... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Matrix

Kaynak: http://www.o2lms.net/ 'den alınan e-eğitimin sonu

Nestleee bisküviliiii laylaylilaylom!


Nestlé'nin son harikası bisküvili zımbırtı çıktı, üstüne reklamın yeni versiyonu da çıktı, adı E ile başlayan birden çok kızıl çocukla:

Enver, bugünlerde kimseye yetişemiyormuş çünkü herkes deli gibi çikolata sipariş ediyor.

Vay arkadaş!

Ne muchies'miş ha, mahalleye bak sen :D


Dile kolay ya da dilek olay :)

Evimin kapısından dışarı Maçka'nın arnavut kaldırımlarına adım atmak; balık pazarına, iskeleye, denize 5 dakikalık bir mesafede yaşamak beni ne kadar mutlu ediyor anlatamam. Anlatamam yani, mümkün değil.

Uzunca bir zamandır "mutlu olmayı" dileyen bir insana daha ne bahşedilebilir ki? (Bir arkadaşım geçenlerde "bu eve yaraşır bir sevgili" diledi benim için - cevap bu sanırım :) Eve yaraşan sevgili nasıl oluyorsa. Aklıma hiç iyi bir şey gelmiyor :))

Birincilik telini sana veriyoruz pek sevgili dinomuz!

Açıkça ithaf ediyorum: Kutay'a

Birileri bana olan tepkilerini sadece beni gördüklerinde kafalarını çevirmek veya benim olmadığım (dahası, beni kesin savunacak veya abicim bunu kendisine söylesen daha iyi değil mi diyecek birilerinin de olmadığı) ortamlarda arkamdan atıp tutmak olarak dışavurdukları sürece, ben de arkalarından sallayacağım böyle. Çünkü daha önce bir şey mi var, diye defaatle sordum ve bana hayır dendi. Daha da tırmalamak zorunda değilim. Saygı gösterelim tamam, ama büyüklük yaşta değil baştadır.

Hayatımıza girmiş olan, bizim de zamanında lafını çok dinlediğimiz, çok hoş sohbetler ettiğimiz bir adam sözkonusu olan. Hala daha, o zamanlar bizim dinlediğimiz gibi, tecrübelerinden faydalanır insanlar. Sevgisi de boldur hakkını vermek lazım; elinden gelse herkese koala gibi yapışır, ENSO sitesi kurar herkesi orada oturtur diye konuşur insanlar hakkında. Ne güzel...

Kendi tabirimle mutluluk demokratı olan bu arkadaş, mütemadiyen "herkes hayatını yaşasın, nasıl mutlu oluyorsa öyle yapsın" naraları atarken, pek sevdiği arkadaşlarından birinden ayrıldığınızda size hıhh şeklinde davranır. Bu durum, böyle şeyleri gereğinden fazla kafaya takan sizi rahatsız etse de kendisi bunu kabullenmedikçe yapacak bir şey yoktur, bir süre sonra eh peki, der geçersiniz. Ben de eh peki, deyip her şeyi olduğu gibi kabullenenlerden oldum bir süre sonra... Sonra işler düzelir gibi oldu, aradan zaman geçti, sular duruldu herhalde. Ta ki, başka bir vesileyle arkamdan konuşulduğunu duyana kadar.

Dinlenen insan olma gücü, ehil olmayan ellerde tehlikeli bir cinayet aleti olabilir: Kendisine söylenenlerden hoşuna gideni dinleyen ve kabullenen, ve buna göre kime cephe alması gerektiğine karar veren bir grup insan karşısında kişi, etmemesi gereken laflar edebilir. Özellikle de lafı asıl yöneltmesi gereken kişiyle konuşma zahmetine girmemişken.

En çok nereni seviyorsun diye sorsalar beynimi diyecek biri olarak, kendi aklım fikrim var Allaha şükür, kimsenin kuklası değilim. Bir şey yazıyorsam, sert de olsa, hak edildiğini düşündüğüm için yazmışımdır ve eminim aklımdan daha kötüsü geçmektedir. Yönkur birbirine kenetlensin de, gerekirse biz kötü polis olalımcılığın getirisi bu. Bana cevap vermek isteyen insanlar mutlaka olur, gerekirse karşılıklı konuşulur, mailleşilir, daha da gerekirse ağızlar bozulur ama arkadan konuşmak ne?

Ve fakat, bana hiç ses etmeyen adamın arkamdan, hem de benim o sert lafları ettiğim kişilere gidip de "ben çok kızdım, üç kere mail yazdım sildim, biliyo musunuz siz hııı" demesi, ne diyeyim... Siz karar verin ne olduğuna. Hem de kolunu birinin omzuna atıp "gel bir kahve içelim" demeyi mihenk taşı haline getirmiş biri; böyle tanınan ve kendini böyle tanıtan biri yapıyor bunu.

Ne yaptılar, kucakladılar mı acaba adamı Elmayra gibi, en sevilen dino tacını mı taktılar, birincilik telini mi verdiler? Sıkıntı nedir, kazanılmaya çalışılan şey nedir?

Koca koca adamlar olmuşuz, uykumuzu bir derginin çıkıp çıkmamasının veya bir garip başkanın attığı mailin kaçırdığı yetmiyormuş gibi bir de birbirimizle mi uğraşacağız? Uğraşacaksak da bunu başka insanlar üzerinden mi yapacağız, yoksa yüzyüze mi?

Peh. Herkesin kendin gibi olmasını beklemeye devam et bellatrix, daha çok beklersin.

(29 Mart 2010)


Neden bana yanıt verilmediğine ilişkin bir yorum varmış ki, hoşuma gitti.
Ve mümkün, evet.

Yediğim içtiğim benim olsun...

Bu haftasonunun şarkısı: Candan Erçetin - Bahar olsun.
Süper bir haftasonu geçirdim. Dostlarımı gördüm, biraz onu bunu çekiştirdim, kulübü kurtardım (bu konuya bilahare değineceğim deyip geçiştiriyorum yine), dedikodu yaptım, biraz heyecanlandım, ertesi gün karnımı ağrıtacak kadar güldüm, şarkı söyledim avaz avaz, sarhoş oldum, mükemmel bir havada güzel bir kahvaltı ettim dostlarımla... Bunların hepsi bir gecede ve sabahında oldu :)
Cumayı geçiyorum, fena olmayan bir mekanda fena olmayan bir partiydi, bende "neyse evden çıktık da azıcık hava aldık"tan gayrı bir hissiyat uyandırmadı. Sadece bu mekanlarda karşı karşıya gelebildiğim birkaç insan görmüş oldum işte. Zaten maksat bu sanırım (eğer sadece bu mekanlardan kaldırabileceğiniz adamlara yazış modunda değilseniz tabi).
Oradan Sezo'nun anlamlandıramadığım gazıyla Levent'e, ordan hisarüstüne gidiş, gece çorbası ve Murat Can'ın cüzdanını -tabi ki- unutması üzerine atılan tirad, uyku... Bu arada ENSO'dan evimi ilk görenler Sezo ve Özge oldu :) Cumartesi sabahı BÜMED sabahı, oy kullanmaya gitme ancak Boğaziçi Forever grubunun iddialılığı karşısında diğer gruplar tırstığı için belli olan sonuç.
Bünyeye alkol girdiğinin sabahında portakal suyu içerek kendime gelirim ben; o yüzden portakal suyum bir elimde, kemirdiğim simit öbür elimde yokuştan indim, güney yokuşundan nicedir inmemişim, bahar gelmiş, deniz ışıl ışıl, etrafta tertemiz bir koku: Güneşte ısınmış çimen kokusu! Uzun zamandır olmadığım kadar mutluydum seke seke aşağı inerken, şu görüntüyü gördükten sonra o günün kötü geçmesi sözkonusu olabilir mi ki?

Fotoğraf bana ait değil, Bluetooth'un azizliğine uğradım zira. Ama benim çektiğimin yerine en geçebilecek buydu (arkaplanda okulumun şahane binaları olmadan tabi)


Cumartesi günü için önemli olan ve anlatılmaya değer bir şey var; Hakan Zihnioğlu ile tanıştım. Kaç defa yazışmış veya konuşmuştuk ENSO'dayken fakat tanışma fırsatı bulamamıştım kurucu başkan Hakan abiyle, çok canayakın ve kafalı bir adam. Bana, beni maillerimden takip ettiğini söyledi, tutuyormuşum, alıp götürüyormuşum, bravoymuş. Demek ki asabiyet seviyem kendi istediğimin dışına çıkmıyor gerçekten de ve benim ne demek istediğimi anlayan, benimle empati kurabilen insanları rahatsız etmeyen yazılar yazıyorum. Kızan varsa buzdolabına girsin artık, napalım.

Hakan abi bana bir dahaki seçimlerde seni aramızda görmek isteriz, dedi. Böyle şeyler ağızda sakızdır, naber-nasılsın-iyilik-nolsun gibi söyleniverir ya, üzerinde durmadım. Çıkarken Hakan abinin yanına gittim tekrar, hayırlı olsunlarımı sundum. Bana "unutma bak, bir dahaki seçimlerde aynı ekipteyiz" dedi. Ben de "inşallah" dedim.

Düşündüğüm bir şey değil BÜMED Yönetim Kurulu, bu sefer seçen ben değilim. Hatta BUmanzara'yı başıboş bırakmamamın bile çok farklı sebepleri var. Ama istenirsek, neden olmasın?

Rektör olamam okula ama bir şeyleri yine de değiştirebilirim belki...

Aynı günün akşamı Bakar'a gittim, ne kadar uzun zaman olmuş! Girdim, maç 66. dakikasında, bizimkiler de konsantrasyonlarının zirvesindeydi. Oturdum, bi duble koydum kendime, bi tavuk söyledim, sonra ortamda tek kız olduğumu fark ettim. Bundan hiç rahatsızlık duymadım. Zaten bizimkiler de ne alakası var, erkek erkeğe oturuyoruz dedi.

Rolü üzerine yapışan oyuncu gibi hissediyorum bazen ama sevmediğim bir rol değil işin kötüsü. Bununla çok da savaşamıyorum. En azından bizim danalarlayken, savaşmama gerek de yok.

Sonra Sezo'lar, ufak bir kalp hoplaması giderken ("neden bilmiyorum ama pek hevesli" dedi ya Sezo), Okay'ın gitarı, şarkılar, alkol, bir sürü kahkaha - ne güldük, Allahım! Çok özlemişim onları, çok.

Uyuyakaldım her zamanki gibi :) Ertesi gün kalktık, kahvaltıya gittik. Bir posta daha, daha çok önceki akşam ne kadar güldüğümüze gülme. Sonra ayrılış, evimizin her şeyi İKEA, kuzenle perde bakma falan filan, akşamı ettik.

Bir yere yetişmeye çalışmadan, sakin sakin yaşamayı özlemişim ama aynı güne bir sürü şey sığdırarak illa ki. En kötü haftasonumuz böyle olsun inşallah yareppim amin.

E Onun Adına Yalan Derler?

Etrafımda olan bitenler yüzünden artık eskiden meşru görmediğim bazı hayat şekillerini (mutualist, friends with benefits, iki ters bi düz felan) pek garipsemiyor olabilirim, hem ayrıca ben çok düzgün gittim de ne oldu afedersiniz, ama biriyle tanıştığımda böyle ne yapıp ne yapmayacağını; neyden hoşlanacağı'nı bırak, neye tahammül edip edemeyeceğini tahmin edebileceğimi sanıyordum.

