... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

fiziksel temas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fiziksel temas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Daktilom!

Book lovers always have to touch books.

(Maureen Corrigan, Leave Me Alone: I'm Reading)


Bu görmüş olduğunuz bebek benim! Ve o bir Remington.

Kaç kitap yazıldı bununla kim bilir... Bilen bilir ama o kitapların çoğu adıma imzalanmış olan ben bile bilmiyorum. Bu daktilo benim için o kadar değerli ki, beraber rakı içemediğim bir adamdan hatıra o bana.

Kurşunkalem, kağıt, dergi, tükürük testi, dokunma hastalığı... İşte bunlardan ibaretim.


(Aralık 2010, İstanbul)

Acelesi Olmayanlar

Haftasonum, yaşasın23Nisan'dan ötürü 3 gün olmasının da katkısıyla, eşi zor bulunur bir haftasonu oldu ve pazarlardan nefret etsem de, hala önümde yarım gün var.

23 Nisan'ı olabildiğince yatay pozisyonda geçirdikten sonra, İzlanda'daki volkanın azizliğine uğradığı için İngiltere'ye dönemeyen Cem'le konuştuk. "Bana gel istersen" lafını söylediğime hiç bu kadar mutlu olmamış olabilirim. Akşamın bir saati olduğu için artık evden çıkamayacağım ve eve kimseyi çağıramayacağım günlere paydos! (Bunun için daha uzunca bir süre şükran dolu olacağım) Cem geldi, uzun uzun sarıldık kapıda eskisi gibi. Ardından Ezgi geldi, Şahin ve Cihan da ve biz, Vec de bende olmasına rağmen liseyi yad etme kafasını yaşadık uzunca bir süreden sonra; bu arada soul kitchen, moonwalker, finding nemo ve ağır roman'dan oluşan, hangi sırayla dizersen diz saçma olacak bir dizi filmi de arkaplanda döndürdük. Ben kalkın demedim, onlar da gitmediler; saat 5 olduğunda artık hepimizin uyuması lazımdı.

12'de Vec ile kalkıp kahvaltı ettik, Sex and the City'ye sardık ve sardırdık biraz; sonra Cem kalktı, geldi yanağıma bir öpücük kondurdu. O an, bu yazıyı yazmaya karar verdim, aha belgeliyorum:

Bu yazı, içeride uyumakta olduğunu bildiğin dostunun sabah kalkıp, gelip yanağına bir öpücük kondurması üzerine yazılmıştır.

Bazı insanlarla araya giren mesafeler, başka insanlar, işler yüzünden görüşemediğime kahroluyorum. Daha önce de dedim ya, beni çok iyi anlayacağına emin olduğum bir adamdır Cem öyle çok sık görüşmememize rağmen ama yine de, telefonda dakikalarda karşılıklı susabildiğimiz tek adam olmasıdır onu inanılmaz değerli yapan. Normal şartlar altında, sustuğumda ya o an daha önemli olan bir iş girer araya, ya da "hadi kapat" der karşı taraf. Normal şartlar altında böyle olur.

İnsanların ortaokul-lise arkadaşlıklarının farklı olduğuna inanma sebebi, 7 yıl beraber okuyup birbirinin evrimini görmenin, normal şartlar dışında davranmaya izin vermesidir. Çünkü bu adamlara tek olurcasına sarılırsınız, koluna girersiniz, çok özlediyseniz sokakta yürürken öpüverirsiniz, otururken elini tutarsınız ve sizi bilen kimse bunu yadırgamaz (bilmeyenler de sevgili olduğunuzu sanarak yadırgamaz). Bu noktaya, hayatınıza sonradan giren insanlarla gelmek imkansız değil ama daha zordur.

Ayrılamadık dün, herkes bir süre günlük işlerine baktıktan sonra akşam buluşmak üzere sözleştik: MiniMüzikhol'de DearHead çıkıyormuş (Vec öve öve bitirememişti). Gecenin bir yarısı, insanlar eve dönme hamburgerlerini yerken biz Kızılkayalar'da aç karnına içilmez hamburgerlerimizi yemekteydik. Mekana girdik, birer içki aldık. Bu mekanlara girer girmez ortadaki pist (veya oradaki halı) üzerinde dans etmeye başlayan kafaya bazen özeniyorum :) Pandaloop'tan sonra tıklım tıklım oldu ortalık, herkes coştukça coştu. Ben en çok crystalized'ın remixi çaldıktan sonra mekanı terk etmek istedim, geceyi zirvede bırakmak için.

