yolumu çizeceğim, onu henüz bilemiyorum. Eğer tercih benim olacaksa, Ferenc Molnar'ın yıllar önce okuduğum Pal Sokağı Çocukları'nı okumak isteyeceğim sanırım ilk olarak.

Bugün televizyonda hiç dinlemediğimi sandığım reklamlar arka planda dönerken Inkheart filminin yukarıdaki sözlerini duydum... "
There are those, who by reading out loud, can bring characters to life. Out of books and into our world."*

Ben de Gümüşdil olacağım!




* "Öyleleri vardır ki, yüksek sesle okuyarak karakterlere can verirler.
Onları kitapların dışına çıkarır ve bizim dünyamıza getirirler."

"Safak Pavey entra in politica"

Kaç gündür yazasım vardı, yazamadım. Şafak Pavey'in 12 Aralık 2011 tarihli bütçe konuşmasından nereleri alsam, neler yapıştırsam şuraya, bilemediğim için... Uzun zamandır ilk kez bu kadar düzgün; argonun, iğnelemenin içine bu kadar ustaca yedirildiği bir konuşma dinledim. Hazımsızlıktan mı, yoksa meclisteki bütçe görüşmelerinde (önemsiz konular ya bunlar) kimse olmadığından mı çıt çıkarmadan dinliyor acaba vekillerimiz, bunu da merak etmedim değil.

Erdal İnönü nasıl çok ilginç, çok alışılmadık bir politikacı ise, Şafak Pavey de öyle. Umuyorum o da sıkılmaz meslektaşlarıyla anlaşmak için hep birkaç seviye aşağı inmesi gerekmesinden ve uzun yıllar dinleriz konuşmalarını.

İyisi mi ben alıntıyı Şafak Pavey'in konuşmasından yapmayayım, siz onun tümünü dinleyin. Ben alıntıyı İtalyan gazeteci Luisa Arezzo'dan yapayım: "Attendo Erdogan, Safak Pavey entra in politica"*


http://www.youtube.com/watch?v=k-x7fp_fBE4&feature=youtu.be

* "Hazır ol Erdoğan, Şafak Pavey politikaya atılıyor."
Makale burada.

insan olarak

"Ben onu çok özlüyorum, insan olarak."

İnsan olarak sevmek, yakışıklı değil ama sempatik demek gibi bir şey: Aslında hiç de kötü bir şey söylemiyorsun ama, karşındakinin ağzına sıçıyorsun. İnsan olarakmış. Sevgili değil, arkadaş mı belli değil, ama insan olarak özlemek birini. Homo sapiens olarak yani.

Açıkça söyleyeyim, o ne demek ben bilmiyorum. Ben hep dost diye özledim insanları. Sevgili yeniyse özlenmez (uzaktan kumandalı ilişkiye inanmam), eskiyse özlenmese daha iyi olur ya da bir süre özlenir, biter. Arkadaş özlenirse görüşülür, görüşülmezse çok da özlenmemiş demektir.

Ama hani o bir zamanın dostları vardır ya, işte onları çok özler insan bazen ve... Amaaaan ne melankoli yaptık gene gece gece. Özlersen eski zamanları hatırlarsın, gülümsersin, biter gider. Daha da fazla düşünmenin gereği yok amk.

lök

"Sana yarın öleceksin deseler Hamdi; ya oturur tüm gün kara kara bu son gününde ne yapacağını düşünürsün, ya da "ya ölmezsem?" deyip ofisindeki yerinden kalkmazsın bile.

Sen böyle bir adamsın çünkü, tam da herhangi bir yerde lök gibi oturacak bir adamsın.

Böyle devam et Hamdi. Hiç bozma. Çekiyorum ben nasılsa."

günaydın sevgilim

Hey, simitçi!

Simit Sarayı, dünyanın en yaygın zinciri olma yolundaki yeni adımını Levent'te atıyor.

Simit Sarayı'ndaki özgüven bende olsa, tipime bakmadan Ninja Kampumbağalar'daki beyin olur, dünyayı parmağımda oynatırdım. Tsss-sometimes.

kupa ası

_ What's that?
_ lt's stupid... l collect playing cards. They're all over the city.
_ Really? l never noticed.
_ You will now. That's how it works. l'm hoping to get a full deck. lnsert the obvious joke here. l didn't have a two of hearts.
_ lt's a good day.
_ Yes, it is.
(SATC, S05E05)

Son taşınmamızdan birkaç gün önce, apartmanın kapısına doğru giden ufak yokuştan çıkarken yerde bir şey dikkatimi çekti. Bir iskambil kağıdı. Kupa ası.

Gerçekten de dikkatini çekiyormuş insanın, biri söylediği zaman.

üç şey

"Giderek ıssızlaşan bir adaya düştüm.
Cevabım: büyük ayı, beyaz zakkum, müslüm gürses."

