... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

lise tayfası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lise tayfası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yerine Sevemem

Senden uzakta hep bir şeyler eksik
Gönlümde derman yok, inan bir nefeslik
Ne bir avuntu, ne de biraz ümit
Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik

İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma
Her şeyim...

Yerine sevemem, yerine sevemem
Razıyım yapayalnız tükensin yıllarım ama
Yerine sevemem, yerine sevemem
Olmuyor, denedim, yine de yerine sevemedim, her şeyim



Onun kalorifere yaslanıp dışarı, okulun duvarları üzerinden caddeye doğru baktığı, benimse en ön sıraya yaslanıp, ellerimi önden iki pileli gri eteğimin ceplerine sokarak tamamen ona dönük durduğum bir sahne. O ufuk yerine koyduğu Yapı Kredi şubesi ile her zamanki melankolik bakışmalarından birinde, ben ise onun ağzından çıkacak bir sözdeyim. Ona yardım etmek istiyorum, onu dinlemek istiyorum, yıllardır tanıdığım dostumun nesine aşık olduğunu hiç anlamadığım bu kızla bir şekilde iletişim kurmak istiyorum. Bazı yönlerimizi benzetiyorum, yaşadıklarımızın bazılarını da, bu yüzden yardıma ihtiyacı olduğunu sanıyorum. Ben yardım edebilirim sanıyorum. Ben yardım edebilirdim herkese, eğer bunu istiyorlarsa.

Derin bir nefes veriyor, ne zaman aldığını anlamadığım. Bana dönüyor ve diyor ki "ben seninle konuşmak istemiyorum aslında." Bir şey söylemiyorum, ona bakmaya devam ediyorum. "Ben seni sevmiyorum." Gülümsüyorum, kalkıp gidiyorum. Yıllar sonra özür dileyecek benden. Yıllar sonra dilediği özrün hiç anlamı olmayacak.

O pencerenin yanında uzunca bir süre oturuyor. O pencerenin hemen dışında, dış pervazda yerine sevemem'in sözleri yazıyor, kurşunkalemle, "her şeyim..." büyük harflerle yazılmış. İnsanlık için küçük, liseliler için çok büyük laflar. O zaman da biliyorum. "Yerine seversin, hem de öyle bir seversin ki..." demek istiyorum, ama o sözleri kızın mı, yoksa oğlanın mı yazdığını hiçbir zaman öğrenemediğimden, içimde kayboluyor söyleyeceklerim.

Bunca güzel bir şarkının bana o kızı ve o kıza neden aşık olduğunu hiç anlamadığım dostumu hatırlatmasına içerlemiyor değilim.

Neredeyse (kısa olduğunuz kadar güzelsiniz de)

Benim ortaokuldan, liseden iki arkadaşım var. İsimleri Cihan Akıncı ve Mert Şahin. @ halleri @CihanAkinci ve, aa, Mert nerede yahu? Neyse. Bu adamlar biraz manyaktır söylemesi ayıp. İyi anlamda manyaktır, ne bileyim, acayiplerdir işte. Kayıp balık demo falan... Hep bi' neredeyse. Siz onların kısa filmini izleyin iyisi mi. Neyse şey.



Kaburga kemiğine inanır mısınız?

Okulun koridorlarında volta atıyordum, lise sondaydım. Ders boş, ya da lise sonuz diye bize boş. İki şey varsa lise sonlara bahşedilen, o da boş geçen dersler ve spor ayakkabı giyme özgürlüğüydü... Neyse. Ben çıkmışım sınıftan, sıkılmıştım çünkü. Birileri sınıfta test çözüyor, birileri müzik dinleyip Eti Tutku yiyor, birileri gevezelik ediyordu; sıkılmıştım. Aslında boş derste sınıftan çıkmaya izin yoktu ama, hiçbir eğlenceden geri kalmadığı halde yine de kuralcı, gözde öğrenci addedilen ben, hocalardan biri karşıma çıksa da bir şey demez, diye düşünmüştüm. Hep öyle olurdu.

Bir alt dönemden, en kıvrak zekalı ve en afacan tiplerin toplandığı sınıfın önünden geçtim. İçeriden sesler geliyordu, göz ucuyla baktım sınıfın penceresinden, bizim edebiyatçı içerideydi. Zayıf, çelimsiz, uzun saçlı, gençten bir kadındı; bir gülü öğretmen sandalyesine koyup, onu da masanın üstüne yerleştirip "bununla ilgili bir kompozisyon yazın" diyebilecek cinsten... Çok yaratıcı, çok değişik kafalarda bir kadın mıydı, yoksa absürd olmanın ekmeğini mi yemeye çalışıyordu, hala bilmiyorum. Lakin, okula o yıl geldiği için hepimizden yeniydi. 7 yıllık ortaöğretim döneminin çocukları olarak, hele de lise sona geldiğimizde, bu tip öğretmenlere yeni öğrenci muamelesi yapardık, hani "senin paran burda geçmez" gibilerinden... Bu kadıncağız da, aksine diretecek iddialı bir yapıya sahip değildi.

Sınıfa yaklaştıkça sesler arttı, kapıya yanaştım iyice, belli belirsiz "yallah" gibi tezahüratlar duydum. Emin olamadım, çünkü ne olursa olsun, öğretmene yallah demek, bizim okulda kabul edilebilir şey değildi. Sınıf kapısının penceresinden içeri baktım göz ucuyla, aman yarabbi! 4-5 öğrenci, kafalarına sarık gibi doladıkları atkılar ve cüppemsi paltolarıyla tahtanın önünde, Hababam Vokal Grubu gibi kolkola dizilmiş, bir o yana bir bu yana ritimle sallanıyordu. O kadar yaklaşmıştım ki, ne dediklerini de duyabiliyordum artık: "Yallah Beyhan yallah! Çık çık Beyhan çık çık!"

Reyhan hoca, panikle hem gülen diğer öğrencilere kızıyor, hem de tahtadakileri sıralarına oturtmaya çalışıyordu. Hiç oralı bile olmuyordu çocuklar. "Yallah Beyhan yallah!" Kim bilir ne film dönüyor içeride, diye düşünerek uzaklaştım kapıdan. Teneffüs zili çalınca gittim alt sınıfa tekrar, çocuklardan birine sordum "ne iş?" diye.

Meğer bizim edebiyatçı, bir ders önce sınıfta bir konu tartışılırken "Allah filan yok, saçma şeyler bunlar" gibi bir laf etmişti. Sen misin öyle diyen! Sofu olmaktan ziyade tepkisel olan bizim jenerasyon, rahat durur mu böyle gereksiz beyanatlar karşısında? Onlar da bir şov hazırlamışlardı kendilerince. Cin değil, Beyhan çıkarıyorlardı sınıftan, o zamanlar pek revaçta olan Aczimendi ayiniyle.

Kızmadım. Kızıp da bir şey yapacağımdan değil, güldüm çocuklara.

Lakin bu hikaye, gülünüp geçilecek bir hikaye değil. Edebiyatçı da olsa, öğretmen her tür kişisel fikrini, özellikle de ideolojik konularda kendine saklamalıdır. İnsanların inançları hakkında kesin yorumlar yapmamalıdır. Bir konuyla ilgili konuşacaksa, her yönünden bahsetmelidir; o konuda üretilen her teoriden. İlla bir şey söylemesi gerekecekse de "saçma" demek yerine, "ben böyle düşünüyorum" demelidir.

Üniversite için biraz farklı düşünürüm, çünkü orası kişinin rüştünü ispat ettiği veya henüz edip girdiği yerdir. Bu ispatlanan rüşt her ne ise, tek bir faydası vardır insana: Kendi düşünce tarzını oluşturabiliyor olmak ve bundan birey olarak sorumlu olmak. (Zaten üniversitedeki akademisyenler de öğretmen değil, okutmandır.)

Öğretmen, aşağıdaki gibi alçaltıcı fikirlerini kendine saklamayı bilmiyorsa, eğitimci olmamalıdır.

yok oyle bir dunya. Maymun olmayi kabul edenler olabilir. Size saygim var hatta muz bile hediye edebilirim size.


Birinin mecburen evrimci, diğerinin de mecburen yaratılışçı olması bakımından aktardığım bu iki farklı örneğin ortak yönü, ikisinin de ifade olarak eşit derecede yanlış olması.

Evrim konusuna gelince... Şu evrimianlamak.org güvenli internet filtresine takılıp, evrimaldatmacasi.com filtreden -nasıl olduysa- süzüleli beri, bu konuda bileniyordum zaten. Bir genetikçi olarak evrimi yok saymam söz konusu değil. İnanmak yerine yok saymak diyorum, çünkü evrim, inanılacak bir şey değil. Evrim, var. Ha, bizim bölümde de inanmayanlar vardı, o ayrı (umarım evlenip işi gücü bırakmışlardır ve akademisyen olup yüzlercesine hiç inanmadıkları şeyleri anlatacaklarına, sadece çocuklarının kafalarına girerler.) İmam Hatip'lilerin katsayısı konusuna da, sırf bu yüzden destek olamıyorum ve en azından tıp gibi, moleküler biyoloji gibi bazı bölümlere girmeleri zorlaştırılmalı diye düşünüyorum.

Bir de şöyle laflar edenler var ki onlar en tatlıları: "Ben evrime inanıyorum ama insan evrimine değil." Ayy, canım! Timsahın evrimine inanıyor ama insanın maymun ataları rahatsız ediyor onu (aynı adam, sadece ramazanda içki içmiyorsa da hiç şaşmam). Duyduğu bu rahatsızlık, hadislerde Adem'in çamurdan, Havva'nın da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı anlatıldığı için de olabilir (bu bölüme inanmayayım, pazarlığı yapamaz), kendini hayvanlar aleminin çok üstünde gördüğü için de olabilir (saf kibir).

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz ama Sigmund Freud'un güzel bir lafı vardır:

"Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif öz sevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır. Birincisi, Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında. (...) İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp, soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde."

Freud da lise öğretmeni olsaydı, ona da söyleyeceğim şey aynı olurdu: "Bunu çocuklara anlatacaksan, kaburga kemiği meselesini de anlat." O bunu Erica kompleksime veya çocukluk travmalarıma bağlayabilirdi, ama olsun.


(12 Aralık 2011, İstanbul)

Konuyla ilgili olabilecek başka bir yazım şurda. Müzikli eğlenceli.

Harun Yahya, aynı zamanda Kafkasya'da açan bir çiçekmiş:http://www.harunyahya.org/yazar_hakkinda.htm

b is out of the building!

Şimdi, tam şu an yazasım olması mesela, inanılmaz gerçekten! Neden dersen, iki saattir eğitim veriyorum birilerine, kafam kazan gibi oldu, aynı anda tam dört arkadaşım benimle bugün ve yarın buluşmak istemek üzerine planlarla geliyorlar ve ben öbür gün İzmir'e gideceğim için halihazırda yarın gecem yok sayılır. Üstelik şu an karnım aç, karnım anlamlandırılamaz şekilde aç ama bu benim her zamanki halim, "galiba acıkıcam ben ya" dedikten 15 dakika sonra otolize geçiyorum (i.e. kendi kendimi yemeye başlıyorum. mide bazında)

Akşam ne olacak söyliym; önce küçük bir kahve içilecek -çünkü bu kadar öteleyince kendimi suçlu hissediyorum-, sonra ev. Dünden kalan güzel bir yemek yiyeceğiz, televizyonda ÖBGZK olduğu için Türkü'ye sempati gösterip azıcık, "her highness" Vecihe günlerdir kurabiye aşeriyor diye çikolata parçalı kurabiye yapacağız (evde mikser olmadığı için yoğuracağız mis gibi) ve sonra da oturup dedikodu yapacağız lütfen. Vecihe beni ciddiye alacak çünkü dün de emin oldum ki beni ciddiye alan çok az insan var. (Ciddi olmak, ciddiye alınmayı gerektirmiyor.) Halbuki çok acayip bir hikaye anlatmıyorum, nedir yani, dimi.

Ha bu arada hani bi kere bir şey anlatmıştım, şimdi başlığını da hatırlayamayacağım ama dur buliym, illa uğraştıracaksınız insanı, hah işte BU. Dün canım lise arkadaşlarım geldi evime ve yine çok güldük çok eğlendik ama bir kez daha, 26 yıllık hayatımda ve bu birini 20, diğer ikisini 15 yıldır tanıdığım insanların yanında bir kez daha anladım ki ben hiçbir şey bilmiyorum arkadaş. İnsan sarraflığını geç, tanımıyorum insanları. Bizim kız o "yok yea" ile çıkmaya başlamış, iyi mi?

Mail geldi şimdi. Pediatri Gerçekleri Pratik Cep Kılavuzu'nda indirim varmış, ya da Ergen Psikiyatrisi'nde, ha biz o psikiyatriyle her gün karşılaşıyoruz nice -güya- büyüklerde, olsun olsun.

Ayh, tamam.

Ben çıkıyorum ofisten, çünkü çok sıkıldım bugün.

zor.

hayat, on yedinde bir okul servisinde tatilya'ya giderken, kulağında bir kulaklık -diğeri cihan'ın kulağında ("bak sana bişey dinleticem")- ilk kez nev dinlerken ve şarkılarına hemen hayran olurken kolaydı. o zaman da zor geliyordu ama daha kolaydı.

eskiden, ondokuzunda koca bir kadın olmak garipti, ergen işiydi. zordu.

oysa ben, ben yirmi altımda küçücük bir çocuktum.
ama yolum çokmuş, yolum çok uzunmuş.
büyümemiş küçük bir kadınmışım.
çocukmuşum.
ve bu çok zormuş.



...
tek istediğim şey yalnız kalmak.
işte tam da bu yüzden yalnız kalmamam lazım bu aralar, hiç.

N.A.L.


Bilen bilir, benim aklıma okul deyince Boğaziçi gelir. Lise gelmez. Lisemi de severim ama öğrenciliğimin en şahane yılları çoğu ortaokul/lise sınıfdaşımın aksine Orta 3 değildir. Lise arkadaşlıklarının üniversitedekilerden illa ki daha sağlam olduğuna inanmam. Mezunlar Günü'ne işim yoksa giderim, üniversitedeki mezunlar günü gibi önceden kapattığım bir tarih olmaz o.

Yine de, lisemin adının değiştirilmesini istemiyorum.

Nüfusta kayıtlı olduğu adıyla Şişli Nişantaşı Anadolu Lisesi'nin isminin, yapılan bir bağışla "Yılmaz Ulusoy Nişantaşı Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmek istendiği bilgisini aldık. Ne bu haberin yüzde yüz doğru olduğunu (bedencinin onaylaması dışında) ne de bağışın miktarını kesin olarak biliyoruz. Bu doğruysa dahi, Ulusoy'un bizzat bunu talep edip etmediği hakkında bir fikrimiz yok. Hani Sarıgül'ün okul önlerine astırdığı brandalar vardır ya "Okulumuzun doğalgaz tesisatı über belediye başkanımız Sarıgül tarafından yaptırılmıştır, minnettarız." diye, aynı belediye içinde, hepsi bir örnek, güya okul velileri tarafından yaptırılmış brandalar. Tabh.

Benim bildiğim, bağış yapıldığında bir hatıra ormanı kondurulur çorak bir tepeye veya ne bileyim, bir sınıfa, spor salonuna filan isim verilir. Koca okulun adını değiştirmek de ne oluyor?

Nişantaşı Anadolu Lisesi, umarım bu ismiyle kalacak. Daha çok NAL dalgası geçecek zamanımız var bizim.

kadınlar matinesi

Bir araya gelip en uzun konuşabildiğimiz, 2 saat. Lisedeki arkadaşlarıma sırtımı dönmüş değilim, muhtemelen gerçekten sex and the city olsak da kalkar giderim masadan ama of bu evlilik muhabbetleri, off bu kafalar yok mu...

2 saat diyorum işte, en fazla. Sonra, yoruldum deyip kalkıyorum. Çünkü yorgun gelmesem de yoruluyorum, aklım da almıyor ya mesela "ayrılsak ben daha iyisini bulurum" diyor biri. Nereden geliyor bu güven? "Nereden geliyor bu güven?" diye soruyorum.

Nereden geldiğini söyleyeyim; bulduğu adam o kadar prototip olacak ki yani yüzüne bakılır/fena para kazanmayan/arabalı/en az lisans mezunu/iyi aile çocuğu olacak, ki, yüzüne bakılır/fena para kazanmayan/arabalı/lisans mezunu/iyi aile kızı olan arkadaşıma baksın.

"Çünkü" diyor arkadaşım, "bizim gibi düzgün kızlar çok az."

Erkeklerin şimdi değilse de günün birinde "düzgün kız" arayışına girecekleri fikri, hani pişman oldukları zaman/zevke doydukları zaman/huzur buldukları zaman dönecekleri bir düzgün kız olma fikri, arkadaşlarımın hiç yalnız kalmayacaklarına dair inançlarını pekiştiriyor. Kendi adıma, ben erkeklere bu kadar güvenmiyorum.

Endişeleniyorum tabi, ya aşk yoksa diye endişeleniyorum bazen, yalnız ölecek olmaktan çok, deneyip de duvara toslamaktan ve sonunda "denedim olmadı" cümlesini defaatle kurabilecek olmaktan, bunun bana zarar verecek olmasından, sonunda fark etmeden ve istemeden değişecek olmaktan ötürü endişeleniyorum. Çünkü biliyorum ki bir şey olacaksa senden, benden, bizden olacak.

Ama bu benim, o düzgün kız da ben değilim ve ben -özellikle bu aralar- böyle, mutluyum.


(10 Şubat 2011, İstanbul)
Görsel: http://weheartit.com/entry/6734806

koraloaralo...

Hep bir ağızdan İstiklal Marşı söylenirken veuoovaavovee diye sesler çıkaran arkadaşımız vardı okulda. Böyle tipler hep insanı güldürür ve okul idaresi onlara dik dik bakmakla yetinir. Gerçek bir keratalıkları ortaya çıkmadan hiç ceza almayacakları kesindir. Eğlenceli tiplerdir vesselam, hafif serserilik boyutu olan iyi aile çocuğu. Aa, hafif serserilik boyutu olan iyi aile çocuğu mu; demek bu anlamsız sesler çıkaran adamlar geleceğin ortam çocuklarıymış lan... Kim bilebilirdi?

Dün yeni müdürle yaşadık bunu; adam bize memnun oldum diyeceğine nedense kolay gelsin dedi, biz de arkasından
kolaygelkolasinkolaygelskolgelsinklay dedik.

Kolay gelsinler havalarda uçuşurken ben
koraloaralo dedim. Bakalım ne olacaktı... Hiçbir şey de olmadı.

Hem ne malum canım kolay geleceği? Laga luga işte :) Mantıklı bir şey olsa söylediğimiz, İngilizcesi, Frenkçesi de olurdu zaten...

Hali Vakti Yerinde Olan

Para kazanıyorum, kendi ayaklarım üstünde duruyorum, kira da versem kendi evimde, kendi yastığıma başımı koyuyorum, ruhsatında adım yazmasa da kendi arabamla dolaşıyorum... Halim vaktim yerinde gibi görünebilir.

Oysa günün sonunda eve geldiğimde kafamdakileri boşaltmaya ne halim, ne de vaktim oluyor.

Bugün biraz vakitlice bir günümdeyim, halsizliğimi ortaya dökebilirim.

***

Yoruldum 1000, 67 veya hadi, 17 keredir aynı şeyleri konuşmaktan. Evet, üstüne bir şey konmadıkça veya söylenecek yeni bir şey olmayınca bir şeyi defaatle konuşmaktan nefret ediyorum. Ben bir kerede anlıyorum zaten; bu kadar vakitsizliğin arasında, olan el kadar halimi aynı şeyi ikinci kere dinleyerek harcamak istemiyorum, değil ki 1000, 67 veya hadi, 17 kere.

Kimsenin ilgisizlik alanlarını doldurmak zorunda değilim ki ben; böyle bir söz vermedim, nasıl diyor siz, I didn't sign up for this. Ben seçmedim bunu, kimseyi.

Hadi bundan alamadık istediğimiz sevgiyi, başkalarına dönelim. O başkalarından biri de mi olmadı? Hadi birine dönelim. Ama bakalım o biri, üç kişilik sevebilecek mi bizi? Ben bir generale martı olmasını emretsem ve o general bunu yapamasa, suç onda mı olur bende mi?

Ya ben bir generale üç martı birden olmasını emretsem?

***

Kişi kendini kandırmamalı. Kişi, kendini kandıramaz şayet içinde kandırabildiği ikinci bir kendisi yoksa.

"Ben senden bir şey beklemiyorum" cümlesi, tekrarlandıkça ikna olasılığını yitiren bir cümledir; gerçekten ikna etmesi bekleniyorsa hiç dillendirilmemesi yeğdir. Ben kuzenimden bir şey beklemiyorum örneğin ve bunu ona hiç söylemedim.

Bunun aksi olan her durum, yani bu cümleyi 1000, 67 veya hadi, 17 kere tekrarlamak, rüyanın tersi çıkmasını beklemek gibidir. Beklentiyi düşürdüğüne kendini inandırmaya çalışmaktır ve tekrarladığın her sefer, tekrar başaramamaktır.

Hiçbir bilinmeyeni değiştirmeden bir denklemi tekrar tekrar çözmeye çalışmak da, nafiledir.

***
Belli ki yarın ölecekmiş gibi yaşamıyoruz ama ben ne sevmem biliyor musunuz? Ölmeden önce yapılacak şeyler listelerini, mutlaka dinlemek gereken şarkılar, görmek gereken filmler listelerini sevmem. Bir de, cin fikirli bilim dergisi köşelerini, "bunları biliyor muydunuz?"ları sevmem. Bana kendimi sırayla, eksik ve cahil hissettirmeye çalışır bunlar.

Film izleyeceğim zamanda oturup Yaprak Dökümü'ne boş boş bakmak isteyebilirim; Yaprak Dökümü'ne boş boş bakan insanların evindeki ölmeden önce izlenecekler listelerinde Shawshank Redemption ilk sıradadır, ama onlar Yaprak Dökümü izleyerek yerler o zamanı.

Ne olmuş yani?

Ne olmuş yani ben yeni zelandalıların geçim kaynaklarını bilmiyorsam? Siz de nefes aldığınızda bir oksijenli solunum döngüsünden kaç ATP aldığınızı bilmiyorsunuz ki... Ve neden bilesiniz, bu bilgi rahat bir nefes almanızı mı sağlayacak?

Gümüşün frenkçe karşılığının umurumuzda olmadığı güneşli bir bahar günü, lisede periyodik cetvelin üstünden -H-Li-Na-K-ha heyli hala hula da...- geçerken, hocamıza sormuştuk "Hocam hocam, bu gümüşün simgesinin Ag olduğunu bilmek bizim ne işimize yarayacak allaseniz?" Hocamız cevap verdi "Çengel bulmaca çözerken lazım olur."

O kadar işte.

***

Zorlamayın, kimsenin bilmenizi istemediği, peçeteye sarılı şarap kadehlerinin etrafta kol gezdiği kokteyllerde de, gürültülü bir barda da hiçbir kadını düşürmenize yaramayacak, hiçbir adamı baştan çıkaramayacak replikleri ezberlemeye çalışmakla uğraşmayın. Bilgi iyidir, size keyif verdiği sürece. Bir işe yaramayan bilgi, daha eğlenceli bir şey yapmanızı engelleyen zaman kaybı vesilesidir. O kadar işte.

