... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

dans etmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans etmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

VR

Çal: https://open.spotify.com/track/5dGWwnkTaiQGqZBtcBnmCc


Dışarı, hava hala aydınlık ve benim kafam güzelken çıkmanın iyi yanları da var. Una Noche en Napoles dinleyerek çıktım kapıdan. Tamamen planlı bir şey değildi ama tamamen tesadüf de değildi; ilk birkaç şarkıyı bilerek atlamıştım.

Bazen böyle Santana'dır, Caro Emerald'dır, Guadalupe Pineda'dır, o havalarda oluyorum. Bir yerlere yolculuk ediyorum; gözümü kapadığımda oradayım işte, bir tabloya bakar gibi değil, sanal gerçeklik gibi içindeyim. Yukarıdan aşağıya, soldan sağa, çengel bulmaca. Etrafıma bakıyorum, bavullar, mutfak, kitaplık, masa, balkon, deniz, koltuk, minder, deniz, koltuk, deniz, şömine, bavullar. Avize var mıydı, yok muydu hatırlamıyorum ama olmamasını seçiyorum ve olmuyor; orada avize yoktu ki zaten?

Pastel rengi, uzunca bir çan eteğin üstüne ince bir bluz giymişim, saçlarımı toplamakla toplamamak arasında kararsız kalıp sonunda açık bırakmaya karar vermişim, salonundan, balkonundan, her yerinden deniz görünen, kapısı hep açık bir dairenin mutfağında, yalınayak, müzikle birlikte hareket ederek kahvaltı hazırlıyorum. Herkes bir yerlerde, uyukluyor filan. Ekmek kızartıyorum pam pam pam. Domates doğruyorum fım fım fım.

Saat kaç umurumda değil. Hangi gün, umurumda değil. İstanbul'da ne olmuş, umurumda değil. Saçımı biraz kestirsem mi? Uçları çok uzadı. Ufacık bir hayat lazımmış bana, bir ara fazla abartmışım. Biraz daha yemek pişirmem lazım, hep bulaşık hep bulaşık olmaz. Şarkı değişmesin, geri alayım. Peynir de çıkarmak lazım. Salatalık kalmış mıydı ya? Dans etmeyi özledim. Keşke dans etsek. Burada, mutfak ortasında. Hep çok minik şeyler lazım oldu bana.

"Ben de çay demleyeyim."

Çok minik şeyler.



sade, tan-go, rahat!

Pek sevdiğim Sade'nin pek sevdiğim Soldier of Love şarkısı bana Paulo Coelho'nun Işığın Savaşçısının Elkitabı'nı hatırlatır. Eyyamından ötürü pek sevmemişimdir o kitabı gerçi, Coelho'nun her kitabında hafifçe hissettirdiği "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" tarzı bakış açısı bu kitabın temasını oluşturur. Işığın savaşçısıymış... Yüksek Sadakat şarkısı gibi bir şey (allah bilir onlar da Coelho'dan esinlenmişlerdir).

Soldier of Love'ı uzun zamandır ilk kez dinledim ve izledim bu sabah, Ne kadar güzelmiş klibi, unutmuşum.



I've lost the use of my heart
But I'm still alive
Still looking for the life
The endless pool on the other side
It's a wild wild west
I'm doing my best

I'm at the borderline of my faith,
I'm at the hinterland of my devotion
In the frontline of this battle of mine
But I'm still alive

I'm a soldier of love.
Every day and night
I'm soldier of love
All the days of my life

I've been torn up inside
I've been left behind
So I ride
I have the will to survive

In the wild wild west,
Trying my hardest
Doing my best
To stay alive

I am love's soldier!

I wait for the sound

I know that love will come (that love will come)
Turn it all around

I'm a soldier of love (soldier of love)
Every day and night
I'm a soldier of love
All the days of my life

I am lost
but I don't doubt
So I ride
I have the will to survive


Dinlerken sözlerin ne kadarına katıldığımı hesapladım filan. "I'm at the borderline of my faith" mesela. Gerçi ben bu sınırın öte tarafına geçtim gibi hissediyorum. Sade'ninse hala umudu varmış.

