... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

işte bunu seviyorum (ünlemli) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işte bunu seviyorum (ünlemli) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bölüm 2

Dün gece ilk kez, burnumu ve uyku düzenimi hakimiyeti altına alan nezlenin de etkisiyle olacak, sabaha karşı uyandım. İlk kez absürd bir saatte uyanmış değilim tabi, ama uzun zamandır ilk kez, tekrar uyuyamadım. İş konusu takıldı kafama. İnsan her gün kovulacağını öğrenmiyor, ya da her gün kendisine çalışabileceği belirli süre bildirilmiyor. 

"Açlıktan ölecek değilim ya canım" diyorum herkese. Açlıktan ölmeyeceğim tabi ki. Ama iş benim için, nasıl desem, heyecanını yitirmiş 7-8 yıllık bir ilişki gibi. Hiçbir zaman tam anlamıyla kendimi veremediğim, başlarda heyecan verici olup sonradan monotonlaşan, tavsayan, ama işte orada olan, güvenli olan, yer yer işime gelen bir ilişki... Arabam olmayacak, dedim kendi kendime. Bu, peki. Özel sigortam olmayacak (ama SGK primimi kendim yatırırım).

Joey oldum yani. I guess "there's never a good time to stop... catching on fire."*

Bazen her şeyi yapabilecekmiş gibi hissediyorum ya, özellikle buraya geldiğimden beri -Afrika'dayım lan! Kendi başıma yaşıyorum, filan- ama işte bazen de "ne işe yararım ki ben başka?" diyorum. Ne biliyorum başka, nede uzmanım, neyi kurup, neyi geliştirebilirim? Hiç, gibi geliyor. Yapamazmışım, başka türlü başaramazmışım gibi. İşte o zaman çok üzülüyorum.

Bir de döneceğim ortam için üzülüp endişeleniyorum tabi. Tüm gençliğimizin bu cahil ve yobaz iktidarla geçtiği ülkeye, onlara daha da fazla direnmek için geri dönmek, bu ülkede yaşamaya devam etmek istiyor muyum gerçekten? Bir kez daha katliamlarla beslendikleri seçimden, "mosmor oldular" lafını ağızlarına almaya cüret edecekleri bir oranla çıktıklarını düşününce, ülkede daha ne olabilir diye ürperiyorum. Biz daha kaç kez sokağa dökülebiliriz? Gücümüz var mı buna? Ya da isteğimiz? Neyle savaştığımızı hatırlıyor muyuz, umudumuz var mı hala?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Seçim sonuçlarıyla boğuşurken gereğinden uzun ve yorucu bir yolculuk yaptım geçen haftasonu. Tüm bunlar aklımdan geçiyordu, ben, Türkiye, ben, ben, Türkiye... Sonra arkadaşlarımın kartlarını aldım. İngiltere, Fransa, Türkiye.


Bazen hiç tanımadığı ya da çok az tanıdığını sandığı kişilerin en çok yardımı dokunuyor insana. İnancını yeniliyor. "Olur ya!" dedirtiyor. Bir kartpostal arkasına sığacak kadar şeyle seviniyor, hafifçe gururlanıyor, içine su serpiliyor, gülümsüyor, kahkaha atıyor, arkalıksız bir sandalyede uzun bir süre oturduktan sonra, sonunda bir yerlere yaslanabilmiş gibi hissediyor.

"Biz şehir grileri olarak nöbet tutuyoruz" diyor biri, zaten başka kime emanet edebilirdim ki gündemi? "Sanki geldiğinde her şey daha farklı olacakmış gibi" diyor biri, vallahi inanasım geliyor! "Hayatına hep hayranlık duydum" diyor öteki, kalakalıyorum bir an, içime bir ışık yayılıyor.

Ben de göreyim, oradaymışım gibi hissedeyim diye özenle çekilen videolar gibi, ben severim diye gönderilen şarkılar gibi, uzun uzun konuşabilelim diye ertelenen uykular gibi kartpostallarım.

Bunların hepsi, hepsi, hepsi için bundan daha müteşekkir olamazdım.

Sonra işte, "olur ya" diyorum, "yaparız."



8 Kasım 2015, Kumasi

* Hala mı Friends izlemediniz? E yuh.

