"Rahat duruşum askerdeki rahat gibi benim. Ünlem işaretli, dimdik, ayaklar omuz genişliğinde açık, kollar dirsekten kırılıp arkada kavuşturulmuş, bir el diğer bileği tutuyor. Rahatlığım bu, nasıl rahat olacağım kurallarla belli."
Bizim demirlerimiz de demirdi, biz de aynı saate bakıp "geç kaldım!" diyorduk belki.
Onur Baştürk tarzı, şöyle kimsenin anlamayacağı ama ne kadar dantel ve çokgezmiş olduğumu gösterir bir benzetmeyle başlayayım mı eğitimimizin son gününe? Geliyor: "Azizim, bizim şirketin UK ofislerinden biri aynı Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nın yemyeşil bahçesini andırıyor."
Daha kaliteli bi fotoğraf bekliyorsanız bana daha iyi bir telefon alınız.
Bir kere mecburen konuşmak durumunda kalması haricinde ağzını açmayan aheste teyzemize rağmen masa olarak birinci olup, geleneği bozmadık. Bu işimizi iyi bilmemizin ve bayağı obsesif insanlar olmamızın yanı sıra diğer tüm katılımcılardan daha hızlı İngilizce okuyabilmemizden kaynaklanıyordu, orası kesin. Tabi işin ucunda bir hediye olduğu gibi bir havuç tutulsa da önümüze, bizim şirketi düşününce pek heyecanlanmadık. Nitekim hediyemiz ev yapımı çikolata oldu; tam saymadım ama 5 ya da 6 tane filan :)
Neyse ki ego diye bir şey var; maddiyatçı olaydık mazallah motivasyonumuz yerlerdeydi.
Kimseyle vedalaşmadan (öyle bir fırsat da yoktu, herkes iki gündür ne kadar kopuksa öyle devam etti) otele gidip yine Londra yollarına düştük. Disney World'de Bahar yeğenine alışveriş yaptı. Ha, hiç öyle insan kendini kaybetmiyor içeride, onu söyleyeyim de gözünüzde büyümesin. Abartılana oranla çok vasat bir mağaza; çok az Disney karakteri var, hatta çok az çizginin sadece en belirgin karakterleri var. Paso Mickey ve Minnie sıçanlarına çalışılmış. Bi Cheshire cat, bi Dory, bi Boo göremedim içeride, yazıklar olsun deyip çıktım. Çıkarken bi tane Alice in Wonderland kolyesi almışım, hiç farkında değilim...
Ordan efendim, kendime burada görüp beğendiğim bir bisikletli yaka iğnesini de özenle edindikten sonra, koştura koştura bizimkilerle buluştuk; ayaküstü lazanya yedik (ayaküstü lazanya: evde denemeyiniz) ve birkaç gün önceden biletlerini aldığımız Chicago'yu kaçırmamak için koşturduk tiyatroya.
Filmi defalarca izlediğim ve müziklerinin hastası olduğum halde, onca gösteri içinden Chicago'yu seçmemize ses çıkarmadıysam sebebi var: Filmde tamam ama sahnede nasıl olacak ki, soruma yanıt bulmak. Sonuçta filmin müzikalden evrildiğini biliyoruz; ama yine de bana olmaz gibi geliyordu; karakterler, şarkılar, danslar illa ki filmde daha iyi olurdu. Olmuyormuş yahu.
Sahne sanatı denen şeyin, sinemanın hep geri planında kalmasına rağmen ne şahane, ne ağızları açıkta bırakan bir şey olduğunu yerinde, kafamıza vurula vurula görmüş olduk. Razzled dazzled idik, Chicago tabiriyle.
Eh, ben bir hatırayla ayrıldım salondan, tahmin edileceği üzere.
Bizim okulun "abajur kız"ı olmaktan ucuz kurtulmuşum!
Tamam, salon dansı ata sporumuz değil. Genel olarak pek becerebildiğimiz de söylenemez bence ama yine de, ilkokul boyunca karşımıza çıkan çeşitli fırsatlarda "dansa davet" denen ve çoğu zaman çocukları kendi güvensizliğe sürükleyen oyunu oynamış/oynatılmış bir topluluğuz (güzel bir gerginliği vardır o oyunun da, neyse). Hem illa vals yapmaya gerek yok, sağdan sola salınmak da bir danstır bana göre. Son zamanlarda gittiğim clublarda da, fasıl mekanlarında da, başka da bir yere gitmiyorum zaten, eskisi gibi bir noktada hafif parçalar çalmaya başlamıyor artık. Şimdi varsa yoksa bir Serdar Ortaç. Teorim odur ki en kaliteli, nezih, kalburüstü geçinen mekanın dahi bir Serdar Ortaç noktası vardır ve eğer o nokta eğer misafirlere göre doğru ayarlanmışsa coşku tavan yapar. Radyoda "Hayaaaaat beni neden yoruyosun"u duyunca frekans değiştiren adam dahi tüm sözlerini bildiği şarkıya cuppa cuppa eşlik eder. Bunu böyle kabul etmek lazım.
Konuya dönecek olursak, neden slow dans edilmiyor artık abicim, benim isyanım var buna?! Ben bekliyorum ki çalsın. Millet bi sakinleşsin. Arada içkimizi içelim. Bizi dansa kaldırmasını beklediğimiz biri varsa kaldıracak mı, görelim. Kaldırırsa, nasıl dans edeceğimizin, ne kadar yakın durmamız gerektiğinin gerginliğini yaşayalım. Ürperelim; ürpermeden yaşanıyor ya ilişkiler artık. Hiç olmadı dostlarımızla dans edelim yahu; ben Sezo'yla ettiğim dansları onunla geçirdiğim çoğu zamana değişmem mesela :)
Ne bileyim, bence dans etmek bir yakınlık, samimiyet vesilesi; temas, sıcaklık... Güzel bir duygu. Şunun şurasında 2-3 yıl önce var olan bir şeyin, azıcık daha çıldırabilmek uğruna ortadan kalkmasına çok üzülüyorum ve açıkça soruyorum: