... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Zeyyat Selimoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeyyat Selimoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Fareler ve Yobazlar

Uzun uzun yazamayacağım, çünkü çok üzülüyorum. Özetle, birileri okuyup okuyup anlamadığı kitaplara el uzatmış yine, Fareler ve İnsanlar'ı, Şeker Portakalı'nı ahlaka aykırı, müstehcen bulmuşlar.





Zeyyat, ben senin ölmene, daha doğrusu, ben kendime gelmeden, şöyle oturup adam gibi, insan gibi muhabbet etmeden ölüp gidivermene çok üzülüyorum. Ama biliyorum, Şeker Portakalı'ndan daha müstehcen bulunacak bir kitabı çevirdin sen. Muhtemelen önce Güneşi Uyandıralım ve Delifişek, sonra da Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Deniz müstehcen bulunacak, yasaklanacak. En iyi ihtimalle, satılmasın diye elinden geleni yapacak bu adamlar.

O günleri görmek zorunda kalmadığın için, senin adına azıcık da olsa mutluluk duyuyorum.



Benim elimin varmadığı şeyler için şunları okuyabilirsiniz:
http://www.sabitfikir.com/haber/steinbeckin-fareler-ve-insanlari-da-gayri-ahlaki-bulundu
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/seker-portakali-kitabina-mustehcen-sorusturmasi-haberi-65422
http://alintilar-referanslar.blogspot.com/2013/01/steinbeckin-fareler-ve-insanlar-kitabnn.html

Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Deniz'i günün birinde yasaklatacak bölüm için buraya tıklayabilirsiniz.

Zeyyat ayakkabısı


"Zeyyat ayakkabısı aldım kendime, onda da neredeyse aynısından bir çift vardı. Şimdi yaşasa, bir örnek ayakkabılarımızı giyip dolaşırdık (o üşümemek için çift kat çorap giyerdi), Teşvikiye AFM'nin kapanmasına rağmen sinemaya giderdik belki, eminim City's'den nefret ederdi, sonra Saray'da oturup çay içerdik, okumaya fırsat bulamadığı yazarlardan bahsederdim ona... Belki de bana, hala okumadığım kitapları olduğu için kızardı, kim bilir, artık kızacağı kadar büyümüşümdür. Koca adam ayakkabısı giydiğime bakılırsa..."


Midem.

Şimdi ben belki de yanlışlıkla yazılmış şu tiviti neden favorilediğimi anlatamam, çünkü çok uzun hikaye. Yok yok, anlatması uzun değil o kadar, ama bu sözcüğün bana hatırlattığı Zeyyat'ın "Aramızdaydı O Gün" hikayesi uzun.

O hikayenin, benim için birçok şeyin sebebinin o olduğunu söylemiştim daha önce.

Sabah sabah beni nerelere götüren şu sözcüğün de bir tek noktası eksik sonunda.

bu benim eniştem, eniştem, eniştem

Bazen düşünüyorum da, pek farklı geçmiş ve donanımları olan garip bir ailem var. Tüm akrabalarım birbirlerinden çok farklılar ama hepsi, Ayşe Kulin'in anlata anlata bitiremediği ailesininki gibi olmasa da, bir hikayeye veya bir romana konu olabilir. Eğer büyükdayım Zeyyat Selimoğlu hayatta olsaydı bu hikayeyi muhtemelen o yazardı ama olmadığına göre, bölük pörçük veya kısa kısa da olsa, hikayeyi ben yazacağım demektir. ("Roman bir maratonsa, hikaye 100 metre kros koşudur." demişti o. Bense ısınma turlarındayım, ama olsun.)

En küçük teyzem ve eşi, TRT'nin 40 yıllık koristlerindendir örneğin. Bana okumayı söktüren (ütüyle ütülenen Ü harfini insan bir daha nasıl unutabilir ki?) ve şimdi arayıp da bölümlerinin tümünü bulamadığımız Susam Sokağı'na da ses vermişlerdir. Arkadaşları Nazike teyzenin "bu benim önüm, önüm, önüm"ü, alınan birçok duşun fon müziği olmuştur, eminim. Öyle dolanır dile.