Yanıldığımı bana kanıtlayan bir olay son iznim sırasında başıma geldi; vermeeeez diye iddia ettiğim kızlar vereyazdılar, hayır bana ne ama ben yanıldım ya ona takılıyorum. Demek ki, deelmiş.

Onu geçtim, bugün bi yazı okudum ve fark ettim ki ben de fena kaymışım magazin çizgisinden şu taşınma hengamesi arasında: Kaan Tangöze, Seçkin Piriler'le evlenmiş! (Benden daha kaymış olanlar için: Biri Duman'ın solisti, diğeri kırmızıpapuçlarımeskimişdolaptaaağğğ bir bilmiyorum, manken-şarkıcı-oyuncu, boya sarışını kız)

Hayır bu adam Foça'da bağıra çağıra 4 saat şarkı söyleyen, Senin Marşın'ı, Aman Aman'ı, Senin Gibi'yi, Senden Daha Güzel'i söyleyen adam mı? Bu sarsarsarhoş o sarhoş mu yani, şimdi biz bu ilişkiyi bir porno film başlangıcı olarak idrak ederken birden evlilik gelince, bu şarkılardaki güzelin sevgili Piriler olduğunu mu düşünmek durumundayız? (ıyh)

Valla yapacaktım bi gelinli damatlı şakalı bir şey ama bloguma Piriler bulaştırmaya içim elvermedi be...

Beni şekilci olarak nitelendirmenize sebep olacak bu yazıyı yazmama neden olan gayet başarılı yazıyı aşağıda bulabilirsiniz:
http://www.hayatiminerkegi.com/2010/03/davul-dengine-bas-skime-cello-tam-sana.html
Benim içimi de bu arkadaş dökmüş aslen.

Bir de şu an düşündüm de, arkaplanda çalan The XX - Crystalised adlı şarkıdaki kadın vokal de sevgilisine evlenme baskısı yapıyordur, aramadı diye kızıyordur, gece telefonunu kapattı diye kafayı yiyordur, dimi?

Halbuki bu ses öyle bir ses olamaz. Onun hayatında her şeyin yolunda gitmesi lazım; onun çok cool durması lazım, karşısındaki insanın da onun bu coolluğunu gölgede bırakmayacak kadar anlayışlı olması lazım, hani bunların ilişkilerinin kimsenin birbirini sıkmadığı, sakin ama vazgeçilmez bi ilişki olması lazım...
...mış gibi gelmiyor mu?

Halbuki tüm bu tripleri bu kız da atıyor, aynı kavgaları ediyor, aynı gözyaşlarını döküyor filan; Amy Winehouse da giden sevgilinin ardından bi şişe viski devirecekmiş gibi dururken "I cried for you on the kitchen floor" diyor ya, biliyoruz işte, onlar da gidip ne idüğü belirsiz bir adamla (hani sadece takılıyorlar beraber dedirtecek cinsten bir adamla) evlense, aynı yukarıdaki sendromu yaşamayacak mıyız?

Bağlayamıyorum yazıyı deminden beri; o kadar şaşırdım ki, tahmin etme yetimle birlikte yazma yeteneğimi de yitirdim sanırsam.

Kız

kendimde kızlığa dair bir ibare gördüm, sevindim. sevinecek durumda değildim ama sevindim yine de. mENSO iyi güzel ama, hep olmuyor. insan arada kıza benzediğini hissetmek istiyor. insan arada kıza benzediğini başkaları hissetsin istiyor.

bir daha yanımda, hakkında "acaba?" düşüncesi taşıdığım bir adamın bana "erkek gibisin, ne iyi" demesini istemiyorum. herkesle olmaz. kırılıyorum artık.

***

kıskandım. birini kıskandım, kendimi gördüm kıskandığım kişide, onun birine "gel yanıma otur" demesini önce yadırgadım, sonra fark ettim ki o demese, ben diyecekmişim.

ya da içimden diyormuşum.

uyuyamadım.

***

etrafındaki diğer kadınları mütemadiyen uzaklaştırmaya çalışan, hırslarına yenik düşmüş kadın yöneticileri eleştirip dururken orda burda, özel hayatımda öyle davranıyor olmam... ilginç.

bu yaşadığım minicik kıskançlık anının aynısını, bundan 2 ay kadar önce kalabalık bir partide de yaşadım. bütün bakışlar üzerimde olmasın, ama belli gözler en azından yokluğumu fark etsin istedim. sonra, bir arkadaşa bir arkadaşı yapsak iyi mi olur, yoksa hayatımız cehenneme mi döner diye düşündüm. sonra fesatlığıma kızdım. sonra belli de olmaz bu işler, ooo herkes kimlerle çıkıyor, dedim. hiç belli olmaz...

bana bir yararı var mı, yok.
kendi hayatımı cehenneme çeviriyorum işte...

uyu bellatrix. her şey olacağına varır.

Ferrarrrrrrrrrri

Bu gece bir Ferrari'yi selektör manyağı yaptım.

Şimdi bunu övünmek için söylemiyorum, şunu demek istiyorum: Olmaz be abi, büyük konuşmayayım ama Ferrari alacak olursam eğer, bir Opel'e kendime selektör yaptırmam. Bunun Opel'le bile agresif bir sürücü olmamla ilgisi yok, yeminlen.

Şehir içinde çıldırasıya kullansın arabayı, demiyorum da madem heves edip Ferrari aldın, boş Akatlar yolunda 40'la gitme yani! Yediyordu Elif kağnısını kara geceden ama üf!

"0 kilometre" tabirini tamamen yanlış anlamış.

BOS: Blog Okuyamama Sendromu

En yakın arkadaşlarımdan biri psikolog (psikoloji mezunlarına psikolog demeyi çok seviyorum, kendileri İK'cı olsalar da) ve yanında blog mlog diye konuşup durduğum halde zerre ilgi göstermedi bu duruma. Bu bana çok ilginç geldi; hayır kuzenim de dün beni uzuuuun bir blog yazısı okurken bulduğunda "abi nasıl yazıyorsunuz ve nasıl okuyorsunuz bunları ben hiç anlamıyorum, neden ki?" gibi bir tepki verdi ama kendisi ses mühendisi olduğundan ben onu arkadaşımla bir tutmuyorum.
Artı, kuzen böyle diyerek benim daha önce yaptığım bir tespiti haklı çıkardı ; zira hayatımda tanıdığım en müzikle içli dışlı olmuş insandır. Alaylı değil okulludur hem. Kendisinin bu haklı çıkma durumundan haberi yok, çünkü okuyamadığı yazıları kendisine sözel olarak iletip onu darlamanın manası olmadığını düşündüm.

Benim merak ettiğim, bir insan ki okuduğu bölüm insan davranışları, gel-gitleriyle bu kadar ilgili olan ve onları açıklamaya çalışan bir bölüm olan bir insan nasıl olur da etrafındakilerin, hatta en yakınındakilerin dahi hayata dair naçizane tespitlerini, iyi günlerini - kötü günlerini, beğendiklerini, eleştirdiklerini merak etmez?

Birini daha iyi tanıma fırsatını elinden kaçırmak derim ben buna. Şimdi birisi çıkıp "ama arkadaşın konuşmayı tercih ediyor olabilir" diyecek, biliyorum. Tabi ki birini tanımak için konuşmayı tercih edecek, iletişimin yüzde yetmişini beden dilimiz ve ses tonumuzla vurgumuz oluşturuyor! Gelin görün ki, ben burada yazdığım en ufak detayı kırk yılda bire inen görüşme sıklığımızda aktaramam, aktarmaya çalışsam "edebiyat parçalıyor" olurum. Düşünsenize bir, bir kahve içelim diye bir araya gelmişiz, ben işte efendim profesyonel müzik dinleyicisi şöyle olur, fotoğrafçılık bence böyledir -daha bunu yazmadım, evet- diye atıp tutmaya başlıyorum... Afedersiniz ama bunu ben bile yapmam, kırk yılda bir buluşmuşsak oturup dedikodu yaparım, burda anlatamayacağım bir şeyler anlatırım yani :)

Ehm, konuyu dağıttım. Sonuç itibariyle, burada yazdığımı yazdığım gibi anlatmamın mümkün olması için, birileriyle fazlaca görüşmem ve o birilerinin tespit kafasını anlaması, beni dinlemesi, benim anlattığımın üstüne bir şey koyması, zenginleştirmesi gerekir. Gene Şahin5'e bağladık mı, bence bağladık, ama ufak bir nokta var: Ağzımdan çıkan laf genelde ufak bir sessizlikle karşılanıyor hala, benim kelamım herkesinki gibi değil her an. Sanırım ben daha olmadım. Kısfmet.

(24 Mart 2010, Ankara)

Oku-ma!

Yazmamak hiçbir şeyin çözümü olmadığı gibi, yazabilirken yazmamak daha beter arapsaçı.

Asıl zor olan okumamak, eğer onu başarabiliyorsa insan, zaten hakkında yazacak pek bir şeyi olmamış demektir. İçini sıktığı, sevindirdiği, ona coşku aşıladığı için defterin/bilgisayarın başına oturduğu bir şey kalmamış; beyninin içinde oradan oraya savrulmamış; kıyıda köşede kalanlara şöööyle boyum yetişiyor mu diye uzanmamış demektir.

Eğer okumuyorsa, bilmiyorsa; o zaman mutlu ve huzurlu demektir.

OMG they killed celibacy #2 (you bastards!)

(Dün yazacağımı söylediğim anekdot. Yüksek dozda evlilik muhabbetine maruz kaldığım bir günün daha sonuna yakışır bu yazı... Bu işin kötü yanı da bu işte: Dört tarafım kadınlarla çevrili!)

Hapşırdım. Bu aralar çok hapşırıyordum zaten, fotokopi makinesinin toner sızdırdığından falan şüpheleniyordum yine sayfalarca protokol basarken. Açık ofis ya, herkes sıradan başladı "Çok yaşa!", "çok yaşa", "çok yaşa" e aynen "sen de gör" "hep birlikte" otomatiğe bağladık derken aradan bir ses sıyrıldı "biz Ahmet'le çıkmaya başladığımızdan beri birbirimize benimle yaşa diyoruz." (sevgilinin adı uydurmadır)

Ancak şöyle bir gülücük oluşmuştur yüzümde :} ve ne diyeyim, Allah arttırsın dedim ben de. Sen de gör, diyemeyeceğime göre...

Skor

Zamanında 1-0 olan skor, 2-0 olsun istiyorum. Olsun yav bence. Evet :)
öyle skor değil be, amaaan...

Hen hen hen hen...

Tamamen başka bir şey yazmak için oturdum bilgisayar başına ama gene bir şey beni benden aldı. Oof!

Bir insan bir insana hiç tanımadan, bilmeden, konuşmadan nasıl aşık olur? Görmeden olacağına inanırım da, konuşmadan olacağına inanamıyorum.

Çünkü bir insanla konuştuktan sonra, söylediği bir şeye, bir düşüncesine, espri anlayışına hayran olduktan sonra o insanı yakışıklı/yakışıksız demeden, hayatından çıkarmak çok zor oluyor.