Kırık Hava

Cem'e, Gürcan'a, Derya'ya


>> bir salkım üzüm akıyor damarlarımdan
>> bahçeler bağlar harman yanıyor

Bozcaada'da, kimsenin gitmemiz için ısrar etmediği bir meyhanede, mekan kapanmaya yüz tutup müziği kapattığında telefonların şarjı, ne kadar içersek içelim yetmediği için illa ki istediğimiz son küçük rakı ve son üzüm tanesi tükenene kadar kendi müziğimizi çalıp ağlamalık; ağlamayacak kadar mutlu ve coşkulu başladıysak bile güne, yine de ağlamaklı olmalık, seçimimiz için yan masadan tebrik ve şerefimize bir saygı duruşu almalık şarkı yapmış Hüsnü Arkan.


>> söyle bir kırık hava döneyim
>> turna uçsun içimde

"turna uçsun içimde" diyor. gökyüzü ciğerine nasıl doluyorsa öyle oluyor.
içimizden bazen nasıl ışık çıkıyorsa öyle oluyor.
insanlar bu ilhamları nasıl buluyor?
neden hep bazı insanlar seviyor ya da bazı insanlar hep seviyor?


>> bir dağ yıkılıyor ah içerimizde
>> bir çiçek büyütmüşüz saksıya sığmaz

işte bundan bir adım sonrası, "sevdaymış meğer içimizde / yıllardır uyuyan deli"


>> ne sevmekten korkmak, ne zulümden korkmak
>> bize yakışmaz.

26 Ekim 2015 
 Kumasi, Gana

 


Slide!

Hastasıyım.

utlu illar

biz fenciler bunu single cells olarak okusak veya biz bir grup insana yeni yil bir yenilik vaad etmese, bu gun bir
heyecan vesilesi olmasa ve hepsinden onemlisi, zaten viski sevmesek de...

iyi reklamin hakkini vermek gerek.



mutlu yillar herkese.

Allah diyen Mufasa

"Aslan içimizde" diyor.


he lives in you (reprise) - en sevdiğim.

Ağlamayın Melisler!


down the rabbit hole

Çok aptalca gelmiyor mu size de bazen, içinde yaşadığımız sürekliliği tanımlamak için bir sürü birim icat etmiş olmak; salise, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl sözcüklerini uydurmuş olmak, sonra da gün ışığıyla uyanıp gün batınca uyumayı hiç önemsemeden ve tüm horozları hayatımızdan çıkararak kendi uydurduğumuz bu şeye aykırı yaşamak, aykırılıktan saptığımızda "uyuyamıyorum yea, insonmiac oldum yea" demek ve dahi sapkınlığımızın altını çizer gibi bir de bir ileri, bir geri almak gün ışığımızı, biyolojik saatimiz aslında hiç değişmezken...

İnsan o yüzden zaman mevhumunu kaybettiğinde kendini geniş bir delikten aşağı düşüyor gibi hissediyor (Alice'in kara deliği de böyle bir yerdi bence, saatin de diğer her şey gibi gereksiz ve nafile olduğu bir yer). Akreple, yelkovanla, noktalarla sınırlanan zamanın genişlediği bir delik. Yakınlarda yaşadım, oradan biliyorum. Tavsiye ederim.

(Amsterdam'a gidiniz).

sırt kaşınması

O kadar çok şey karaladım ki aslında bu aralar.

Ama yazdıkları üzüyor insanı bazen. Öyle, tokat gibi.
Elim gitmiyor o yüzden. Somurtup oturuyorum bilgisayar karşısında.

Bunu da uzatasım vardı, uzatmayacağım fazla. Yayınlamaktan vazgeçesim vardı, ondan da vazgeçtim.

Bir şey diyeyim bari de boşa gitmesin...
Leyla ile Mecnun'un 48. bölümünde, konuk oyuncu Ceyhun Yılmaz'ın malum kafede bir sahnesi vardı "romantik haydut" İskender ile. İskender muhabbetin bir yerinde kalkıp gidince Ceyhun yalnız kalıyordu ve oturduğu yerde sırtını kaşımaya çalışıyordu. Murphy bu ya, sırtının en çok kaşınan yerine de kesinlikle yetişemiyordu.

Diyordu ki: "Şu an şurası kaşınıyor ve uzanamıyorum bile."

Kocaman gülümsedim, çünkü olmayan sırrımı yazarken benzer bir laf etmiştim...
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2011/05/bir-srrm-olsun-da-dunyaya-soyleyeyim.html

İnsan beğendiği, sevdiği insanlarla bir aynılık bulunca öyle seviniyor işte. Sanki kendisinden öğrenmişler gibi.