21 Ağustos 2011, Ada

Aşk gözde değil, dildedir.

Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye
İşte ben onlardan değilim
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım...

Nazım Hikmet Ran


Birini en çok sevmek için illa ki ilk kez ona "seni seviyorum" demiş olmak gerekmez (aynı anda başka insanlara / seni seviyorum demişizdir).

Birini en değişik sevmek için illa, onu ilk görüşte sevmiş olmamız gerekmez. Hatta, onu ilk görüşte "sevmiş" olmamız gerekmez. (_ Do you believe in love at first sight? _ I believe in lust at first sight.)


Ama yine de... Kabul, dizilerde veya destanlarda olabilir. O kadar iddialıysanız.

Onun dışında...
Aşk gözde değil, dildedir.



burcucum tişrörtn çk tatlııı cnm öptm

Arka yüzü olmayaydı gene kurtarırdı Veciko, da işte o arka yüz çok fena...

İkinci öğretim Hayat Bilgisi: Yakın Çevremiz

Saat 22:49'du ve benim canım, evde kahve ve süt olmasına rağmen Starbucks'a gidip orada biraz oturmak, çikolatalı müsli zımbırtısı yemek, geleni geçeni seyrederek kitap okumak ve müzik dinlemek istedi. Cumartesiydi, çok kalabalık olabilirdi, ben eve gelince giydiği pijamaları acil durumlar dışında çıkarıp kot giymeyi seven biri değildim ama oldu işte yine de: Dışarı çıktım. Ailemden ayrı yaşamak için ettiğim kavgaların üstünden 2 yıl geçti ama ben hala, bu saatlerde dışarı çıktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Dışarı çıkabildiğim için. Kahvemi dışarıda içme ve kimseye bir şey söylememe özgürlüğüm olduğu için. Düşündüm: Saat 22.49'da dışarı çıkıp kahve içme ihtiyacının mantığını açıklayabilsen aileye, onların yanından taşınmak istemene çok da şaşırmazlardı.

(Bu arada fark ettim de, gerçekten de tam 2 yıl olmuş ben evden ayrılalı: 2 yıl önce yarın, yani 18 Aralık 2009 günü taşınmıştım Fulya'daki evime. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır beklediğimiz Avatar da o gün gelmişti ve deli sikmiş gibi taşındığım günün gecesinde, saat 01:00'de, sinemaya gitmiştim. Hey gidi günler.)

Bizim eve en yakın Starbucks, iPod'un her daim dolaşık kulaklığını çözüp kafaya göre bir müzik ayarlama süresinden daha kısa zamanda gidilen bir yerdedir. Ellerimi cebime sokup yürüdüm ben de. Hava o kadar rüzgarlıydı ki, uçuşan saçlarımdan önümü görmüyordum; üstelik saç uçlarım yüzüme yüzüme batıyordu düşmanca. Böyle böyle Starbucks'ın önüne kadar gidip kapalı kepenklerine (Murphy, naber canım?) birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürümeye devam ettim. Caddenin sonuna kadar gelince, yakınlarda başka bir yer olmadığını ve benim de kahveyi bu saatte araba kullanacak kadar istemediğimi düşünerek eve döndüm. Ben kalabalık olur derken, Starbucks bu saatte müşterisizlikten kapanıyordu. Evet, ben insanları hiç tanımıyordum.

Yolda bir yerden portakal suyu aldım (züğürt tesellisi kabilinden). Portakal suyu sıkılırken, duvarlara baktım. Dükkan sahibinin Türk bayrağı önünde cumhurbaşkanı ile çekilmiş bir fotoğrafı çerçeveliydi duvarda. Dükkan sahibi, biraz önce gördüğüm "bayanın siparişini aldık mı?" esnafı değil miydi, hani ayağında eskimiş beyaz spor ayakkabılar ve üstünde gereğinden bol bir pantolonla lekeli bir kazak olan? Peki bu Gül'ün yanındaki janti hali neyin nesiydi? Daha da önemlisi, bir zincirin tek halkası olan küçük bir tostçunun sahibi bir adam, oval ofise nasıl girmişti? Bilemedim. Portakal suyumu alıp çıktım dükkandan.

Eve doğru yürürken açık olan tek tekel bayiye (bayiine? bayisine? bilemedim.) uğrayıp Burçak aldım. Adam bu saatte gelen olsa olsa hayvan gibi çikolata alır diye düşünmüş olabilir ama napalım. Hem benim junkie gibi bi tipim mi var? (Olmuşluğu vakidir ama en azından bu gece yoktu.)

Tekel bayinin yanında, bebek karyolaları ve battaniyeleri ve oyuncakları satan, ilk kez orada olduğunu fark ettiğim dükkana da birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürüdüm eve geri. İnsanlar Starbucks'a gitmiyor ama kıyıda köşede kalmış tekel bayilerin kıyısındaki köşesindeki dükkanlardan bebeklerine alışveriş yapıyordu. Nasıl bir semtti burası böyle?