"Ayy ne tatlı çocuk" ile "Olmuyor abi" arasında geçen süre evrenin sonsuzluğunda ihmal edilebilirken, "ben galiba aşığım" böyle yıkasan, çitilesen gitmiyor. Gitti sanıyorsun, bir şey okuyorsun, bir şey görüyorsun, bir bakıyorsun ki lekesi kalmış ulan işte, olmamış ki.

Başka çivi mi sökecek bunu?

***

"Adayın var mı?" dedi bir arkadaş bugün bana, "bilmem, bakıcaz" dedim. Yok diyemedim, var da diyemedim, çünkü He's just not that into you adlı güzide filmde katıldığım tek bir nokta varsa o da bir adamın bir kızı görmek istiyorsa, mutlaka göreceğidir. Sonra ne olacağını bilemeyiz.

Vay arkadaş. Telefonumu evde unuttum ve tanımadığım 3 numara dışında kimse aramamış. Mesaj kutumda öyle değişik bir şey yok. Alışılmadık bir yorum yok.

Yanlış alarm olsa gerek (görücez...) Allah utandırmasın.

***

Ulan toplam 4 kelime yazdın kendi kendine, bana paragraflarca yazı yazdırdın. Lanet olsun sana be adam!

Sana da lanet olsun sarı-siyah, beter ol emi, yerine otopark yapılasıca...

OMG they killed celibacy!

Bugün ofiste bir arkadaşın yanına geçmiş harıl harıl sözleşme hazırlarken, bir suskunluk anında içeriden gelen sese kulak misafiri olduk ister istemez:

"Hayır hayır, zaten özel bir aydınlatma olmayacak, sadece masaların üstündeki mumlar ve ışıklar. Evet, tabi. Hıhıı, ben şarkıya filan hiç karışmıyorum DJ bildiği gibi çalsın. Yalnız pasta müziği lazım, onu napıcaz hiç bilmiyorum..."

Yanımdaki arkadaşla eşzamanlı olarak kafalarımızı masaya vurduk. Bu harekette, bu muhabbete ilk kez maruz kalmayışımızın da etkisi var tabi (Yukarıdaki şahısla aramızda geçen ve her şeyi özetleyen tek anektodu bilahare yazacağım dedim, yazdım. Buyrun.)

Hayır, son zamanlarda bir evlenme çılgınlığı mı var, yoksa benim etrafımdaki insanların evlenme yaşı mı geldi? Bu gelinlikçilerin telefonları kimin için çalıyor?

Evlenmenin ve genç-sevimli-ve-de-evli çiftlerin revaçta olduğu bir gerçek. Hem genç olup dışarılarda gezip tozar ve genç olmanın tüm nimetlerinden yararlanırken hem de sevdiğin insanı yanında tutuyor ve onunla legal / helal yoldan sevişiyorsun. İyiymiş vallahi.

Bir de insanların kendilerinin bulamadıkları hayata olan ilgisi midir nedir; bu tip çiftler ay-canııım çok seviliyor. Bir evli çift blogu buldum, evlere şenlik!

http://taza-and-husband.blogspot.com/2010/03/more-married-friends-yes-please.html

İkibin tane filan izleyicileri var ve pazar günü köpekleriyle dolaştıklarını, haftasonu nerelere gittiklerini bol bol anlatıyorlar - sadece! İnanılmaz.


Yukarıdaki yazıyı özellikle seçtim. Şimdi canım istemiyor ama bir gün de evli çiftlerin başka evli çift merakıyla ilgili atıp tutarım belki; onu da müzmin bekar Bridget Jones'a bağlarım... Ya da hadi kalmasın be ya, attım tutun: Evli çiftlerin artık evli oldukları için kendilerini bekar arkadaşlarının anlamayacağını ve ancak dörtlü olunursa muhabbette denge kurulabileceğini düşünen kısmı, tekil arkadaşlarıyla fazla görüşmez ya da görüşemez. Sadece evli çiftler için değil, çok mıçmıç* sevgililer için de bu durum geçerlidir. Aslında mantıklı; eğer çok mutluysa bir çift, sevdikleri insanların evlenerek daha mutlu olacağını, sevmediklerinin de hıhhonlarıkimsevsin kesin mutsuz olacağını düşünerek, her şekilde ve kıtada evliliği yaymaya çalışırlar.

Bağlıyorum: Bridget Jones da kendini tek teker olarak aralarında bulduğu bu kitleyi görünce, somurtmaktan kendini alamamıştır tabi: "The only thing worse than smug married couple; lots of smug married couples."

Her evli, kibirli olacak diye bir kaide yok elbet. Hem bakmayın, yukarıdaki blogu ben de izliyorum...


* Terim için Jerfi'ye teşekkürler. Bu terim illüstrasyonludur: Elinizin tüm parmak uçlarını birbirine değdirin. Aynı işlemi öbür elinizle de tekrarlayın. Şimdi ellerinizi, parmak uçları birbirine değecek şekilde karşı karşıya getirin ve birbirine hafifçe vurun. Bir mıçmıç deme süresi, 2 ila 3 mıçmıç hareket süresine eşittir.

Yine bir kadın blogcu

Şöyle bir şey okudum, bir blogda karşıma çıktı (yine bir kadın blogcu, evet): http://jayneandherway.blogspot.com/2010/03/duman.html

Kendimi çok saf, saftirik, temiz pak ve basiretsiz hissettim. Niye ki?

Nilüfer.

Cumartesi gecesi Studio Live'a Pin-Up dinlemeye gittik. Neden, çünkü basçısı kuzenin arkadaşıymış. Yoksa ne Gripin'ler, ne Pinhani'ler çıktı da gitmedim ben Studio Live'a. Yani.

Pin-Up iyi besteleri olan sağlam bir grup bu arada tavsiye ederim, mekanın benim kulağımı dahi tırmalayan rezil ses sistemine rağmen kızlar ellerinden geleni yaptılar. Kendilerini önceden tanısaydım imajları konusunda bir öneride bulunabilirdim: Keşke posterlerde kendilerini Powerpuff Girls gibi göstermeselermiş, çünkü sahnede şöyle bir şey göreceğinizi sanarak, biraz temkinle giriyorsunuz içeriye:

her girlband'in başına gelebilecek bir hadise... kaçınmak lazım tabi

Neyse sonuçta bir şarkısını yine kuzenin gazıyla izlediğimiz Disko Kralı'nda duyduğum bu grubu dinledim, ne söylediklerini daha çok anlayabildiğim bir şekilde (bkz. mp3) tekrar dinleyeceğim mutlaka. Ve fakat, kendileri Allahın Cezasııııı diye bağırıp çağırdıkları çıkış şarkılarının (dnlynz) ardından, tanıdık bir cover çalmaya karar vererek psikolojimi altüst ettiler: Nilüfer.

Bu şarkının bendeki etkisi neye dayanıyor, bilmiyorum. Hiç kendimi özdeşleştirdiğim bir şarkı değil, kimseye ithaf edemem bu şarkıyı, böyle serzenebileceğim kimse olmadı hayatımda.

Belki de tam tersidir.

Bu mudur yani. Grup Gündoğarken'den Hayallerimi Bırak da dinleyemiyordum bu yüzden. Şöyle söz mu olur allahaşkına ya, bunu dinleteceğine evire çevire döv adamı (beni), daha iyi.

Bir roman kahramanı kadar güçlü değilim / Biraz daha durursan ağlayıp yalvarabilirim / Arkanı dön ve sakın, sakın bakma geriye / Acı çektirmeyi sevmezsin, bilirim

Bunu dinleyemiyorum. Ama Nilüfer'i kendimi uyuştururcasına dinliyorum. Ertesi gün hemen gidip CD'sini aldım, uzun zamandır aldığım ilk CD olabilir.

Zamanın eli değdi bize / Çoktan değişti her şey / Aynı değiliz ikimiz de...
Zaaflarına bir gece / Hatalarına bir nilüfer / Sevgisizliğine bir kalp verdim
Artık geri ver / Geri veremezsin aldıklarını / Artık geri ver / Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et / Sende benden kalanları
Her şeyi al / Bana beni geri ver / Bir şansım olsun
Başka yer, başka zaman / Sensiz ömrüm olsun

Yaktınız beni Müslüm Gürses ve Murathan Mungan; el ele verip yaktınız beni.

Re: cezalısın (gidenlerden #2)

_ Sana bir espri yapacağım şimdi, bozulacaksın diye yapmıyorum.
_ Neden?
_ Son üç aydır belki, söylediklerime çok sert tepki veriyorsun.
_ Hayır, ama söylüyorum zaten; beni aramazsan ben de aramıyorum, peşine düşmüyorum, o kadar.
_ Arıycam akşam, bana hatırlat.
_ Hatırlat ne demek abi, istersen ararsın işte. Aramazsan zaten aklına gelmemişim demektir, o zaman da tamam zaten.

(...)

_ Aradım işte, noldu?

_ Ne olacak iyi oldu, özlemiştim zaten seni.

_ Ee napıyorsun?

_ Bir kere kendi kendime konuşurken seninle kafamda, "Hayatımı sensiz nasıl sürdürdüğüme bakıyorum" diye cevap verdim buna. İyi dedim, dimi?

_ Oluyor mu bari?

_ Pek olmuyor, en azından şimdiye kadar pek olmadı.

_ Bu sorgulayışların yoruyor beni bazen.

_ Beni de yoruyor, isteyerek yapmıyorum. Ama bir insan diğerinin ablası, annesi, arkadaşı, sevgilisi, dostu, wingwoman'ı olmaya başladığında seçmesi gerekir. Ben dost olmayı seçtiğime göre sana koşulsuz taviz vermeyeceğim. Seni kayıtsız şartsız aramaktan vazgeçerek, annelikten feragat ediyorum. Halbuki o da güzel dururdu üstümde.

_ Peki dost olmak için napıcaz?

_ Bir gün eve geleceğiz seninle, uzanacağız karşılıklı kanepelere. Yemekteyiz veya eşdeğer saçmalıkta bir şey izlerken, çocuk yapmanın ölmeden önce yapılması gereken 100 şeyden biri olduğunu ama daha zamanının gelmediğini anlatacağım ben sana. Böyle düşündüğümü daha ağzımdan çıkarken fark edeceğim. Çünkü ben nasıl size ders anlatırken kendim de öğrendiysem, sizinle konuşurken de kendimi öğrendim.

_ Ben sana boşuna yazar okurun hakkıdır, demedim.

_ Evet, boşuna demedin. İşte bunu yapacağız bak, sen beni uzun zamandan sonra arayıp yemeğimden kaldırıp, günlerce, haftalarca kafamı kurcalayacak bir şeyler anlatacaksın. Çünkü bu da sensin. O yüzden çok da kızamıyorum sana, biri seni sorduğunda tam on üç gündür görüşmediğimizi söyleyecek kadar yalnızlığın ayrımındayken senden nasıl uzaklaşabilirim ki?

_ Kızıyorsun bence.

_ Sana kızdığım zaman, içinde olmadığın yazılar yazarak cezalandırıyorum seni. Sen normalde hayatımın, anlattıklarımın, verdiğim örneklerin ve tüm başıma gelenlerin o kadar içindesin ki, senin var olmayışının dikkat çekeceği yazılar yazıyorum. Olmayışın kendi dikkatimi çekiyor belki bazılarında, çünkü onların tek okuyucusu benim. Tepem daha atıksa o zaman paylaşıyorum da. Bilmiyorum anlaşılıyor mu, bana öyle geliyor ki halbuki -hani vardı ya haybeden gerçeküstü konuşmalarda "o kadar abartılı görmezden geldik ki birbirimizi, marketin ortasında göbek atmaya başlasak bu kadar dikkat çekmezdi" diye bir laf -, bence benim seni görmezden gelme çabam da öyle dikkat çekiyor. Çekmeli.