Olsun.
Kafamızın küçücük bir dakika bile aynı şekilde çalışmış olması beni mutlu etmeye yeter.

Midem.

Şimdi ben belki de yanlışlıkla yazılmış şu tiviti neden favorilediğimi anlatamam, çünkü çok uzun hikaye. Yok yok, anlatması uzun değil o kadar, ama bu sözcüğün bana hatırlattığı Zeyyat'ın "Aramızdaydı O Gün" hikayesi uzun.

O hikayenin, benim için birçok şeyin sebebinin o olduğunu söylemiştim daha önce.

Sabah sabah beni nerelere götüren şu sözcüğün de bir tek noktası eksik sonunda.

Can Bonomo kim ya?

Bir adam var, senin arkadaşın bile değil. Şarkı söylüyor bu adam. Bir arkadaşın arkadaşı dinletmişti bir gün Çengelköy'e, kahvaltıya giderken. "Bu ne?" demiştin, "Şaşkın" demişti. "Peki kim bu?" demiştin, adını söylemişti: Bonomo. Grup adı sanmıştın, internette aramıştın, bir şey çıkmamıştı. Haftalar sonra aynı arkadaşına gidip "abi sen bana bir şey dinlettin ya, neydi o?" demiştin, öğrenmiştin, çocuğun adı Bonomo'ymuş meğersem. Can Bonomo. Bonomo ne komik bir ad değil miydi, kameraya 333 demek gibi bir şeydi.

O şarkıyı arkadaşından edinmiş, manyak gibi dinlemiş, çok sevdiğin diğer şarkılar gibi kendinle özdeşleştirdiğin sözcükler, cümleler bulmuştun içinde. Ofistekilere dinletmiş, aynı "kim bu?" sorusuna sen yanıt vermiştin bu kez: Can Bonomo. Uzayan mesailerinizin kafa dağıtma şarkısı olmuştu Şaşkın.

Sonra bir gün Moris gelmişti -çünkü Moris gelmekte ve gitmektedir hep-, sıcak denebilecek bir akşamda alternatif çimlerde oturmuştunuz tayfayla. Moris "durun size Bonomo açayım" demişti ve çıkarmıştı telefonu; işte diğerlerinin bildiği ve bilmediği tüm şarkıları ("abla" gibi mesela - sahi, ne oldu o şarkıya?) dinlemiştin orada. "Bana bir saz verin" ne güzeld dimi ya? İlerleyen günlerde Moris'in yakasına yapışıp istediğin kayıtları almıştın, ama formatları iPod'a uymuyordu ne yazık ki.

Sonra albümü çıktı Bonomo'nun. Twitter'da takip edilmemekten korkmayan bir grup olarak abandınız hashtag'lere, #canbonomo TT oldu. Bu sefer değişik sordu insanlar: "Can Bonomo kim ya?"

Albüm için seçkin müzik marketlere bir gittin olmadı, iki gittin dağıtılmadı henüz dediler, sinir oldun, Meczup'u yazdın hemen o akşamki lansman konserinden önce, aldı İzmirli dostlar götürdüler seni Babylon'a. Konser öncesi biraları içerken köşede, ayaküstü tanıştınız bile (ama o seni hatırlamaz bence). Sonra konser başladı. Bonomo, kendi deyimiyle kapılarını aşındırmış, gitmiş gelmiş ve sonunda sahneye çıkmıştı işte orada, heyecanlıydı, şaşkındı, güzeldi. Albümü aldın çıkışta -sonunda!- aslıko'yla imzalattınız, o buzdolabının üstünde fotoğrafını taşıdığından bu ilginç adamın ve hatırladığından "bak şu şarkıyı şurada yapmışlardı"larını, ona yazılan yazı da değişik oldu haliyle ama seninki de hiç fena değildi: "Hep benimle kal, hiçbi derdin olmasın!"

12341234 diye sekiyor muydun metroya yürürken? Eh, müziğin böylesi güzeldi.

Kaldın bu ilginç adamla. Örovizyon umurunuzda değil ama bu bahaneyle onden birkaç şarkı daha dinlersiniz yeni albümü beklemeden.

Ne yaparsa yapsın, kaçıncı olursa olsun; katlanarak büyüdü ismi halk nezdinde. Her gün daha çok insan soruyor "Can Bonomo kim?" diye. Onu tanımayanlar için üzülmüyorsun ama, uzun zamandır müziğiyle tanış olmanın tatlı bir tarafı olduğu da doğru dimi, itiraf et...

