... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pırasa gibi saçlarım



27 Kasım, ilk erkek arkadaşımın doğumgünüydü. 30 yaş. Kız arkadaşı, oldukça kalabalık bir  gruba mesaj atarak birkaç saniyelik bir video çekip göndermemizi rica etti, sevgilisine süpriz yapmak için. Önce uğraşmak gelmedi içimden, İngiltere'ye, Londra'ya kadar gitmişken, onun buluşacağımız mekanın kapısından dönüşü geldi aklıma. Yorgun hissettim kendimi. Diğer arkadaşları düşünsün ya bana ne, dedim. Nedir yani, çok mu önemliydi o videodaki varlığım? Çok mu umursayacaktı sanki?

Sonra kıyamadım. Çok seviyorum hala onu, 7 yıllık sınıf arkadaşım, ilk erkek arkadaşım, hala hatırladığım o kaçamak ilk öpücüğüm. Uğruna belki en çok ağladığım kişi... Ben de kutladım doğumgününü. Afrika'dan selam yolladım. Benim için ne kadar özel olduğunu umarım biliyorsundur, dedim bir de. Yolladım kız arkadaşına.

Doğumgününden bir süre sonra bana bir mesaj attı. Daha o sabah başka biriyle yaptığım ne idüğü(müz) belirsiz bir konuşmanın samimiyetsizliğini üstümden atmamıştım mesajını okuduğumda. Çok mutlu olduğunu söylemiş, çok da şaşırdığını; inandım ikisine de. İyi olduk, kötü olduk ama sahte olmadık ki biz hiç? Yakında görüşmek üzere sözleştik. Kız arkadaşıyla da en kısa zamanda tanışmayı umduğumu söyledim (Bu sabah itibariyle dileğimi değiştiriyorum: Nişanlısıyla en kısa zamanda tanışmak istiyorum artık). Seni çok farklı seviyorum dedim. Yanlış anlaşılmaktan hiç korkmadan söylemek bunu, büyük nimet.

Sonuçta, yaptığım şey karşımdakini de beni de çok mutlu etti. Her zaman bu kadar mutlu olmuyorum başkaları için bir şey yaptığımda. Hayatının büyük bölümünü telefonun başında çaresiz bekleyerek geçirmiş biri değilim ama, Gana'daki son serbest gecemde birini son kez göreceğimi düşünerek plan yapmadım mesela. Sonra da biraz pişman oldum. Neden hep ben bekliyordum, benim olayım da bu muydu? Neden birileri bir şey istediğinde illa yapmak, bulmak, almak için uğraşıyordum?

Bu insanlara değer verdiğim için tabi. Aslında soru şöyle sorulmalı: Karşılığında aynı değeri görmediğim halde neden çabalıyorum?

Büyüklük bende kalsın, ben yanlış bir şey yapmamış olayımcılık bu çoğu kez. Tüm mesailerimin, zaten şirketten ayrılacak olmama rağmen gönüllü işimde bile son güne kadar, performansımın son zerresine kadar, uykusuzluktan neredeyse bayılana kadar çalışmamın sebebi de bu. Bir şey benim yüzümden olmayacak korkusuyla kendi konforumu ve bazen de isteklerimi hiçe saymak; kimsenin konuşmadığı sessizliklerde kendimi sorumlu hissedip ağzımı açmak, kimsenin gönüllü olmadığı yerlerde el kaldırmak (Afrika buna dahil değil, yanlış anlaşılmasın. O çok istediğim bir şeydi.). Sanki kimsenin yapmak istemediği bir işin saplanabileceği en iyi kişi benmişimcesine -ki muhtemelen öyleyim, ama bunlara her zaman değer mi?-.

(Rahmetli babaannem ben küçükken "bu kızın her şeyi bana benzesin de, bir tek pırasa gibi saçları benzemesin diyordum, bir tek o benzedi" derdi. Oysa bir tek o benzememiş. İnsanları memnun etmek için gereksizcesine bir çaba gösterme huyum da benzemiş ona.)

Ama bazen değiyor ya, o anlar pek çok hayalkırıklığına bedel. Ve ben de böyle bir insanım. Bu yaştan sonra bunu değiştirmeye çalışmak yerine kabullenmek; karşılığını alamadıklarıma üzülmek yerine aldıklarımı daha büyük bir coşkuyla karşılamak daha doğru belki.


23 Aralık 2015
Akra - Gana

Görsel.

Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik.

19 Aralık sabahı saat 06:13'te telefonum çaldı. Bu saatte, biri beni ya "e hani, uçağı kaçırıyorsun?" demek için arardı, ya da... Her şekilde, bu saatte gelen telefondan hayır gelmezdi.

Günlerdir alkolden ve diğer keyif verici maddelerden uzak duruyordum, sıfır pozitifliğim bir işe yarar, vaktiyle veremediğim kanların günü gelmiştir belki diye, yakını olmadıkça kimsenin itibar etmediği kan arama duyurularına, tweet'lerine gerek kalmaz da biz bize yeteriz diye. Yine de sabah telefonum çaldığında kimsenin benden kan istemeyeceğine emindim.

Uyuyamazdım, uyumaya da uğraşmadım. İşe dönmek zorunda kalırsam beni kurtaracak bir kıyafet geçirip üstüme, çıktım evden. İşe dönmek zorunda kalırsam diye... İşe dönmek nasıl bir zorunluluktu bu durumda? Kimin umurundaydı o gün ben işe gitmesem, başka kimse ölecek miydi mesela?

Kontağı çevirip ağlamaya başladım, hastaneye vardığımda bitmişti. Fazla konuşmadık; sarılmalar, başınız sağolsunlar, bol Allahlı, bol rahmetli üç beş iyi niyet sunuşu... Çocuğu olanlara "şansı bol olsun" demeyi alışkanlık haline getiren beynin, ölüm halinde dine dönmesi.

Sonra kendimizi Bandırma'da bir köy kahvesinde bulduk. "Hanım kızım sen rahat etmezsen odaya alalım seni"lere karşılık "arkadaşlarım yanımda, sorun olmaz" deyip köy kahvesinde çay içtim. Sonra bir çay daha. Bir tane daha. Horozlar ötüyor, arada bir inek ve keçi sesleri duyuluyordu. Köy yerinde hiçbir şey yok gibiydi başka, birkaç çanak anten, o kadar. Sanki ebeveynler de bu yüzden hep buralara gömülmek istiyor gibiydi.

Saatler geçti, cenaze namazı kılındı, topraklar atıldı, sular döküldü yağan yağmura rağmen, mezarın başında put gibi dikilen iki arkadaşımı görüp biraz korktum. Birinin babasını ilk toprağa verişimiz değildi ama sanki alışılması, kolaylaşması gerekirken giderek daha da zorlaşıyordu bu işler. Ölene mi, kalana mı, yakında ölebilecek olana mı ağlıyorduk, orası da belli değildi.

Saatler sonra evimdeydim, tek istediğim şey duş alıp uyumaktı artık. Apartmanın kapısına doğru inerken, az kalsın en alt basamağa dayanmış yatan bir kedinin üstüne basıyordum. Kocaman, sarı bir kediydi. İşin garibi, tam yanına basmayı başardığımda hiç kıpırdamadı. Elimi uzattım, yine kıpırdamadan ve gözlerini hiç kırpmadan hafifçe inledi. Araba altında kalıp kendini oraya kadar sürüklemiş olmasından korkup etrafa bakındım, kan yoktu. Böyle durumlarda kedilere ne yapılabileceğini sormak için aklıma mektup arkadaşımdan başka kimse gelmedi ama onu arayacak halim yoktu. Belki sabah kendine gelir diyerek, üşümesin diye kucağıma alıp apartmana götüreyim istedim. Tam o sırada kasıldı, irkilip geri çekildim. Ne bir şey yapabiliyor, ne de uzaklaşabiliyordum; sanki yapmam gereken bir şey varmış gibi dikiliyordum öylece.

"Öldün mü yoksa?" dedim kediye. Tam bir gerizekalıydım. Gözleri hala uzakta bir yere bakarken, tekrar kasıldı ve, bitti. Ölen kedilerin de gözleri kapatılır mıydı acaba? Ben hiçbir şey bilmiyordum. Ağlamaya başladım. Kediyi öylece bırakıp apartmana girdim, eve vardığımda ağlamam bitmişti.

Birkaç saat sonra evden çıkarken hala oradaydı kedi, üstü gece yağan karla incecik örtülmüş, birkaç yaprakla çevrelenmiş yatıyordu öyle. Neye küfrettiğimi bilmeden bir küfür sallayıp, geçtim yanından, işe gittim.

Nasılsa ertesi gün biz de ölecektik, beklesindi tüm kediler ve babalar.

"Az"dım çünkü.

"Yani... Etrafımda sürekli beni koruyan biri varken nasıl kötü olabilirim ki?"
Leyla

 
Leyla ile Mecnun insanı ara ara öldürüyor.

Bu bölüm çok iyiydi. Değerlendirme kriterim pek öznel elbette; ben izlerken, ikinci kez izlerken bile, geçenlerde üzerinde konuşmak durumunda kaldığım bir şeyi düşündüm. Hani hep takdir alırsınız ve bunun hiçbir önemi olmaz ya, öyle bir şeyler.

İşte bazı insanlar yaramazlık yapıyor ilgi çekmek için ve bazıları da başka bir şeyler.
Yaramazlık yapınca kızmayan veya öğüt vermeyen, ortaokulu birincilikle bitirirken de mezuniyetinize gelmiyor.



Mecnun eve nevale getirdi, İskender ağlamaya başladı.
Hatırladım.
_ Tanıdığınız ilk erkeğin size bakarken gözünün parlamasını istersiniz tabi ki...
Ağlamaya başladım.
O günün büyük bölümünü ağlayarak geçirdim ve ondan sonraki birçok günün birçok zamanını da ve hiç rahatlamadım.


Bana hiç kimse bir şeyi yapamadım diye kızmadı, kızmazdı da. Sakız çiğniyorum diye de kızmazdı, üzüm yiyorum diye de, iş bulamıyorum diye de... Ama sonra biri beni paramparça ettiğinde karşısına da dikilmezdi kimse, "vebalı mı benim kızım?" diye. Ben kendi hakkımı kendim aradım. Bazen bulamadım, bazen de hak görmedim, belki hak görmeyişim kimsenin bana "bu senin hakkın" demeyişindendi. "Az"dım çünkü.

Ben her şeyi yaptım evet, ama yapamasaydım da, bana kimse kızmazdı bir şeyi yapamadım diye, kızmazdı bana hiç kimse.
Hiç kimse.
Tanıdığım ilk erkeğin bana bakarken gözünün parlamamasının bedeli, bu.

ayaküstü mantra


Eğer uzunca bir süredir gergin olması doğal karşılanabilecek bir insana anlayış gösterdiysen, göstermeye devam et.
Aksini yapmak gerginliği arttırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Sus, çünkü ağzından çıkan her şey ters gelecektir.
Sen terslendiğin zaman da sus, eğer mümkünse.
Hele sen de halihazırda asabi biriysen. 

İnsanların kendi dertleri bazen başka herkesinkini gölgeler,
bırak sana da müdürün açıp sorsun neyin olduğunu. 

Herkesin kendisiyle ilgilenmesi gereken bir zaman dilimi olduğunu aklından çıkarma.
Sen de bunu yap hatta.
Aileni, arkadaşlarını, işini ikinci plana atarcasına yap bunu.
Kısa bir süre, sadece kendinle ilgilen.
Olabildiğince.

because penis in vagina


Hatırlamadığım bir yaşa ait bir diyalog var; sen de 8, ben diyeyim 10 yaşındaydım herhalde:

_ Peki bebekler nasıl oluyor anne?
_ 16 yaşına gelince de onu anlatırım kızım.
_ Üüüüf çok zaman var daha!

Aslında benim annem, aldığı eğitimin insan altyapılı olmasının da verdiği "normal bunlar ki" duruşuyla, 10-12 yaşlarında adet görme konseptini kuzenime (ve daha küçük olan bana) açık yüreklilikle anlatmış bir kadındır. Bugün ben rahat rahat "penis" diyebiliyorsam, bunun sebebi sadece Fizyoloji dersinin 26. bölümü olamaz yani. Irsi, ırsi.

Yine de, bebek oluşumu noktasında biraz utandığını sanıyorum. Anne sonuçta. Sağolsunlar, babamla kendilerini basmama izin verip bir çocukluk travması da yaşatmadılar bana hiç.

16 yaşımı bitirdikten sonra bir gün, annemin sözü geldi aklıma. O zamana kadar tabii ki her şeyi öğrenmiş, bazı şeyleri de hissetme fırsatı bulmuştum. Yok, aynaya sprey sıkıp tersten izleyince şifresiz olan Cine5'ten öğrenmiş değildim bildiklerimi. Cinsel eğitim dersi filan almıştık koca bir konferans salonunda.

Annemi kıstırdım mutfakta bir gün...

_ Anne, sen bana 16 yaşında bebeklerin nasıl olduğunu anlatacaktın ya...
_ ("Hassiktir hatırladı" ifadesiyle) Evet kızım.
_ Heh işte onu öğrendim ben.

Böyle kısa devre yaptırırlar adama.

bu benim eniştem, eniştem, eniştem

Bazen düşünüyorum da, pek farklı geçmiş ve donanımları olan garip bir ailem var. Tüm akrabalarım birbirlerinden çok farklılar ama hepsi, Ayşe Kulin'in anlata anlata bitiremediği ailesininki gibi olmasa da, bir hikayeye veya bir romana konu olabilir. Eğer büyükdayım Zeyyat Selimoğlu hayatta olsaydı bu hikayeyi muhtemelen o yazardı ama olmadığına göre, bölük pörçük veya kısa kısa da olsa, hikayeyi ben yazacağım demektir. ("Roman bir maratonsa, hikaye 100 metre kros koşudur." demişti o. Bense ısınma turlarındayım, ama olsun.)

En küçük teyzem ve eşi, TRT'nin 40 yıllık koristlerindendir örneğin. Bana okumayı söktüren (ütüyle ütülenen Ü harfini insan bir daha nasıl unutabilir ki?) ve şimdi arayıp da bölümlerinin tümünü bulamadığımız Susam Sokağı'na da ses vermişlerdir. Arkadaşları Nazike teyzenin "bu benim önüm, önüm, önüm"ü, alınan birçok duşun fon müziği olmuştur, eminim. Öyle dolanır dile.

Eniştemin "arada kaldım" şarkısındaki yeşil canavar olduğunu biliyordum da, bir şarkının baş vokali olduğunu unutmuşum. Teşekkürler alkislarlayasiyorum ve tüm gününü eski güzel programları internete yüklemekle geçiren insanlar!

Susam Sokağı - Ben Benim Sen de Sensin | alkislarlayasiyorum.com

İkinci öğretim Hayat Bilgisi: Yakın Çevremiz

Saat 22:49'du ve benim canım, evde kahve ve süt olmasına rağmen Starbucks'a gidip orada biraz oturmak, çikolatalı müsli zımbırtısı yemek, geleni geçeni seyrederek kitap okumak ve müzik dinlemek istedi. Cumartesiydi, çok kalabalık olabilirdi, ben eve gelince giydiği pijamaları acil durumlar dışında çıkarıp kot giymeyi seven biri değildim ama oldu işte yine de: Dışarı çıktım. Ailemden ayrı yaşamak için ettiğim kavgaların üstünden 2 yıl geçti ama ben hala, bu saatlerde dışarı çıktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Dışarı çıkabildiğim için. Kahvemi dışarıda içme ve kimseye bir şey söylememe özgürlüğüm olduğu için. Düşündüm: Saat 22.49'da dışarı çıkıp kahve içme ihtiyacının mantığını açıklayabilsen aileye, onların yanından taşınmak istemene çok da şaşırmazlardı.

(Bu arada fark ettim de, gerçekten de tam 2 yıl olmuş ben evden ayrılalı: 2 yıl önce yarın, yani 18 Aralık 2009 günü taşınmıştım Fulya'daki evime. Hatırlıyorum, çünkü uzun zamandır beklediğimiz Avatar da o gün gelmişti ve deli sikmiş gibi taşındığım günün gecesinde, saat 01:00'de, sinemaya gitmiştim. Hey gidi günler.)

Bizim eve en yakın Starbucks, iPod'un her daim dolaşık kulaklığını çözüp kafaya göre bir müzik ayarlama süresinden daha kısa zamanda gidilen bir yerdedir. Ellerimi cebime sokup yürüdüm ben de. Hava o kadar rüzgarlıydı ki, uçuşan saçlarımdan önümü görmüyordum; üstelik saç uçlarım yüzüme yüzüme batıyordu düşmanca. Böyle böyle Starbucks'ın önüne kadar gidip kapalı kepenklerine (Murphy, naber canım?) birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürümeye devam ettim. Caddenin sonuna kadar gelince, yakınlarda başka bir yer olmadığını ve benim de kahveyi bu saatte araba kullanacak kadar istemediğimi düşünerek eve döndüm. Ben kalabalık olur derken, Starbucks bu saatte müşterisizlikten kapanıyordu. Evet, ben insanları hiç tanımıyordum.

Yolda bir yerden portakal suyu aldım (züğürt tesellisi kabilinden). Portakal suyu sıkılırken, duvarlara baktım. Dükkan sahibinin Türk bayrağı önünde cumhurbaşkanı ile çekilmiş bir fotoğrafı çerçeveliydi duvarda. Dükkan sahibi, biraz önce gördüğüm "bayanın siparişini aldık mı?" esnafı değil miydi, hani ayağında eskimiş beyaz spor ayakkabılar ve üstünde gereğinden bol bir pantolonla lekeli bir kazak olan? Peki bu Gül'ün yanındaki janti hali neyin nesiydi? Daha da önemlisi, bir zincirin tek halkası olan küçük bir tostçunun sahibi bir adam, oval ofise nasıl girmişti? Bilemedim. Portakal suyumu alıp çıktım dükkandan.

Eve doğru yürürken açık olan tek tekel bayiye (bayiine? bayisine? bilemedim.) uğrayıp Burçak aldım. Adam bu saatte gelen olsa olsa hayvan gibi çikolata alır diye düşünmüş olabilir ama napalım. Hem benim junkie gibi bi tipim mi var? (Olmuşluğu vakidir ama en azından bu gece yoktu.)

Tekel bayinin yanında, bebek karyolaları ve battaniyeleri ve oyuncakları satan, ilk kez orada olduğunu fark ettiğim dükkana da birkaç dakika anlamsızca baktıktan sonra yürüdüm eve geri. İnsanlar Starbucks'a gitmiyor ama kıyıda köşede kalmış tekel bayilerin kıyısındaki köşesindeki dükkanlardan bebeklerine alışveriş yapıyordu. Nasıl bir semtti burası böyle?