Eniştemin "arada kaldım" şarkısındaki yeşil canavar olduğunu biliyordum da, bir şarkının baş vokali olduğunu unutmuşum. Teşekkürler alkislarlayasiyorum ve tüm gününü eski güzel programları internete yüklemekle geçiren insanlar!

Susam Sokağı - Ben Benim Sen de Sensin | alkislarlayasiyorum.com

tekrarlarımın müsebbibi

Ben yazarken, paragraf sonlarında tekrarlar yapıyorsam eğer, bunun müsebbibi Zeyyat Selimoğlu'nun "Aramızdaydı O Gün" öyküsüdür.

Bu kadar basitçe nasıl insan etkilenir, büyük dayımdan öğrendim.
(Hakkıyla uygulayabiliyor muyum, sanmam. Ama biliyorum en azından.)

La bohème



Annemlerin evinde kitap karıştırıyorduk geçenlerde. Bana ve başkalarına verilecek kitapları ayırıyorduk daha doğrusu, annemler 12 yıldır oturdukları evden taşınmak üzere ani bir karar verdiler zira. Neyse, kitaplar salona yayıldı, ben kendi piramidimi yaptıktan sonra kalan az miktarda, alabildiğine eski kitaba daldık.

Büyükdayım Zeyyat Selimoğlu'nun yazdığı kitaplar tabi ki bir yana; ama çevirdiği onlarca kitabı da adı, yazarı, konusu hiç ilgimi çekmemesine rağmen veremedim. Olsun, okurum yea dedim. Dürüst olalım, okumam belki hiç ama insanın eli gitmiyor vermeye. Çevirmenin kitabın ne denli önemli bir parçası olduğunu Küçük Prens'in Cemal Süreya çevirisini okumuş ve şimdiki -belki iyi ama, ruhsuz- çeviriyle de karşılaşmış olanlar bilirler.

Sonracıma, bir de imzalı kitaplar var tabi; yazarları veya çevirmenleri tarafından Zeyyat'ın ismine imzalanmış kitaplar, onlar da verilemedi. Tutup Türkan Şoray'ın sinemamızdaki yeri ile ilgili bir kitap okumayacak olmam, Atilla Dorsay'ın sevgilerle imzaladığı kitabı elden çıkaracağım anlamna gelmez, dimi? Bir de okuyacağım kitaplar var ki onlar çok çok eğlendirecek beni, çünkü Zeyyat'ın okuma alışkanlıkları aynı benim gibi: Umberto Eco'nun Gülün Adı eserini, çevirmeninin Zeyyat'a imzalayıp verdiği kopyadan okumuştum. Daha ilk sayfasında "Türkçesi: bilmemkim" yazan yerin üstüne Zeyyat kurşun kalemle "hangi dilden?" yazarak başlamıştı kitabı incelemeye. O zamanlar yazıda smiley kullanmak (neyse ki) moda olmadığından koymamıştı eminim. Tam yerine rast gelirdi zira.

İnceler-okurluğumu ve yüksek derecede siksik kabiliyetimi Zeyyat'tan aldığımı söyleyebiliriz sanırım.

Sonracıma, babaannemin kuzeninin kızının kocası, muvazzaf asker, rahmetli Sermet Bey'in kitapları, yine başka bir akrabanın bir mahlasla yazdığı şiir kitapları falan filan derken, imzası uğruna hiçbir kitabı elden çıkaramaz olduk. Ben bu kitapları da ayrıca bir yığın yaparken, kuzenimin "eeeyh ama, bu Kurnaz Tilki de Goethe imzalı çıkarsa bırakıyorum bu işi ben!" diye çemkirmesiyle kendimize geldik azıcık.