Evet, evet aynen öyle!



Bu yazı, eşzamanlı olarak
portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

O malum şemsiye açılmış!

Sevgili üniversitem Boğaziçi'nde bir fotoğraf yarışması başlamış. Şimdiye kadarki kütüphaneli, Burn'lü, jelibonlu, "mütemadiyen açık bilgisayarda House izliyorum" konseptli fotoğraflardan sonra, şu aşağıdaki bana oldukça yaratıcı geldi. Yaratıcı, ve gerçekçi. Zira, o malum ve meş'um şemsiyenin zaman zaman açıldığı oluyordu.

Üniversitemin öğrencilerden oluşan bir Sosyal Medya Ekibi kurmasını da bu yarışma ve aşağıda linkini verdiğim haber vasıtasıyla öğrenip, ayrıca takdir ettim.

Hep büyük düşün Boğaziçi!

cebimizde taşlarla

Benim direkt bir yazıyı alıp buraya koymuşluğum vardır, ama kendi yazma sıklığımla karşılaştırıldığında nadir olur bu.

"insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz."

Ne güzel bağlıyor insanlar bir şeyleri birbirine, imreniyorum. Karıştırmak illa ki menemen yapmak demek değil ya...

Ve tabi ki yazının bir şarkısı var, yazar düşündü mü, yoksa ben mi şeyediyorum, bilmiyorum (önemli mi ki?)


CEBİMİZDE TAŞLARLA..

üniversitenin ilk senesi (1940’lar) solcu olduğunu iddia eden bir grupla tanışmıştım. insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz. ben de bu sebeple onlarla sıkı fıkı oldum. durmadan cepten arıyorlardı. o zamanlar avea yoktu (1950’ler) ve benim hattım aria’ydı. aria’nın ise karşı yönden 5 dk aranınca 5 dk kazanın kampanyası vardı. bunlar beni o kadar çok arıyordu ki kontör almama gerek kalmıyordu. onların hattı türksel’di. çünkü bunlar solcu grup, hatları da elbette türk malı türksel olacak. kapitalizme olan karşı duruşlarını türksel kullanarak dosta düşmana duyurmaktaydılar. filiz diye sarışın bir kız vardı. sanırım çömezleri kandırma kurulu başkanıydı kendisi. yem olarak kendini kullanıyordu. beni sıklıkla arayan da filizdi. ama artık o kadar sıkmaya başlamıştı ki açmıyordum telefonları. neyseki bunların konuşlandığı fakülte başka bizimkisi başkaydı da okulda çok sık karşılaşmıyorduk. bazen sırf ben ve birkaç arkadaşım için uğruyorlardı ama. sonra bir 10 kasım’da ankara yürüyüşü düzenledi bunlar. orçunla biz katıldık sırf macera olsun diye. o zamanlar marlboro yoktu (1960’lar) ben de l&m içiyordum. kızın teki 2001 içiyordu. artık sen de yerli bir marka içersin diye dokundurdu bana çok rahatsız oldum. ayakkabılarımı saklıyordum bunlardan markası gözükmesin diye. tam bir nazi kampı. anıtkabire bağıra çağıra yürüdük. akp’nin iktidarının ilk yılları aynı zamanda (1970’ler). ama sanırım başbakan daha abdullah gül. meğer bu yürüyüş sadece bizim derneğin değil, 70 küsür üniversitenin atatürkçü derneklerinin ortak katılımıyla gerçekleştirilen devasa bir mitingmiş. ertesi gün gazetelerde hep manşetti. bir de sebebini şu an hatırlamadığım (30 yıl geçmiş tabi) bir şekilde kendi üniversitemizin değil boğaziçi’nin himayesinde slogan attık biz. 2 ana slogan vardı: ordu göreve! ile ordu millet elele idi. sonra aydın bir cumhuriyet kadını bana yolda ordu göreve ne demek yahu darbe mi istiyorsunuz diye sormuştu. benim olaylardan çok haberim yokama elimde pankart bağırıyorum. biran ne diyeceğimi bilemedim ve “ama milletle elele..” dedim ve hızla uzaklaştım ordan. vakit gazetesiydi sanırım, bu gençleri asmalı diye bir manşet atmıştı, altında bizim fotoğrafımız. benim yüzüm belli değil ama orçun sanki bu mitingi düzenleyen ulu önder kıvamında bir portre çizmişti resmen. yaklaşık birkaç hafta ulan şimdi bizi asıyorlarmış diye ince bir korku hissetmiştik hep içimizde. gerçi benim yüzüm görünmüyo olm ispatlayamazlar diye ben daha rahat gibiydim. ha bir de bahsetmeyi unuttum bizim otobüste deprem zamanları tvye çıkan bodyci ve uzun beyaz saçlı bir bilimadamı var o da yer alıyordu. saçları o kadar dökülüyordu ki kırçıllı olduğunu sandığımız montunun aslında siyah olduğunu neden sonra öğrendik. ben bu olaydan sonra türksel kullanan, sarışın, yerli malı kullanmayanı korkutan, solcu ama darbeci, atatürkçü olduğunu iddia eden grubun telefonlarını bir daha açmadım. filizle birkaç kez okulda karşılaştık. yolumu değiştirdim hep. onu en son 1984’ün kışı gördüm.