So don't think that I'm pushing you away
When you're the one that I've kept closest

Aynı anda da bir karar verdim: Başımın tepesinde Demokles'in kılıcı gibi asılı duran kuklamın hatırına, bu şarkıyı Özgür'e armağan edecek ve onu değilse de kendimi biraz öteye ittirecektim. İğneyi kendine, demişler; biraz da kendime bakmam gerektiğini ve kendimle kalmam gerektiğini fark ettim. En güzel günüm gecem olmuyorsa ve hep azıcık eksiksem, o zaman şarkıyı yanlış kişiye ithaf etmiş olabilirim.

Benim acelem yok. Sakin zamanlar lazım bana ve sakin derken, evde oturmaktan bahsetmiyorum. Hatta tam tersi!

Dün de, biyolojik saatlerimiz önceki gece 5'te kaldığından aynı saatlerde bazal metabolizmaya geçmemiz gerekti, eve bırakıldım ve pazar öğlene kadar muazzam bir uyku uyudum ve ta-da! Karşınızdayım.

Gezi dergisi yazarları veya Yavuz Donat gibi şunu yaptım, bunu ettim diye yazdığımın farkındayım amma velakin, yazmam lazım sevgili blog; ne paylaştığımı anlatmazsam kimi neden sevdiğimi, neden tespit kafalarına girdiğimi nasıl açıklayabilirim?

Bu yazıdan bir şey alacaksanız o da şu olsun: Bulursanız DearHead dinleyiniz.

(Eksen'deki şarkıyı da bulamadık ama yine de minnettarım.)

Shopping and F**king

Dün Tiyatro DOT'taydık; iş ve aile ortamında kolay kolay dillendiremediğimiz bu oyuna gittik.

Herkes bir şey gördü bu oyunda; birimiz sıkıldı biraz, birimiz karmakarışık ve bas bas bağırmalardan rahatsız oldu, müzik çıktıkça biraz kıpırdandık yerimizde, hepimiz seyirciler arasındaki üst perdeden soprano soprano gülen oyuncuya gıcık olduk, biraz kafamız karıştı, azıcık kendimize geldik...

Oyun tanıtımından alıntılamam gerekirse "...Mikrodalgaların ısınmak için kullanılabilecek tek şey olduğu bir dünya..." sözüdür beni benden alan. Bağlanmaktan ne kadar kaçsalar da hayatları ve kendileri fiziksel ve ruhsal olarak iç içe geçmiş o üç arkadaşın hali, tavrı, doğallığı
- bunca yakınlaşmanın yıkıcı bir tarafı olduğuna kani olsam da -
ve o birbirlerine hesapsızca sarılmaları çok içimde kaldı.

Her şey uçlarda, her şey "çok": Kavgaların çok şiddetli, öpücüklerin çok anlamlı, küfürlerin çok ağır, sevişmelerin çok tutkulu ve her şeyin çok anlamsız olduğu bir zaman diliminde iki saat... Oldukça iyi bir doğumgünü etkinliğiydi bence; şaşırtıcı, yasaklı, sıradışı bir şeydi izlediğimiz; gördüğüm birçok oyundan da daha başarılıydı.

Ayrıntılı bilgi için:
http://www.go-dot.org/html/shopping.html

King and I and 1,2,3-1,2,3...

"King and I" filmini izledim geçenlerde. Bir süredir düşündüğüm bir şeyi hatırlattı bana bu film: Artık dans edilmiyor.

Tamam, salon dansı ata sporumuz değil. Genel olarak pek becerebildiğimiz de söylenemez bence ama yine de, ilkokul boyunca karşımıza çıkan çeşitli fırsatlarda "dansa davet" denen ve çoğu zaman çocukları kendi güvensizliğe sürükleyen oyunu oynamış/oynatılmış bir topluluğuz (güzel bir gerginliği vardır o oyunun da, neyse). Hem illa vals yapmaya gerek yok, sağdan sola salınmak da bir danstır bana göre. Son zamanlarda gittiğim clublarda da, fasıl mekanlarında da, başka da bir yere gitmiyorum zaten, eskisi gibi bir noktada hafif parçalar çalmaya başlamıyor artık. Şimdi varsa yoksa bir Serdar Ortaç. Teorim odur ki en kaliteli, nezih, kalburüstü geçinen mekanın dahi bir Serdar Ortaç noktası vardır ve eğer o nokta eğer misafirlere göre doğru ayarlanmışsa coşku tavan yapar. Radyoda "Hayaaaaat beni neden yoruyosun"u duyunca frekans değiştiren adam dahi tüm sözlerini bildiği şarkıya cuppa cuppa eşlik eder. Bunu böyle kabul etmek lazım.