Portakal suyunu poşetin üstünden dik tutmaya çalışarak yürürken, komşu apartmanlardan birinin duvarı önüne konmuş sandalye gözüme çarptı. Yazlık evlerin -eğer şanslılarsa- kapılarının önündki bahçelere atılan tahta yemek takımının açılabilir tahta sandalyelerinden... Niye ordaydı ki? Tüm gün yorulan İspark adamları için miydi?

Gün oluyordu, gece oluyordu, rüzgar esiyor ve yağmur çiseliyordu ama oradaydı sandalye.

Kafamda deli sorular, dedim ve güldüm (kendi) kendime: Serdar Ortaç'tan kendime pay çıkardığım bir hayatım vardı. Yanımda olan insanlar için kendimi hep şanslı hissederdim ama giderek daha az şanslı hissediyordum. Noluyordu? Eskiden "bir zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdin?" sorusuna verilebilecek yanıtım yokken, şimdi vardı: Ait olduğum yere gitmek istiyordum. Eskiden bir yanıtım olmayışına üzülürken, şimdi yanıtsız kaldığım günlere geri dönmek istediğimi fark ettim. A-aa, aslında bir zaman makinesi olsa ben, zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdim sorusuna hiçbir yere gitmek istemiyorum yanıtı verdiğim günlere gitmek istermişim!?

Eve geldim, içeri girdim, pijamamı -geri- giydim ve mutfaktan pipet aldım. Portakal suyu içeceksem, bunu hakkıyla yapmalıydım.


(17 Aralık 2011, Gayrettepe)

Kendime hiç kızmıyorum.

Kendime hiç kızmıyorum. Niye kızayım?
Ha, cidden, niye kızayım?

Bana bir sebep verin.

Yanlış yaptığım şeyi söyleyin bana. Demek ki ben kendim bulamıyorum.

Yaprak Dökümü aile fotoğrafı

Zümrüt Fotoğraf Stüdyolarına konsept için ilham veresice...

#incisozlukedokunma

İncisözlük'e neredeyse hiç girip bakmam;
ama bana dokunmayan yılan, başkasına da dokunmasın isterim.

Biz ne şımarıkmışız be abi!

Zaman zaman oturduğumuz yerden kestiğimiz ahkamlar beni yakın çevremle (hatta bir kez daha düşündüğümde, kendimle) ilgili hayrete düşürüyor. Çok güzel, çok çabuk kararlar veriyoruz, kalemler kırıyoruz, icabında yaftalıyoruz. Beşiktaşlı olmadan her şeye karşı, CHP'li olmadan her şeye muhalifiz; cin olmadan da adam çarpıyoruz.

Biz neymişiz be abi?!

Mantıklılık çok güzel. Dalgalı, soğuk, insanı titretip kendine getiren deniz gibi mantıklılık. Fakat bazen, kendi mantığımın arkasına sakladığım vicdanım kafasını çıkarıyor oradan, "naber genç?" diyor, "napıyorsun?" diyor, ben "iyi" diye cevap verdiğim için tekrar "peki napıyorsun?" diyor, "beni unutmadın dimi, yıllardır önemli, değerli bildiğin şeyleri unutmadın dimi?" diyor. Hizaya getiriyor beni demagojik yaklaşımlarla. Vicdanım uzun süre kendini göstermediğinde ben alabildiğine katı, köşeli, dümdüz bir insan oluyorum; onun beni törpülemesi gerekiyor.

Bazı şeylere deli oluyorum; örneğin bir şarkıcı ya da bir web sitesi hakkında saatlerce konuşabilip, onları göklere çıkarabilip de; cumhuriyetin kurucusunu anmamın abes oluşuna. Bu ülke için bir şekilde şehit olmuş insanları anabilmek için şu an şehitlik mertebesini veya zorunlu askerliği destekliyor olmak zorunda değilim. O adamlar gereğini yapmışlardır ve bizim şu an kendi evimizde, kendi paramızı kazanır ve harcarken tahayyül edemediğimiz bir dönemde, kendilerinden öte bir şeyin savaşını vermişlerdir. O adamlara saygı duyarım ve yılda birkaç gün de olsa onları hatırlamak kendime yabancılaştırmaz beni (bilakis, yakınlaştırır). Nazım'ın Kurtuluş Savaşı Destanı'nı okurken, Sarı Zeybek izlerken hüzünlenirim, izlemek için başka şeyler tercih etmem buna denk geldiğimde duygulanmama engel teşkil etmez.