_ Peki sana anlattığım şey ne olacak?

_ Galiba pek bir şey olmayacak; çünkü başına oturtturmuyorsun beni o yazının. Ama biliyorum hissettiğin şeyi. Boşlukta yüzüyorsun. Boşluk, ama yüzüyorsun sonuçta. Ağzını açıyorsun, senin havan değil ki o, ses çıkarıyorsun belki ama yayılmıyor ki...
Boşlukta konuşulmaz ki.

Biri gelsin, seni bileğinden tuttuğu gibi çıkarsın istiyorsun. Çünkü boğulan adamları hep bileğinden tutup çıkarırlar; öyle bir kurtarılma isteğidir o (bak kendim hakkında bir şey daha öğrendim: rüya yorumcusu bile olabilirim sayende). Bu bir durdurma değil, çünkü "napıyorsun sen?"i kendi kendine de sorabilirsin. Durmasan da, yavaşlayabilirsin. Bu bir kurtarma. Senin istediğin bu. Ben seni tutabilecek değil, bunu tam anlamayan -tam anlamasın diye anlattığın hatta- ve bu durum hakkında yazacak kişiyim.

_ Kendini çok küçümsüyorsun gibi geliyor.

_ Yoo, hatta büyütüyorum bile belki. Senin ilgini çekip seni azıcık da olsa uzaklaştırabilecek birilerini etrafında hep bulursun ama bunu yazacak birini her zaman bulamayabilirsin bence. Ben de şahane ifade ettiğimden değil ama en azından deniyorum.

_ Şimdi tamam mıyız peki, oldu mu?

_ Bilmem, daha çok konuşmak lazım bence. Bir dahaki sefere sen anlat, ben dinlerim. Senin anlatmanı da özlemiş olabilirim; biraz da o konuştuğun zamanların geri gelmeyeceğini düşündüğüm için ağlamıştım ben zaten. Seninki de darılıp bana küstü liseli kızlar gibi; ama onda durum farklıydı, elimizde ne varsa aynen devam edeceğini tahmin ediyordum, öyle de oldu.

_ O kadar daraldım ki anlatamam.

_ O zaman sana şu an çalan şarkıyı armağan ediyorum, senin bana verdiğin Duman'dan daha güzel: Seni soranlara iyidir derdim / belki de yanılan bendim / belli ki daralan sendin, yavaş yavaş

_ Serde kızlık var tabi, hemen laf sok mınakoyim. En azından seninle bir ilgisi olmadığını biliyorsun.

_ Üf, neyse ne. Öyleyse de öyle, ne yapayım. Ama bil ki benden pek kurtuluşun yok. Bir erkek arkadaşım olduğunda, beni aramadığın için verdiğim(i düşündüğün) tepkilerin mantıksız açıklamaları kaybolacak ya, işte o zaman gerçekten konuşmak zorunda kalacaksın, diye korkmalısın bence.

_ Saçma.

_ Değil aslında. Biz hiç bunları konuşmadık, konuşmayacağız da. Çünkü bundan bahsettiğimiz anda sen "Peki" diyeceksin veya yazıyla, bana düşük cümlelerden oluşan bir laf salatası yapacaksın, kendinle ilgili farkında olduğun ama sevmediğin bir huyu çıkaracaksın önüme. O yüzden ben uzun uzun, farazi farazi yazıyorum. Belki böylesi daha iyidir?

_ Bilmiyorum. Her boku bilen sensin, onu da sen söyle.

(...)

Aramadın, ben de yazdım. Sonra gel dedin bi.

(Maçka)

Anneler Günü için pirinçli kutlama

Pek bilmediğim bir kampüste tek başıma pilav yedim bugün. Pilavı hep yaptığım gibi patlıcanlı kebabın içine aktarırken (çünkü yemeğin suyu pilava bulaşsın isterim) gereğinden fazla zaman harcadım tanelerle ve annemi yere göğe sığdıramadım birden.

İlla ki uyuşmuyoruz; illa ki çatışıyoruz. Ama bazı şeyler gerçekten paha biçilemez. Ben annemin Anneler Günü'nü bu sene, şunu diyerek kutlayacağım:

İyi ki varsın. Bana tabağımda bıraktığım pirinç tanesi kadar çocuğum olacağını söylemek yerine pirinç tarlalarını, o dizboyu suların içinde pirinç yetiştirmenin ne kadar zor ve zahmetli olduğunu anlattığın için ve bu yüzden her bir pirinç tanesinin önemli olduğuna beni ikna ettiğin için iyi ki varsın ve iyi ki annemsin.

(16 Mart 2010, Bursa)

Ev tutulması

Ev tuttuk içine giremiyoruz arkadaş!

Hayatıma yeni giren menfez, kroşe, klemens, alyen (alyen ne lan?!) gibi birçok sözcüğü yalayıp yuttuğuma göre artık bence evime tam anlamıyla taşınmayı hak ettim. Yine de her akşam evden iki parça eşya alıp annemlere gitmeye devam ediyorum. Ne oluyor yahu? Yok kombi çalışmıyor, yok kapı kapanmıyor, yok doğalgazla ilgili sorun var, klozet kapağını yanlış almışız bilmemne bilmemne.

Yeter yav.

Tek derdimin arka alana koyacağımız saksılar veya o alanı nasıl temizleyeceğimiz olmasını istiyorum artık. Koçtaş'tan sırf bu iş için aldığımız sarı lastik çizmeleri ayağıma geçirip haşır haşır temizlik yapmak istiyorum orada, sonra da tertemizlediğimiz koltuklarda oturup koca fincanımla çay içmek istiyorum. Kombinin yeri boşalsın, odamı adam gibi yerleştirebileyim artık istiyorum. Evde ayakkabıyla gezmek değil, gelenlere kaş çatıp ayakkabını çıkar, demek istiyorum :)

Her zaman böyle uyuz evsahibi olmak istemiyorum; tertemiiiiz bembeyaaaaz evime birileri gelsin istiyorum! Misafir olup gelenlere börekler açmak istiyorum (yapabilirsem).

Sadece, tüm bunlar bir an önce olsun istiyorum!

(Hayatımda hiç bu kadar tutturmamıştım!)

Spoiler Alert... Duck!

Güzel hazırlanmış ama uyarıyorum: çok pis bişi. Bakacaksanız da, sonra bana küfretmeyin :)

Belirli Günler ve Kulüpler

Do you know what it feels like
to be the last one to know
the lock on a door has changed?



Ben tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle gibi, evini sırtında taşıyan biri olabilirim. Ancak, bana ve benim gibilere kulübü bıraktığım yıl hediye edilen "altın anahtar" yıllardır anahtarlığımda, her gün benimle geziyorsa bir sebebi var: Ben hiçbir yere gidemezsem oraya giderim, diyor(d)um kendi kendime.

Hiçbir yere gidemeyeceğimden mi? Hayır. İnsanın kutsal saydıkları, işte. Bir nevi sığınak.

Öyle olmuyormuş meğer.

Şikayetim var!

Yazacağım dedim, yazdım; buyursunlar.

Mektubumun iletileceği yetkili merciyi bulma çalışmalarım halen devam ediyor; TAV Atatürk Havalimanı internet denen state-of-the-art teknolojiden nasibini almadığı için... Olsun. Ben mektubu yazdım ya, aslında bu bile bana yeter.

Sayın yetkili,

Bu şikayet mektubunu size, seyahatlerimde oldukça sık kullandığım İstanbul Atatürk Havalimanı’nda, güvenlik görevlileri ile yaşadığım ve gözlemlediğim birtakım olaylar sebebiyle yazıyorum.

Bu mektup, özellikle havalimanına varışımdan kırk dakika sonra kalkacak olan bir uçağa binemeyişimin hikayesi ve nasıl yetişemediğimin özetidir.

İçinde bulunduğum uçaklar çoğunlukla yoğun yer trafiği sebebiyle zamanında inemiyor, kalkamıyor. Hatta, kemer ışıkları yandığı için müzik dinlememize dahi izin vermez halde Yalova üzerinde yarım saat tur attığımız çok seyahatim oldu. Bunları yolculara yaşatan plansızlıktan ötürü de elbette havalimanını sorumlu tutuyorum; ama şimdiye kadar yaşadığım hiçbir şey bana bu mektubu yazdıracak ciddiyette olmamıştı.

Haftada en az bir kez iş sebebiyle yurtiçi seyahatlerde bulunan biriyim ve son düzenleme ile en az 45 dakika önce havaalanına varmış olmam gerektiğinin farkındayım. Ben bir uçağı kaçırdıysam, bunun birçok nedeni olabilir: Sabah en yoğun olan saatte gelmiş olabilirim; o gün özellikle yoğun bir gün olabilir; online check-in yapmış olmama rağmen kioskların hiçbirinin çalışmaması benim şanssızlığım olabilir; her iki güvenlik kontrolünün yanı sıra biniş kartımı almak için de sıraya girmiş olabilirim ve bu liste daha uzayabilir.

Ancak, geç kalmayı alışkanlık haline getirmemiş bir yolcu olarak, adımın anons edildiğini duyduğum ve bunu güvenlik görevlilerine ilettiğim halde beni önce duymazdan gelip, sonra da “Bizim yapabileceğimiz bir şey yok, sıradakilerden izin isteyin” cevabını almam en basit tabirle umursamazlıktır. Bu tip durumlar için halihazırda sırada bekleyen ve sırasını kaptırmamaya çalışan sinirli yolculardan izin almak yerine, görevlilerin inisiyatif almaları ve yolcuyu, eğer tüm evrakları tam ise güvenlikten geçirmeleri gerekir diye düşünüyorum.

Kaldı ki, bu bahsettiğim yolculukta ben iyi niyetimle sıraya girdim. İkinci güvenlik kontrolünde, bileğimi biraz geçen botumu çıkarmamı rica eden güvenlik görevlisine adımın anons edildiğini tekrarladım, işe yaramadı. İşine bağlılığı sebebiyle kimseye kızacak değilim. Ben galoşlarımı giyerken, benden sonraki muhafazakar giyimli bayan yolcuya aynı güvenlik görevlisi, ayağında bot olup olmadığını sordu. Hanımefendi, pardesüsünün eteğini biraz kaldırıp çizmelerini gösterdi. “Çıkarabilir misiniz rica etsem?” dedi görevli. Hanımefendi “müsait değilim” dedi; ve güvenlik görevlisi peki, diyerek geçmesine izin verdi.

Check-in yapmış ve bagaj vermeyecek bir yolcuyu kırk dakikada uçağına yetiştiremeyen işine bağlılığın, birkaç parça kumaş karşısında da aynı şekilde devam etmesini dilerdim. İşinize saygı duymaya devam etmeniz, ve biz yolcuların sizin işinize saygı duymaya devam etmemiz için olması gereken budur.