Ben hazır vaktim varken ve bu kadar kurulmuşken Machete'yi izleyip, hiç tek plan çekimlere odaklanmamayı planlıyorum örneğin. Kavgayı izlemek, şiddeti görmek istiyorum, o kadar. Sonra da hazır vaktim varken bir niyet mektubunun üstünden geçmek ve şu aklımın bir köşesinde bana sürekli "knock knock!" esprisi yapmayı bekleyen harfleri mantıklı sıralara sokmak istiyorum. Bir sürü şey var aklımda, yağlarımdan ve okumadıklarımdan çok, yazmadıklarımı eritmem gerekiyor.

Ve kendimi geliştirmek hiç bu kadar önemsiz olmamıştı.

Yeri gelmişken, Bucket List'i izleyin halinizin/vaktinizin yerinde olduğu bir gün. Hatta dur ben de onu takayım da boş boş bakayım biraz... Tabi Machete'den sonra.


(19 Aralık 2010, İstanbul)

Görsel (ayrıca bolca kişisel gelişim ittiren bir yazı da mevcut, ilgilenenlere):
http://community.seattletimes.nwsource.com/archive/?date=20080127&slug=bucket27

Le chef de gare a donné le signal du départ.

Bizim lisede okuyanların (biz artı 10 eksi 1 yıl diyebiliriz, çünkü 7 yıllık kaliteli öğretim bitti o arada) hepsinin bildiği bir cümle vardır:

"Le chef de gare a donné le signal du départ."*

Neremize sokacağımızı hiçbir zaman öğrenemediğim bu cümle, hala dost sohbetlerinde hatırlayıp gülüştüğümüz ve bu minvalde bizi birbirimize bağlayan faktörlerden biridir.

Lisedeki Urfalı Fransızca hocamız Maho'dan şimdiye kadar hiç bahsetmediğime şaşıyorum. Bordo pantolon, koyu yeşil ceket, sarı gömlek; tazmanya canavarı desenli, kırmızı ağırlıklı bir kıravat ve kahverengi mokasen ayakkabılarla, kendi deyimiyle "puşt Maho" her yerde gözümüze çarpabilir nitelikteydi. Elinde bizim gözümüzde Azar'ın Fransızca karşılığı olan 65 yıllık siyah-beyaz Mauger kitabı, Mösyö Vincent ile tanıştığını, Mauger ile bizzat yemek yediğini iddia eder, bizi kırar geçirirdi.

Aynı zamanda, hiç belli etmese de okulun doktoralı tek öğretmeniydi ve bize de hiç belli etmeden Fransız Kültür'ün 4 başlangıç kurunu atlatacak kadar Fransızca öğretmişti. En azından bana öğretmişti. Dile istidadım olabileceğini inkar etmiyorum ama yine de, sıfırdan başlamak için başvurduğum kursta 4 kur birden atlamak benim için bayağı şaşırtıcı olmuştu. Ben sadece "nerelisen nerelisen / söyle canım nerelisen / urfalı mı antepli mi / söyle bana nerelisen" dörtlüğünü anca çevirecek kadar Fransızca bildiğimi sanıyordum; meğer passé composé kipinde fiil çekebiliyormuşum!

Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Aşağıdaki çizime bakınca aklıma geldi:


Kalkış sinyali verildi beyler, öküz gibi bakmayınız.

(10 Kasım 2010, İstanbul)

* "Garın şefi, kalkış sinyalini verdi."

Foto için: http://icmihrak.blogspot.com/2010/06/buyuk-basarlar-kymetli-hocalarn.html

Bir Yaz Gecesi Şarkısı



Dört yıla yakın zamandır görüşmediğim Özgür için

Bir Haziran gecesi, 2003 olduğu kesin, ayın 17'si olduğu muğlak; The Marmara'daki balodan çıkmışız, süslü püslü kıyafetlerimizin üstüne geçirdiğimiz kot ceketlerle kendimizi çok daha iyi hissediyoruz artık; ah bir de ayakkabıları değiştirebilseydik!

7 yılını beraber geçiren adamlar olarak keşke baloyu okulda veya eşit derecede samimi bir yerde yapsaydık diye düşünmüşümdür. Kıyafet, pasta, kavalye gerginliği olmadan inanılmaz eğlenirdik. Genişiz zaten daha da genişlemiyoruz; aynı ortama konduğunda en çok eğlenecek şekilde kendiliğinden gruplaşacak insanları kalıba sokmanın ne alemi var?

Taksim'de ne yaptık, pek hatırlamıyorum. Bir kısmımız Hande Yener'e gitti balo sonrası eğlencesine. Demek balo sonrası eğlenceler o zamandan başlamıştı... Hande Yener çirkindi, insan bir balon dinlemek için 60 lira verip gitmezdi, hem ben hep muhabbete dönerdim yüzümü, o yüzden biz kalkıp Şahin'ime gittik. Kaç kişiydik, 7? 8?

"İçki istiyorum ben" dedim. "İçelim madem, 10 yıllık arkadaşımın evinde kalacağım ilk kez, kendi evimin balkonuna bakıyor bile olsa bir erkeğin evinde, bir sürü başka arkadaşımla birlikte ilk kez kalıyorum" (18 yaşının sabahında değil, böyle gecelerde rüştün ispat edildiği zamanlardı). O zamanlar içki içmeyen Özgür'ü yanımda sürükledim, düştük yollara. Nişantaşı'nda içki arıyoruz, yok, yok oğlu yok! Saat 12 belki, öyle inanılmaz bir saat değil ama açık bir allahın kulu tekel bayi yok koca Nişantaşı'nda. Teşvikiye Café'den Osmanbey'e kadar gittik; Beşiktaş'a inmemiz gerektiği bilgisini alınca kaderimize razı olup vazgeçtik. Valikonağı'ndan okula, oradan arkadaşın evine doğru yürümeler... Ben artık fenalaşmak üzereydim; bir daha asla giymediğim sandaletlerimi elime aldım, Nişantaşı'nda siyah straplez elbisem ve maşalı saçlarımla, üstünde baloyla hiç mi hiç ilgisi olmayan bir kıyafet giymiş Özgür'ün koluna girip (o daha ziyade trekkinge gider gibi giyinmişti; olayı buydu) yalınayak yürüdüm caddede. Sarhoş değildim hayır, sadece artık yürüyemeyecektim ve Özgür'ün beni taşıma ihtimali yoktu. Durumu kendime normal göstermek için veya insanların bizi sarhoş sanması için olacak; bir şarkı mırıldanmaya başladım, "You don't remember me, but I remember you..."

Özgür devam etti, "It was not so long ago, you broke my heart in two..."

Bozulmayacak nadir anlardandı; "Tears on my pillow, pain in my heart caused by you." Gülüştük. Böyle şeyler sadece filmlerde olur sanıyorsunuz ama ben bunu yaşadım. Sonra da Şahin'ime gidip tüm gece karpuz ve bisküvi yedik, çay içtik. Hiçbir şey olmamış gibi veya 7 yılımız geçmiş gibi.

Hayatınızın 7 yılında iç içe geçtiklerinizi nasıl göz ardı edebilirsiniz?

(29 Ekim ~ 08 Kasım 2010, İstanbul)

İngiltere Gün6: Portobello Cadıları

Samanta West "Witch of Portobello", 2009.


Konuyla alakayı aramayın boşuna, çağrışımlar silsilesi işte: İngiltere / Portobello --> Paulo Coelho - Portobello Cadısı --> Pek sevilesi kapak resmi


Notting Hill civarındaki Portobello'da geçti 6. günümüzün neredeyse tümü. Elimde ters dönüp duran şemsiyeme sinirlenip yoldan alıverdiğim "I ♥ Rain" şemsiyemle (desem de inanmayın), yağmur beni hasta etmiş ve palyaçoya dönen burnumu fırk fırk çekerken saat 5 olup da tezgahlar kalkana, dükkanlar kapanana kadar durmadan dolaştık.

