... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Küçük Prens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küçük Prens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Görselemedim.

Aylar oldu o Nişantaşı'na yerleşeli, ben Küçük Prens'i göremedim diye plan program yaptık, pazar kahvemizi orada içelim dedik Dodo ve Aslıko'yla bu hafta. Nicedir güzel bi fotoğrafım da olmamıştı, ikisinin instagramına dadanacaktım prensimle. Aa, bi baktık Küçük Prens'i sökmüşler yerinden. Yıldızı duruyor ama, demek ki biri aldı götürdü Küçük Prens'i üstünden. Bunu holiganlıkla açıklayamıyorum, bu insanlar çıldırmış bildiğin. Biz 10-11 yaşlarındayken düzenlenen Maçka Demokrasi Parkı'nın başka hiçbir çocuk parkına benzemeyen oyun alanının da parça parça sökülmesi yaklaşık 3 ay almıştı sadece (şimdi yerlerinde, diğer çocuk parklarındaki tırt plastik oyuncaklardan var işte!) Anlamıyorum ki insanları. Naptınız, benden çok sevdiğiniz Küçük Prens'i söküp eve koydunuz, prens köşesi mi yaptınız evde? İyi anlaşıyor mu bari evdeki tilkiyle?

Bugün de Mano Burger'e gidelim dedik arkadaşlarla. Ben ilk defa gidecektim, deli gibi de açtım üstelik. Gittik, Tünel'deki Mano Burger'in yerinde yeller esiyor. Murphy, naber canım? Gidip Big Chef's'te yedik tabi hamburgerimizi ama olay o değil ki be abi!

Böyle şeyler olduğunda "hayatımdaki her şey kötü gidiyor" diye isyan ederdi Veciko eskiden. He, aynen öyle.

Görselsiz bu yazı, hiçbir şeyi yerinde bulup görselemedim bi türlü. İdare edin.

Gündönümü

Müjdat Gezen buna "Hayat..." demiş:

Ben "gündönümü" diyorum. Gün batar, döner, tekrar doğar. Günün batması her zaman kötü bir şey değildir, güzel batan bir gün için insan hayatından pek çok şeyi feda edebilir.

Aynı bu resimdeki gibi güzel batan bir gün için.

***

Ah Küçük Prensim! Senin o üzünç dolu küçük hayatını yavaş yavaş anladım böylece. Uzun bir süre günbatımındaki tatlılık, tek avuntun olmuştu. Bu ayrıntıyı dördüncü gün öğrendim. Ne demiştin bana o sabah?
_ Günbatımını çok seviyorum. Hadi gidip bir günbatımı görelim.
_ Ama beklemek gerek...
_ Neyi?
_ Güneşin batışını.

Önce ne şaşırmıştın! Sonra da kendi kendine gülmüştün. Demiştin ki bana:
_ Kendimi hep bizim oralarda sanıyorum!
Öyle ya, Amerika'da öğle iken Fransa'da günün batmakta olduğunu bilmeyen yoktur. Fransa'ya bir dakika içinde uçabilseniz günbatımına yetişebilirsiniz. Ne yazık ki Fransa çok uzak bir ülke. Ama sen küçük gezegeninde iskemleni şöyle bir kımıldatsan oldu bitti. Güneşin batışını, alacakaranlığın çöküşünü artık gör görebildiğin kadar... Demiştin ki:
_ Günde tam kırk dört tane günbatımı gördüğüm olmuştur.
Sonra da eklemiştin:
_Biliyor musun, insan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.
_ Demek sen kırk üç gündür pek üzgündün?
Küçük Prens buna karşılık vermedi.

Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry

Kuş'uluk Testi

Siz, hangi kuşsunuz?