O adamlar bir şeyler yapmışlardır, gerekirse ve elimden gelirse ben de yaparım, ben yapar ve başarırsam beni de anarsınız. Beni görmek imzamı dövme diye taşımak değildir (zaten imzamın da estetik bir tarafı yok, onu yaptırmazsınız)

Sonra... Kendimi yine mantığa davet edip deprem vergisi(!)ni sorgulamamam gerekiyor. Van'da depremden ölenleri geçtim, soğuktan ölen ve hala ölmeye devam eden insanlar için üzülmem yersiz. Neden? Çünkü ben mecliste 2011 bütçelendirmesini takip etmemişim!

Deprem vergisi ile ilgili ekonomist dostum Osman'ın yazısını buradan okuyabilirsiniz. Bana ithaf olunmamıştır, fakat benim de içinde bulunduğum bir gruba hitap eder yazının büyük bölümü. Varsın olmasın deprem vergisi diye bir şey ve o vergi, başka şeylere harcamak için alınmış olsun; o da bizim cahilliğimiz olsun. Peki biz vicdanımızın hangi köşesine sığdıracağız, gerektiğinde, olağanüstü bir halde insanların ölmesini engellemek için kendi ödediğimiz vergileri kullanamayışımızı? "Aa, bütçede yoktu" mu diyeceğiz deprem için, fay hattına "bak kızıyorum ha!" diye kötü kötü mü bakacağız? Nedir?

Ne yapılması gerekiyorsa bana da söyleyin; söyleyin ki ben, oturduğum yerden kuvvetli bir nefesle uzaklaştırayım vicdanımı yanımdan ve hiç kıvranmayayım elimden hiçbir şey gelmeyişine, rahat olayım ve ringo dingo, dalga geçmeye devam edeyim hayatla, çünkü bu hayat benim hayatım ve ben kimseye, hiçbir yere, şeye veya kişiye bağlı değilim.

Görmek ister misiniz bu şımarıklığımızın altında yatanı, size kimse gösterdi mi?

Şımarığız, çünkü biz hiç ölmedik ve hiç bilmiyoruz ölmek ne demek ve ne pahasına...

(15 Aralık 2011, Levent)
görsel: Six Feet Under

Sonsöz: Hiçbir yere, şeye veya kişiye bağlı olmadığımızda, zamanda savrulup gidebiliriz de pekala, hep yalnızlığımızı sorgulayarak ve hep yalnız başımıza.

Oy hanımey hanımey!

Bir arkadaşım bana aşağıdaki videoyu göndermiş. İzleyince aklına gelmişim, haliyle. Dostlara izlettim videoyu, hepimiz aynı konularda hemfikir olduk: Türk çizgi film sektörü biz görmeyeli bayağı ilerlemiş, ve Türk ya da yabancı fark etmeden, bu çizgi film yaratıcıları alınlarına asiti yapıştırıp öyle yapıyorlar bunları. Başka türlüsü olamaz.


Kıraç'ı ve onunla paket halinde gelen şeyleri günahım kadar sevmesem de (buna Ayşe'si, Funda Arar ve şarkının orta yerinde giren şiirler de dahil) bu videoyu bayağı komik buldum. Ayşe'nin genizden gelen sesini kes, türküde Kıraç'ın sesini duymamış gibi yap, oldu bitti.

Hadi, hazırsak hoppaaa! Tey tey teeey!

Kaburga kemiğine inanır mısınız?

Okulun koridorlarında volta atıyordum, lise sondaydım. Ders boş, ya da lise sonuz diye bize boş. İki şey varsa lise sonlara bahşedilen, o da boş geçen dersler ve spor ayakkabı giyme özgürlüğüydü... Neyse. Ben çıkmışım sınıftan, sıkılmıştım çünkü. Birileri sınıfta test çözüyor, birileri müzik dinleyip Eti Tutku yiyor, birileri gevezelik ediyordu; sıkılmıştım. Aslında boş derste sınıftan çıkmaya izin yoktu ama, hiçbir eğlenceden geri kalmadığı halde yine de kuralcı, gözde öğrenci addedilen ben, hocalardan biri karşıma çıksa da bir şey demez, diye düşünmüştüm. Hep öyle olurdu.

Bir alt dönemden, en kıvrak zekalı ve en afacan tiplerin toplandığı sınıfın önünden geçtim. İçeriden sesler geliyordu, göz ucuyla baktım sınıfın penceresinden, bizim edebiyatçı içerideydi. Zayıf, çelimsiz, uzun saçlı, gençten bir kadındı; bir gülü öğretmen sandalyesine koyup, onu da masanın üstüne yerleştirip "bununla ilgili bir kompozisyon yazın" diyebilecek cinsten... Çok yaratıcı, çok değişik kafalarda bir kadın mıydı, yoksa absürd olmanın ekmeğini mi yemeye çalışıyordu, hala bilmiyorum. Lakin, okula o yıl geldiği için hepimizden yeniydi. 7 yıllık ortaöğretim döneminin çocukları olarak, hele de lise sona geldiğimizde, bu tip öğretmenlere yeni öğrenci muamelesi yapardık, hani "senin paran burda geçmez" gibilerinden... Bu kadıncağız da, aksine diretecek iddialı bir yapıya sahip değildi.