Pazar kafasını severim, bitpazarı kafasını daha fazla. Her tarafta başka bir antika, başka bir güzellik vardı, ama benim oradan istediğim tüm ucuzcacık şeyleri alabilmem için çok param olması lazımdı. Yine de önceki beş gün boyunca hep aklımın bir köşesinde olan hediye alma ihtiyacını hemencecik karşılamak çok hoşuma gitti.

"Bu sefer hediye almayacağım" diye kendime telkinde bulunsam da aksatmadığım adamlar var, içimden geliyor onlara hediye almak. Yine de sondan bir önceki günde hala dişe dokunur bir şey bulamadığımdan eh, napayım deyip boynumu bükecektim... ki, birden bir şey görüp bir dükkana daldım, aldım ve çıktım.

Hediye almayı vermekten çok severim. Birkaç kişiye verdiğim hediyeler hariç.

Portobello'da, vitrininde "5-10 pound" yazan bir ayakkabı dükkanına dalıverdik kızlar güruhu olarak. İçeride Sevdanın Son Vuruşu çalıyordu; günlerdir hiç televizyon izlememiş ve Türkçe müzik dinlememiş biri olarak öyle bir sevindim ki... Aynı şehirde yaşayıp selamlaşmadığı adamı yurtdışında görüp sarılmak gibi bir şeydi, bi farkla tabi, ben o şarkıyı burada da seviyorum.

Yukarı çıktık hala şarkıyı mırıldanır durumda; ama bu mutluluk uzun sürmedi tabi. Tarkan bitti, Serdar Ortaç başladı, ben hayalkırıklığımı yüksek sesle dile getirince satıcı "ne o, Serdar sevmiyo muyuz?" dedi. Bizden başka Türkçe konuşan birini daha duyduğum için ona da sarılabilirdim o an. Neyse öyle makara tukara derken, bir de baktık o 5 poundluk ayakkabılardan birkaç tane alıvermişiz. Naparsınız işte :)

Gerisi ıvır zıvır. All Saints diye bir dükkanın vitrin ve duvarlarının baştan ayağa eski model dikiş makinesi kaplı oluşu... Portobello'daki pastamsı rengarenk evler... Kahve içtiğimiz yerde Vec'e, sırf siparişini hatırlattı diye "you are too demanding" diyen suratsız garson ve gelen hesabı 1 penny dahi bahşiş bırakmadan ödeyişimiz... Onca günün sonunda ilk kez otobüse binişimiz ve tabi ki yukarı, tabi ki en öne oturuşumuz... Yorgunluk, yorgunluk ve akşam, Vec'in yıllardır gitmediği, çok iyi kokteyller yapan bir mekana giriş.




Sıcak şaraba yumulurken eh, artık liseden arkadaşlarımı görme zamanım gelmişti, aradım Cemlas'ımı, adresi verdim, dedim gel. Geldi, aman ne özlemişim! Mekan kalabalıklaştıkça ve Paşabahçe bardak kolileri ardı ardına açıldıkça, bizim muhabbet isteğimiz oraya sığamadı ve çıkıp, yan sokaktaki sessiz bir pub'a girdik. Neredeyse hepimiz hasta olduğumuzdan, bizimkiler kalktı otel odasına çekilip dinlenmeye; ben de son metroyla dönerim nasılsa deyip oturdum Cemlas'ımla bir süre. Görmek istediğim bir adam daha vardı ki işte orada kırdı kalbimi. Canı sağolsun.
*
Sonra Alptekin'i de bulduk başka bir pub'da, her yer ıpıslak olduğundan bir tentenin altına sığınıp ballı bira içtik, görüşmediğimiz yılların muhabbetini yaptık. Hayat ne garipti, vapurlar felan... Lisedeyken "abi ilerde aynı eve çıksak ya" diye muhabbet eden iki adamın gidip İngiltere'de beraber yaşaması garipti mesela. Bizim yıllarca İstanbul'da, Bursa'da, Balıkesir'de görüşmeyip tee İngiltere'de görüşmemiz garipti. Askere giderken, ertesi gün direksiyon sınavım var diye vedasına, Taksim'e gidemediğim adamla Londra'nın göbeğinde, üstüme yağmur damlayan hasta halimle içmem de garipti.
*
Sonra beni metroya bırakan arkadaşlarıma uzun uzun sarıldım; bol rötarlı, yarı uyumalı bir metro yolculuğu sonrasında Earls Court'a döndüm. Ciks mekanların önündeki uzun kuyrukların ve kısa eteklerin önünden elimde koca poşetlerle ve ıslak Converse'lerimle geçtim, koşa koşa hatta zıplaya zıplaya gittim otele.
*
Hayat ne garipti; iki gündür bildiğim bir yerin sokaklarında, balkabağına dönüşme saati geçtikten sonra koşturmam, kırmızıda geçmem ve belki de sırf bu yüzden, hiç yabancılık hissetmemem çok garipti mesela.
*
*
(02 Ekim 2010, İngiltere)

Merak Etmemek

Her şeyin çok önemli, ilkin son olduğunu düşündüğümüz yıllardı...

İlk kez aşık olmakla ilk kez sevmek arasında ayrım yapan bir dizi repliğine hak verircesine şimdiki aklımla, basbayağı aşıktım işte.

Bir şarkıyı çok dinlerdim.

Merak ediyorum, ne yapacaksın benden sonraki hayatında
O alaycı gözlerin eğlenerek bakacak mı başkasına aklın bendeyken hala
Merak ediyorum, rastlaşacak mıyız günün birinde herhangi bir yerde
O çağlayan ruhun sakin tavırlar ardına gizlenecek mi yine

Yıllar geçtikçe sıradan mı olacaksın
Yoksa yenilmeyip zamana, sevdiğim gibi mi kalacaksın

Merak ediyorum,
Çok merak ediyorum...

Benden sonraki hayatını merak ediyordum adamın, okuldan sonraki hayatını. Her gün görüyordum çünkü, böyle bir mutluluk ve böyle bir eziyet olamazdı.

Her gün ne yaptığı merak etmenin ötesine geçmek aklıma gelmezdi o zamanlar, çünkü birbirimizle evlenmeyeceğimiz belliydi. O kadar ötesi çok öteydi ve beni ilgilendirmiyor gibiydi.

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı, biliyorsun değil mi?
...
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni,
Ya çık git dünyamdan, anlıyorsun değil mi?

Kar yağıyordu, hiç bilmediğim bir semtte bir daha görmeyeceğim bir lokantanın önünde içerden gelen bu şarkıyı duyuyorduk -ben şarkılara o zaman da anlam yüklerdim, şarkılar o zaman da anlamsızdı oysa. Öyle demişti bana sonradan, öylesine istemişti o şarkıyı-

Bana "olmuyor" diyordu ve ben onu oracıkta öpmek istiyordum ama ah o gurur yok mu... "Beklesin"di. Annem de öyle demişti hem.

Ama o çaresiz hali... Bir gün tuttum elini yine.

I can be you hero baby
I can kiss away the pain
I will stand by you forever
You can take my breath away

Biliyordum, hiçbir şey sonsuz değildi. Bizim ilişkimizse, kesinlikle.

Ama bazı şeyler var hani kaybetmek istemez insan... Ben hiç o kadar kötü kavga etmemiş, o kadar kendimi paralamamıştım, hem de okul tuvaletinde, hüngür hüngür ağlayarak. "Hayatımdaki iki adam" dediğim adamların ikisinin birden beni bu kadar kırabileceğini hesaba katmadığım için, çok yüksekten düşmüştüm. Hazırlıksızdım paralanmaya (insan zamanla kaşarlanıyor).

Üstelik her şeyin müsebbibi bir günaydın'dı (veya bir günaydın'ın yokluğu mu demeliydik?). "Sen bana neden özellikle gelip günaydın demiyorsun?"du kavga sebebimiz. Ayrılmamıza rağmen (veya ayrıldığımız için mi demeliydik?).