http://oky.tumblr.com/post/15082511869

Neredeyse (kısa olduğunuz kadar güzelsiniz de)

Benim ortaokuldan, liseden iki arkadaşım var. İsimleri Cihan Akıncı ve Mert Şahin. @ halleri @CihanAkinci ve, aa, Mert nerede yahu? Neyse. Bu adamlar biraz manyaktır söylemesi ayıp. İyi anlamda manyaktır, ne bileyim, acayiplerdir işte. Kayıp balık demo falan... Hep bi' neredeyse. Siz onların kısa filmini izleyin iyisi mi. Neyse şey.



Mermer Masalları

http://www.etsy.com/people/tiletales adresi size mermer masalları anlatıyormuş...

Şanslıysanız, kendi istediğiniz görseli bile masanızda görebiliyormuşsunuz (buna çok güvenmeyin, gidin etsy'deki dükkandan seçin işte, aaa :))

Mesela bir tane de boş mermer teslim ediliyormuş, ona da istediğinizi yazıp çiziyormuşsunuz. Fill in the blanks.

Doktorun dediği gibi: "Gelecek henüz yazılmadı Marty!"

(foto: veciko)

"Aksın..."

tek başlangıçlı iki yazı.
ilki burada.


Bir arkadaşın doğumgününden çıktığımız hava ağarma saatlerinde, Deniz'i benim evde, metus'un eski, benim yeni çekyatımda misafir ettim. Gözlerim kapanırken takside, blogdan, yazmaktan, oradan buradan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra eve gidip biraz daha mırıldanmak için kendimi zorladıktan sonra, Deniz'i cep telefonunun şarjını bitirircesine çaldığı müzikle başbaşa bırakıp yattım. Ertesi gün öğle saatlerinde uyandığımızda kafalarımızın mayhoşluğuna sadece sade kahvenin iyi geleceğini düşünüp mutfağa girdim. Deniz ortalarda dolanıyordu. Kahveyi hazırlarken ona şimdiye kadar hep kız arkadaşlarıma anlattığım bir şeyi anlattım, fikrini almak için. (Benim erkek görüşlerine saygım yüksek, ihtiyacım çoktur.)

Söyledikleri, duymak istediğim veya duymayı umduğum şeyler değildi. Birbirinden sevimsiz iki seçenek koydu önüme, ya öyleydi, ya da böyle. Üçüncü bir seçenek, bir perde arkası, bir kaçış yolu yoktu erkek gözüyle.

Sonra onun eski sevgilisinden bahsettik. Olmayan, oldurulamayan ilişkilerden biriydi. "Böyle bir şey olmamalı ya" gibi bir şey dedi Deniz, "uğraşmasın insan bu kadar. Ben öyle bir şey istiyorum ki artık, ilişki kendiliğinden aksın işte böyle, aksın abi..."

Ben de ona bir akşamımı anlattım. Ben bir akşam bir yerde bir websitesi içeriğiyle uğraşıyordum, yanımdaki bilgisayarda bir adam işine bakıyordu, bir kadın da azıcık ötedeki koltuğa uzanmış televizyon izliyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sonra ben ayağımı karşımdaki sandalyeye uzatıyordum, adam kalkıp masanın öte tarafındaki metal kutuyu kendine doğru çekiyordu; kadın kalkıp gidiyor, mutfaktan kola alıyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Ben çakmak aranırken adamın ekranına bakıyordum, adam işine devam ediyordu, kadın kitap okuyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Ben işimi bitirmiş, bilgisayarda boşluyordum; adam kalkıyor, kadının ayaklarının dibine oturmaya gidiyor ve güzel bir müzik açıyordu, kadın kitap okumaya devam ediyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk ve... ve o kadar işte. O evde üçüncü kişi olmak güzeldi, rastgeleydi, akıcıydı.