//\

Tango meselesi var bir de. Hani şimdi erkekler mızmızlanıyor ya "kadınlar şöyle anlaşılmaz, böyle bilinmez" filan diye. Halbuki olay tangodaki kadar basit. Kadın seni itiyor, sen onu çekiyorsun. Senin hamlen bu. Sen itersen, o peşinden gelecek. Yoksa dans biter.

Kimse kimseye git demiyor aslında. Gözünün içine bakıp açıkça söylemedikçe her şey, esas oğlanla esas kızın "güya birdenbire" öpüşmeye başlayacakları (ama sizin bunu daha önce izlediklerinizden zaten bildiğiniz ve beklediğiniz) tırt bir senaryo. Yazılmış, oynuyoruz. Ya da oynuyorlar, neyse işte. Sade oynuyor olabilir.

//\

Bir de rahat duruş var ki, o sıkıca rahat duruş... Asker rahatı hani, yalandan.

Rahatmış...

"Rahat duruşum askerdeki rahat gibi benim. Ünlem işaretli, dimdik, ayaklar omuz genişliğinde açık, kollar dirsekten kırılıp arkada kavuşturulmuş, bir el diğer bileği tutuyor. Rahatlığım bu, nasıl rahat olacağım kurallarla belli."


İşte o rahat duruşlardan gerçek rahatlığa erişebilmek için görüşmeye devam etmediğim, artık kim ne düşünürse düşünsün ve kimin hatrı için olursa olsun karşı karşıya oturup, içip, memleket meselelerinden veya edebiyattan bahsetmeyeceğim adamlar var ki ben ertesi sabahlar çirkin uyanmayayım dünyaya ve onlar da sevdikleri edebiyatla yaşayıp gitsinler. Benim kaybım değil, diye düşünüyorum.

Beni kaybım değil diye düşündükçe de, çarptıkça acımasın diye kendimi pamuklara sarmaya çalıştıkça kibirli biri olup çıkacağım diye korkuyorum.

Neyse, belki bahaneyle dengeleniriz. Fazla alçakgönüllü olduğumu duymaktan çok sıkılmıştım zaten.

Can Bonomo konserleri hk.

Sayın Can Bonomo,

Şarkılarınızı dinlerken, Meczup'un, Bana Bir Saz Verin'in kliplerinde pek isabetle yaptığınız gibi, vücuduma eklemlerle bağlı tüm oynar uzuvlarımı (örn. kol) sanki benden ayrı varlıklarmışçasına serbestçe oynatarak dans edesim geliyor. Aslında, "oynatarak" da doğru bir sözcük olmadı; zira ben hoplayıp zıplarken onlar kendileri oynayacaklarından, herhangi bir oldurganlık mevzubahis değil.

Yeterince aktaramamış olma ve "caps ver panpa" deme ihtimalinizi göz önüne alarak, Bana Bir Saz Verin klibinizden alınma oldukça kalitesiz bir görüntüyü aşağıda temsili olarak iletiyorum (bkz. Figür 1)

Figür 1: Figürsüzlük


Lakin, albüm lansman konseriniz dahil olmak üzere şimdiye kadar vermiş olduğunuz kapalı mekan konserlerindeki yoğunluk beni, dilediğim gibi dans edebilmekten alıkoydu. Örovizyon'a katılma kararınızla artan ününüzü ve albümlerinizin tekrar "önünü alamıyoruz, çok satıyor" raflarına yerleştirilmesini de göz önüne alırsak, bir sardalye kutusunda ya da bir 59R belediye otobüsünde nasıl yerleşik duruyorsak, bundan sonraki konserlerinizde de öyle duracağımıza kesin gözüyle bakıyorum: Omuz omuza, bitişik nizamda ve ancak kitle halinde hareket edebilerek.

İşbu mektupta bahsi geçen endişelerime dair alabileceğiniz aksiyonu tek cümle ile özetlemek gerekirse: Stadyumda filan konser veriniz efendim.

Talebimi ciddiye alacağınıza olan inancım sonsuz.