Portakal suyunu poşetin üstünden dik tutmaya çalışarak yürürken, komşu apartmanlardan birinin duvarı önüne konmuş sandalye gözüme çarptı. Yazlık evlerin -eğer şanslılarsa- kapılarının önündki bahçelere atılan tahta yemek takımının açılabilir tahta sandalyelerinden... Niye ordaydı ki? Tüm gün yorulan İspark adamları için miydi?

Gün oluyordu, gece oluyordu, rüzgar esiyor ve yağmur çiseliyordu ama oradaydı sandalye.

Kafamda deli sorular, dedim ve güldüm (kendi) kendime: Serdar Ortaç'tan kendime pay çıkardığım bir hayatım vardı. Yanımda olan insanlar için kendimi hep şanslı hissederdim ama giderek daha az şanslı hissediyordum. Noluyordu? Eskiden "bir zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdin?" sorusuna verilebilecek yanıtım yokken, şimdi vardı: Ait olduğum yere gitmek istiyordum. Eskiden bir yanıtım olmayışına üzülürken, şimdi yanıtsız kaldığım günlere geri dönmek istediğimi fark ettim. A-aa, aslında bir zaman makinesi olsa ben, zaman makinesi olsa nereye gitmek isterdim sorusuna hiçbir yere gitmek istemiyorum yanıtı verdiğim günlere gitmek istermişim!?

Eve geldim, içeri girdim, pijamamı -geri- giydim ve mutfaktan pipet aldım. Portakal suyu içeceksem, bunu hakkıyla yapmalıydım.


(17 Aralık 2011, Gayrettepe)

dört büyükler, sonsuz küçükler

Uzun zamandır, uzun aralıklarla yazışmaya devam ettiğim bir arkadaşım bir futbol muhabbetinde bana Mersin İdman Yurdu Spor'u (sanırım böyle, veya bitişik yazılıyor, bilmediğim için bundan sonra MİY diyeceğim) tuttuğunu söyledi. Biraz şaşırdım. Çocuk Mersinli olmadığından değil, takım sorulunca direkt MİY dediğinden.

Öyle bir hissiyatım var ki herkes dört (üç değil) büyüklerden birini tutar ve gerisi laf-ı güzaftır gibi. Biz küçükken, futboldan anlamayan ve sevmeyen, evinde de belli bir seviyenin altında futbol muhabbeti olan insanlar arasında milli takımı tuttuğunu söylemek esastı. Sonuçta ateşli bir taraftarı olmasanız ve pek umursamasanız da, milli takım milli takımdır ve maçlarda onu tutmanız olağandır zaten. Bunu geçiyorum. Şimdi bile, geçen haftalarda Denizli-Göztepe maçını izlerken Osman'a hangi takımı tuttuğunu sorduğumda aldığım "Göztepe" yanıtı beni şaşırtıyor. "O tamam da, asıl hangi takımı tutuyorsun?" deme ihtiyacı hissediyorum. Oysa ki Göztepe de, bong asya liginde de olsa, normal ve tutulası bir takım.

Bizim evde annemin beşiktaşlı, kardeşimin fenerli ve benim de beşiktaştan dönme galatasaraylı (ama daha 7 yaşında filandım!) olduğumuzu düşünürsek, babama takım sorduğumuzda "Altay" yanıtını almamızın oldukça şaşırtıcı olduğunu tahmin edersiniz. Belki de dengeyi tutturuyordu, diye düşünürdüm; hani hiçbirimize hak geçirmiyor, filan...

Şaşkınlığın büyüğünü bundan daha 2-3 yıl önce, Altay'ın bir İzmir takımı olduğunu öğrendiğimde yaşadım.

Peder bey, Trabzon asıllı bir İstanbullu olarak dengeyi korumak adına Trabzonspor'u tutsan nasıl olurdu?

Cins adam, işte.

La bohème



Annemlerin evinde kitap karıştırıyorduk geçenlerde. Bana ve başkalarına verilecek kitapları ayırıyorduk daha doğrusu, annemler 12 yıldır oturdukları evden taşınmak üzere ani bir karar verdiler zira. Neyse, kitaplar salona yayıldı, ben kendi piramidimi yaptıktan sonra kalan az miktarda, alabildiğine eski kitaba daldık.

Büyükdayım Zeyyat Selimoğlu'nun yazdığı kitaplar tabi ki bir yana; ama çevirdiği onlarca kitabı da adı, yazarı, konusu hiç ilgimi çekmemesine rağmen veremedim. Olsun, okurum yea dedim. Dürüst olalım, okumam belki hiç ama insanın eli gitmiyor vermeye. Çevirmenin kitabın ne denli önemli bir parçası olduğunu Küçük Prens'in Cemal Süreya çevirisini okumuş ve şimdiki -belki iyi ama, ruhsuz- çeviriyle de karşılaşmış olanlar bilirler.

Sonracıma, bir de imzalı kitaplar var tabi; yazarları veya çevirmenleri tarafından Zeyyat'ın ismine imzalanmış kitaplar, onlar da verilemedi. Tutup Türkan Şoray'ın sinemamızdaki yeri ile ilgili bir kitap okumayacak olmam, Atilla Dorsay'ın sevgilerle imzaladığı kitabı elden çıkaracağım anlamna gelmez, dimi? Bir de okuyacağım kitaplar var ki onlar çok çok eğlendirecek beni, çünkü Zeyyat'ın okuma alışkanlıkları aynı benim gibi: Umberto Eco'nun Gülün Adı eserini, çevirmeninin Zeyyat'a imzalayıp verdiği kopyadan okumuştum. Daha ilk sayfasında "Türkçesi: bilmemkim" yazan yerin üstüne Zeyyat kurşun kalemle "hangi dilden?" yazarak başlamıştı kitabı incelemeye. O zamanlar yazıda smiley kullanmak (neyse ki) moda olmadığından koymamıştı eminim. Tam yerine rast gelirdi zira.

İnceler-okurluğumu ve yüksek derecede siksik kabiliyetimi Zeyyat'tan aldığımı söyleyebiliriz sanırım.

Sonracıma, babaannemin kuzeninin kızının kocası, muvazzaf asker, rahmetli Sermet Bey'in kitapları, yine başka bir akrabanın bir mahlasla yazdığı şiir kitapları falan filan derken, imzası uğruna hiçbir kitabı elden çıkaramaz olduk. Ben bu kitapları da ayrıca bir yığın yaparken, kuzenimin "eeeyh ama, bu Kurnaz Tilki de Goethe imzalı çıkarsa bırakıyorum bu işi ben!" diye çemkirmesiyle kendimize geldik azıcık.