Sınıfa yaklaştıkça sesler arttı, kapıya yanaştım iyice, belli belirsiz "yallah" gibi tezahüratlar duydum. Emin olamadım, çünkü ne olursa olsun, öğretmene yallah demek, bizim okulda kabul edilebilir şey değildi. Sınıf kapısının penceresinden içeri baktım göz ucuyla, aman yarabbi! 4-5 öğrenci, kafalarına sarık gibi doladıkları atkılar ve cüppemsi paltolarıyla tahtanın önünde, Hababam Vokal Grubu gibi kolkola dizilmiş, bir o yana bir bu yana ritimle sallanıyordu. O kadar yaklaşmıştım ki, ne dediklerini de duyabiliyordum artık: "Yallah Beyhan yallah! Çık çık Beyhan çık çık!"

Reyhan hoca, panikle hem gülen diğer öğrencilere kızıyor, hem de tahtadakileri sıralarına oturtmaya çalışıyordu. Hiç oralı bile olmuyordu çocuklar. "Yallah Beyhan yallah!" Kim bilir ne film dönüyor içeride, diye düşünerek uzaklaştım kapıdan. Teneffüs zili çalınca gittim alt sınıfa tekrar, çocuklardan birine sordum "ne iş?" diye.

Meğer bizim edebiyatçı, bir ders önce sınıfta bir konu tartışılırken "Allah filan yok, saçma şeyler bunlar" gibi bir laf etmişti. Sen misin öyle diyen! Sofu olmaktan ziyade tepkisel olan bizim jenerasyon, rahat durur mu böyle gereksiz beyanatlar karşısında? Onlar da bir şov hazırlamışlardı kendilerince. Cin değil, Beyhan çıkarıyorlardı sınıftan, o zamanlar pek revaçta olan Aczimendi ayiniyle.

Kızmadım. Kızıp da bir şey yapacağımdan değil, güldüm çocuklara.

Lakin bu hikaye, gülünüp geçilecek bir hikaye değil. Edebiyatçı da olsa, öğretmen her tür kişisel fikrini, özellikle de ideolojik konularda kendine saklamalıdır. İnsanların inançları hakkında kesin yorumlar yapmamalıdır. Bir konuyla ilgili konuşacaksa, her yönünden bahsetmelidir; o konuda üretilen her teoriden. İlla bir şey söylemesi gerekecekse de "saçma" demek yerine, "ben böyle düşünüyorum" demelidir.

Üniversite için biraz farklı düşünürüm, çünkü orası kişinin rüştünü ispat ettiği veya henüz edip girdiği yerdir. Bu ispatlanan rüşt her ne ise, tek bir faydası vardır insana: Kendi düşünce tarzını oluşturabiliyor olmak ve bundan birey olarak sorumlu olmak. (Zaten üniversitedeki akademisyenler de öğretmen değil, okutmandır.)

Öğretmen, aşağıdaki gibi alçaltıcı fikirlerini kendine saklamayı bilmiyorsa, eğitimci olmamalıdır.

yok oyle bir dunya. Maymun olmayi kabul edenler olabilir. Size saygim var hatta muz bile hediye edebilirim size.


Birinin mecburen evrimci, diğerinin de mecburen yaratılışçı olması bakımından aktardığım bu iki farklı örneğin ortak yönü, ikisinin de ifade olarak eşit derecede yanlış olması.

Evrim konusuna gelince... Şu evrimianlamak.org güvenli internet filtresine takılıp, evrimaldatmacasi.com filtreden -nasıl olduysa- süzüleli beri, bu konuda bileniyordum zaten. Bir genetikçi olarak evrimi yok saymam söz konusu değil. İnanmak yerine yok saymak diyorum, çünkü evrim, inanılacak bir şey değil. Evrim, var. Ha, bizim bölümde de inanmayanlar vardı, o ayrı (umarım evlenip işi gücü bırakmışlardır ve akademisyen olup yüzlercesine hiç inanmadıkları şeyleri anlatacaklarına, sadece çocuklarının kafalarına girerler.) İmam Hatip'lilerin katsayısı konusuna da, sırf bu yüzden destek olamıyorum ve en azından tıp gibi, moleküler biyoloji gibi bazı bölümlere girmeleri zorlaştırılmalı diye düşünüyorum.

Bir de şöyle laflar edenler var ki onlar en tatlıları: "Ben evrime inanıyorum ama insan evrimine değil." Ayy, canım! Timsahın evrimine inanıyor ama insanın maymun ataları rahatsız ediyor onu (aynı adam, sadece ramazanda içki içmiyorsa da hiç şaşmam). Duyduğu bu rahatsızlık, hadislerde Adem'in çamurdan, Havva'nın da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı anlatıldığı için de olabilir (bu bölüme inanmayayım, pazarlığı yapamaz), kendini hayvanlar aleminin çok üstünde gördüğü için de olabilir (saf kibir).