En derin saygılarımla,
b.

the ball is over

Bizim demirlerimiz de demirdi, biz de aynı saate bakıp "geç kaldım!" diyorduk belki.

Biz görünürde daha yakındık birbirimize (o yüzden birbirimizi daha çok yakabiliyorduk da - ve işte o yüzden "görünürde" diyorum ya).


Biliyor musunuz, ben insanların artık dans etmeye gitmemesine çok ama çok üzülüyorum.


boşluksuz.

"...dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem. Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur."


(0:40 - 0:45)

"Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen..."

22 Haziran 2011 gecesi, dostlarla Baltalimanı'nda, haşmetli bir üniversitenin tesislerindeydik. Süslü, takım-kravat bir grup olarak en son ne zaman beraber oturmuştuk? Birkaç yıl önce bir yaz yemeğinde mesela? Sanırım. Sanırım Baltalimanı'nda bulunma sebebimiz olan, o akşam nişanlanan arkadaşımızla en son aynı masada oturduğumuz yıllardaydı...

Gidip gitmemek konusunda tereddüt ettiğim bir törendi aslında. Profesyonel nişanları anlamsız ve gereksiz bulurum, düğün gibidir. Gelinlikle aynı miktarda para nişan elbisesi verilir, aynı sayıda insan aynı müziklerle eğlenir, aynı halay çekilir, aynı dostlar vardır... Tek fark, insanların takı takıp takmamak konusunda tereddütte olmasıdır işte.

Günümüzde nişan konsepti, neredeyse beraber yaşanan, ortak tatil planları yapılan ilişkilerle birlikte iyiden iyiye "out". Sahi, nişan neydi? Eskiden, bir bağdı. Aileler işin içine giriyor, iş ciddiye biniyordu. İşi resmiyete dökmek için takılan iki yüzük, insanların laf söz olmadan muhallebicide buluşabilmesini sağlıyordu.

Artık buna ihtiyacımız olmadığından, nişanlar bir düğün provası, yani nasıl diyor siz, "wedding rehearsal". Filmlerde olur ya, düğünden birkaç gün önce, düğünün yapılacağı mekanda toplaşır düğün davetlileri ve biraz daha az süslü kıyafetler içinde, biraz daha ucuz yemeklerle ama illa ki şampanya patlatıp kadeh kaldırarak konuşmalarını yaparlar falan... Sırf düğün gecesinde her şey pürüzsüz gitsin diye anın büyüsünü bozup, düğünde ilk kez dile getirilse çok daha anlamlı olacak sözleri söylerler birbirlerine.

Bizim nişan, o kadar sürprizbozan bir seremoni değildi ama takı takmacası, üç katlı pastası, ilk dans, pasta sonrası dans, kocaman nişan elbisesi ve etrafta koşturan gereksizce küçük çocuklar ile, tam bir düğün provasıydı! Benim pek işime gelen bir kararla düğün İstanbul'da olmayacağından, yüksek olasılıkla iştirak etmeyeceğim düğünün bir boy küçüğünü yaşamış olmak iyi oldu tabi.

İtiraf etmek gerekirse beni nişana dahi gitmeye iten güç, çok uzun zamandır hafif bir müzikte dans etmek için kıvranıyor olmamdı. Gerçekten, en son ne zaman dans etmiştim acaba, dostlarla da olsa... Birkaç yıl önce bir kış yemeğinde mesela? Sanırım.

Eşliğinde sevdiğim birileriyle dans ettiğim şarkılara da -tabi ki- anlam yüklediğimden, gelinle damadın ilk dans şarkılarının Ferhat Göçer'den olması beni biraz korkuttu. Ya tüm gece bu müziklere maruz kalırsak ne olacaktı? Bu müziklerle dans etmek zorunda kalırsak, sonrasında birbirimize aynı gözle bakabilecek miydik? Bu travmayı atlatabilecek, tamamen iyileşebilecek miydik? Bilmiyordum, kafam çok karışıktı. Meze tabaklarımız gelirken, ilk şarabı kafaya dikmiş kara kara düşünüyordum.