Bir martı olabilir misiniz mesela, en Heybeliadalısından, en 'Martılar Adası'lısından? Ciyak ciyak özgürlük çığırabilir misiniz, veya en basitinden, inadına televizyon izlemeyip evde, kendinizi dışarı atabilir misiniz? Kafanızı beyaz zakkumlara gömüp koklar mısınız yanlarından yürüyüp geçmek yerine? 2,5 yaşında bir kız çocuğu size kim bilir neler anlatıp sonra "neden konuşmuyorsun, cevap versene!" diye bağırdığında, hiçbir şey olmamış gibi durmaya devam edebilir misiniz yerinizde, olanca vakurluğunuzla?

Bir karga olabilir misiniz ya da, en Bozcaada delisinden? Lokanta olan Martı'ya bayılsanız bile, ona inat sevimsizleşmeyi göze alabilir misiniz? Huysuzlar uzun yaşarmış. İşe bakın ki, şarap içenler de öyle.

Yoksa bir baykuş mu? Evet evet, küçük pembe bir baykuş belki de, okumalara doymayanından, ona sabahlar olmayanından... Baykuş reyiz, üstelik başucu kitabı Küçük Prens olanından!


D) Hepsi mi dersiniz yoksa?


Heybeli fonlu martı görseli buradan. Diğer fotoğraflar benim.
Baykuş da benim. Benmişim. ZNS'nin hediyesi :)

Ye kürküm ye

sunday- market day series.. photo shot in istanbul, a fez stand near the grand bazaar..

bir kiyafetin ilkelligi simgledigi soylenip uzerine yasaklanip yerine baska bir sapka konulmasi, ne kadar dogal gelirse size o kadar dogal.. oyle kendiliginden bir kultur birligi…

(Osman'ın mekanından: A caveman's view of an orange world.)

***


"Küçük Prens'in geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğu konusunda yabana atılamıyacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla bir kez gören biri olmuş: 1909'da bir Türk gökbilimcisi.

Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayına sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte.

Bereket versin, Asteroid B-612'nin onurunu kurtarmak için bir dediği dedik Türk önderi tutmuş bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde kurultaya gelmiş. Tabii bütün üyeler görüşüne katılmışlar."

_ bu iş çok zor antoine...




çizim, şuradan alındı.
yazarın kendi çizimleri dışında sempati duyduğum tek yorum -şimdilik- bu.

profil fotosu

Güzel çıkmış mıyım?

Doktorluğun Haritası, etc.

Doktor olmak bir dönem kolay olsa gerekti; sıfıra yakın bilgiyle bas morfini, bas morfini. Hasta ölse zaten ölecekti ama yaşarsa, senden kutsalı yoktu. Sonra zorlaştı doktorluk. Ar-Ge, daha fazla daha-da-fazla bilgi, çok opsiyon, çok hasta, çok şirket; zaman yetersizliği, verimsizlik.

Şimdi yine kolay sanki, aç iPad'i, takip et flowcharttan, helpdesk elemanı gibi, "baştan başlamayı denediniz mi?" Evet ise mavi hapı alıp uykuya yatınız, hayır ise kırmızı haptan bir tane alıp baştan başlayınız.

Hayır, küçümsemiyorum. Ama bu, gereğinden fazla büyüteceğim anlamına gelmiyor.

Sizin için özellikle "severe and complex depression in adults" inceledim, burada büyüğü var.

Kişiye özel tedaviye doğru giderken, nasıl bu kadar standartlaştırılabiliyor, macera adası kitapları misali tedavi akışları nasıl çizilebiliyor?

Benim anladığım şu: Doktor açığın çoksa, kişiselleşmeyi göze alamazsın. Şimdi... Kırmızı hap isteyenler kaleye mum diksin.

*

Büyük patron çıktı, dedi ki "Türkiye'de iş yapmak hala kolay." Yok yea.

Dedi ki "Fiyatlar düşmüş olabilir ama yine de daha çok satacağız, daha çok!" Daha çok, daha-da-çok-çok! Vurucam kırbacı!