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz ama Sigmund Freud'un güzel bir lafı vardır:

"Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif öz sevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır. Birincisi, Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında. (...) İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp, soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde."

Freud da lise öğretmeni olsaydı, ona da söyleyeceğim şey aynı olurdu: "Bunu çocuklara anlatacaksan, kaburga kemiği meselesini de anlat." O bunu Erica kompleksime veya çocukluk travmalarıma bağlayabilirdi, ama olsun.


(12 Aralık 2011, İstanbul)

Konuyla ilgili olabilecek başka bir yazım şurda. Müzikli eğlenceli.

Harun Yahya, aynı zamanda Kafkasya'da açan bir çiçekmiş:http://www.harunyahya.org/yazar_hakkinda.htm

ama kimse ölmedi. (ne sandın yarraam?)

Illuminati: Dünyanın Sonu diye bi film çevrildi dedim ya geçenlerde, işte şuymuş o:

cen

bir yer olsa huzur sunsa
dizlerim üstünde çöksem
sonsuz yolu aydınlansa

günün ilk ışığında
son bi kez nefes alsam
kaybolsam gözyaşında
(ya da ilk kitabımda)


Eve giriyorum, ev karanlık, kimse yok. Işığı açıyorum paltomu çıkarırken, hani bir kolumu çıkarıp o eli hemen ışığa uzatıyorum. İki işi birlikte yapıyorum, çünkü zaman kaybetmemem lazım. Tüm günüm ofiste geçti, ne yaptığımı, niye yaptığımı bilmeden geçip gitti bir günüm daha ve ben belki yarın öleceğim. Yarın ölsem, senden eksiğim zaten. Bari kalan zamanlarımdan, kalan kitaplar ve müzikler ve Leyla ile Mecnun bölümlerinden eksik kalmayayım...

Hazır ayaktayken kettle'ın düğmesine basıyor, salona dönerken de bilgisayarın açma tuşuna dokunuyorum. Koltuğa seyirtirken sehpanın alt gözüne eğiliyorum. Tam o anda görüyorum, sehpanın üstünde kültablası, kenarında sigara.

İşte ben bazen bilgisayarın başına oturduğumda, başka bir iş yapmıyorum. Çünkü sen bazen, kültablasının kenarında bulduğum sigara gibisin. Mutluluksun bazen cen.

Bu aralar çok sigara içiyorum. Çünkü -bana aptal deme ama- verdiğim nefesler seni bana yakınlaştıracak sanıyorum. Öyle diyor içimden bir ses.

Halbuki...
Keşke aldıklarım yakınlaştırsa.




(29 Kasım - 11 Aralık 2011, İstanbul)
görsel.

ama kimse ölmedi.

Illuminati bugün geri saydı, saat 15:00'te kıyamet kopacaktı.
Kopmadı.

Yarın ölecekmiş gibi yaşamakla ilgili sıkıntımız, yarın ölmeyeceğimize pek güvenmemiz. Yarın ölmekten o kadar çok bahsettik ki, yalancı çoban hikayesine döndü iş. #illuminati'yi trending topic yapmanın ve konuyla ilgili çeşitli espriler üretmenin ötesine geçmiyor hiç bir his. Dile getire getire, itici gücümüz olmaktan, ertelememenin bahanesi olmaktan çıkardık ölümü.

Artık inanmıyor kimse. Oysa ki ben çekinirim ölümden. Korkmasam bile çekinirim.

Gerçi, insanın hayatı boyunca kaç kez öldüğüne de bakmak gerek. Bazen -şanslıysanız az kere- ölüm gibi bir şey oluyor.*

Sonra da hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor, sadece sizde bir çizik kalıyor, yaklaşanların görebildiği.


(7 Aralık 2011, Levent)
* şiirden
görsel

dünya, dönsün

sen susunca
askıya alır birileri
senin yerine
senin düşlerini

(Tekin Gönenç, bana yalnız kuşları ve çocukları bırakın)


ben, anlatayım...

Tanıdığınız bir kuzgun var mı?

Friends'te Ross'un bir repliği vardır ki zaman geçtikçe daha mantıklı geliyor:
"Somehow, over time, it got easier being apart from you."


"Sana birini buldum ama kilo vermen lazım."


Annelerin çöpçatanlığındaki en büyük sorun, size sevgili hatta koca değil, kendilerine dünür seçmeleridir. Gittikleri, -sizin deyiminizle- musiki cemiyetinden tenni tenni tennenni bir arkadaşı ile dünür olsa ne güzel olur diye, henüz bir kez gördükleri bir çocuğu size yap(ıştır)maya teşebbüs edebilir, üstelik bunun için size şart koşabilirler.