Neyse ki, güzel bir canlı müzik grubu bulmuştu arkadaşım, sonrasında çok güzel parçalara geçtik; historia d'un amor, nathalie, sessiz gemi, quizas quizas quizas... Ve ben bekar olmanın tüm avantajlarını kullanarak birbirinden yakışıklı üç adamla dans ettim :)

Sezai'yle dans etmenin diğerlerinden farklı bir yanı olduğunu söylemem lazım. Diğer arkadaşlarımla hep, insanların dans etmesi gerektiği gibi dans ederiz: Sol elim adamın omzunda, sağ elim ileriye doğru uzanmış, adamın elinde, hafifçe sallanarak otururken yaptığımız muhabbete devam etmektir dans anlayışımız. Bir arkadaşım daha hızlı şarkılarda dans etmeyi, arada beni döndürmeyi sever. Bir diğeriyle ise gönül işlerinden bahsedebiliriz dans ederken. Ama Sezai, dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem (Andon Pera'daki kış yemeğinde, aşağıdan sevgilisini almaya gittiği için ortasında kalmıştık bir dansın, 2-3 yıl önce). Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur.

Çiftli fotoğrafların bol olduğu masamızda poz verirken ikimiz, "sonunda bana kalacaksın Sezo" dediğimde "Sana kalayım, daha ne?" diyen adamdır o çünkü. Gecenin sonunda "biraz gerizekalı ol kızım ya, bi şeyi de anlama" diye beni nasıl da tanıdığını anlatacak ama aynı zamanda karamsarlaştırıp yine, canımı sıkacak en doğru cümleyi de söyleyebilen adamdır.

Aydınlatmalı yazıyı bitişe doğru... Bu sefer nişan kurdelesi yutmadım bu bir, yüzükleri takan amcamın yaptığı ilahi konuşmayı bir kenara yazdım, bu da iki. Buyrun:

_ Yüzükleri takarken ne söyleyeceğimi çok düşündüm. Sonra, Ezel'in dayısı olsa ne söylerdi, dedim. Herhalde şöyle derdi: "Mesele yüzüğü takmakta değil yeğen, onu bir ömür boyu o parmakta taşıyabilmekte."

Yüzük o parmakta durmayacak, sola geçecek. El değiştirirken sıkıntı olmaması ve bir ömür sol elde taşınması dileğimizle...

(Haziran 2011, İstanbul)

Dest-i İzdivaç'ta Çılgın Apaçiler

Normal apaçi var, dolapdere big gang tadında apaçi var, dest-i izdivaç var, kübra var, gel vatandaş gel, amman yarabbi var!



http://www.youtube.com/watch?v=OUX8rwnckfo&nofeather=True

İngiltere Gün4:...and all that jazz!

Onur Baştürk tarzı, şöyle kimsenin anlamayacağı ama ne kadar dantel ve çokgezmiş olduğumu gösterir bir benzetmeyle başlayayım mı eğitimimizin son gününe? Geliyor: "Azizim, bizim şirketin UK ofislerinden biri aynı Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nın yemyeşil bahçesini andırıyor."

Bundan sonraki günler eğitim olmadığından, aheste teyzenin resmini çekerek başladım güne. Buyrun, aşağıda kendisi ve emin olun bu en ifade dolu duruşlarından bir tanesi. Daha boş bakışlısını da çekmeye çalıştım, lakin çok dikkat çekmek istemedim. Birbirimizi bir daha görmeyecek de olsak meslektaşız sonuçta.
*
*

Daha kaliteli bi fotoğraf bekliyorsanız bana daha iyi bir telefon alınız.

Bir kere mecburen konuşmak durumunda kalması haricinde ağzını açmayan aheste teyzemize rağmen masa olarak birinci olup, geleneği bozmadık. Bu işimizi iyi bilmemizin ve bayağı obsesif insanlar olmamızın yanı sıra diğer tüm katılımcılardan daha hızlı İngilizce okuyabilmemizden kaynaklanıyordu, orası kesin. Tabi işin ucunda bir hediye olduğu gibi bir havuç tutulsa da önümüze, bizim şirketi düşününce pek heyecanlanmadık. Nitekim hediyemiz ev yapımı çikolata oldu; tam saymadım ama 5 ya da 6 tane filan :)

Neyse ki ego diye bir şey var; maddiyatçı olaydık mazallah motivasyonumuz yerlerdeydi.