Bu mektubun bir kopyası e-mail ile/kurye ile tarafınıza iletilmektedir. Gerekli mercilere iletilmesi için gereğinin yapılmasını rica ederim.
Saygılarımla,

bellatrix

Tombii

Şu an çok eskide kalmış gibi hissettiğim bir dönemde (nasıl diyor siz; post-ENSO, pre-graduation), Time of Your Life'ı Boğaziçi'ne yapıştırmış olmama iddialı katkılarda bulunmuş adamlar, muhabbetler, lakaplar, anılar girdi hayatıma. Acısıyla, tatlısıyla olmuştur her şey ama dilin arkasında tatlı kalır ya, o hesap ben de ühühühüüüü! efektiyle hatırlayacağım hep bu zamanları. Bana illa ki acı yedirenleri de hayatımdan olabildiğince çıkarmış olmamın bunda etkisi var elbet.

Şöyle bir zaman daha geçirecek olsam akşam okulu filan demem, bi MBA de ben yaparım ama biliyorum ki (okulda 7. senesini geçiren Erdem tarafından da tasdiklenmiştir bu durum - bkz) o adamlar orada olmadan bi halta yaramayacak o gidip gelmeler; hem de beni ENSO'yla daha çok muhattap ettirip tepemi attıracak, peyh (bu konuyla ilgili bilahare yazacağım).

"Ben demiştim"lerim de çok oluyor artık ama ben demiştim be abi: Ne yazarsak yazalım ve ne alacağımızı sanarsak sanalım notumuzun 60'ı geçmeyeceği bir sınav öncesi ENSO'dan aşırdığımız kahveler eşliğinde BÜDAK'ta kafa patlatırken ben bi an durup bizimkilere "valla şu an inanılmaz geliyor ama bu günü çok arayacağız" demiştim.

Bisiktirgit! şeklinde özetlenebilecek yorumlarını ağırbaşlı bir bilmişlik ifadesiyle karşıladım. Çünkü biliyordum ve biliyorum ki çoğu, o zamanki uykusuzluklarını şimdikine değişirdi. Değişmeyecek olandan ben şüphe ederim arkadaş; bir insan plazanın konserve havasından dışarı ancak işlek bir caddeye çıkabiliyor ve gidip manzarada aldığı havayı, alternatif çimlerde içtiği portakal suyunu özlemiyorsa o adamda bir haller vardır ve ne kullanıyorsa bana da vermesi gerekmektedir.

Akabinde rahatsız edici bir spot ışığı altında iki iyi arkadaşınla beraber iki parça minder üzerinde uyuyorsan, o gece ne çalışmış, ne yapmış olursan ol güzel bir gecedir.

Peki ben bu çalıçırpıdamıyokmuş muhabbetine nereden çıktım...

Pek sevgili arkadaşım Özgür'ün utanmadan bana yapıştırdığı Tombii (neden iki i ile olduğunu kendisi hatırlıyorsa söylesin) böyle Aymar hayvanına benzeyen bir yaratıktı ve sağda gördüğünüz şekil bakımından da beni andırıyordu; malesef durum bu :) Hayatımın bu dönemini her boku bilen Tombii olarak geçirdim, o dönem de zaman bitti tam bilmiyorum ama her lakap gibi sonu geldi bir şekilde. Hem afedersiniz ama, KRAL'ın bile sonu geldikten sonra Tombii'nin devam etmesi düşünülemezdi.

Dün, Aysun'la "ne kadar çok yazdığım" üzerine mailleşirken (işyerimden bana kalacak yadigarlardan biri olan bu kadın malesef ki artık başka ellerde çalışıyor) ben yine kendimi uzun açıklamalar içinde buldum; muhabbetin gidişatı aşağıya aynen kopi-peyst:

bellatrix:
Cok yaziyorum galiba hakkaten :) etrafimdaki blog takipcileri oyle diyor.

İnsan bi sure sonra etrafindaki her seye “yazilabilir/yazilamaz” gozuyle bakmaya basliyor. Eksisozluk yazariyken de vardi bu durum; sokakta gordugun birini “x insan modeli” olarak yaftalayiveriyodun (eksisozluk daha yaftalamaya yonelik olmasi bakimindan blogdan fakliydi tabi :))

Neyse ki bu maile cevap verirken dahi boyle etrafimda olan bitene ne gozle baktigimla ilgili yorum yapabilecegim arkadaslarim var. Anlatamadim aslinda; sunu demek istiyorum: “Burcucum cok guzel cikmissin” – “Tesekkur ederim cnm” dan ote; “ne cok yaziyorsun bellatrix” dediginde “insan etrafindakilere yazilabilir gozuyle bakiyor” filan diye uzun uzun, hayattan bir seyler anlatabiliyorum, bilmem anlatabiliyor muyum :) Iyi ki varsin o yuzden, sen ve senin gibi birkac kisi daha…


Aysun:
Anlatabilliyorsun :) burda da blog.da da anlatabiliyorsun. Hatta evde, okulda, sinemada, arabada ve parkta da anlatabiliyorsun! A? Sen Tombi gibisin!
(eskiden tombi diye bi cips vardi, arkasında heryerde yenebildiğiyle ilgili bi şiir yazardı, ordan şeyyettim! )


Sonra ben Aysun'a Tombii'den bahsettim ve böylece tescillemiş olduk: Gitmesek de kalmasak da ve bittabi her yerde yenemesek de, o lakap bizim lakabımızdır!


(16 Mart 2010, İstanbul-Bursa)

Kıvılcım


Eldivenin üzerinden, bir insandan bir insana elektrik çarpar mı?

Hayatında öylesine yer aldığını sandığı birini yanağından öptüğünde içi erir mi insanın?

:}

Alzheimer çalışmalarına methiye

Bellek üzerine yaptığı çalışmalarla 2009 Nobel Tıp ödülünü alan Dr. Jonathan Benson'dan: "Bugün dünyada Viagra'ya ve meme silikonlarına, Alzheimer hastalığı araştırmalarından beş kat fazla yatırım yapılmakta. Bu yüzden, birkaç yıl sonra etraf dik memeli yaşlı kadınlar ve sert penisli yaşlı erkeklerle dolacak ama onlar bunun ne işe yaradığını hatırlamayacaklar."

Haber kolpa; Nobel Tıp Ödülü'nü almadı bu adam. Ama laf, son zamanlarda okuduğum en akıllıca laflardan biri olabilir, kim nerede söylemiş olursa olsun.

Umarım bir Alzheimer çalışması sonunda "işte bu yayının çıkmasında ve doğru çıkmasında benim de payım var" diyecek fırsatım olur.

34, WV, Füme

Aslında çok yorgun ve bir o kadar mutlu olmam gereken bir gece; şimdilik belli bir zevk dalgası içindeyim, beklenmedik bi performans düşüklüğü olmazsa nihayete ereceğim yarın akşam - çünkü bu koli doldur-yapıştır-götür-boşaltlar bitecek.

Al-jamal ve tikiconconları ve de valeleri sağolsun, yeni evimin etrafında değil park edecek, koli indirmek için bekleme yapacak bir yer bile bulamıyorum; sokaktan inip, Şair Nedim'den çıkıp tekrar inerek 4-5 tur atıyorum (a.k.a. korktuğumuz ilk günden başımıza geldi!)

İndim, gene indim o daracık sokaktan, sinyalimi verdim, önümden vızır vızır geçen birkaç arabayı bekledim sağa dönmek için, son gibi görünen arabanın arkasından atladım caddeye.

Önümde uzunca bir zamandır görmediğim bir araba var; içinde de uzunca bir zamandır görmediğim biri. Plakaya tekrar baktım. Uzunca bir zamandır bu plakayı görmeye çalışmamış, acaba rastlaşır mıyız diye beklememiştim. Selektör yapsam mı, dedim; o kadar yırtık olamayacağıma karar verdim. Birine selektör yapmayı yırtıklıktan saydığım için hiçbir zaman yırtık olamayacağıma da tekrar karar verdim.

Üstelik en yalın taşınma halimdeydim; saçım kötüydü falan filan...
Ve en önemlisi arkaya baktığında beni ve uzunca bir süre sıkça karşılaştığı arabamı tanımayacak bir adamın arkasındaydım.

Günün son iki saatinden bir şey anladığımı söyleyemem. Elim ayağım boşaldı evet, ama heyecandan değil. Bana kendime güvenmemem gerektiğini en net hatırlatan adamla, en beklemediğim anda karşılaşmıştım. Camı açtım, müziği açtım, hızı açtım; olabildiğince oldu.

Keşke birini arayabilseydim, bunu anlattığımda anlayacak birini; ve mavi iksiri içip kaybettiğim özgüveni azıcık toplayabilseydim geri.

Ben bu adama baktıktan sonra aynaya baktığımda, güzel bir şey görmüyorum. Haziran'dan Ocak'a, geldiğim noktadan geriye kalan bu.

Kafamın ufak bir köşesinden züğürt, züğürt sesleri geliyor: Cumartesi gecesi saat 12'de, yanında arkadaşı olduğu halde, araba kullanabilecek kadar kafası yerinde olan adamla (üstelik, bence eve dönüyordu) senin işin olmaz gibi geliyor bellatrix.

Yarın güzel bir güne kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

(13-14 Mart 2010 birbirine bağlanırken, Maçka)

Evim evim, dünya güzeli evim!

Her şey çok güzeldi zaten, taşınmıştım, artık yaşadığım yer daha bir benim evimdi, "I don't wanna be anywhere else" diye şarkılar ithaf ettim evime ama söyleyemediğim tek bir şey vardı ki o da evimin dünya güzeli bir ev olduğuydu. Napalım, güzel ama çok küçüktü, salon lazım abiydi, tam bir kişilik ev aslında burasıydı, şuydu buydu...

Artık o da oldu:
Dünyanın en güzel evi olma potansiyeli en yüksek evini bulduk; ve biz taşınıp orası renklendiğinde mükemmel bir yer olacak!

Evi gittik, gördük, tuttuk; ilk Özgür'ü aradım, sonra gördüğüm herkese söyledim, göremediklerimi de arayıp söyledim, "Okan'ın odası var evde" dedim, herkes bildi (Bev, herkese nasıl mal olmuşsa artık:))

Eve taşınıp, fotoğraflarını çekip yayınlamak istiyorum burda! :D

Bana bir masal anlat... baba?

Geçenlerde Ezel izledim diye anlattım ya; orada gözümü, kaşımı oynatmamaya çalışarak izlediğim bir sahne vardı.

(İnsan eğer bir şey yokmuş gibi davranmak istiyorsa olabildiğince sabit durur. Anne-babaların, çocukları yanındayken televizyonda bir öpüşme sahnesi veya bir Aşk-ı Memnu gördüklerinde büründükleri haldir bu. O an bir an önce geçsin, geçerken de kendilerine teğet geçsin isterler; o yüzden sabit dururlar böyle. Aynı şey anne-babaların yanındaki o çocuklar için de geçerli tabi)

Herhangi bir yorum yapmamak istedim izlerken; çünkü iç açıcı bir yorum yapmayacaktım. Eyşan, yani Cansu Dere, kendi babası için "beni yüzlerce kez aldattı, dolandırdı, bırakıp gitti ama yine de ona bir şey olsa koşar giderim çünkü o benim babam!" diyordu bir başka babaya.