Az parayla çok ve büyük işler yapmışız, ben onu anladım.

*

Bi boy küçük patron çıktı, dedi ki "Restless discontent, yani müspet huzursuzluk önemlidir." Bir olayı yok söylediğinin, hep daha iyi nasıl yapabilirim, kafası işte. Lakin çeviri hoşuma gitti.

Dedi ki "Mavi kitaptan hepimiz sorumluyuz." Ben de "gülümden ben sorumluyum" dedim içimden.

*

Konuşması her daim dinlenen bir adam çıktı, dedi ki "Ezberi bozmak giderek daha zor." Dünya seni ya öldürüyor, ya da daha güçlü olmanı sağlıyor. Öldürmeyen dünya güçlendiriyor, yani. Yaşadığımız dönem başka türlüsüne izin vermiyor. Yaşayıp gidemiyorsun.

Şimdinin twitter ünlüleri zamanında ünlü düşünür olamazlar mıydı? Teknolojiyi küçümseyip ona boş demiyorum, ya Schopenhauer'i yüceltmiyorum (ona hala kızgınım). Sadece tespit yapıyorum.

Baskın mantığı yıkarken hepimize kolay gelsin, dedi adam. Ben de "yıkarlar, yıkarlar" deyip güldüm kendi kendime. E söylesem de hep beraber gülmeyecektik nasılsa.

*

Çizgiüstü birtakım davranışlar varmış mesela, hani eğitimlerde duyup hayatınızın neresine yerleştireceğinizi bilmediğiniz şov kalıplar vardır ya; "see it - own it - solve it - do it" de bunlardan biri. Ya da dördü. Yok yok, biri.

Çizgialtı da geri kalan bahaneler, "bilmiyordum, bana söylenmedi, aa öyle miymiş, bekleyelim görelim, bu benim işim değil" kafaları. Ulan iyi de, bu benim işim değilse sırf çizgiüstü olmak için neden yapayım o işi? Çizgiyi doğru çizin o vakit ki üstünde yalpalamayalım sarhoş gibi.

"Geleceği tahmin değil, tarif etmemiz lazım" derken konuşması her daim dinlenen adam, ben Nike'ın çok başarılı reklamı "Write the Future"ı düşünüyordum. Siz düşünmeyin, buyrun:



Adamım Kobe Bryant. Ronaldo çingenesinin ucube heykelini yıkar, seninkini dikerim.


Sonra başka bir eski, güzel bir benzetme yaptı: "Bazı oyun alanlarında basketbol, voleybol, tenis için çizgiler vardır; gerektiğinde pota konur, file çekilir ama alan aynı alandır. O aynı alanda, her oyunda yer alabilmek gerekir"dedi. Çok korprıt ve fazla odaksız görünse de aslında iyi dedi. Şukunu verdik.

Bu arada "işe 3 ay 2 gün önce başladım" diyen adam vardı; azap çekiyor da duvara çentik mi atıyordu, yoksa o denli mi heyecanlıydı, bilemedim. Lakin na buraya yazıyorum, eğer yazı yazma gibi bir hobisi varsa bol bol işle ilgili döktürüyor olacak. Bundan tam olarak 41 ay 4 gün sonra. Evet. Çentikler sağolsun.


(13 Ocak 2011, İstanbul)

Kapitalist Prens!

Bu kadar güzel bir şey olabilir mi?!

Tura yüzünde gördüğünüz adam Antoine de Saint-Exupéry (1900-1944), yani Küçük Prens'in yazarı ve sevdiğimiz tek Küçük Prens tipinin çizeri. Ayrıca baobabların da.

Küçük Prens'le ilgili bi statükoculuğum olduğu doğrudur, öyle Kim Min Ji görseli filan sevmem. Bildiğin Exupéry cizimi, Türkçe okuyorsam Cemal Süreya çevirisi olacak. Google'da bulduğum Küçük Prens tam metinlerine maya testi yaparım. Tükürük testi gibi. Yaptığım ilk şey, Ctrl+F "maya" yazmak.