Deniz'le birbirimize baktık. "Hah işte" dedi o. İkimiz de konuşmadık sonra.

"Safak Pavey entra in politica"

Kaç gündür yazasım vardı, yazamadım. Şafak Pavey'in 12 Aralık 2011 tarihli bütçe konuşmasından nereleri alsam, neler yapıştırsam şuraya, bilemediğim için... Uzun zamandır ilk kez bu kadar düzgün; argonun, iğnelemenin içine bu kadar ustaca yedirildiği bir konuşma dinledim. Hazımsızlıktan mı, yoksa meclisteki bütçe görüşmelerinde (önemsiz konular ya bunlar) kimse olmadığından mı çıt çıkarmadan dinliyor acaba vekillerimiz, bunu da merak etmedim değil.

Erdal İnönü nasıl çok ilginç, çok alışılmadık bir politikacı ise, Şafak Pavey de öyle. Umuyorum o da sıkılmaz meslektaşlarıyla anlaşmak için hep birkaç seviye aşağı inmesi gerekmesinden ve uzun yıllar dinleriz konuşmalarını.

İyisi mi ben alıntıyı Şafak Pavey'in konuşmasından yapmayayım, siz onun tümünü dinleyin. Ben alıntıyı İtalyan gazeteci Luisa Arezzo'dan yapayım: "Attendo Erdogan, Safak Pavey entra in politica"*


http://www.youtube.com/watch?v=k-x7fp_fBE4&feature=youtu.be

* "Hazır ol Erdoğan, Şafak Pavey politikaya atılıyor."
Makale burada.

kupa ası

_ What's that?
_ lt's stupid... l collect playing cards. They're all over the city.
_ Really? l never noticed.
_ You will now. That's how it works. l'm hoping to get a full deck. lnsert the obvious joke here. l didn't have a two of hearts.
_ lt's a good day.
_ Yes, it is.
(SATC, S05E05)

Son taşınmamızdan birkaç gün önce, apartmanın kapısına doğru giden ufak yokuştan çıkarken yerde bir şey dikkatimi çekti. Bir iskambil kağıdı. Kupa ası.

Gerçekten de dikkatini çekiyormuş insanın, biri söylediği zaman.

so many men, so little time

k: Olm apartmana bi girdim, biri dvd izliyo!
b: Normaldir, giriş katında onlarca bekar erkek oturuyor kuz...
k: Ohannezmiş! (Onlarca ifadesini de Ernest Hemingway'den beri duymadıydım.)

Geçenlerde Murphy hiç adeti olmayan bir harekette bulundu. Giriş katındaki "onlarca" çocuktan sanıyorum en yakışıklı olanını tam ben keyifle apartman kapısına doğru sekerken cama çıkarttı; bundan iki-üç gün sonra da kapılarının önünden geçerken aynı çocuğa aniden kapıyı açtırdı. Çocuk için kötü, benim içinse şahane zamanlardı; zira ben o anlarda ne kadar bakımlı ve güleryüzlüysem onun da saçı başı o denli dağınık, eşofmanının dizleri bir o kadar çıkmış ve tişörtü de o kadar sağa sola yıvışmıştı.

Bütün gün DVD izlemek kolay değil tabi yakışıklı, biliyoruz. Bu görüntüler hiç de önemli değil ev halinde. Sevimlisin bile.

İbrahim Sadri olmayı istemek, İbrahim Sadri olmanın yarısıdır.