Bu bana yalan geldi. Dizi sonuçta, diyebiliriz tabi. Yine de, bunu yazan senaristin veya bunu gerçekten söyleyebilecek bir kızın ne kafalarda olduğunu cidden merak ettim. Ben kendimi aile ortamından düşündüğümden çok soyutlamış olabilirim ama kendimi Cansu Dere'nin yerine koyunca (haşa! temsilen tabi) defolsun gitsin derdim, gibime geliyor.

***

Bir ara, ortaokulda mıydık lisede miydik hatırlamıyorum, kızların babalarına aşık olduğu ve bilinçaltında da olsa illa ki babaları gibi bir adam aradıklarıyla ilgili bir tartışma yaşanmıştı.

Bunu ciddi ciddi iddia eden ve buna inanan insan o kadar çoktu ki, aslında herkesin karşılıklı kafa sallamasıyla bitti konuşma. Ben yine yukarıdaki sebeplerle çok girmek istemedim tartışmaya, ama hala hiç inanmıyorum "her kızın" böyle düşündüğüne/hissettiğine/ne kadar kızsa da aslında babasını inanılmaz çok sevdiğine ve ona pek çok düşkün olduğuna.

***

Bu durumlarla ilgili bir kayıt arıyordum, şunlar çıktı karşıma:
http://mervejustagirl.blogspot.com/2010/03/iyi-ki-dogduun-babaaaaa.html
http://mervejustagirl.blogspot.com/2009/03/babam.html

Bu baba gibi adamı hayatının her döneminde ararsın ki zaten, çocuksa çocuk, adamsa adam... Böyle bir şey var yani.


***

Bir de bir zamanlar ekşisözlük'te baba-kız diyalogları diye bir başlık bulmuştum (uçurulmadan önce kendim de katkıda bulunmuştum hatta, hey gidi). Ceydid adlı suser'in yazdıkları bayağı iyiydi. Tam kafaydı işte.

***

İki yıl önce Yeni Türkü gelmişti Mezunlar Günü konseri için. Gözlerimin dolmasını engelleyemedim; çünkü o şarkıda ama böyle sabit de dursan gözlerin doluyor. Millet sevgilim yanımda yok da ondan öyle duygulanıyorum filan sandı. İyi.

Yan flüt çok sinsi bir cinayet aleti olabilir.

***

"Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?" gerzek sorusuna vereceğim yanıtı hiç düşünmem gerekmedi ama çok hızlı ve dürüst yanıt vermemin ayıp olabileceğini çabuk öğrendim.

***

Aha! Hepsini henüz okuyamadığım güzel bir baba yazısı çıktı karşıma; buyrun:
http://www.hayatiminerkegi.com/2010/01/bir-erkek-olarak-baba.html

Alıntılarım, çok pis:
"Bir kızın babası onun "hayatının erkeği" konusunda bize çok şey söyler. Ama ne söyler, asla tam olarak bilemezsin."

(Benimki ne söylüyor lan acaba? Daddy issue'lu ama Barney Stinson'un kanca takmayacağı, taksa da takamayacağı bir kız babası olarak ne gibi bir sosyal mesaj veriyor etrafımdaki potansiyel hayatımınerkeklerine?)

***

İlla baba'ya dair bir iz aranıyorsa bende, "babalar"la çıkmış olduğum kayıtlara geçsin, ne bileyim.

"Bana havanda su dövebilir misin Abidin?"

Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelikte Değişiklikler Yapılmasına dair Yönetmelik yayınlandı

Danıştay 10. dairesinin bazı maddelerini iptal ettiği 23.12.208 tarihli ve 27089 sayılı Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelikte değişiklikler yapılmasına dair yönetmelik 11 Mart 2010 tarihli ve 27518 sayılı Resmi gazetede yayınlandı.

İlgili yönetmeliğe aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:
http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/03/20100311-15.htm

Cem-i cümlemize sabır ihsan eylensin. Amin.

Vogue Türkiye. Nihayet.

Bu akşamki Vöğyg muhabbetine istinaden ve tamamen tesadüfen; kuzenden duyduğum bir feysbuk statüsünü paylaşmaktan şeref duyarım:

Vogue'da bi bogue yogue

Hüseyin Çağlayan'a selamlar (o kim?)

Dil yarası

Sözel komünikasyonu pompalaması gereken bir reklamda Orhan Gencebay'ı oynattı diye ardına "dil yarası"nı fon müziği olarak yapıştırmak nedir? :)

İlahi Vodafone. "Ey Özgürlük"ten sonra senden umudu kesmiştim ama yine de, saçma olmaktan abesle iştigal olmaya terfi ederek doğru yolda olduğunu kanıtladın.

*Reklam için tıklayınız: http://www.timsah.com/Orhan-Gencebay-Gonul-Bagi-Vodafone/nTPMVBXAD_r

naçizane (on sekiz): Evlenmek

"İnsan evlenemeyeceği biriyle neden çıkar?"

Beni ruhsuz, duygusuz ve hesapçı gibi gösteren bu lafı ilk söyleyişim değil; belki başımda kavak yelleri esmesi gereken bir zamandan bu yana aynı şekilde düşünüyorum. Bunu söylediğim herkes; evleneyim diye bekleyen arkadaşlarımdan bana yazan adamlara kadar herkes ama herkes, saçmalama! dedi bana.

İyi de, çok mu garip bir şey söylüyorum gerçekten? Çıktığımız herkesle evliliğe giden bir ilişkimiz olmuyor tabi ki ve ben de bundan bahsetmiyorum. Çıkmak tanımına bakmak lazım önce, herkesin ilişki anlayışı farklı. Yargılamayacağım kesinlikle. Fuckbuddy aramıyorsa insan kendine, 'öylesine takılalım'cı biri değilse o zaman karşısındaki insan ile kendini beraber görebiliyor olması gerekmez mi?

Öngörebileceği bir süre için bile yanyana göremiyorsa insan kendini biriyle, o insanla en baştan neden yanyana dursun?

Belki ben evliliği (safça, belki) ilişkinin kronolojisinde normal saydığım içindir. Şimdi keyfime bakayım da, ileride güvenebileceğim ve tiksinmediğim bir adam bulur evlenirim, demediğim içindir. Etrafı mutsuz evliliklerle çevrili biri olarak, biriyle beraber mutlu olunabileceğine inanmak istediğim içindir.
Sinem'in halası mutlu bir evlilik yaptı bildiğim kadarıyla. Ve bu mutluluğun içinde bir nasihat vermiş Sinem'e: "Boşanamayacağın adamla evlenme." Aynen katılıyorum. Boşanmak gerektiği konusunda dahi anlaşamayacağın adamla evlenmemek demek, evliliğin boşanma ile biteceğine emin olmak demek midir?

Beni yüzünde inanamaz bir ifade ile karşılayan tüm arkadaşlarım, önce buna yanıt versinlerdir :)

Gerçekten Başkası Yalan

Dün ilk kez tüm bir bölüm Ezel izledim. Ben açıp izlemedim, ortamda izlenirken karşısına oturdum; ama ben mi öyle denk geldim bilmiyorum, aksiyon filmi izlemiş gibi kalktım. Hakkını vermem lazım: Gerçekten de Türk dizilerini iki katına uzatan manasız bakışmalar yok dizide. Manasız olacak bakışmaların ardına bir monolog veya diyalog eklenmiş mutlaka. O bakımdan sahne geçişleri de hoşuma gitti bayağı.

Bunu niye anlatıyorum; çünkü dünkü bölümde Ezel/Ömer'in babasının, oğlunun hayalini görüşü, onunla konuşması, hırkasını çıkarıp üstüne giydirmesi, ağlaması çok gerçek geldi bana.

Dizi gerçekliğinde ölüm ancak bu kadar anlatılabilir. Birini, ölümünü kaldıramayacak kadar sevmek, birinin geri dönmeyecek olması... Ancak çocuğunu mu böyle sever insan? Allah evlat acısı vermesin, dedim kendi kendime. Çocuğum olmadığını sonra hatırladım.

"Seni o kadar çok seviyorum ki, kiminle mutlu olacaksan onunla ol"a ben inanmam. Bir insanın bencillikten bu kadar arınmış olması olasılıksız gelir bana. Ama şuna inanırım: "Bir daha görüşmemek üzere küs de olsam, sen yaşa." Ölüm, başka bir şey. Gerçek. Kızacak biri kalmıyor geride, o adam artık yaşamıyor, dünyada yok yani öyle biri, inanılmaz değil mi?

Çok sevmiş olduğum kimse benden önce ölmesin istiyorum.

Dizi gerçekliğinden, hayat gerçekliğine döndüm sonra, dün öğle saatlerine... Hasta dosyası, buzdolabı, ilaç, havalimanı, taksi diye düşünerek çıktım Çukurova Hastanesi'nden; elimde telefon, yine hayati bir meselem vardı kesin. Kapının önünde hüngür hüngür ağlayan bir kadın ve yanında sigara içerek volta atan bir adam vardı. Kilitlendim, bir an konuşamadım. Yaptığım işin acaba, uzun vadede de olsa, birilerinin ağlamasını engelleyip engellemeyeceğini düşündüm. Bilemedim.

Erotika

Dinlediğim en heyecan verici şarkılardan olan Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk'a kendimi kaptıramamamın bir nedeni var: Klibi.
:)
Ben bu klibi ve bu papyonu unutmuşken çok daha mutluydum sanırım. Disko Kralı'nın 90lı yıllar kurcalaması -ki medya arkası inanılmaz komiktir; 80-90 döneminde çocuk olanlar için elbette-, efendime söyleyeyim, Youtube (başlı başına zaten), kaset içi prospektüsleri ve bilimum "ay şu da vardı diiiymiii" geyikleri sebebiyle unutmamızın daha iyi olacağı şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyoruz.

Şu ergen sivilceli, papyonlu Levent Yüksel'den ne o sesin çıktığına inanası geliyor insanın, ne de onun bir kadını öyle-sınırsız-öyle-derin-öyle-çok sevebileceğine!

Aslında radyo güzel bir şeymiş, diyor bazen insan :)

(09 Mart 2010, Trabzon)

Ayy, çok hakkını yedim Levent'çiğimin, canım sıkıldı. O olmasaydı Okay'ın gitarıyla Sezo bir Tuana, bir Dedikodu söyleyemezdi ki! Hadi o zaman, kulağınızın pası silinsin:

http://www.youtube.com/watch?v=Y_JCAHwSf2w

Kutlu olan Dünya Kadınlar Günü hk.

Kadınlar Günü'nü kutladık ettik (kutladık derken, feysbuk statümüzü ona göre değiştirdik ve hakkında bir şeyler karaladık demek istiyorum) ve geçti. Eee?

Benim dünden aklımda kalan bir şey var: Google neden kadınlar günü için bir logo yapmadı? Rodrigo'nun doğumgününden ya da Newton'un kafasına elma düşmesinin yıldönümünden daha önemsiz olduğu için mi?

Peki, gerçekten daha önemsiz mi? Biz neyi kutluyoruz? Vikipedi sizin için araştırdı:

"8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler'in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır."

Dimi?

Yani, çok zor değil. Ben yaptım aşağıdakini mesela. Paint kulandım; sanırım her Windows'ta var (eminim Mac'te de benzer, daha iyi ve başka hiçbir bilgisayarda açılmayan bir versiyonu vardır):

O'larda kullandığım görsel için bkz: http://sloone.files.wordpress.com/2009/03/international_womens_day1.jpg?w=450&h=450

Alternatif logosuyla 9 Mart Alternatif Kadınlar Günü kutlu olsun!

Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

Duyduğum en karakterli kaptan sesi, duyduğum en baştansavma olmayan anonsta, bana hayhuy içinde unuttuğum bir şeyi hatırlattı:

Değerli yolcularımız,

Türk Hava Yolları’nın TK0458 sayılı İstanbul-Adana seferine hoşgeldiniz. Bildiğiniz gibi, yaklaşık yarım saat önce İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkmış bulunmaktayız.

İstanbul’daki yoğun yer trafiği sebebiyle yarım saat gecikmeli kalkmamıza rağmen, Adana’ya planlanan saatten sadece 15 dakika geç inmeyi planlıyoruz. Adana’da hava parçalı bulutlu, sıcaklık 17°C.

Ben ve ekibim bu yolculuktan memnun kalacağınızı umarız. Sizlere iyi yolculuklar dilerken, tüm bayanların Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarız.


Güzel bir jest diye ben buna derim işte!

(08 Mart 2010, Gökyüzü)

Çoklu yazı

Ağladık nitekim. Yapmak istediklerimizin en basitini yaptık. Bayağıdır boş yere ağlanmıyormuş buralarda, onu fark ettik. Dikiz aynasında yüzümüzü yakalayınca neden hep ciddi ve asık ve sinirli gibi bir surat gördüğümüzü de. Birazcık astigmattan ötürü, ama daha çok, dışarda ağlamamak içinmiş.

Gözünü sevdiğimin evi... Anahtarı kapıdan içeri sokarken ağlamaya başlayabilmek de güzel bir his aslında. "Ne oldu?" diye panikle gelecek biri yok. "Yok bir şey" deyince "var, var" diye ısrar edecek biri yok. Dünyanın en iyi niyetiyle ble karşılaşmak istemiyor bazen insan. Aslında belki de olay bu. İyi niyetle karşılaşmak istemiyor. Biri ona kötü davransın ya da hiç davranmasın, sırf gelsin sarılsın ve üstündekileri çıkar demeden, dişini fırçaladın mı diye sormadan uyutsun istiyor.

Öyle biri olmadığı için elime telefonu aldım. Bıraktım. ENSO'yu bıraktığımda böyle krizlerim olurdu, Sinem'i arardım. Aramadım; çünkü Sinem o an bana en çok iyi niyet gösterecek insandı. Tekrar elime aldım telefonu, Beyza'yı da aramadım; çünkü bizimkilerleydi, eğlenmeye gideceklerdi, aklı bende kalsın istemedim. Sonra Cem'i aradım, İngiltere'de olduğunu bilmeme rağmen. Çünkü burda olsa bana hiçbir şey sormadan ve söylemeden bir mendil uzatırdı eminim. Aşağıdaki gibi olduğum bir gün, çok net hatırlıyorum, yapmıştı bunu (lise arkadaşlıklarının bir başka olduğuna inanayazdığım bir anıdır).

Cem'in telefonu telesekretere bağlandığında ben de telefonu bıraktım elimden. Öyle, karanlıkta oturdum. Bir posta daha.

Ben o biz, bu yazıdakilerin hepsi benim ve bugün benim için güzel bir gün değildi.

(05 Mart 2010, Fulya)

Dalga geçmek ya da geçmemek, işte bütün mesele bu.

İnternette aranırken karşıma bir site çıktı. Neden çıktı, nasıl bir anahtar kelime kullandım, hiç bilemiyorum.

Bu sitede de adam duygu muygu anlatıyor, şiir yazıyor ya da bir yerlerden alıyor koyuyor, resim buluyor ilgili veya ilgisiz, falan filan.

Site şu: http://nursemahumeyra.blogcu.com/imkansiz-ask/6179317
Kanat çırpan kuşlara veya pati sallayan kaplanlara aldırmayın, +18 veya günümüzü düşünürsek +13 bu sayfa :) Ben uyarayım da...
Adamın estetik anlayışı, 30 font kırmızı bold Arial ile yazınca aşkını daha bir etkili ilan ettiğini düşünecek şekilde gelişmiş olabilir, dimi? Yazdığı şiirlerin çok şahane olduğunu da düşünüyor olabilir. Kaderin cilvesine bakın ki başkaları da böyle düşünüyor olabilir. Sevgilisi / sevdiği kız hariç birileri daha takip ediyor olabilir bu siteyi... Uzar gider bu.

Ne yaptığımı anladınız mı, ya da ne yapmaya çalıştığımı? Dalga geçmemeye çalışıyorum. Saplamamaya çalışıyorum; çünkü benim ilk tepkim ahahahaha diye gülmek oldu. Olmasaydı, diyorum, ona uğraşıyorum.

Gene de güldüm işte, ama en azından uğraşıyorum.

Çünkü bu adam, tek bir kişi ve konu üzerine odaklı da olsa, bana çok saçma, banal ve uygunsuz da gelse, benim ve benim takip ettiklerimin yaptığından farklı bir şey yapmaya çalışmıyor aslında. Benim de onu okumamaktan başka, "de'leri bitişik yazmışsın" veya "böyle her satıra bir sözcük yazarsan okunması zor olur" demekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Bu adama "yazma!" demek, bu siteye görüntü kirliliği demek, aynı zamanda sabahları yayınlanan kadın programları kaldırılsın demek gibi geliyor. My Favorite Game'in klibi gençlere gerçekten kötü örnek oluyor, yayınlanmasın diye destek vermek gibi. Rammstein'ı sansürlemek gibi. Sigaranın yerine çiçek koymak gibi (bu konuyla ilgili iyi bir yazı için bkz) ve daha bir sürü sansürsel şey.

Sansüre giderek daha çok karşı oluyorum sanırım.

(08 Mart 2010, Adana)

olmaması

Başlıkta Cihan Ceylan'dan esinlenilmiştir. *

Parteyy!!!

Benim gidemediğim partilere insanlar gitmiş, benim içemediğim içkileri insanlar içmiş, benim dağıtamadığım kafaları insanlar dağıtmış, benim aylardır bekleyip de göremediğim Alice in Wonderland'leri insanlar görmüş... Ben de hala ofisteyim. If only pazartesi Adana'ya, salı da Trabzon'a gidiyor olmasaydım...

Lanet olsun lan.

Şu iş hayatından anladığım bir şey var; sektörün daracık penceresinden bakarak konuşuyorum: Eğlenecek zaman bulmak istiyorsan ya study manager olacaksın (Türkçesi yok, Türkiye'de yok çünkü) ya da Medikal Müdür. Keşke iki yıl daha okuyup doktor olsaymışım.

Şu an kafam ağrıyor; Ankara'dan geldiğim gibi kendimi ofiste buldum, yediğimin ofisinde bir tek ben varım niye varım lan ben? Napıyorum ben? Şu pencereden dışarı bakıp bir daha 15 yaşında olmayacağımı hatırladığım zamanlardan şimdi de yaşayıp kendime gelip, yeter lan diye bırakmak istiyorum işi gücü. Yav, milletin ilacı etkisiz çıkıyor, ben daha dertliyim. Nasıl iş bu anlamadım ki.

Ben de gitmek istiyorum yaa, ben de müzik dinlemek istiyorum, biraz içmek istiyorum. Yorgunluktan değil, sarhoşluktan sızmak istiyorum. Olamaz mı? Yakışmadı mı?

Ağlamak istiyorum, en basitinden.

03.03.2010 Trafik Çılgınlığı Günü

3 Mart galiba Trafik Çılgınlığı günü olarak kutlanacak -tüm memlekette olmasa da- İstanbul'da.

~Yokuştan çift şeritli yola çıkmaya çalışan araca yol vermemek uğruna karşı şeritten giden sürücü
~Başka bir çift şeritli, iddialı yokuşta aşağı doğru geri geri giderek, hem de yolu çapraz keserek diğer şeride ters park etmeye çalışan minibüs
~Sağlı sollu parklar yüzünden 1,5 şerit ancak kalmış yolda, karşıdan gelen aracı görüp zerre hız kesmeyen cahil cesuru
~Geri geri park ederken gelip inatla dibime giren taksi (maksadını hala anlamadım)
~Tek farı kalmış canavarlar
~Sinyal denen şeyi unutmuş minibüsler
~Arabaları kendilerinden çevik sandıkları için yola atlayıveren yayalar
~Sinyal verdiği anda direksiyonu kırma hakları olduğunu düşünen taksiciler
~Kadın şöförler (Allahım!)

Biraz agresif bir sürücü olabilirim (bana agresif demek Ankaralı şöförlere hakaret olsa da) ama kural ihlal etmiyorum göz göre göre. "Benim işim olsun da herkes beklesin"ci olmak tarzım değil.

Eskiden çok korkardım araba kullanmaktan. Özellikle de arabam olması olasılığı farazi olmaktan çıktığında, sağında oturduğum sürücüleri ve yaptıklarını daha dikkatli izler oldum ve tırstım resmen. Deli işiydi yahu İstanbul gibi yerde araba kullanmak!

Ders alırken de hocam bana, hiçbir şey bilmeden kendisine gelip, derslerin sonunda artık yokuşta geri geri park edebilen bir öğrencisinden bahsetmişti. Yokuşta geri geri park etmek, düz vites ve her yokuşta bağıran arabamla benim için hayal gibiydi. Dün yaptım.

Şimdi düşünüyorum da, araba kullanamamak benim için büyük yıkım olurdu. Gün gelir de bana otomatik vites araba verirler diye gerçekten ama gerçekten korkuyorum.

(04 Mart 2010, Ankara)

Tsum da...

Ben de bir şeyler paylaşayım; herkesin gözü o video senin bu video benim, fıldır fıldır maşallah :) Hem benim paylaşacağım video tanıdık bir elden çıkma.

Ayrıca bir yorum yapmayayım, yeterince net bir şey yazmıştım ilk izlediğimde.

"geleceğin en iyi reklamcılarından biri benim en yakın arkadaşlarımdan biri, halefim, en sevdiğim dinolardan biri olacak, mutluluğa bak sen!

eline, aklına sağlık tsum..."

video

Dana sürüleri

Yılbaşı günü, annemlere giderken Özgür'ü aradım. Telefonu bir kız açtı. Radyo Derya'ymış. Nabernasilsin-iyiliknolsun-nerdesin? "Hiiç, bizim danalarla oturuyorum" dedi Derya. Demek ki Yeni Şahin5'te oturuluyor birkaç kişi. Kapattık.

Tam bir hafta sonra Beyza'nın doğumgününde, Yalçın aradı. Hediye alacaklarmış. Ee, dedim bana ne, ben tek başıma alırım ona hediye. Ama öbür güruh erkek, yardım lazım yani. Tamam, dedim. Başka bir arkadaşım aradı, işim var dedim, ne işin var, "Bizim danalar yardım istiyor, Beyza'ya hediye alıcaz."

Telefonu kapatınca birden ayarak güldüm. Önce güldürür, sonra düşündürürüm ben kendimi.

Bu "dana" lafı kesinlikle hakaret içermeyen çok sevgi dolu bir sözcük ve bizim annesel içgüdülerimizden kaynağını alıyor belli ki. Özellikle de bulunduğu ortamda kız mevcudu 0 ila azınlık arasındaysa, çoğu kızın kendisine bir ablalık/annelik yüklediğini düşünürüm. Etrafı genelde toplayan, çocuklara kola götüren ve bunun için sessiz bir takdir bekleyenler, kızlardır.