Bana ait olmayan bir bohemlik var benim ailede. El vermişler, ucundan kıyısından olmuşum ben de sanki ama tam da değil gibi. Ne bileyim, ben daha standart yaşıyorum, daha standart zevklerim var onların hayatlarına nazaran. Sürekli bir "adada ev yapan büyükbüyükbaba" hikayesiyle büyüdük biz. Bizim şimdi oturduğumuz bölümünde evin, hizmetçiler filan kalıyormuş, öyle bir durum. Üst katta pinpon masaları (-ları!), altta kimin çaldığı belli olmayan kocaman bir kuyruklu piyano, bahçede Orhan Pamuk, Zeyyat'la çay içmeye gelir, babaannem bahar aylarında Dame de Sion ile ada arasında mekik dokur, diğer büyükdayım adanın kızlarıyla sandal sefalarında, nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar...

Yumurtanın fırçalanmayan tarafını görmediğiniz sürece, lüküs hayat oh ne rahat!

Bu bohemlikten ben bir ya da belki birden fazla hikaye çıkaracağım elbette, sadece ne zaman olacağını bilmiyorum. Öngöremiyorum. Baktığım her yerde ya benim, ya da bana anlatılanların anısı var, biliyorum ve ağır geliyor bana onları yazmaya çalışmak, sadece kısa kısa notlar alıyorum belki veya bisiklete binmeyi öğrenişimin öyküsü gibi kısacık, lazım olduğunda oturup bir geceyarısı salak gibi, yazıyorum, çünkü hediye o ve ertesi güne yetişmesi gerekiyor, falan filan... Peh. Neyse.

Sanırım alıp başımı adaya gittiğimde ve kimsesiz, babam ya da amcamlar filan da orada olmadan, kendimle ve sütunlarla kaldığımda, olacak belki.

Şimdiyse keyif aldığım bohemlik, birkaç saat çalışmak zorunda olduğum bir pazar günü işten çıkıp, kuzeni alıp Balkon nargileye gitmek ve sakin, sessiz, dergim ve kitabımla oturmak, en sevdiğim şeylerden biri olan bol dumanlı nargilemin yavaş yavaş üflediğim dumanından kitabı görememek... Elimde, üstünde "editörlük zor sanat/zanaat" yazan bir Notos olması, bu illete tutulmuş ve profesyonelce tutunmuş adamların yazdıklarını okumak ("...Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin - tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani."*) sonra da bir demet enginarla haşırneşir olmak, çünkü Fatma Tülin'in yazdığı Alis'in Not Defteri tam böyle bir kafadayken okumalıktır.

Ve hepsinin sonunda, bilmek: "Hayatımda olduğum yerden farklı bir yerde olabilir, farklı bir şey de yapabilirdim." Yapabilirim. Sadece, yemiyor, çünkü ben o büyükbüyükbabadan çok uzakta bir memur çocuğuyum, kafam öyle çalışmıyor benim. Bohemliğin huzurunda kendimi kaybedişim, nargile dumanı gibi dağılıyor. Yoğun ama akıcı.

Non je ne me souviens plus
Le nom du pal perdu

Ben şimdi bunları neden yazdım durduk yere... Tüm bunları bana yazdıran, herhalde, dostum Cem Yapar'ın kızarmış gözlerini açabildiği kadar açarak bana sorduğu şu soru oldu:

_ Sen şimdi bugün, Amerikan bilmemnesi derneğinin, annenin katıldığı musiki cemiyetinin konserine gittin ve Ali Fuat Cebesoy'un 90 yaşındaki kızı Ayşe Cebesoy'la mı tanıştın yani?
_ Evet.
_ Hayata bak be!...


(Nisan~Mayıs 2011, İstanbul)

* Cem Akaş, Notos 2011/02

Mandalina Ağacı

Şimdi, ceviz ağacında çıkamadığı kadar yukarılarda olan Duygu'ya...


Vladimir ortaya sormuş, "Bir ağaç olsanız, hangi ağaç olmak isterdiniz?"
Üstüme alındım.