Bana ait olmayan bir bohemlik var benim ailede. El vermişler, ucundan kıyısından olmuşum ben de sanki ama tam da değil gibi. Ne bileyim, ben daha standart yaşıyorum, daha standart zevklerim var onların hayatlarına nazaran. Sürekli bir "adada ev yapan büyükbüyükbaba" hikayesiyle büyüdük biz. Bizim şimdi oturduğumuz bölümünde evin, hizmetçiler filan kalıyormuş, öyle bir durum. Üst katta pinpon masaları (-ları!), altta kimin çaldığı belli olmayan kocaman bir kuyruklu piyano, bahçede Orhan Pamuk, Zeyyat'la çay içmeye gelir, babaannem bahar aylarında Dame de Sion ile ada arasında mekik dokur, diğer büyükdayım adanın kızlarıyla sandal sefalarında, nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar...

Yumurtanın fırçalanmayan tarafını görmediğiniz sürece, lüküs hayat oh ne rahat!

Bu bohemlikten ben bir ya da belki birden fazla hikaye çıkaracağım elbette, sadece ne zaman olacağını bilmiyorum. Öngöremiyorum. Baktığım her yerde ya benim, ya da bana anlatılanların anısı var, biliyorum ve ağır geliyor bana onları yazmaya çalışmak, sadece kısa kısa notlar alıyorum belki veya bisiklete binmeyi öğrenişimin öyküsü gibi kısacık, lazım olduğunda oturup bir geceyarısı salak gibi, yazıyorum, çünkü hediye o ve ertesi güne yetişmesi gerekiyor, falan filan... Peh. Neyse.

Sanırım alıp başımı adaya gittiğimde ve kimsesiz, babam ya da amcamlar filan da orada olmadan, kendimle ve sütunlarla kaldığımda, olacak belki.

Şimdiyse keyif aldığım bohemlik, birkaç saat çalışmak zorunda olduğum bir pazar günü işten çıkıp, kuzeni alıp Balkon nargileye gitmek ve sakin, sessiz, dergim ve kitabımla oturmak, en sevdiğim şeylerden biri olan bol dumanlı nargilemin yavaş yavaş üflediğim dumanından kitabı görememek... Elimde, üstünde "editörlük zor sanat/zanaat" yazan bir Notos olması, bu illete tutulmuş ve profesyonelce tutunmuş adamların yazdıklarını okumak ("...Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin - tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani."*) sonra da bir demet enginarla haşırneşir olmak, çünkü Fatma Tülin'in yazdığı Alis'in Not Defteri tam böyle bir kafadayken okumalıktır.

Ve hepsinin sonunda, bilmek: "Hayatımda olduğum yerden farklı bir yerde olabilir, farklı bir şey de yapabilirdim." Yapabilirim. Sadece, yemiyor, çünkü ben o büyükbüyükbabadan çok uzakta bir memur çocuğuyum, kafam öyle çalışmıyor benim. Bohemliğin huzurunda kendimi kaybedişim, nargile dumanı gibi dağılıyor. Yoğun ama akıcı.

Non je ne me souviens plus
Le nom du pal perdu

Ben şimdi bunları neden yazdım durduk yere... Tüm bunları bana yazdıran, herhalde, dostum Cem Yapar'ın kızarmış gözlerini açabildiği kadar açarak bana sorduğu şu soru oldu:

_ Sen şimdi bugün, Amerikan bilmemnesi derneğinin, annenin katıldığı musiki cemiyetinin konserine gittin ve Ali Fuat Cebesoy'un 90 yaşındaki kızı Ayşe Cebesoy'la mı tanıştın yani?
_ Evet.
_ Hayata bak be!...


(Nisan~Mayıs 2011, İstanbul)

* Cem Akaş, Notos 2011/02

Kaybedecek Şeyi Olmayan Özgür(dür)

Kısa bir süreliğine de olsa o serbestiye sahip olanlara, gıptayla...


Yapabileceğimden değil ama "beni biraz idare ediverin" diyebilmek; imkanım olduğu halde yapmadığımı bilmek isteyebilirdim.

İlkokulda dershaneye gitmek lükstü. İhtiyacım var mıydı gerçekten? Sanmıyorum. Ama "gel sen gel" dediler, gittim. Lise 1'de müdür muavini beni çağırıp üç tane dershaneden hangisine gitmek istediğimi sordu, birini seçtim. Üniversitede şehir değiştirmem gerekmedi, tercihleri yazarken bile uzaklaşmayacağımı biliyordum. Çünkü İstanbul'dan gitmek, civar şehirlere taşınmak gerekmezdi. En iyiler burada da vardı, en kötüler de en iyi öğrenciler için değildi.

Sonra istediğim şeyleri yaptım. Arada elimden kaçan şeyler vardı ama bir şeylerin benim için olabileceklerin en iyisi olduğuna uzun bir süre inandım. Belki öyle oldu da. Belki ben tüm yaptıklarımı lehime çevirmeyi, satmayı, şişirmeyi beceremiyor; doğrucu davutluk yapıyorumdur hep. Neyse ne, sonuçta işi gücü, arabası, ceketi, çekçekli valizi ve iki telefon hattı olan biri olup çıktım. Biliyorum, ayaklarının üstünde durmak bu demek. Manevi olarak bana "ayaklarının üstünde duruyor olmak"tan başka bir katkı sağladığından; insanlar beni çok takdir ettiğinden, güçlü addettiğinden, eve çıktım diye beni alkışladığından, zamanında peder beye yük olmamak için aldığım kredileri çatır çatır kendim geri ödüyorum diye bana minnettar olduğundan değil. Bu duruş sırf egoyu destekleyip sırtı dik tutuyor. Diyeti ağır bu duruşun: Yorulup oturmaya karar verirsem kaybedecek çok şeyim olacak.

Benimkiler geçici oturmalar oldu o yüzden. Bir gün arabamın içinde oturup kaldığımda örneğin. Anladım; ben o kadar ağırdım ki, arabam benim ayağımı yerden kesmiyordu. Çekçekli valizin çıkardığı sesten ise nefret ediyordum. Sonuçta, kafamı suyun üstüne çıkarıp deriiin bir nefes almaya çalışmak ve tekrar batmak, sonra tekrar çıkmak daha yorucuydu yüzmekten. Olmadı işte.

Olmayabilir.