On ne voit bien qu'avec le cœur; veya gerçeğin mayası gözle görülemez. Bu cümleyi karşılayan daha iyi bir çeviri yapılmadı şimdiye dek, üzgünüm beyler. İyi denemeydi.



Görseller: http://creativeroots.org/?p=10731

Hali Vakti Yerinde Olan

Para kazanıyorum, kendi ayaklarım üstünde duruyorum, kira da versem kendi evimde, kendi yastığıma başımı koyuyorum, ruhsatında adım yazmasa da kendi arabamla dolaşıyorum... Halim vaktim yerinde gibi görünebilir.

Oysa günün sonunda eve geldiğimde kafamdakileri boşaltmaya ne halim, ne de vaktim oluyor.

Bugün biraz vakitlice bir günümdeyim, halsizliğimi ortaya dökebilirim.

***

Yoruldum 1000, 67 veya hadi, 17 keredir aynı şeyleri konuşmaktan. Evet, üstüne bir şey konmadıkça veya söylenecek yeni bir şey olmayınca bir şeyi defaatle konuşmaktan nefret ediyorum. Ben bir kerede anlıyorum zaten; bu kadar vakitsizliğin arasında, olan el kadar halimi aynı şeyi ikinci kere dinleyerek harcamak istemiyorum, değil ki 1000, 67 veya hadi, 17 kere.

Kimsenin ilgisizlik alanlarını doldurmak zorunda değilim ki ben; böyle bir söz vermedim, nasıl diyor siz, I didn't sign up for this. Ben seçmedim bunu, kimseyi.

Hadi bundan alamadık istediğimiz sevgiyi, başkalarına dönelim. O başkalarından biri de mi olmadı? Hadi birine dönelim. Ama bakalım o biri, üç kişilik sevebilecek mi bizi? Ben bir generale martı olmasını emretsem ve o general bunu yapamasa, suç onda mı olur bende mi?

Ya ben bir generale üç martı birden olmasını emretsem?

***

Kişi kendini kandırmamalı. Kişi, kendini kandıramaz şayet içinde kandırabildiği ikinci bir kendisi yoksa.

"Ben senden bir şey beklemiyorum" cümlesi, tekrarlandıkça ikna olasılığını yitiren bir cümledir; gerçekten ikna etmesi bekleniyorsa hiç dillendirilmemesi yeğdir. Ben kuzenimden bir şey beklemiyorum örneğin ve bunu ona hiç söylemedim.

Bunun aksi olan her durum, yani bu cümleyi 1000, 67 veya hadi, 17 kere tekrarlamak, rüyanın tersi çıkmasını beklemek gibidir. Beklentiyi düşürdüğüne kendini inandırmaya çalışmaktır ve tekrarladığın her sefer, tekrar başaramamaktır.

Hiçbir bilinmeyeni değiştirmeden bir denklemi tekrar tekrar çözmeye çalışmak da, nafiledir.

***
Belli ki yarın ölecekmiş gibi yaşamıyoruz ama ben ne sevmem biliyor musunuz? Ölmeden önce yapılacak şeyler listelerini, mutlaka dinlemek gereken şarkılar, görmek gereken filmler listelerini sevmem. Bir de, cin fikirli bilim dergisi köşelerini, "bunları biliyor muydunuz?"ları sevmem. Bana kendimi sırayla, eksik ve cahil hissettirmeye çalışır bunlar.

Film izleyeceğim zamanda oturup Yaprak Dökümü'ne boş boş bakmak isteyebilirim; Yaprak Dökümü'ne boş boş bakan insanların evindeki ölmeden önce izlenecekler listelerinde Shawshank Redemption ilk sıradadır, ama onlar Yaprak Dökümü izleyerek yerler o zamanı.

Ne olmuş yani?