Ben, ilk aklıma gelen ağaç olmak istiyorum: Heybeliada'daki mandalina ağacımız. Meyvelerinin olgunlaştığını hiç göremediğimiz, daha yeşilken hafiften tırnaklayıp mis gibi kokladığımız o meyvelerin birini bile koparıp yiyemediğimiz, biz büyüdükçe küçülen (bizim için küçülen) o bahçenin ortasındaki ufak ağaç. Annemin deyimiyle "sütunlar arasında" oturan Zeyyat'ın karşısına yerleşmiş, tüm defilelerimize, benzincilik oynamalarımıza, poğaça tiyatrolarımıza tanıklık etmiş olan ağaç.

***

"Şu sırada mutfakta poğaçalar fırına sürülmek üzeredir. Çay bardakları sabırsızlanmıştır. Ama biz işimize bakalım. Poğaça Tiyatromuzun perdesi açılmak üzere. Seyirciler bahçe sandalyelerindeki yerlerini almıştır. Poğaça Tiyatrosunda sıcak poğaçayı hak edebilmek için her oyuncunun bir şov numarası yapması gerekir.
(...)

Hepsi de televizyon çocuklarıdır, ekran izlemekten Poğaça Tiyatrosuna transfer olmuşlardır."*

***

Sonra yalnız kalmayıp hep o çocukların, her adaya gelişlerinde hafiften çocuklaşan büyümüş hallerinin kahkahalarını duyabileceksem, yaşamaya devam etmek isterdim. Hafiften kuruyuşum, hafiften kuruyup ağırlaşışım, işte bunu duyamadığım için olurdu.

Hemen gözümün önünde biri 82'li, biri 85'li, daha şimdiden çok kız gibi olmayacakları belli olan iki kız çocuğu su tabancalarıyla oynasın, fotoğraf çektirsin... Biri günün birinde 25 yaşında olacağını, diğeri de 25 yaşında öleceğini bilmesin isterdim.

Ben mandalina ağacı olsaydım böyle olurdu.


(08 Şubat - 09 Mart 2011, İstanbul)

*Zeyyat Selimoğlu'nun çocukluğumuza dair karaladığı "Şu bizim Poğaça Tiyatrosu"ndan

Daktilom!

Book lovers always have to touch books.

(Maureen Corrigan, Leave Me Alone: I'm Reading)


Bu görmüş olduğunuz bebek benim! Ve o bir Remington.

Kaç kitap yazıldı bununla kim bilir... Bilen bilir ama o kitapların çoğu adıma imzalanmış olan ben bile bilmiyorum. Bu daktilo benim için o kadar değerli ki, beraber rakı içemediğim bir adamdan hatıra o bana.

Kurşunkalem, kağıt, dergi, tükürük testi, dokunma hastalığı... İşte bunlardan ibaretim.


(Aralık 2010, İstanbul)

İzin verirseniz sonsuza kadar konuşacağım.

İki şey vardı anlatmak istediğim, aslında yatmam lazım, dün gece 5 saat uyudum o ayrı hikaye ve ayrı yazı, ama olmuyor olmuyor, herkes sustu ben sonsuza kadar konuşmak zorundayım.
***
Dün hava çok bulutluydu, yıldız göremedik. Yıldızları da göremedim, if you know what I mean. Bi mesaj atmadım değil, ama anladım artık, yanlış alarmmış. İnsan bir cevap verir yahu. Önümüzdeki maçlara bakıcaz diye bir sayfayı daha kapatırken, son mesajı atan insan olmaktan nefret ettiğimi belirtmek isterim. Söylenmesi gereken son şeyin söylendiğine inanmıyorsam tabi.
***
Gündüz çimlerde yatarken, kafamın tepesinde ama şöyle 1-2 metre yukarıda bir sinek dönmeye başladı. Uçtu, yaklaştı, bir yere çarpmış gibi geri gitti, tekrar yaklaştı, tekrar gitti. Gözüm kapanmaya çalışıyordu ama ben sineğin bize adeta yaklaşamayışını izledim.