Konuya dönecek olursak, neden slow dans edilmiyor artık abicim, benim isyanım var buna?! Ben bekliyorum ki çalsın. Millet bi sakinleşsin. Arada içkimizi içelim. Bizi dansa kaldırmasını beklediğimiz biri varsa kaldıracak mı, görelim. Kaldırırsa, nasıl dans edeceğimizin, ne kadar yakın durmamız gerektiğinin gerginliğini yaşayalım. Ürperelim; ürpermeden yaşanıyor ya ilişkiler artık. Hiç olmadı dostlarımızla dans edelim yahu; ben Sezo'yla ettiğim dansları onunla geçirdiğim çoğu zamana değişmem mesela :)

Ne bileyim, bence dans etmek bir yakınlık, samimiyet vesilesi; temas, sıcaklık... Güzel bir duygu. Şunun şurasında 2-3 yıl önce var olan bir şeyin, azıcık daha çıldırabilmek uğruna ortadan kalkmasına çok üzülüyorum ve açıkça soruyorum:

Dans etmeye devam eden insanlar varsa, biri bana haber verebilir mi?

temassızsınız ya da temas sızsınız

Bir domuz gribi nanesi çıktı başımıza, öpüşemez, sarılamaz olduk. "Zaten biz fazla öpüşen bir millettik, iyi oldu" dediğinizi duyar gibiyim ama HAYIR! İyi filan olmadı; sevdiğimiz insanlara sarılamıyoruz yahu korkudan.

Benim gibi fiziksel temas insanları için daha sevimsiz az durum vardır herhalde...

///

İki tip insanın işine gelmiştir bu durum:

1- Aslında çok samimi olmadığı ama işte Facebook'tan eklemiş, normalde öpüşüp öpüşmeyeceğine emin olamadığı insanlarla karşılaşan insan grubu. Domuz gribi bu durumlarda öpüşmemek için iyi bir bahane oldu, "ama domuz gribi işte ehi mehi" deyip geçiştirebiliyoruz. Hayır öpmek mesele değil de, o ne yapacağını bilememe gerginliğinden kurtulmak güzel. Hepimiz bu ilk gruba gireriz zaman zaman.

2- Erkekler.

Erkeklerin 90%ının hemcinsleri yanında canayakın görünmek istemedikleri, klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

Özellikle de etrafında tanıdığı başka erkekler olan erkekler, birbirlerini mükemmel işleyen bir kısırdöngüye sokarak alabildiğine az temasta bulunmaya çalışır arkadaşlarıyla; karşı cinsten olsun veya olmasın.

Kendim de bir erkek grubu (mENSO) üyesi olduğumdan ve prensip olarak erkek davranışlarına daha yakın durduğumdan, yeterince gözlemleme fırsatım oldu erkekleri doğal ortamlarında. Olay nedir bilemiyorum ama, başbaşayken size gayet yakın ve sevimli davranan, yanağınızı sıkan, kolunu omzunuza atan veya ağlamanızı, sızlamanızı dinleyen erkeklerin hepsi, bir erkek grubunun ortasında sizinle kaldıklarında "aslında umurumda değil ki bu" der davranışlarıyla. Hatta bunu öyle bir gösterme çabasına girerler ki, yani direkt bunu söyleseler daha az dikkat çekerdi, diyecek olursunuz.

Sinir oluyorum ama aslında suçlayamıyorum (hani "anlıyorum" ya), threshold'u geçen testosteron miktarının getirdiği bilinçsiz davranışlar bunlar. Buna "Hadi leen!" diyen erkeklerin bir dakika durup davranışlarını gözden geçirmesini istiyorum; ey erkekler, bunu lütfen yapın. Haklı olduğumu göreceksiniz :)

Peki geri kalan 10% ne oluyor, derseniz, onlar da tamamen straight oldukları halde gay damgası yemek ile, kıkırdamalar eşliğinde "kız dostu" olmakla suçlanmak arasında çeşitli cezalar alırlar hemcinslerinden. Bu ağır cezaların altında birazcık kıskançlık vardır bence (Bence dedim, üstüme gelmeyin!)