***

"Nasıl görüşmeyebilirim ki? Onun gözünde farklı bir yerde olduğumu ve olacağımı bilmek bana iyi geliyor. Onun bana bakışında 15 yaşıma ait bir duygu görmek hoşuma gidiyor. Aşk, tutku değil de; çocukluk, saflık, hayranlık belki. Sonra aradan 8-9 yıl geçmiş, büyümüş, değişmiş halimizle; hani onun o zamandan yaşamaya başladığı ama bende görmeye alışkın olmadığı hayata başlamış halimle beni gördüğünde sanki bir de şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ifadesi ve belki ufak bir beğeni -ne de olsa iyidir benim muhabbetim- görüyorum gözünde. Bunlar hoşuma gidiyor işte."

***

İngiltere'ye gittim. O oradaydı, liseden, biri canımın içi olan iki arkadaşımla daha birlikte. Feysbuktan ancak birine (canımın içi olana) ulaşabildim, telefonunu aldım, aradım, randevulaştık, buluştuk. Deli gibi yağmurda, sırf daha rahat muhabbet edebilmek adına herkesi yarı ayakta durduğumuz bir mekandan çıkarıp 5 metre ötedeki bir pub'a sürükledim. Diğer arkadaşım da geldi, yıllardır görüşmemiştik, ah ne güzel olmuştu.

Ve o, gelmedi. Mekanın kapısına kadar gidip, o 5 metreyi yürümemek adına, tepesi attığı için (dedi), ıslandığı için (dedi) gelmedi ve bana "sen buraya geldin de bana bir alo dedin mi, onu düşün" dedi.

İlk kendisini değil de diğerini aradım diye kızmıştı bana. Aslında sadece bu yüzden gelmemişti. Günaydın demediğim tarih tekerrür ediyordu yıllarca ve kilometrelerce ötede.

Gülümsedim, içim acıdı. Ne diyeyim, bazı insanlar değişmiyor da, büyümüyor da. 17 yaşında bıraktığım adam 25 yaşında hala aynı çocuklukta; al işte merak ediyordum ya, sevdiğim gibi kalmış ama hep çocuk. Ve hiç merak etmiyormuş beni o.

Bense hep olgun olmaktan bazen sıkılıyorum ve bazen, o okul tuvaletine dönüp hüngür hüngür ağlayasım geliyor.

(02 Ekim 2010, İngiltere)

Ölüm.

_ Sarılma abi elim bulaşıklı.
_ Seni böyle görünce aklıma ne geldi biliyo musun?
_ Ne?
_ Berrak'ların evinde de bulaşığı sen yıkardın, biz içerde otururduk.
_ Hahah, ben seviyorum bulaşık yıkamayı ya. Bi gün bizim eve uğrayın da ütümü yapın, bak ondan nefret ediyorum.
_ Olur ama ben düz şeyleri ütülemeyi seviyorum, o de bi çarşafı bi saatte ütülüyorum; elektrik faturasını kabartırım, söyliym.


Paçanga böreği deyince aklıma Beşiktaş'taki Tansaş (ki artık yok) ve Berrak'ların Akatlar'daki evinde (ki hala orada) geçirdiğimiz kız kıza geceler gelir. Yıllardır arkadaş olan üç kız; evde anne yok, baba yok, bira var çünkü bira en önemli özgürlük simgesi, borcamda pişen kremalı patates ve niyeyse sadece Tansaş'ta bulunan paçanga böreği var (Harika mıydı neydi markası da...), cips var bolca, bir de çikolata.

15, 16, 17, 18 yaşındaydık.

Sonra bir gün bir baba öldü. Sonra bir gün bir baba daha öldü ve ben, işte o gün bir daha -ayıplanmamak adına- asla dile getirmeyeceğim bir laf ettim.

"Baba"lardı onlar, adam gibi işte (Toyota gibi değil) ve ölmeleri gerekmiyordu değil, ölmemeleri gerekiyordu.

***

Kayışdağı'ndan nefret ederim, hayatım boyunca gözüme giremeyecek bir yerdir. Yıllarca tüm yazları yanında yattığım nenemin en kötü halini orada gördüm ve o haliyle hatırlıyorum onu.

"Ölse artık, kurtulsa" demiştik. Öldüğünde babamın ilk kez karanlık salonumuzda hıçkırdığını duydum. Ağladığını görmedim.

Beyaz kefen tabuttan çıkıp toprağa girene kadar ben de ağlamadım. Sonra, kendimi durduramamacasına.

Bir canı ilk kez toprağa verişimdi (Zeyyat'ınkini görmemiştim).

***

Bazen, birini öldürmek istediğimde, sadece çok çok sevdiğim için öldürmek istediğimde, arkasından kendimi de öldürmem gerektiğini düşünüyorum (bunu ilk düşündüğümde şaşırmıştım çünkü ilk kez fark etmiştim).

Ölümle bir sorunum yok. Ölenlerle var. Bazen insan yaşayamayacağını hissediyor. Bu kadar sevmek insanın nefesini kesiyor.


***

Gamze'nin anneannesini toprağa verdik bugün. Cenaze kalktı, kabristana gittik, "baba"ların mezarları öpüldü (mezarı öpecek kadar sevebilmesi insanın, benim nefesimi kesiyor).

Anneanneyi toprağa verdik. Gamze daha önce de ağlayabilmişti, ama yine de...

Ölümle bir sorunum yok. Geride kalan kendimle var. Bazen insan geride kalan kendini ne yapacağını bilemiyor. Ve asıl nefes kesici olan da, henüz bir "can"ı toprağa vermemiş olmam.

Bu bol tekrarlı bir yazı (çünkü tüm ölümler bol tekrarlı).


(25 Eylül 2010, İstanbul)

Güldüren / Düşündüren


Ahududu ödüllerini bir türlü veremediğim Esra Ceyhan-İclal Aydın-İkbal Gürpınar üçlememin sonuncusu Kanal7'de program yapmaya başlayıp türbana girmiş veya türbana girip Kanal7'de program yapmaya başlamış. Fark etmez. Bu duruma çok güldüm, kahkahalarla güldüm. En azından artık bu üçlüden birinci belli, ikinci kim?

Ortaokulu ve liseyi beraber okuduğum hukuk mezunu arkadaşımın ise 25 yaşında tesettüre girip, göz önünde olmaktan beis duymayarak feysbuktan çıkmayışı (tamam çıkmasın) ve fakat, önceki hayatının tüm emarelerini birer birer etiketsizleştirişi... Artık kendisiyle ortak fotoğrafımız yok feysbukta. Oysa ki o hala orda, "özeleştiri" yapıp Kılıçdaroğlu'na giydiren Yılmaz Özdil yazıları paylaşıyor, ölümüne evetçi, alayına isyan.
*
Buna gülemedim.

Bu sefer güldürenle düşündüren birbirinden farklı.
*
*
(18 Eylül 2010, YeniŞahin5)

Berk+er

_ Kızım nereye gidiyorsun, erken değil mi daha dershane için?
_ Hakan'da kahvaltı edicez anne.
_ Hakan kim?

Hakan, Beşiktaş'taki pastanenin adı. Dershaneye erken başlayanlar olarak (ne yapayım, bedava olunca onların istediği zaman başlıyorsun dershaneye) Lise 1'de bir dönemin tüm kahvaltılarını orada ettik biz, her haftasonunun her günü, dershane öncesi.

O zaman dershane arkadaşımız da yoktu daha. 5 yıldır her gün gördüğümüz lise arkadaşlarımızla bir de haftasonu kahvaltı etmek bıkkınlık getirmiyordu bize. Dershane çıkışında McDonalds'ın önünde buluşmak da.

Bazı insanları her gün görür ve sıkılmazsınız.

***

_ Bridget Jones'un Günlüğü gelmiş, gitmek istiyor musun?
_ Aa evet ya! Ama şimdi değil, param yok.
_ Var.
_ Yok Berk yaa, valla.
_ Çakarım beynine, var.
_ ...
_ Geleceksin benimle bugün, AFM'de oynuyormuş işte.

Gittik. Bridget Jones'un Günlüğü'nün ilk filmi, Colin Firth gibi adamların gerçekte nadir bulunduğunu ve Bridget Jones gibilerin karşısına daha da nadir çıktıklarını erken anlamış biz genç kızlar için aaah ah dedirterek biter. O zaman yanınızda bir dostunuz ya da bir kardeşiniz varsa sizinle gofretini paylaşır, sizi eve bırakana kadar da bırbırbır konuşup durur ve dikkatinizi dağıtır.

***

_ Abi dedim Vedat Bey'e bin kere, anlamıyor adam, ben her şeyin peşinde koşturmak zorunda mıyım kız orada burada hava atarken? Nedir yani, sesi mi güzel? Şarkı söyleyeceğiz sanki.
_ Öyle deme ya, Özlem de daha önce kaç kez sunuculuk yaptı...
_ Bak, insanda sorumluluk duygusu olması bir karakter meselesidir ve ben güvenmediğim adamı o mikrofonun başına dikmem. Seni seçecekti, takır takır halledecektik.

Biri size güvendikçe, siz de o birine güvenirsiniz.

***

_ Ya sinir oluyorum bu adamın hissiz hallerine. Neden uğraşıyorsun ki bu kadar, onu da anlamıyorum.
_ Seviyorum.
_ İyi de, sana senin ona verdiğin kadar değer vermeyen bir adam var karşında, hak etmiyor seni.

***

_ Neden dans etmiyormuş?
_ Yorgunmuş, antremandan geldi ya.
_ Bence sen kaldır. O zaman da kalkmasın bakalım.

***

_ Karar vermen lazım. Uzak muzak, seni hak ettiğini düşünüyorsan, ondan hoşlanıyorsan dene bence. Ama Mert var mı hala içinde, iyi bak.

***

Kardeş lafından korktum hep, öz kardeşim olmayan kimse için "kardeşim gibidir" demedim, yazmadım yıllık yazılarımda. Günlük hayatta da kullanmam mümkün olduğunca, İbo kardeşim gibi bariz bir şaka olmadığı sürece.

Berk benim kardeşimdi, o da bana ablam derdi. Biz hep onu "zaten içimizde en olgun" sayarken bana abla demesi, benden akıl almak istemesi gururlandırırdı beni. Ben de onu arardım başkalarının anlamayacağını düşündüğüm bir şey olduğunda. E-mail adresimi aldığımda ilk mail attığım kişi oydu. Tatilde darlandığımda da, evde bir şey olduğunda da... Anlamak için tekrar tekrar okuduğum mailler atardı bana. Zorlardı beni ama yanımda olduğunu hissettirmek için değil, onu anlayabilmem için.

Basbayağı kardeştik işte, tamamen kopana kadar.

Kardeş olmayı beceremeyeceğimizi bilseydim arkadaş olmak isterdim halbuki.

***

Şimdi ne garip, o beni hak etmediğini düşündüğü adamla hala konuşuyor, görüşüyor olmama rağmen onu yıllardır görmüyor olmam. Karşılaşmadık bile, bir gün hariç. Onda da annesiyle selamlaştık.

Ne olduğunu hiç bilmiyorum, "biz artık konuşmasak daha iyi olacak" dediğinde ona sordum, sordum, sordum; yanıt alamayınca kimseye sormadım galiba bir daha. O kavgalar neden oldu, kim neyi yanlış anladı, ben bir hata yaptım mı, hiç bilmiyorum. Sadece, benimle birlikte tüm bir sınıf yok sayıldığına göre hata bende değil herhalde, diye tahmin yürütebiliyorum.

Çok kafa yordum, üzüldüm, ağladım zamanında. Bir süre, nasılsa barışacağız, mümkün mü böyle bir şey dedim, olmadı. Sonra ya barışırsak diye senaryolar yazdım, olmadı.

Şimdi sakin kafayla geriye baktığımda bana sadece bir korku kalmış diyorum. Kaybetme korkusu.

İşte o korkumun sebebi bu adam.

Serdar Ortaç albüm çıkardığına göre yaz geldi demektir*

_ Bizim okulda Kenan Doğulu - Bora Uzer konseri olacakmış bu aralar.
_ Bizde de, dur bakiym, Jay Jay Johanson, Nil, Yalın, bi de benim hiç sevmediğim Teoman... O diil de, asıl Yeditepe'de kim çıkıyomuş?
_ Kim?
_ Serdar Ortaç!
_ ... (göz devirme)
_ Üf iyi. Gamzeee, Yeditepe'de Serdar Ortaç çıkıyomuş!
_ Aaa! Ne zaman?

Lise tayfamın sevdiğim yanı, benim katlanamadığım yerlerde, katlanamadığım adamlarla ve müziklerle çok eğlenmeleri ve benim bunlara hiç katlanamamış olmamı benimsemeleridir.

_ Reina'nın açılışında Serdar Ortaç'ın poşetini çalmışlar.
_ Ne? Yuh.
_ İçinde ne varmış?
_ İçinde mi? Hahahaa, yav Serdar Ortaç'ın Poşet'ini çalmışlar diyorum. Bi dakka ya, poşet diildi o. Paket, paket!

(birkaç cümle sonra)

_ Caipirinha nasıl olmaz ya?
_ Abi şu Carpiringa o olmasın, aynı gibi içindekiler...
_ Eğer oysa siparişi ben vermem, söyleyeyim. Carpiringa mı?

Ama lise tayfamın en sevdiğim yanı, bana kendilerini neden sevdiğimi her fırsatta hatırlatmalarıdır.

(07 Mayıs 2010, Taksim BiBuçuk)


* Esinlenme: Zaytung [Meteoroloji Genel Müdürlüğü : Serdar Ortaç'ın Albümü Çıkmadan "Havalar Tamamen Isındı" Diyemeyiz... (napoli bildirdi)]

Kutlu Doğum İki Haftası

Sıradan ve karamsar (çünkü benim karamsarlığım sıradan) doğumgünü yazımın üstünden takriben on gün geçti ama böyle yaptıysam bi sebebi var: Beyza'mı daha dün görebildim, dolayısıyla annemden gelen ilk doğumgünü hediyemden dün aldığım son doğumgünü hediyesine kadar tam iki hafta etti!

Kutlu doğum haftası herkese nasip olur (haşa! dediğinizi duyar gibiyim, zor kullanmadan dağılınız) ama kutlu doğum iki haftası olmaz, derim ben (bakınız, kendimi beğeniyorum).

Tam da harıl harıl kareoke mekanı ararken, Dodo ve Gülş'ün yazılarını okumamla mekanda yer ayırtmam bir oldu, sonra da hatırı sayılır miktarda adamı doldurdum oraya; iş tayfası, lise tayfası, ENSO tayfası, Portakal Suyu tayfası... Çoğunlukla berbat seslerimizle utanmadan bir de şarkı söyledik :) Bence en başarılıları It's My Life ve Does Your Mother Know oldu, ama haklarını vermem lazım, gelmekle kalmayıp bir de Gamzelim patlatan Sam-Aslı-Erdem-David dörtlüsü de takdire şayandı. Erce'nin kankalarıyla hoplaya zıplaya içeri girişi ve sanki saatlerdir ordaymışçasına aradan şarkıya girişi de öyle.

Bir de Askı'm kanjimle Yaz Yaz Yaz söyledik ki eğer Mor ve Ötesi o şarkıyı gerçekten o kadar kırptıysa, tatlı su sosyalistlikleri dışında bir sevmeme sebebim daha var kendilerini! (Şunu yazmadan dinleseydin ya diye düşünenlere teşekkür ediyorum ve fakat bilgisayarım tıp oynuyor, neden bilmiyorum) Neyse, yine de biz onu aradan çıkardık en azından... Bense, sadece Daha Mutlu Olamam'ı söylemekten vazgeçtim, çünkü daha mutlu olabilirdim.