Çok pis bir laf edeceğim şimdi: Biz sıradışı insanların işsizliği, gerçekten işsizlik değildir. İnsanların "sen bir baltaya sap olamadın", "geleceğin yok" dediği, birbirinden ayrıldığı, kavgalar ettiği anlar bizim için iki iş arası veya büyük bir girişimin habercisidir ancak; elimizi aslanın midesine kadar sokmadan önce derin nefes alma aramızdır.

Lakin bu arada da "yaşayabiliyor" olmak gerekir. Yaşamak veya yaşatılmak gerekir, ikisinden biri.

Bugüne dek benim bildiğim her şeyi ailem de biliyordu. Aldığım kredilerin kendilerine kalmayacağını bilen kefiller olarak verdiler bordrolarını bana. Dünyanın en içi rahat kefilleri onlardı.

Şimdi, hayatımda geldiğim yerde, bir omuza yaslanıp ağlamak veya sırtımı bir yere dayamak isteyecek kadar mutsuzum. Bir süreliğine kefil değil, sponsor bulmak istiyorum.

Ama heyhat. Artık, bu yazıyı yazmak lüks.

Baba olmak istiyorum!

yerim! (weheartit'ten kullandığım ilk görseldir ha bu arada)


Bugün oturduğumuz bir kebapçıya gürültülü bir giriş yapıp yanımızdaki masaya oturan 4 kişilik ailenin muhabbetine konuk olduk. Dedim ya gürültülerdi, yani ister istemez konuk olduk. Tamam vurmayın be, ben de baktım biraz bilerek. Çünkü anne rolündeki kadın sürekli bir atarlanma içindeydi.

Önce üstündeki fifty cent tarzı montunu çıkarıp incecik tişörtüyle kalan oğluna ayar verdi kadın, yetmedi "montunu giy geri" dedi 20li yaşlarındaki çocuğa, kardeş değil de belli ki abla rolündeki kıza da iki cıkcık yaptırdıktan sonra "baksana babası, oğlun naapmış" bakışı attı. Baba hiç istifini bozmadan "te allaam" dercesine kafasını bi otuz derece kadar sola oynattı, o kadar.

Ama bu anda da değil, kadın yarım saat kadar süren kebapçıyageldikleriiçinsevinme ile suratasma arasındaki kararsızlık sürecinin ortalarında bir yerde, üstündeki hırkayı çıkarıp kısa kollu bluzla kaldığı anda işte şunu dedim:

"Ben baba olmak istiyorum."

Ya ezberbozan anne olup ölünce su testisi su yolunda kırılır tarzında, en hafifi "abi zaten bi değişikti yea" olacak bi laf yiyeceğiz (ki bence hiç sorun değil, kişisel olarak kovalarım o lafı edenleri peri/cadı/hayalet halimle)... Ya da baba olacağız abi, başka yolu yok.

Şşş, aylak bilimadamları, size diyorum. Bi el atın şu işe.

Karşı taraflarda aile saadetleri

başlığa gel. ikindi vakitlerinde akşam sefaları, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları taaarzı.

Bugün teyzeler şerefine boş günü dışarıda geçirme günüydü. Geceye bağlamayı ben de planlamamıştım ama fena da olmadı hani.

Teyzemle eniştemin, onlarla aralarında -bildiğin- 10ardan 20 yaş olan sözde akran iki arkadaşıyla beraberdik. Birbirine hala "sevgilim" diye hitap edip, fotoğraf çekerken adamın kolunu karısının omzuna attığı bir çift. Sevimlilerdi, kadın tam bir Türk, adam da tam bir Anthony Hopkins'ti, en bi ince dudaklısından, en bi William Parrish'inden. Enbi orkestrası.

Birbirini en son evlerde telefon olmayan bir dönemde gören çiftlerin buluşmasının, gerçekten havadan sudan konuşma döneminde Zeyyat'ı andım. Zeyyat, benim ihtiyar delikanlı büyükdayım, henüz yazmadığım kitabımın fahri sahibi yani (evet, henüz yazmadığım kitabı birilerine adadım ve o sayfayı yazdım da), 78 yaşında aniden ölmeden önce her anını dolu dolu değil ama her anını gençlerle geçirme derdinde bir adamdı. Ablası olan babaannem beraber daha fazla zaman geçirmedikleri için her sitem ettiğinde "çünkü gençlerle zaman geçirmek bana kendimi genç hissettiriyor" dediğini hiç duymadıysam 17 kez duymuşumdur. Bugün de karşı tarafın sırasını bilmediğim sahil semtlerinden birinde denize karşı otururken (Kuleli'nin az ilerisiydi işte...) bir an, o koca adamın gençlerle beraber olma derdinin onda biri benim aklıma geleydi burda ne işim var idi, diye düşünüyordum.

Bu arada karşı taraf benim için her zaman karşı taraf olarak kalacak bir semtler silsilesinden ibarettir ve kesinlikle İstanbul'daymışım hissi yaşamam orada. Orada kalabilir, Boğaz boş kalsın istemem ama uzaktan severim, uzaktan bakmayı tercih ederim oraya. Murathan Mungan gibi (Murathan Mungan mıydı o?) bi halim de yoktur hani, hiç sevmediği Kız Kulesi'nin görünmediği tek yer olduğu için sürekli oraya giden cinsten. Veya bir Guy de Maupassant olamam ben, sevdiğim yerde olmayı severim, platonik takılmayı değil.

Ne diyorduk, yanlarında çıtır çerez gibi göründüğüm insanlarla bir tam gün geçirme kafası... Bir gerçeği unutmuşum: Eski arkadaşlar tarafından içilen üç çay, normal insanlara 3 kadeh rakının gösterdiği etkiyi gösterir ve o son çay içildiğinde girilen muhabbet bağından çıkış yoktur. Bu arada, ayfon bağımlısı dostlardan beter bir şey varsa o da telefonlarıyla fotoğraf çekme bağımlısı yaşlılardır abicim. Aman yarabbi. Verin şu telefonu yeaa diyelerim gelir. Çünkü onların uzuuun uzun ekrana bakarak sanki mavi kabloyu kesiyorlarmışçasına bir tuşa bastıkları sürede arkadaşlar foursquare'de üç yer değiştirip bir de Meet Joe Black'te Anthony Hopkins'in oynadığı karakterin adına bakarlardı IMDB'den.