Aslında her şey, Onurlu'nun neden deri ceket giymediğini bizlerle paylaşmasıyla başladı... "Gökhan Özen'in deri ceketi ile yazlık mekanda çektiği üşüyorum ödünç ver ellerini klibinden" dolayı deri ceket giymediğini açıklaması, Gökhan Özen sempatizanları tarafından tepkiyle karşılandı. "Sen o kıyafetin,bir klip için seçildiğini anlamamışsan,zaten deri ceket giyme be arkadaş,sana yakışacağını hiiç sanmam:)))" gibi bir tepki veren bir günboyuGökhanÖzenyazıpTwitterdaaratıyorumkifırsatçıksınbirilerinelafsokayım'cı karaktere (ki biz kendisine bundan sonra kısaca "abidik" diyeceğiz) gereken cevabı vermekte hiç beis görmedi tepkisel hareketin simgesi Onurlu: "yok ben genelde ironiden anlamayan nesle bi siktir git ya derim ;)" (Abidik'in bu cümledeki göndermeyi anladığı hiç zannedilmemektedir.)

Tüm bunlar olmadan önce, Onurlu deri dekete karşı tavrını ilk açıkladığı esnada bellatrix, deri ceket denince akla gelen başka bir simayı hatırlatmayı kendine borç bildi. Zaten Twitter böyle gereksiz işler için var, değil miydi?

"ama deri ceketini kırmızı boğazlı kazağın ve 'o' gidince yediğin soğan ile kombinleyerek ibrahim sadri de olabilirsin!"
İbrahim Sadri (temsili)

Onurlu hiç durur mu, yapıştırdı cevabı:

"hatta 'gardaşımla oturduk yer sofrasına, anamın mintax kokulu masa örtüsü üzerinde paylaştık hayatımız gibi son dilim ekmeğimizi' gibi dörtlükler bile yazarım, benden acaip ibrahim sadri olur, tam benim tasvir tarzımda bir adam ehe"


"Mintaks iyi güzel de, aşksız olmaz hacı" diyen bellatrix, elbette başka bir üstadı anmadan geçemeyecekti...

"araya iki satır da aşk atarsan, hafif eziklenerek böyle, cezmi ersöz oldun bitti :)"


Bu esnada, sıkı takipçi zaphod beeblebrox araya girip, ikiliye beklenen açıklamayı yaptı:

"acımasızlığınızın hastasıyım."


Acımasızlık boşuna değildi, belki hayat bizi bu hale getirmişti, belki felek döner tekme atmıştı (tam bilemiyoruz, kaçırdık orasını) ama bu sözcük, bu "acımasızlık" sözcüğü gurbet ellerde kendine yeni bir yaşam yaratan Onurlu'yu derinden etkilemiş, ona ilham kaynağı olmuştu...

"acımasızlık zalımlık nedir ki gardaşım, anamın mintaks kokulu bembeyaz masa örtüsü üzerine, bir bardak çayı bile bile boşaltmak mı yoksa? çocukluğumda anamla gittiğim pazarlar geldi aklıma, gardaşımın belinden eşofman altı için altığımız don lastiği geldi aklıma. zamane aşkları gibi nereye çeksen oraya uzuyordu... oysa bankadaki veznedar bile şahitti bizim Allah sevgisi kadar temiz,bir çocuk bakışı kadar neşeli aşkımıza"


Ve Onurlu, farkında olmadan, "acaba olsam mı?" derken, bir İbrahim Sadri oluvermişti bile! Sonuçta İbrahim Sadri olmayı istemek, İbrahim Sadri olmanın yarısıydı (yarım İbrahim Sadri görüntüsünü çocukların ulaşabileceği yerlerden kaldırınız)

Velhasıl, siz de İbrahim Sadri olabilirsiniz. Fiziksel ve gardropsal şartları karşılayıp, boş 5 litrelik ayçiçek yağı kutularına çiçek ektikten sonra hala aklınıza bir şey gelmiyorsa, ilham için burayı tıklayabilirsiniz. Yazdığınız şiirleri youtube'daki boşlara gönderip onlara google görselli, yedi karanfil müzikli klipler de hazırlatabilirsiniz. Hadi yine iyisiniz (böyle dedik diye de favori uzatmaya başlamayın aman ha!)


(Bu yazı eşzamanlı olarak Portakal Suyu'nda da yayınlanmaktadır.)

Not As Me

Sonunda böyle görüneceksem, acilen bir sevgili edinip ayrılabilirim kendisinden:

Hastası oldum şuranın. Mekanın, bahçenin, havanın, yerden tavana camların, minderin, uzun saçın, defterin, yazmanın, her şeyin.

Çok severim bu şarkıyı albüm çıktığından beri. O zamanlar ben de fake atıyordum; önce yalandan, sonra gerçekten yeni baştan başlayana kadar.

Çünkü hep başlanır sıfırdan. Hep.



Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!