Boğaziçi'ne fildişi kule denmesiyle ilgili konuşmuştuk hazırlıktayken, lafın menşeini bilmiyorum. Aradım biraz, çok değil, karşıma benim gibi bunu konuşmasında kullanan biri çıktı, azıcık okudum ve şurası hoşuma gitti:
Ama, Boğaziçi bazen gerçeklerden, gerçek dünyadan kopuk diye eleştiriliyor. Boğazın tepesinde bir lüks, bir fildişi kulesi diyenler var. “Niçin bizim gibi olmuyorsunuz, bize uymuyorsunuz?” demeye getiriyorlar. Sizin dünyadan haberiniz yok mu?

Var, var olmasına da biz gerçek denilen dünyaya uymak yerine, gerçek dünyanın bizi örnek almasını istiyoruz. Biz başkalarını taklit etmek yerine onlara örnek olmak istiyoruz. Kimse kusura bakmasın biz bir “muasır medeniyet” örneği olduğumuza inanıyoruz.
(Konuşmanın tamamına şuradan ulaşabilirsiniz)
Kulesini bilemem ama dün, görünmez bir kalkanla çevrili olduğumuza gerçekten inandım. Biz içeri almadıkça dişi sinek bile giremiyordu içeri. Böyle şeyleri dile getirecek kafaya ulaştığımdan Erce'yle paylaştım bu fikrimi ama o bana tirbüşonum olup olmadığı sorusuyla yanıt verdi.
(Kimse dinlemezse ben yazarım.)
Sanki ben tüm hayatı, işi, cuma günü geçireceğim site review'u, ama en önemlisi eniştemi dışında bırakmıştım kalkanın. Aslında, o an dünyada eniştemin geçirdiği kalp krizinden daha önemli hiçbir şey yoktu. Lisedeki en yakın iki arkadaşımın babalarının toprağa verilişine şahit olduktan sonra, hayatta tanıdığım ve sevdiğim babaların zamansız ölmelerine daha çok isyan eder hala gelmiştim.
(Zamanlı ölüm nedir ki?)
Daraldım. Gittim, kapattım kendimi kalkanın içine, uyuyup uyanana kadar hiçbir şey düşünmedim.
***

Belki üstümüzden martı geçer

Bir sahne geldi aklıma bugün, gözlerim doldu: Adı Yavru Kayık olan bir kayıkla karşılaştığımı düşündüm; acaba bunu daha önce yaşadım mı, yoksa daha önce düşündüğüm için mi yaşadım sanıyorum, gerçekten bilmiyorum... Öyle bir şey olsa ya, ben desem ki "Aa" desem, "Yavru Kayık, Zeyyat'ın çok sevdiğim bir çocuk kitabının adı, benim de kayığım olsa ben de adını Yavru Kayık koyarım" desem, heyecanlı heyecanlı Yavru Kayık'tan, Uyumsuz Nuri'den, Martılar Adası'ndan bahsetsem, Hop ile Lüp'ten Salih Kalyon'a bağlasam, neden Zeyyat'a adıyla seslendiğimi anlatsam, ne zaman bir martı sesi duysam babamın adadaki evi neden satmadığını anlıyorum, desem...

Ekşisözlük'e biraz daha kızsam, hiçbir zaman aynısını yazamayacağım Zeyyat Selimoğlu entrymi de benimle beraber uçurdukları için kızsam onlara: Satılmış medya, Korcan Karar'ın tarafında mısınız, benim tarafımda mı?

Hala "Halki"yi bitirmedim diye dert yansam... Galiba bunun için bir vapur seyahati gerekecek. Evet gitmem lazım, unuttuklarımı da hatırlamak için konuşmam lazım, kendimleyse kendimle, anlatırken hatırlarım ben... Benim konuşmam lazım, sonsuza kadar konuşmam lazım belki.

Çok bir şey istediğimi sanmıyorum hayattan, ben yanında yazarken kendi işine bakacak biri olsun bir kol mesafesi kadar uzağımda.

İşte şimdi kendimi çoook kötü hissettim ve galiba artık sütümü içip yatma vaktim geldi. Süt. Evet.

Tirbüşonum yok abi.

(08 Mayıs 2010, Rumelihisarüstü ~ 09 Mayıs 2010, Akaretler)

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!