Derya'yla danalarımız farklıydı. Yaygın kanının aksine, kız danalarını seçmez genelde, danalar kızı seçer. Biz de daha bi yamacında durduğumuz danalar tarafından seçilmişiz bir yerde (ama nerde bilmiyolar hadi öptüm bay). Onların yanında biz, bizizdir. Teke tekte değil belki ama toplaşmalarda mutlaka, kız kendi danalarının yanında tam olarak kendisi olabilir. Yabancı sürülerin yanında ya yerini bilip durur; ya da iki kız arasında çatışma olur.

Dedim ya, öyle ya da böyle başka sürülerin başındaydık Derya'yla ve ve bilinçsizce aynı şekilde bahsediyorduk onlardan. Daha eski gruplar arasında yavaş yavaş oluşan bağlar, daha konservatif bir yapı oluşturuyor gibi. Sonradan çok esnek olup araya sızabilmedikçe, o yapıya tutunulsa da göze batılıyor azıcık. Biraz da, bir koltuğa iki karpuz sığmıyor.

Ha, bir şey daha: Kızın danalarıyla ilişkisi, diğer her ilişki gibi çift-tek yönü izler. Başlamak için iki tarafın da isteği gerekirken, bırakmak için tek taraf yeterlidir.

(07 Ocak 2010 ~ 04 Mart 2010, Fulya)


* Yazdığım yazılara Yiğit Özgür bulaştırmaktan vazgeçmem lazım.
** Görünen okurlarımın çoğu ilginç bir şekilde öbür sürüden; yazmayı değil belki ama okuyup hakkında konuşmayı daha çok sevdiklerinden olsa gerek. Kendilerine selam ederim!

yaşanmışlık

Bugün bir dizi izlerken (ne olduğunu da söyleyeyim ki büyüsü bozulsun: Lost), bir baba, oğlunun kendi evinde yaşadığı odadan çıkıp, annesinin evindeki odasına giriyordu.

Bir oda ne kadar düzgün, düzenli, temiz ve simetrik ve de soğuk ise öbürü de o kadar karışıktı: Yatak düzeltilmemiş, içinde pijamalar dağınık duruyor, etraf rengarenk, aynanın köşesine fotoğraflar tutuşturulmuş, notalar asılmış duvarlara...

Mavi Saçlı Kız geldi aklıma, Burçak Çerezcioğlu. "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" zamanlarımda, ondan hemen sonra okuduğum bir kitaptı. Gerçekten bir günlük olduğundan öyle uzun uzadıya düşünülerek yazılmış diyaloglar yoktu içinde. Hezeyanlar yoktu. Saçını bir gün maviye boyatmak isteyen lösemi hastası bir kız ve onun yaşadıkları, aşkları, aşk zannettikleri, dostlukları, sadece o dostlarının bir anlam verebileceği bazı laflar, fotoğraflar...

Bir de şiirler. Kendisinden sonra, kendisine ithafen yazılan, mesela:

Karışık bir odada
yaşanmışlık vardır.
Ben düzeni severdim.
Al işte.

(Mehmet Çerezcioğlu, baba)

Okurken ağladım diye abartamam, ağladığımı hatırlamıyorum. Fena oldum ama.

Herkes gitsin odasını dağıtsın diyemem. Sizin yaşanmışlığınız düzenli odada olur, onu da bilemem. Yine de ben, karakteristik bir dağıtmacılığı olduğuna inanırım herkesin ve her oda, aslında sahibinin dağınıklığını taşır. Gözle görülse de, görülmese de.

Bilgisayar işi bozuyor, değil mi? Ama o olmasa bu blogları nasıl okuyacaktık...

Fon Müziği

Yazı yazamayan, ya da yazamayan demeyeyim hadi, yazmayı tercih etmeyen, kafasında bile olsa düşüncelerini yazıya çevirmeyen adamdan daha çok çıkıyor "profesyonel müzik dinleyicisi". Onun için müzik, bir amaç. Eşliğinde rahatça kızabildiği hard rock. Bağırabildiği heavy metal. Dans edebildiği pop, disco. Kendinden geçebildiği elektronik. Ders çalışabildiği klasik. Uykuya dalabildiği jazz. Ama müziğin kendisi.

Yazı yazan adam içinse müzik bir amaç değil; araç gibi. Önünde rahatça düşünebildiği fon müziği, ne olursa. Onun çağrıştırdığından sözcük çıkaracak; veya o müzik zaten içindeki sözcüğü çıkarmasına yardım edecek ya.

Böyle düşündüm uykuya dalarken. Kafamda Loreena McKennitt çalıyordu.

(23 Şubat 2010, Fulya)

fazla yazmak

Bi anda çok fazla yazı yazınca aa güncelleme olmuş diye biri okunup, ondan bi önceki okunmuyor mu yaa?!

Yazı ağlar ama arkanızdan... Okumadığınız sözcük kadar çocuğunuz olur.
Ben söyliym de.

Memleket nire?

Memleketin olduğunu sadece nüfus kağıdının arkasındaki kütük kaydından bildiğin bir yerde, soyadının sana normalde kapalı olacak kapıları açması değişik bir kafaymış.

Ben İstanbul'da doğdum, babam da öyle; ama gelin görün ki 70 yıllık "eski İstanbullu"ların İstanbullu kabul etmediği bir aileyiz. Gerçi ben de olsam uzaktan bakınca bizim aileye, bir düşünürdüm: Dede Trabzonlu, babaanne Rizeli, anne tarafı Bartınlı - Karadeniz ufak ama sarmış dört bir yanımı!

İş için gittim Trabzon'a hayatımda ilk kez. İkinci gidişimde bir şey çözmeye çalışıyorum, her zamanki kağıt işlerinden ya da "hocam şuraya bi harf eksik yazmışsınız"dan biraz farklı bir iş. Birilerini ikna etmem gerek; ya da en azından kendimi dinletmem gerek. Araştırıcım aradı, "arkadaş geliyor" diye haber verdi karşısındaki müdüre, adımı da söyledi.

Gittim, kapıyı çaldım. "Merhaba, şey için gelmiştim..." demeden "Gel bakalım K..." dedi adam. Önce afalladım; neden hanım değil, neden adım değil de K? Soyadımla anılmaya alışkın değilim. "Sen Trabzonlu musun?" dedi adam, evet dedim. Belki de bir şey umarak dedim, ne bileyim, babamın kütüğü değiştirmemesinin kardeşimin askerde batıya çıkması umudundan daha somut bir işe yaramasını istedim. Öyle de oldu. Sempati kazandım.

Dünya insanı olmak iyi de, bir yere ait olmak da güzel be...

(23 Şubat 2010, Trabzon)

Bir yere ait olmak dedimse... Ben İstanbul'a aidimdir. Çekip gidemediysem İstanbul'da yaşamak için gitmemişimdir. Memleket Trabzon da olsa, ev, kalbin attığı yerdir.

Kızların anneye benzeme sorunsalı

Ne kadar uğraşsak da sonunda annemize benziyoruz işte; ya da henüz bunu söylemek için çok erken (bkz. anne olunca anlarsın) ama annesel, kadınsal triplerimiz birbirine benziyor.

Belki de aslında tüm kadınlara benzerken, kadınlaşırken; giderek annemize benzediğimizi sanıyoruz. Halbuki o da dünyanın yarısına benziyor zaten!

Ne yapayım yakıştıramıyorum kendime gerzek gerzek trip atmayı ve bu amaçla yola düşmüş değilim, ama en sıkı anne hıhh'lamalarından biri geliyor benden:

"Ben söyledikten sonra artık bir kıymeti yok."

Gerçekten de bazı şeyleri çok tırmaladıktan sonra bir kıymeti olmuyor. Ulaşılamayan ciğer mundar olmasa da, bu bünye hazmedemiyor onu.

Napalım canım, o kadar kusur kadı erkek fatmasında da olur.

doğmamış çocuğa don

Hep geçmişe bakıyorum mep meçmişe makıyorum derken, daha yazmadığım yazıya link vermişim, bugün çok güldüm kendime :)

Elim aklıma yetişememiş yine; benim elim bile kendime yetişemediyse Blogger'ın hiç şansı yok zaten.

Neden bahsettiğimi anlamayan gevşek takipçilerim şuraya bakabilirler:
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2010/03/gecmise-mazi.html
Ordan, yazdığım bir sonraki yazıya link vermişim falan da filan diye anlatırmışım uzun uzun...

dördebölünmeyenyıldaşubat28çekermiş

Blog yazılarımın sayısı gözüme takıldı:
Şubat 2010 benim için 29 çekmiş!

naçizane (on yedi): Adamlar

Çok fazla adam dediğimi fark ettim. Benim dünya nüfus sayımıma göre yeryüzümüzün yüzde 75'i adam olmalıydı.

Adamların bu lafı hak etmeleri veya etmemeleri değil sıkıntım. Bir şeyi açıklığa kavuşturayım:

Ben kadına da adam derim. Sanki hep erkeklerle tanışıyormuşum gibi ya da negatif ayrımcıymışım gibi olmasın.

Gelin görün ki, hayatıma giren kadınlardan çok azı, erkeklerle aynı mertebeye ulaşmıştır. Ortadaki lafı hep adam'a yuvarlamam bundandır.

Yazarın notu: Negatif ayrımcılık diye bir şey var mı, bilmiyorum. Pozitif ayrımcılıktan daha saçma ve eşitsiz değil ama...

geçmişe mazi...

Asmalımescit diye bir blog izlemeye başladım. İçinden geçeni kafasından geçirip yazan adamları izlemeyi seviyorum ("izlemek diyor, adam diyor, yav bu bellatrix ne diyor?" adamlar dedimse, şöyle bişey)

Alt arda okurken gözüme takıldı şu:
"arkama bakmaktan henüz önümü göremedim ama yürümeye devam ediyorum."

Kartalkaya'da oturup pide yerken, yaka kartlarımın hiçbirini atmadığımdan bahsetmiştim. Sadece yaka kartları mı, "tam bir çöpçüyüm" dedim; broşürler, ozalitler, eski ENSO dolap çıkartmalarımız, dergiler, kartvizitler, kartpostallar...

Onbirler "geçmişe fazla bakan insanların depresyona meyilli olduklarıyla ilgili bir şey" okuduğundan bahsetti.

Ben geçmişe bakmıyorum ki, orada yaşıyorum zaten,
dedim ona.

Yukarıdaki cümle bana CUK oturdu. Yolumu seçemediğimden, kendimi bilemediğimden ötürü önümü sisli görüyorum ben de. Emin olmak ister gibi arkama bakıp duruyorum. Oradan bir şeyler çıkarıyorum; genelde geri koyamıyorum, çektiğim benimle kalıyor. Kendimle ilgili bir şeyler bulmaya çalışıyorum geçtiğim yollara dönüp dönüp. Kendimden bir şey düşürmüş veya bir şey unutmuş gibiyim.

Seçimlerimi yaptığımda önüme nasıl bir yol çıkacak bilmiyorum; ama en azından çok net olacak.

(01 Mart 2010, Fulya)

Bu yazıya konu olan cümle şuradan aparıldı:
http://asmali-mescit.blogspot.com/2009/06/dus-bahceleri.html
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!