Ne olmuş yani ben yeni zelandalıların geçim kaynaklarını bilmiyorsam? Siz de nefes aldığınızda bir oksijenli solunum döngüsünden kaç ATP aldığınızı bilmiyorsunuz ki... Ve neden bilesiniz, bu bilgi rahat bir nefes almanızı mı sağlayacak?

Gümüşün frenkçe karşılığının umurumuzda olmadığı güneşli bir bahar günü, lisede periyodik cetvelin üstünden -H-Li-Na-K-ha heyli hala hula da...- geçerken, hocamıza sormuştuk "Hocam hocam, bu gümüşün simgesinin Ag olduğunu bilmek bizim ne işimize yarayacak allaseniz?" Hocamız cevap verdi "Çengel bulmaca çözerken lazım olur."

O kadar işte.

***

Zorlamayın, kimsenin bilmenizi istemediği, peçeteye sarılı şarap kadehlerinin etrafta kol gezdiği kokteyllerde de, gürültülü bir barda da hiçbir kadını düşürmenize yaramayacak, hiçbir adamı baştan çıkaramayacak replikleri ezberlemeye çalışmakla uğraşmayın. Bilgi iyidir, size keyif verdiği sürece. Bir işe yaramayan bilgi, daha eğlenceli bir şey yapmanızı engelleyen zaman kaybı vesilesidir. O kadar işte.

Ben hazır vaktim varken ve bu kadar kurulmuşken Machete'yi izleyip, hiç tek plan çekimlere odaklanmamayı planlıyorum örneğin. Kavgayı izlemek, şiddeti görmek istiyorum, o kadar. Sonra da hazır vaktim varken bir niyet mektubunun üstünden geçmek ve şu aklımın bir köşesinde bana sürekli "knock knock!" esprisi yapmayı bekleyen harfleri mantıklı sıralara sokmak istiyorum. Bir sürü şey var aklımda, yağlarımdan ve okumadıklarımdan çok, yazmadıklarımı eritmem gerekiyor.

Ve kendimi geliştirmek hiç bu kadar önemsiz olmamıştı.

Yeri gelmişken, Bucket List'i izleyin halinizin/vaktinizin yerinde olduğu bir gün. Hatta dur ben de onu takayım da boş boş bakayım biraz... Tabi Machete'den sonra.


(19 Aralık 2010, İstanbul)

Görsel (ayrıca bolca kişisel gelişim ittiren bir yazı da mevcut, ilgilenenlere):
http://community.seattletimes.nwsource.com/archive/?date=20080127&slug=bucket27

ve yılan yuttu kuyruğunu.

şimdi mesela iş var tamam mı... sonra sen bi değişiklik yapsam mı diyosun... ama bunun için çalışman lazım, oturup bakınman lazım, cv güncellemen lazım falan filan, artık değişmesi gereken her neyse ona yönelik bir hamle yapman lazım. yapamıyorsun, zaman yok. zaman olsa, azıcık bir zaman, kafa yok. kafa kalmıyor. sürekli saçını çok sıkı toplamış gibi ağrıyor başın...

sen kendini başına oturtamazsan kimse oturtamaz, bunu da biliyorsun da... başkaları için heder olmak daha mı kolay geliyor nedir? belirsiz.

ben şimdi harry potter'ın son filmini izlemek istiyorum mesela. al filmi, ya da indir tabi, gel. fincana kahve koyarım gel, oturup saçma sapan izleyelim bunu. boş boş. maksat kafa boşaltmak mı, kendin için, kendini düşünmek için güç toplamak mı? tamam işte. e ben kime diyorum? belirsiz.

gidip bi evde oturucam ama, kaçta çıkıcam bakalım bugün. çünkü bugün işte heder olma günü. bugün evde sızma günü çünkü ben yine günlerdir uyuyamıyorum.

sen zamansızlıktan şikayetçisin, zaman dediğin elinden daha çok alınıyor sen şikayet ettikçe; daha fazla zamana ulaşmak için harcayacak zamanın yok, hooop geldi mi konu gene fakirliğe...

ve yılan galiba bu sefer gerçekten yuttu kuyruğunu, üstelik bunu bir şapka zannetme olasılığın giderek artıyor.

hoşgeldin, büyük.