Yine pasta ayarlamadım kendime çünkü aynı dileği tutacaktım, o yüzden mekandaki üçüncü mutlu yıllar şarkısı çaldığında üstüme alınmadım. Ama madem oldu, ben de bir değişiklik yaptım bu sefer ve değişik bir dilek diledim.

İyi ki doğdum, orkid şarkısı söylemedim, Allah belamı vermedi, gördün mü 25 oldum!

Acelesi Olmayanlar

Haftasonum, yaşasın23Nisan'dan ötürü 3 gün olmasının da katkısıyla, eşi zor bulunur bir haftasonu oldu ve pazarlardan nefret etsem de, hala önümde yarım gün var.

23 Nisan'ı olabildiğince yatay pozisyonda geçirdikten sonra, İzlanda'daki volkanın azizliğine uğradığı için İngiltere'ye dönemeyen Cem'le konuştuk. "Bana gel istersen" lafını söylediğime hiç bu kadar mutlu olmamış olabilirim. Akşamın bir saati olduğu için artık evden çıkamayacağım ve eve kimseyi çağıramayacağım günlere paydos! (Bunun için daha uzunca bir süre şükran dolu olacağım) Cem geldi, uzun uzun sarıldık kapıda eskisi gibi. Ardından Ezgi geldi, Şahin ve Cihan da ve biz, Vec de bende olmasına rağmen liseyi yad etme kafasını yaşadık uzunca bir süreden sonra; bu arada soul kitchen, moonwalker, finding nemo ve ağır roman'dan oluşan, hangi sırayla dizersen diz saçma olacak bir dizi filmi de arkaplanda döndürdük. Ben kalkın demedim, onlar da gitmediler; saat 5 olduğunda artık hepimizin uyuması lazımdı.

12'de Vec ile kalkıp kahvaltı ettik, Sex and the City'ye sardık ve sardırdık biraz; sonra Cem kalktı, geldi yanağıma bir öpücük kondurdu. O an, bu yazıyı yazmaya karar verdim, aha belgeliyorum:

Bu yazı, içeride uyumakta olduğunu bildiğin dostunun sabah kalkıp, gelip yanağına bir öpücük kondurması üzerine yazılmıştır.

Bazı insanlarla araya giren mesafeler, başka insanlar, işler yüzünden görüşemediğime kahroluyorum. Daha önce de dedim ya, beni çok iyi anlayacağına emin olduğum bir adamdır Cem öyle çok sık görüşmememize rağmen ama yine de, telefonda dakikalarda karşılıklı susabildiğimiz tek adam olmasıdır onu inanılmaz değerli yapan. Normal şartlar altında, sustuğumda ya o an daha önemli olan bir iş girer araya, ya da "hadi kapat" der karşı taraf. Normal şartlar altında böyle olur.

İnsanların ortaokul-lise arkadaşlıklarının farklı olduğuna inanma sebebi, 7 yıl beraber okuyup birbirinin evrimini görmenin, normal şartlar dışında davranmaya izin vermesidir. Çünkü bu adamlara tek olurcasına sarılırsınız, koluna girersiniz, çok özlediyseniz sokakta yürürken öpüverirsiniz, otururken elini tutarsınız ve sizi bilen kimse bunu yadırgamaz (bilmeyenler de sevgili olduğunuzu sanarak yadırgamaz). Bu noktaya, hayatınıza sonradan giren insanlarla gelmek imkansız değil ama daha zordur.

Ayrılamadık dün, herkes bir süre günlük işlerine baktıktan sonra akşam buluşmak üzere sözleştik: MiniMüzikhol'de DearHead çıkıyormuş (Vec öve öve bitirememişti). Gecenin bir yarısı, insanlar eve dönme hamburgerlerini yerken biz Kızılkayalar'da aç karnına içilmez hamburgerlerimizi yemekteydik. Mekana girdik, birer içki aldık. Bu mekanlara girer girmez ortadaki pist (veya oradaki halı) üzerinde dans etmeye başlayan kafaya bazen özeniyorum :) Pandaloop'tan sonra tıklım tıklım oldu ortalık, herkes coştukça coştu. Ben en çok crystalized'ın remixi çaldıktan sonra mekanı terk etmek istedim, geceyi zirvede bırakmak için.

So don't think that I'm pushing you away
When you're the one that I've kept closest

Aynı anda da bir karar verdim: Başımın tepesinde Demokles'in kılıcı gibi asılı duran kuklamın hatırına, bu şarkıyı Özgür'e armağan edecek ve onu değilse de kendimi biraz öteye ittirecektim. İğneyi kendine, demişler; biraz da kendime bakmam gerektiğini ve kendimle kalmam gerektiğini fark ettim. En güzel günüm gecem olmuyorsa ve hep azıcık eksiksem, o zaman şarkıyı yanlış kişiye ithaf etmiş olabilirim.

Benim acelem yok. Sakin zamanlar lazım bana ve sakin derken, evde oturmaktan bahsetmiyorum. Hatta tam tersi!

Dün de, biyolojik saatlerimiz önceki gece 5'te kaldığından aynı saatlerde bazal metabolizmaya geçmemiz gerekti, eve bırakıldım ve pazar öğlene kadar muazzam bir uyku uyudum ve ta-da! Karşınızdayım.

Gezi dergisi yazarları veya Yavuz Donat gibi şunu yaptım, bunu ettim diye yazdığımın farkındayım amma velakin, yazmam lazım sevgili blog; ne paylaştığımı anlatmazsam kimi neden sevdiğimi, neden tespit kafalarına girdiğimi nasıl açıklayabilirim?

Bu yazıdan bir şey alacaksanız o da şu olsun: Bulursanız DearHead dinleyiniz.

(Eksen'deki şarkıyı da bulamadık ama yine de minnettarım.)

Çoklu yazı

Ağladık nitekim. Yapmak istediklerimizin en basitini yaptık. Bayağıdır boş yere ağlanmıyormuş buralarda, onu fark ettik. Dikiz aynasında yüzümüzü yakalayınca neden hep ciddi ve asık ve sinirli gibi bir surat gördüğümüzü de. Birazcık astigmattan ötürü, ama daha çok, dışarda ağlamamak içinmiş.

Gözünü sevdiğimin evi... Anahtarı kapıdan içeri sokarken ağlamaya başlayabilmek de güzel bir his aslında. "Ne oldu?" diye panikle gelecek biri yok. "Yok bir şey" deyince "var, var" diye ısrar edecek biri yok. Dünyanın en iyi niyetiyle ble karşılaşmak istemiyor bazen insan. Aslında belki de olay bu. İyi niyetle karşılaşmak istemiyor. Biri ona kötü davransın ya da hiç davranmasın, sırf gelsin sarılsın ve üstündekileri çıkar demeden, dişini fırçaladın mı diye sormadan uyutsun istiyor.

Öyle biri olmadığı için elime telefonu aldım. Bıraktım. ENSO'yu bıraktığımda böyle krizlerim olurdu, Sinem'i arardım. Aramadım; çünkü Sinem o an bana en çok iyi niyet gösterecek insandı. Tekrar elime aldım telefonu, Beyza'yı da aramadım; çünkü bizimkilerleydi, eğlenmeye gideceklerdi, aklı bende kalsın istemedim. Sonra Cem'i aradım, İngiltere'de olduğunu bilmeme rağmen. Çünkü burda olsa bana hiçbir şey sormadan ve söylemeden bir mendil uzatırdı eminim. Aşağıdaki gibi olduğum bir gün, çok net hatırlıyorum, yapmıştı bunu (lise arkadaşlıklarının bir başka olduğuna inanayazdığım bir anıdır).

Cem'in telefonu telesekretere bağlandığında ben de telefonu bıraktım elimden. Öyle, karanlıkta oturdum. Bir posta daha.

Ben o biz, bu yazıdakilerin hepsi benim ve bugün benim için güzel bir gün değildi.

(05 Mart 2010, Fulya)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!