Hava, su ve teknoloji çılgınlığı esnasında okuduğum takribi 100 sayfayı da sayarsak bayağı karlı bir buluşma oldu benim adıma; hem basbayağı eğlenceliydi bir müddet. Doktoru yazdığı için sigara içtiğini ve göğüs rahatsızlıkları için en iyi ilacın, bardağa konup su eklendiğinde beyazlaşan bir sıvı olduğunu iddia eden Anthony (mecbur, yapıştı karakter) oldukça eğlenceli bir adamdı. Hayatı boyunca göbek yapmak istediği ama hiç "o amca"lar kadar ağır görünemediği için şikayet eden, saçı dökülüp ağır görünmediği için ayrıca şikayet eden, mütemadiyen eski Zeki Alasya - Metin Akpınar kabarelerinden alıntı espriler yapan bu adamla ömrün, tereyağından kıl çeker gibi geçeceğine kanaat getirdim ve teyzemin, ikinci baharını bu adamla yaşayan arkadaşı adına çok sevindim. İki büklüm olup kah kah güldüm anlattıklarına. Adam tam bizim kafadaydı; karaciğeri iflas eden doktor arkadaşına "bira iç oğlum, içmiyorsun da ondan oluyor; bak sigara içmezsen de kanser olursun" diyen bir Anthony.

Bu arada Zeyyat sadece Türk kahvesi yanında, o da çok nadir olmak üzere sigara içen bir adamdı ve akciğer kanseri teşhisi konduktan 6 ay sonra ölüvermesi tam da bu amcanın ağzına layık bir örnek olacaktı.

Yine kararttık enseyi dimi, yok yok, valla diil. Hem ben bugün oyuncak müzesine gittim; günüm ne kadar kötü, ne kadar umutsuz olabilir ki? Onu ayrıca, kalitesiz fotoğrafları ve çağrıştırdıklarıyla yazacağım.

Evim evim, paf paf, yaz yaz.


(05 Şubat 2011, İstanbul İstanbul ama "karşı taraf" hep)

Özellikli Okullar

Çocuk yetiştirmek konusu açıldığında kendimi biraz rahatsız hissederim hep. Bilmediğim ve hiçbir zaman hakkıyla yapamayacağım (ama bir gün yapmam gerekecek ve daha kötüsü, yapmak isteyeceğim) bir iş hakkında ileri geri konuşuyormuşuz ve nafile fikir beyan ediyormuşuz gibi... Çok ince bir çizgi çocuk büyütmek, bir kaligraf gibi çizmek gerekir onu ve ben sanki daha düz ve eğik çizgilerdeyim.

Çocuğu bir birey bilinciyle yetiştirip bir yandan da aileden tamamen kopmamasını sağlamak; kendine güvenini, insanları küçük görmeyecek bir seviyede sabitleyebilmeyi öğretmek, ona elinden gelen her şeyi verip yine de şımartmamak çok zor.

Verilmesi gereken en zor kararlardan biri de okul kararı; ve bu kararı vermeye çalışmak giderek daha umutsuz bir hal alıyor çevremden gördüğüm kadarıyla. Ülkedeki tüm çocukların ilkokul öncesi eğitim alması gibi bir amaç yüklenmeden önce çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız olduğunu düşünüyorum evet (örneğin tüm çocukların ilköğrenim görebilmesi gibi. Bunu UNICEF'e de söyledim ama onlar bu konunun öte önem taşıdığında ısrarlılar). Hadi bunu bir kenara bırakalım; çocuk, 4 yaşından itibaren okul minvalinde bir şeye başlıyor ve ondan sonra da hiç durmadan bir yarış atı gibi, ehhm, pardon boğazıma klişe kaçtı... Ne diyorduk, bir çocuk ortalama 4 ila 22 yaşları arasında okuyor.

Okul dönemi boyunca çocuğun aileyle geçirdiği zaman, o zamanın kalitesi, çocuğun o zamanda kendindeliği (gün içinde zıpkın gibi fişşek gibi olup akşam evdeki zamanın çoğunu uyuyarak geçirmesi) göz önüne alınırsa okulun etkileri bir yerden sonra aileden fazla oluyor çocuk üstünde. Öğretmenin tarzını benimsiyor çocuk ister istemez, okulda serbest kıyafet varsa moda ve seçkinlik kafasına giriyor, o dönem Buffalo mu Barbour mu her ne gereksiz halt modaysa ondan istiyor, olmayınca kendini kötü, ezik veya fakir hissediyor ve fakirliği bir toplumsal sınıf veya kader sanıp kendini daha kötü hissediyor vesaire vesaire...


Okulun kötü etkilerinden çocukları, ileride herhangi bir sekel kalmadan iyileşecekleri şekilde korumak; bu yönde bir okul seçmek de zor. Bakın, hiç "iyileşmek zorunda dahi kalmayacakları" ihtimalini düşünmüyorum. Çünkü çocuğun salıverildiği ve kendini kanıtlamak zorunda hissettiği ilk kalabalık ortam Varyemez Amca'nın para havuzu da olsa, mutlak surette çocuk üstünde kötü bir etkisi olacaktır. Değil ki bir devlet okulunun 55 kişilik tıklım tıkış bir sınıfı...

Doğruyu söylemek gerekirse ben
salalım çocuğu bakalım hayatta kalabilecek micilerdendim. O 55 kişilik sınıftan çıkıp karnesine "daha yüksek not olsa verecektim" yazdıran biri olarak o gururun birçok şeye değişilmeyeceğini biliyorum. Ama artık şunu da biliyorum, herkes aynı olmak zorunda değil; herkes ben, dayısı, abisi olmayacak ve zaten olmasın. O halde, 55 kişilik değil de 15 kişilik bir sınıfta daha rahat eğitim, öğretim görecek ve gayet güzel yetişecek olan çocuğu bu kurtlar sofrasında yerlerse vebali benim, daha doğrusu eşimle bizim boynumuza olacak.

Bu hiç hoş bir düşünce değil, çünkü dedim ya, okul hayatta ne olacağımızı her şeyden çok belirliyor. Onur öğrencisi olmamak mı? Peki. Fakat, adam olmamak?