"Gerçeğin mayası gözle görülmez."

Güldü, ipi tutarak çıkrığı çevirdi.

Sanki sana yıldız yerine gülmeyi bilen bir sürü çan vermişim gibi.

Beyaz Atlı Prens değil, Küçük Prens

Dün Google'a girdim, karşıma Küçük Prens çıktı, içim ısındı :)


Antoine de Saint-Exupéry'nin 100. doğumgünüymüş.

Gidip şu adamın ve Küçük Prens'in heykelinin önünde türlü şaklabanlıklarla fotoğraf çektirmek istiyorum!

Önce nerede olduğunu öğrenip, orayı haritadan bulmam gerekiyor tabi.

Herkes benim kadar üşengeç değil; linkiyle minkiyle "Tarfaya / Fas'taymış o heykel" diye karşıma çıkan Moris'e çok teşekkürler. Edit için de :)

Amma velakin bu heykel yazarın doğum yeri olan Lyon / Fransa'daymış. Böylece de bissürü bissürü heykel olduğunu öğrenmiş olduk...

ve Küçük Prens günü kurtardı!

Bugün şunu aldım; broş bu :) Amme hizmeti yapıp link veriyorum, değerim bilinsin. Aynısından alacaksınız eminim ama pişti olmayalım rica ediciim.


Hep Powerpuff kızları mı kurtaracak günü?

No Vain No Gain



Kendini beğenmiş
olmak istiyorum zaman zaman,
yalnız
bunun için önce
kendimi beğenmem gerekmesi
beni biraz zorluyor.

Evcil

İlk "bloglamaya" başladığım zamanlarda sanırım cesetizleri'nin blogunda gördüğüm bayağı içten bi yazı vardı, tam da hatırlayamıyorum ama hissiyatı bana çok tanıdık gelen "beş yaşında gerizekalı çocuklar gibi seni her sevdiğini söyleyene sonsuz güvenmenin salaklığı" konulu birkaç cümleyle başlıyordu.

(Bu arada ayıp olmasın diye link verdim ama gittiniz gördünüz ki yazıların yerinde yeller esiyor... Bu birden yazmaktan vazgeçme nanesini de anlamıyorum -hem de yedi yüz bilmemkaç kişinin izlediğini bilirken-; zaten yoktu kız bir süredir, hazır yokum toptan yok olayım bakalım kimse fark edecek mi, mi dedi nedir?)

O hissiyattan hareketle, kendi yazımıza dönelim...

***

Biri hayatına giriveriyor, tamam diye mesafeli mesafeli yakınlaşıyorsun; canın ciğerin oluyor, seviniyorsun... Evcil hayvanı olması gibi aslında insanın, öleceğini bilerek hayvanı almak ve sonra acısının üstesinden gelememek gibi; hayatına soktuğun adamı da bitebileceğini düşünerek kabul ediyorsun ama bittiğinde üstesinden gelememenin salaklığını yaşıyorsun. "-sız yaşayamamak" değil bu ama içinde hep bi hüzün kırıntısı oluyor, bir yerlere batıyor sen hareket ettikçe.

Artık hoşçakal demek veya hoşçakal demeden veda etmek (düşünülemez, ama) daha kolay gibi geliyor; sürekli kavga edip barışan çiftler gibi ama hiç kavga edemeden ayrılmak... Kavga-bile-etmeden.