Kimseyle vedalaşmadan (öyle bir fırsat da yoktu, herkes iki gündür ne kadar kopuksa öyle devam etti) otele gidip yine Londra yollarına düştük. Disney World'de Bahar yeğenine alışveriş yaptı. Ha, hiç öyle insan kendini kaybetmiyor içeride, onu söyleyeyim de gözünüzde büyümesin. Abartılana oranla çok vasat bir mağaza; çok az Disney karakteri var, hatta çok az çizginin sadece en belirgin karakterleri var. Paso Mickey ve Minnie sıçanlarına çalışılmış. Bi Cheshire cat, bi Dory, bi Boo göremedim içeride, yazıklar olsun deyip çıktım. Çıkarken bi tane Alice in Wonderland kolyesi almışım, hiç farkında değilim...

Ordan efendim, kendime burada görüp beğendiğim bir bisikletli yaka iğnesini de özenle edindikten sonra, koştura koştura bizimkilerle buluştuk; ayaküstü lazanya yedik (ayaküstü lazanya: evde denemeyiniz) ve birkaç gün önceden biletlerini aldığımız Chicago'yu kaçırmamak için koşturduk tiyatroya.

Filmi defalarca izlediğim ve müziklerinin hastası olduğum halde, onca gösteri içinden Chicago'yu seçmemize ses çıkarmadıysam sebebi var: Filmde tamam ama sahnede nasıl olacak ki, soruma yanıt bulmak. Sonuçta filmin müzikalden evrildiğini biliyoruz; ama yine de bana olmaz gibi geliyordu; karakterler, şarkılar, danslar illa ki filmde daha iyi olurdu. Olmuyormuş yahu.

Sahne sanatı denen şeyin, sinemanın hep geri planında kalmasına rağmen ne şahane, ne ağızları açıkta bırakan bir şey olduğunu yerinde, kafamıza vurula vurula görmüş olduk. Razzled dazzled idik, Chicago tabiriyle.

Eh, ben bir hatırayla ayrıldım salondan, tahmin edileceği üzere.


Oradan yine pub, bu sefer garantili bir bira, Blowing In the Wind çalarak tüm bozukluklarımı kazanan gitarcı çocuk; ve ben şunu düşünüyordum:

Vaktiyle orijinallerine hasta olduğumuz müziklerin şimdi cover'larını takip eder olduk ya; Radiohead, Depeche Mode, Alphaville yerine Regina Spektor, Nouvelle Vague, Ane Brun dinliyoruz; aslında aynı şarkıları başka türlü dinliyoruz ve daha çok seviyoruz ya şimdi... Müzik zevkimizin nereye yol aldığını merak ediyorum aslında. Örneğin gıygıy da gıygıy klasik müziğin bir CD dolusuna katlanamayanlar, ileride konserlerin en ön sırasında oturanlar mı olacak?

Klasik müziği bilemem ama caza döneceğim(iz) kesin. İlk blues festivalime gittiğimden beri biliyordum bunu. Coşkulu müziklere meyilim vardır oldum olası; Back to the Future II ve Grease ile de uzun süre rock'n roll delisi olmuştum. Born to hand jive, baby! O dansları öğrenebilmek ve yapabilmek isterdim; ne kadar serseri de olsalar insanların ortak noktasının müzik ve dans olduğu, Gırgıriye misali müzik duyunca işin gücün bırakıldığı bir dünyada yaşamayı da.

Olsun. Biz de kendi müzikalimizi kendimiz yaratırız, kafamızda bir müzikle her daim.

Come on babe, why don't we paint the town... and all that jazz!


(30 Eylül 2010, İngiltere)
Biterken Cell Block Tango çalıyordu.

Enerji Patlaması!

Yok canım, her zaman öyle melankolik değilim. Bazen içimden enerji fışkırıyor. Sadece o zamanlarım daha az, bir de insan içinden enerji fışkırırken oturup yazı yazamıyor genelde, daha sonra ise o anın anısı kalmıyor kafada.