Damat adayımızın bilinen özellikleri şöyle (dikkatli okuyun, soracağım sınavda):
Ankara'da iyi bir üniversitede okuyor, benimle yaşıt, bu yıl okul bitince yurtdışında çalışma gibi bir fikri var, bu olana kadar İstanbul'a ailesinin yanında yaşamak üzere gelecek ve geçenlerde O Ses Türkiye izlerken annesini arayıp oradan beğendiği bir kızı göstermiş, o kız da zayıfmış.

(Ayrıca çocuğu tanımıyorum evet ama, Behzat Ç. varken O Ses Türkiye izleyen ve annesini arayıp televizyonda kız gösteren çocuğun alnındaki L harfinin kaç font olduğu hakkında bir tahminim var. Lakin olayların nasıl bir konjonktürde geliştiğine bakmak gerektiğine karar verdim. Acele bir karar verirsem font 100+ deyip geçeceğim çünkü, yazık.)

Parantezden önceki cümlede kaç tane mantık hatası buldunuz?


Sanırım siz çok buldunuz, ama benim için tüm hikayedeki saçmalıkların hepsi 1 ediyor: Hiç tanımadığım, henüz üniversitede okuyan, birkaç ay içinde ailesiyle oturmaya başlayacak olan ve toplamda, benim yaşımda bir baltaya sap olamamış bir çocuğa kendimi beğendirebilmek için kilo vermem gerekmesi.

Size bir şey söyleyeyim mi: Ne o kadar şişman, ne o kadar umutsuzum.


Ha, bir şey daha soracaktım: Tanıdığınız bir kuzgun var mı? Varsa annemle tanıştırmak istiyorum da...


(04 Aralık 2011, Kayışdağı)



Hikaye henüz bitmedi. İlk bölümde, anneyle kızın diyaloğunu, 3,5 saatlik bir Dede Efendi'li Türk Sanat Müziği konserini ve müstakbel kayınvalidenin "ay aynı benim oğlan" "sana bakınca benim oğlan aklıma geliyor" deyişlerini izledik. Bakalım kahramanlarımız bir sonraki bölümde ne gibi maceralara yelken açacaklar...

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum.

Bakın şimdi sizi bi helezona sokucam...

Önce şuna bi göz atın. Sadece başlığa bakmanız bile yeterli: http://www.ntvmsnbc.com/id/25301987

Konu, Kılıçdaroğlu'nun oğlu. Kendisi bedelli askerlik yapmayacakmış. Böyle buyurdu babası.

Bedelli askerlik yanlısı değilim. Düzeltiyorum, askerlik yapmama opsiyonunun sadece parası olana veya krediyi ödeyebilecek olana bahşedilmesi yanlısı değilim. "Türkiye'nin güçlü bir ordusu vardır" tezine, "Bizim ordumuz böyle olmasa bize naaparlardı, nasıl işgal ederlerdi belli değil" teorisine hizmet etmektense işine gücüne bakması gereken; hayatına verdiği (en az) 6 aylık ara kurduğu şirketin gidişatına, annesinin tedavisine, çocuğunun eğitimine, evinin çekip çevrilmesine sekte vuracak olan adamlar var. Bu ülkede kıt kanaat geçinen adamlar var ve onlar askere gitmek zorunda ve kim bilir ülkenin neresine.

Askerlik nedir? Siz ne gördünüz bilmiyorum ama ben hatırı sayılır miktarda arkadaşımın askere gidiş-gelişini izlemiş biri olarak konuşacağım. Bu insanların komandosu da vardı, Kars'ta, Sarıkamış'ta, Kıbrıs'ta, Malatya'da veya İstanbul Gayrettepe'de yapanı da, Kütahya'da havacı olanı, Ayvalık'ta turizm jandarma olanı da... Ortak yönleri şuydu: Ordunun bir neferi olmaktan ziyade, kayıtlı ve şartlı olarak kayıtsız şartsız "sir yes sir" demeyi öğrenmeleri/öğretilmeleri, suyu fazla harcamamaları, "koğuş kalk!"maları (orduevinde yatan uzun dönemleri tenzih ediyorum), yataklarını düzgün toplamaları, "askere gidip adam ol"maları. Şimdi savaş çıksa, toplu tüfekli, süngülü savaş mı çıkacak; çıksa, ne olacak, rahat mı uyuyacağız 18 gün/1 ay eğitim aldıkları için usta nişancı, kahraman asker çıkıveren arkadaşlarımızı cephede düşünerek? Bizi koruyorlar diye?

Arkadaşlarımın çoğundan daha çok atış talimi yapmışımdır sahildeki balonlara ateş ederek, o zaman beni alsınlar askere. Ömür Gedik ile kankalanmayan namerttir.