Çünkü yoruluyorsun. Onu düşünmekten yoruluyorsun, onun için veya onun adına bir şeyler düşünmekten yoruluyorsun, o seni mutlu etmezken senin onu nasıl mutlu edeceğine kafa patlatmaktan yoruluyorsun; onu gülümsetmek istiyorsun, ona yardım etmek ama nasıl, bilmiyorsun ki; belki çok sıkmak, belki rahat bırakmak gerek, bilmiyorsun (hani onu tanıyordun?), bilmiyorsun işte ama deniyorsun; bozuluyorsun, düzeliyorsun; en kötüsü de ne biliyor musun, o seni bir mail, bir şarkı, bir bakışla her düzelttiğinde ona daha çoğunu vermek istemen ama ters giden bir şey var hala, o beş yaşındaki gerizekalı çocuğun salaklık hissi işte... Bir yerde "tamam o mutlu olsun da" ermişliğine ulaşıyorsun belki de; geç oluyor, güç oluyor.

***


"Sözgelimi sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var, ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için"

(...)

"Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte"

***

Ayrılmak ilişkisel bir şey midir illa?


Bir süre sonra yazacağımı düşündüğüm bir yazıdır. Bu akşama kısmetmiş.
(20 Nisan 2010)

Eksen 21 derece 42 dakika

Bu akşam Radyo Eksen'de, saat tam 21:42'de çalan şarkıyı bi bulsam başka bir şey istemiyorum.

21:42'nin de içinde bulunduğu birkaç dakikada kan basıncım düştü, arabam yavaşladı, 25 yaşımı bitirdiğimi idrak ettim, kocaman mutlu oldum (bunun yaşımla hiç ilgisi yoktu), bir karar verdim, hafifledim, dün tuttuğum dileğin gerçek olacağına inandım, eve gidip kuzenimin hediyesi Küçük Prens'li pijamalarımı giyip güzel bi film izlemek istedim...

İzlanda'da volkan patlamış. Size bir şey diyeyim mi, Küçük Prens hala yaşıyor ve yanardağlarını (sönmüş olanları bile - ne olur ne olmaz) düzenli olarak süpürüyor olsaydı bu olmazdı.

Yine de avunabiliriz: Belki de sadece çiçeğine veya günbatımlarına fazla kaptırmıştır kendini...

Büyükler

Zaytung'luk bir haber çıktı bugün karşıma, şirketin günlük haber silsilesinde. Spot cümlesi şu:

Amerikalı, İsviçreli ve Alman bir psikolog tarafından yürütülen çalışmaya göre sigaraların üzerindeki uyarıyı okuyan tiryakilerin "ölümün kâçınlmazlığıyla başedebilmek için" daha çok sigara içtiğini ortaya koyuyor.

Bu üç menşeiden nasıl "bir" psikolog çıktığına, kaçınılmazlığın gereksiz şapkasına, cümlenin düşüklüğüne veya ayrı yazılması gereken birleşik fiile takacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sonuçta tırt bir gazete sözkonusu, bir kampüs dergisi kalitesi beklemek saçma olurdu.

İsviçreli bilim adamına rağmen bu araştırma sonuçlarının doğru olduğunu varsayıyorum. Bu bana çok sevdiğim Küçük Prens'in bir bölümünü hatırlattı, ondan zahmet ettim bu kadar. Hani Küçük Prens'in uğradığı gezegenlerden birinde bir sarhoş yaşıyordu ya...
...

Vardığı gezegende bir sarhoş oturuyordu. Orada az kaldı, ama büyük bir kedere kapıldı.

Dizi dizi boş ve dolu şişeler arasında ses etmeden duran sarhoşa sordu:
- Ne yapıyorsun?
- İçiyorum, diye karşılık verdi sarhoş. Sesi hüzünlüydü.
- Niçin içiyorsun?
- Unutmak için.
Onun durumuna üzülmeye başlayan Küçük Prens,
- Neyi unutmak için? diye sordu.
Sarhoş başını önüne eğerek içini döktü.
- Utancımı unutmak için.
- Neden utanıyorsun?
Küçük Prens ona yardım etmek istiyordu. Ama sarhoş kesin bir sessizliğe gömülerek konuyu kapadı:
- İçmekten utanıyorum.
Küçük Prens iyice şaşırmıştı, oradan uzaklaştı.
"Büyükler gerçekten çok, çok tuhaf oluyor," diye düşündü yol boyunca.