Dün İstiklal'de yürürken bir adım geriye uzlaştıııık diye hoplayıp zıplayacaktım, adımlarıma hakim olamadım desem yeridir. Bugün oturduğum yerde kıpırdanıp duruyorum; üstümdeki devir işleri temizlemek adına çok tekdüze bir iş yaptığım sıkıcı bir haftanın ortasındayım ama kulağımda yıllar sonra karşıma çıkan total disguise olduğu sürece sorunum yok gibi hissediyorum. Arkasından Once film müziklerine geçtim son ses; özellikle say it to me now, when your mind's made up, lies... Benim tempomda, kafamdaki tempoda şeyler hep.

Aslında bir hafta ortasında dışarı çıkıp, bildiğim müziklerle dans etmek istiyorum. Zaten bildiği müzikle eğlenen bir insanım. Çeşme - Paparazzi kafası, tam anlamıyla. Hayır içkim elimde salınmak değil, dans etmek istiyorum ve yanımda birileri olsun istiyorum. Athena'dan serseri mayın çalsın şöyle, Bedük çalsın ama dünyadan bi' haber, hot bitch, let me go yeter; Tarkan çalsın, aa Tarkan dedim de...

Bugün bir anda, dün gece gördüğüm rüyayı hatırladım. Bir mekanda Serdar Ortaç ve Hande Yener'e kusura bakmamalarını ama şarkılarının çok tırt olduğunu, sevdanın son vuruşu'nun hepsine on basacağını söylüyordum, çok bozuluyorlardı. Bozulmayın ama şimdi, doğruya doğru diyordum, ama surat asıyorlardı yine de, hahah!

Pink, Kings of Leon, Groove Armada, Lily Allen çalsın sonra, hiç durmasın; I feel better bitirsin olayı en son.

Sonra oturalım biraz dinlenelim, my rollercoasterla. Ne kafalardayım anladın mı blog, bu şarkıya eşlik ediyorum, hızlandıkça kendimi daha iyi hissediyorum. Şu an sarhoş gibi, gördüğüm ilk insanı öpmem kaçınılmaz! Neyse ki işteyim, sarhoş olduğum izlenimi veremem kimseye.

O zaman hadi bari:

life is a highway and I'm gonna ride it
every day's a winding road, yeah
my rollercoaster's got the biggest ups and downs
as long as it keeps goin' round its unbelievable

Şu an nasıl istedim lunaparka gitmeyi veya hatta, hani herkesin hayatında bir 20 dakikası falan olur ya ciddi ciddi salsaya, tangoya falan gitmeyi düşündüğü, o hesap: Şu an bana biri gel şurda bungee jumping yapıcaz dese giderim gibi geliyor.

Böyle bi garip haller, aaa. Ne demiş Mazhar usta; öyle haller içinde ki halim, Türkçe'ye çevirmeye yok mecalim.

King and I (devam)

Unutmuşum, önceki yazıyı da bozmak istemedim. "King and I" filminden (bu arada ne zaman x filminden şeklinde lafa girecek olsam benim de sahneler aklımda diye devam edesim gelir) aklıma gelen bir şey daha vardı.

Hazırlıktaydım. Hazırlık dedimse, bildiğin ortaokul hazırlık, yaş 11.
Hayatla ilgili pek fikir sahibi olunmayan (biz olmamıştık en azından - eğer şimdi fikir sahibi sayılıyorsak tabi), dostluk, arkadaşlık gibi kavramların oturmadığı, ilkokuldakilerin hayatımız boyunca en yakınımız olacağını sandığımız, hormonal aktivitenin yeni yeni başladığı yaşlar. "Azından mı öpmüş" yaşı işte :)

Bizim okulda eskiden yılbaşı balosu olurdu. İşin ilginci, bu tip okasyonların adının hala "balo", "çay" gibi insanın kafasını karıştıracak sözcükler olarak kalması bence. Çünkü ben bir 'süt', annem de bu işler için fazla büyük, e ne olacak o zaman, "baloya gidilecekse balo kıyafeti giyilir!" Bunu ilk hangimiz düşündük veya dillendirdik, hala bilmiyorum ama annem bana, kabarık bir etek dikti gerçekten de. Şu kadar kabarık değildi tabi ki:

Bizim okulun "abajur kız"ı olmaktan ucuz kurtulmuşum!