Şimdi ben kendimi Kılıçdaroğlu'nun oğlunun yerine koydum, ulan ne acayip şey. Param var mesela, hayatımın (en az) 6 ayını işimden gücümden ayrı geçirmek istemiyorum. 6 ay ortadan kaybolursam sektörden silineceğimi düşünüyorum belki. Ama MBA bile yapamıyorum, çünkü Kılıçdaroğlu'nun oğluyum, çünkü bana "askerden kaçmak için yapıyor bak bak" derler. Derleer, derler; yapmasa da yaptı derler...

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum. Adım önemli değil. Hayatım üstünde hükmüm yok, soyadım sebebiyle verilmiş kararlara bağlı yaşıyorum. Balet olabilir miydim mesela? Askerlik konusunda kendi kararımı verebilir, icabında vicdani redçi olabilir miydim? Eşcinsel olabilir miydim? İmam hatip lisesine gidebilir miydim? Türbanlı bir kızla evlenebilir miydim, tamam türban siyasi simgedir ama, çok sevseydim mesela? Sapıtabilir miydim orada burada, sarhoş olup kavga çıkarabilir, ehliyeti kaptırabilir miydim? Çok fazla veya çok az çocuk yapabilir miydim?

Soyadımı milletin gözüne sokmak söyle dursun, icabında saklayabilir miydim?

Öte yandan "efendim sınır karakoluna gönderilmeyeceği belli bir adamın bedelli yapmayacak olması" zırt vırt konuşmak, Van'a yardım için maaşını gönderen milletvekiline "hadi ordan ne olacak senin maaşınla" demek gibi aynı. Yani, saçmalığın dik alası. Ne yapsın yani, sınır karakoluna gönderilmeyi mi istesin adam, kendini birilerine ispatlamak için? Dağ komandosu mu olsun illa?

Bir de şunu düşündüm, bu anti-gemicik kafayla Kılıçdaroğlu isteyebilirdi de belki sınır karakoluna gönderilmemi. Bir baba olarak tabi ki istemezdi ama sonunda "kısmet böyleymiş, işte biz Türk milletinin her ferdi gibiyiz, ayrıcalıklı değiliz" deme fırsatı elde ettiğine sevinebilirdi azıcık. Ama değil bu ülkenin muhalefet partisi başkanının oğlunu, soyadı Kılıçdaroğlu olan kimseyi sınır karakoluna göndermezlerdi ki zaten. Kura mı dediniz? Hıhı, tabh.

Şimdi çıkın bakalım girdiğiniz helezondan ve söyleyin: Bedelli askerlik yapsam mı, yapmasam mı, her şekilde hakkımda ne düşünmeniz caizdir?


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

natürmort hayatın

nefes alıyorum, veremiyorum, nefes verirken canım acıyor. uyumak gibi, yazık oluyor verdiğim her nefese.

verdiğim nefesler dumanlı. hava soğuk.

sigara içmek istemiyorum. isteyerek içmiyorum. seni görünce sigara içesim geliyor. seni görmeyince de seni göresim geliyor, dümdüz, sana bakasım geliyor, nasıl göründüğümle, nasıl güldüğümle ilgili endişelenmeden (güzel güleceğim kesindir o an)

işte bugün benimle konuştun gibi oluyor. o kadar sevdim ki, diyorum, natürmort hayatını.
ama sen ölme.

ya... ya bu benim dünyadaki son günümse? ya son nefesim buysa ve senin adını hiç söylemeden verip gittiysem o nefesi de, ayrıldıysam burdan?

daha kötüsü;
ya bu dünyadaki son günüm değilse bu,
ve bundan sonra hayat hep böyle geçecekse,
bu evrenin bana "senle mi uğraşıcam lan" deme şekliyse...
o zaman bittim ben asıl.



yeniyiz ya biz, olmaz ya öyle pastane gibi, mendil atmak gibi...
(hiçbir) hakkım yokmuş gibi saklıyorum yazılarımı.
üzülme hakkım olduğunda çıkacaklar ortaya
ve her zamanki gibi, hiçbir şey değişmeyecek dünyada.

Çünkü ben de, ölüleri uyandıracak bir şeyler yazamıyorum. En derinden yakan çaba bu.*


* Patti Smith, Çoluk Çocuk

RTE Üniversitesi


"Rize Üniversitesi Senatosunun bugün yaptığı ve tek konunun isim değişikliği olduğu toplantıda, üniversitenin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi görüşüldü. Yapılan toplantı sonucunda Rize Üniversitesinin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi, 23 üyenin tamamının oy birliğiyle kabul edildi."


Haber linki.

Aklımıza bi fıkra gelir, gülerdik eskiden. Ya da önce güler, sonra fıkrayı ona uydururduk.

Şimdi RTE mi gelsin aklımıza, ne gelsin?
(Ona da güleriz gerçi)
Üfff...

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!