Evet, büyüklerin gerçekten de çok, çok tuhaf oldukları, yukarıda araştırma ile ortaya konmuş. Gerçekten.

(14 Aralık 2009, Gayrettepe)


* Gözünü sevdiğim Tomris Uyar - Cemal Süreya çevirisinden, oturup yazdım. Her yerde bulamazsınız, değerini bilin :)

Şalter

sabah alışkın olmadığın bir trafiğe giriyorsun, arabanı hiç de güven telkin etmeyen bir yere bırakıyorsun, bina senin binan değil, döner kapılardan geçiyorsun, ziyaretçi kartını alıyorsun, elindeki renkli kalem, sürahi, decision maker (o olmazsa olmaz), kurutulmuş begonvillerle dolu vazon ve bilimum kıvırzıvır dolu kutuya şaşkın şaşkın bakan güvenlikçilerin (siz ortaköy'den mi geldiniz?) ve bir sürü takım elbiseli insanın arasından turnikelerden geçip, asansör bekliyorsun, biniyorsun, iniyorsun, başka bir şirketin adı yazan kapıya geliyorsun -halbuki sen iş değiştirmedin ki?!-, kartını okumuyor kapı ama bir de bakıyorsun ki hala şirket kartını okutmaya çalışıyormuşsun meğer; içerde koliler var, açıyorsun, dolaplar paylaşılıyor, yerleşiliyor, ama dolaplar senin dolapların değil ve yanında bi kapak yok ki panonu asabileceğin - en sevdiklerinin resmini göremiyorsun başını çevirince (neyse onu da halledersin bi şekilde); iş-güç hak getire tabi bugün ama napalım, sabah kahvesi yapıp getiriyor biri hatta sen mi yapmak istiyorsun kahveni - yok canım!, burası daha mı ferah - bence değil, bence öyle, aman ne modern, evet, ne modern falan filan, bu masa benim masam değil, bu dosyalar neden mavi değil de kırmızı, bu ilaçlar ne, bu adamlar kim... öğlen oluyor, ne, yemek kartı mı, iyi madem küçük burjuva sushico'ya gitsin o zaman (en azından kendinize bir iyilik yapın, seratonin için çikolata yemek şart değil ya?), yemekten sonra starbucks yok, merhabalar bellatrix hanım bugün nasılsınız? grande chai tea latte mi? yok, Pelin-Pınar yok, aslında ofiste kahve makinesi var ya, para harcamaya gerek de yok; neyse biraz çalışalım bari yerleştik sayılır artık, bak bir arkadaşın diyor ki bıraktığınız ofis de tatsızmış meğersem (bencilce, herkes için tatsız olmasını diliyorsun sonra kovalıyorsun bu fikri kafandan, olmasın, olmasın), üff hava kararıyor neredeyse, ofisten güneşin battığını gördüğün hiç olmamıştı ve bu değişik bir durum ama günbatımı izlemiyorsun ki, güneşin battığını görüyorsun alt tarafı ("tu sais… quand on est tellement triste on aime les couchers de soleil…") ve dürtüyor seni bir şey, yazman lazım, anlatman lazım ama burda bu şirketin de yasaklarına tabisin anlaşılan, blogspot açılmıyor!

neyse ki blogger, blogspot yasağının etrafından dolanıyor da bir çırpıda, 2-3 dakikada döküveriyorsun içindekileri ve her zamanki temkinle ctrl-a, ctrl-c ve aynen, olduğu gibi -

(07 Aralık 2009, gayrettepe)
bugün her şey ters...


düz hali, burada.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!