Sonuç olarak, ben baloya giderken kendimden gayet emindim. Kendi yaşıtlarımın dahi -ve o zaman dahi, çünkü moda değildi- tayt giyeceğini nereden bilecektim ki? Burda, kendi eteğim biraz abartılı kaçsa da yine de tayt giymekten daha iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum hala. Hem, o sırada ufaklık olmanın avantajıyla kimse benimle dalga geçmemiş, lise son abi ve ablaların sempatisini kazanmıştım.

O gece biz tabi ki dans etmedik, dansı bir halt zannedecek yaştaydık o sıralar. İnsan ya öğretmenini nezaketten dansa kaldırır, ya da birini sevdiği için dans ederdi. Dansın bizim için karşılığı "Ahmet Ayşe'yi seviyoooo" olurdu yani. Hey yareppim :)

O yüzden, yavaş parçalara geçilip de pist yine dolduğunda ben çok şaşırmıştım. O an yaptığım ve eve gelince de yazdığım bu tespit, beni çok güldürür: "Ben okulda bu kadar çok çift olduğunu bilmiyordum!"

Bir gün çocuğum olursa, sırf geriye dönüp böyle bir anı yaşayabilsin ve kendine gülebilsin diye bu hikayeyi anlatacak ve günlük tutmasını öğütleyeceğim ona...

King and I and 1,2,3-1,2,3...

"King and I" filmini izledim geçenlerde. Bir süredir düşündüğüm bir şeyi hatırlattı bana bu film: Artık dans edilmiyor.

Tamam, salon dansı ata sporumuz değil. Genel olarak pek becerebildiğimiz de söylenemez bence ama yine de, ilkokul boyunca karşımıza çıkan çeşitli fırsatlarda "dansa davet" denen ve çoğu zaman çocukları kendi güvensizliğe sürükleyen oyunu oynamış/oynatılmış bir topluluğuz (güzel bir gerginliği vardır o oyunun da, neyse). Hem illa vals yapmaya gerek yok, sağdan sola salınmak da bir danstır bana göre. Son zamanlarda gittiğim clublarda da, fasıl mekanlarında da, başka da bir yere gitmiyorum zaten, eskisi gibi bir noktada hafif parçalar çalmaya başlamıyor artık. Şimdi varsa yoksa bir Serdar Ortaç. Teorim odur ki en kaliteli, nezih, kalburüstü geçinen mekanın dahi bir Serdar Ortaç noktası vardır ve eğer o nokta eğer misafirlere göre doğru ayarlanmışsa coşku tavan yapar. Radyoda "Hayaaaaat beni neden yoruyosun"u duyunca frekans değiştiren adam dahi tüm sözlerini bildiği şarkıya cuppa cuppa eşlik eder. Bunu böyle kabul etmek lazım.

Konuya dönecek olursak, neden slow dans edilmiyor artık abicim, benim isyanım var buna?! Ben bekliyorum ki çalsın. Millet bi sakinleşsin. Arada içkimizi içelim. Bizi dansa kaldırmasını beklediğimiz biri varsa kaldıracak mı, görelim. Kaldırırsa, nasıl dans edeceğimizin, ne kadar yakın durmamız gerektiğinin gerginliğini yaşayalım. Ürperelim; ürpermeden yaşanıyor ya ilişkiler artık. Hiç olmadı dostlarımızla dans edelim yahu; ben Sezo'yla ettiğim dansları onunla geçirdiğim çoğu zamana değişmem mesela :)

Ne bileyim, bence dans etmek bir yakınlık, samimiyet vesilesi; temas, sıcaklık... Güzel bir duygu. Şunun şurasında 2-3 yıl önce var olan bir şeyin, azıcık daha çıldırabilmek uğruna ortadan kalkmasına çok üzülüyorum ve açıkça soruyorum:

Dans etmeye devam eden insanlar varsa, biri bana haber verebilir mi?
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!