Sonuçta, tamamen eşit olduğumuzu iddia edemesek de yaşamak için bazal ihtiyaçlarımız aynı; manevi ihtiyaçlarımız da aynı olmalı çoğunlukla, haksız mıyım?

Kaybolmayan sevecenlik istiyoruz!

(16 Kasım 2009, İstanbul)

(Bu yazı, başlığın hatırına Askı'ya ithaf edilmiştir:))

meali anlamayan nesle aşina değiliz*

Bir keresinde Erce, iki insanın öpüşmesi için illa ki ortada bir aşk olması gerekmediğinden; çok mutlu olduğu için, anın coşkusuyla arkadaşını öpen insanları gördüğünden bahsediyordu.

Pek yorum yapmasam da katıldım bu lafa. Üstelik benim de zaman zaman içimden gelen ama nasıl karşılanacağını bilmediğim için yapmadığım birçok şeyi (dürtüyü, diyebiliriz sanırım – ama fiili değiştirmek gerekir) de açıklıyordu:
Fiziksel temas seviyorum arkadaşım!

Çok sevdiğim adamlar vardır, heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken o kadar tatlıdırlar ki, ellerini tutmak isterim örneğin. Bazen birisine, nedensiz, uzun uzun sarılmak gelir veya içimden. Ama öyle bir sarılmak ki, “alıp içime sokasım gelir” lafına uyar gibi, tek olurcasına sarılmak. Yolda yürürken arkadaşlarımın koluna koala gibi yapışmışlığım çoktur. Birinin dizine yatmak, veya dizine yatan birinin saçını okşamak, film izlerken arkadaşının omzuna başını yaslamak… ve daha bir sürü şey, çok önemli benim hayatımda. Bunları yapmak içimden geliyorsa, kendimi tutmak zorunda olmamak istiyorum.

Yalnız, sorun bunun dışarıdan, bir daha beni görmeyecek insanlara nasıl göründüğünden ziyade, karşımdaki insana nasıl göründüğü. Altında anlamlar arar mı, acaba beni yanlış anlar mı, bu temastan rahatsız olur mu, etrafındakilerin ne düşündüğüyle ilgilenir mi; bunları düşünüyor insan. O zaman da o anın, o temasın veya hevesinin tüm büyüsü bozuluyor zaten.

Yine de dakikalar boyu sarıldığım, sırf içimden öyle geldiği için elini tuttuğum, yolda illa ki koluna girdiğim adamlar var – ve beni hiç yanlış anlamadıklarını biliyorum. Bir insanın size kesinlikle aşık olmayacağını bilmek gibi, büyük bir mutluluk bu.

Dün, bir adamı ilk kez sadece şefkatle öptüm. Anlayacağını düşündüm; bilmem. Tutkudan, aşktan, hoşlanmadan ya da her neyse çok uzak, ufacık ama benim için çok değerli bir andı.

Annelerin çocuklarını öpüvermelerine, artık hiç şaşırmıyorum.

~

Bu sabah uyandığımda, yönkurluğun vaftizi ilk ICAMES’imin ilk günü hatırlattı bana kendini.

Önceki gece neredeyse sabaha kadar süren toplantıya, yorgunluğa, karşılamalara rağmen, o kırmızı formayı üzerime geçirir geçirmez öylesine mutlu ve enerji dolu olmuştum ki!

Allem edip kallem edip BTS’nin önüne kadar getirdiğimiz minibüsten atladım, koşarak kulübe daldım, bir şey alacaktım herhalde - bu hikayede hatırlamadığım tek şey o. Yüzümde kocaman bir sırıtışla olduğum yerde zıplamamak için ya zor tutuyordum kendimi ya da zaten zıplıyordum ki; içeri Sinan girdi. Sinan bana baktı, ben ona, sonra ona doğru koştum, sarıldım sıkıca, o da beni havada döndürdü.

Minicik bir şey, değil mi; ama aynı anda iki kişi tarafından hissedilen ve paylaşılan duygu, kocaman.

O duyguyu şu an hatırlamak bile birçok şeye bedel.


(23 Ekim 2009, İzmir)

* Evet, melali değilse de (biz de Rıfat Ilaz gibi çarpıtıp kullanalım) 'meali' anlamayan nesle aşina değiliz. Bu yazdıklarımı anlamayacak olanlar, kendi iç huzurları için, benim yazdıklarıma aşina olmayabilirler.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!