Bu düşüncelerle, ofisten arkadaşlarla "acaba hayatının hangi döneminde çocuğu özel okula gönderirsek daha az şımarır"ı konuştuk geçenlerde. Her istediğini yapmak için alttan alta uğraşacak olsak da hiçbirimiz bunu çocuğa belli etmeyi ve onu kıymet bilmez, nankör bir velet olarak yetiştirmeyi düşünmüyoruz belli ki. Konuştuk, lakin işin içinden çıkamadık. Hiçbirimiz gittiğimiz anadolu liselerine güvenmiyoruz, ki benim somut bir dayanağım var: İçinde geçirdiğim 7 yılın 4'ünde, her yıl en az bir yabancı hocayla Brave New World tartıştığım okulu, benden 3 yıl sonra neredeyse hiç İngilizce bilmeden bitiren kardeşim.

Güzel, o halde çocuğu iyi bir özel okula verelim ki boş zamanlarında serserilik yapmayıp satranç oynasın, performans dersi için kukla tiyatrosu çalışsın... Ama özel okullar da bırakmıyor ki yakasını insanın? Çocuk kukla tiyatrosunu ders olarak çalışıp, hayatında hiç muppet show izleyecek zamanı olmadan sızıveriyor evde. İronik mi? Epeyce.

Bir de kalkıp "dördüncü sınıf zordur tabi, burada en iyi öğrencilerimiz bile zorlanıyor, o yüzden siz çocuğunuzu bilmemne özel okulundaki üstün zekalı çocukları eğitim zımbırtısına gönderin, sadece cumartesi günleri, üstelik ayda 650 lira!" var. Bunu bugün duydum. Arkadaşımın, yılda onmilyarlarca para verdiği okul, kendi öğrencisini kendisi eğitemiyor, kendi dördüncü sınıfına uygun altyapıyı en iyi addettiği öğrenciye dahi veremiyor diye, bir de cumartesi okula göndermek çocuğu?! Ne tür bir manyaklık bu?

Biz 11 yaşında sınava girdik -ki kesinlikle desteklediğim bir uygulamaydı 7 yıllık ortaöğretim- ve ben bu kadar koşturmadım ders için. Okulda öğrendik ne öğrendiysek. Ha, burs mu aldık, iyi hadi beşinci sınıfta dershaneye gidip ulama öğrenelim (dershanede öğrendiğim tek konudur benim). Yahu ben, sırf bir haftasonum var onda da uyuyacağım diye dershaneye bile salı-perşembe gittim ve benim ailem beni aksini yapmaya zorlamadı. Saçma bulduğum ödevlerin bir kısmını "önceki akşam dershanem olduğu" bahanesiyle yapmadım, yine kimse bana kızmadı. E, ben yine oldum olacağım kadar. Ama bu insanlara yetmiyor bu; çocuk haftaiçi koroda şarkı söyleyip ertesi gün basket oynasın, haftasonu yüzerken bir yandan da eğitici animasyonlar izlesin, bir eliyle matematik problemi çözerken diğeriyle tenis oynasın ve bu arada cinsel sağlık eğitimi alsın ama hiçbir eli boş olmadığı için lütfen ama lütfen otuzbir çekmesin isteniyor.

Bırakın yahu, benim içim daraldı, şimdi çocuk olsam ben de ilkokul öğretmenime "seni tararım" derdim belki TED'den atılmış bir arkadaşım gibi. Çocukların şiddet eğilimi varsa ona eğenler biraz da bu özel okullar ve onların uzantısı olarak kakalanan özel dersler, özel aktiviteler filan değil mi?

Özel, tüm okullar, tüm çocuklar özel ama hiçbirinin bir özelliği yok. Özelliksiz, kişiliksiz, tektip; ayrışmaya, kendini bulmaya çalıştıkça daha tekdüze herkes.

Bense, Barbour yazmak için önce Google'da bir araştırma yapmam gerekmesinden ötürü samimiyetle mutluyum.



(04 Ocak 2011, İstanbul)

Anne, Baba, Aşk

Aziz Nesin demiş ki, "Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk'tan bahsetmesin!"

Dudağımın bir kenarı hafifçe kıvrıldı, pkıh! diye bir ses çıkardım istemsizce.

Ben dahil hiçbir şeyi tutkuyla sevmemiş insan için üzülürüm. Çok mu iddialı oldu? Peki, değiştirelim. Adı illa aşk olmak zorunda olmadan; insan dahil hiçbir şeyi karşılıksız sevmeyen, sevemeyen, sevemeyeceğini düşünen insan için üzülürüm.

Benim var. Ben birilerini kendimden, ailemden çok seviyorum, aşk değil, önemli değil, isyan da etmiyorum artık. O vakit belki de usta haklı beyler: Aşk'tan bahsetmeyebilirmişiz.

Hiçbir şeyden de bahsetmeyebiliriz. Boşverebiliriz.
Sakin miyiz? Sakiniz.

Hali Vakti Yerinde Olan

Para kazanıyorum, kendi ayaklarım üstünde duruyorum, kira da versem kendi evimde, kendi yastığıma başımı koyuyorum, ruhsatında adım yazmasa da kendi arabamla dolaşıyorum... Halim vaktim yerinde gibi görünebilir.

Oysa günün sonunda eve geldiğimde kafamdakileri boşaltmaya ne halim, ne de vaktim oluyor.

Bugün biraz vakitlice bir günümdeyim, halsizliğimi ortaya dökebilirim.

***

Yoruldum 1000, 67 veya hadi, 17 keredir aynı şeyleri konuşmaktan. Evet, üstüne bir şey konmadıkça veya söylenecek yeni bir şey olmayınca bir şeyi defaatle konuşmaktan nefret ediyorum. Ben bir kerede anlıyorum zaten; bu kadar vakitsizliğin arasında, olan el kadar halimi aynı şeyi ikinci kere dinleyerek harcamak istemiyorum, değil ki 1000, 67 veya hadi, 17 kere.

Kimsenin ilgisizlik alanlarını doldurmak zorunda değilim ki ben; böyle bir söz vermedim, nasıl diyor siz, I didn't sign up for this. Ben seçmedim bunu, kimseyi.

Hadi bundan alamadık istediğimiz sevgiyi, başkalarına dönelim. O başkalarından biri de mi olmadı? Hadi birine dönelim. Ama bakalım o biri, üç kişilik sevebilecek mi bizi? Ben bir generale martı olmasını emretsem ve o general bunu yapamasa, suç onda mı olur bende mi?

Ya ben bir generale üç martı birden olmasını emretsem?

***

Kişi kendini kandırmamalı. Kişi, kendini kandıramaz şayet içinde kandırabildiği ikinci bir kendisi yoksa.

"Ben senden bir şey beklemiyorum" cümlesi, tekrarlandıkça ikna olasılığını yitiren bir cümledir; gerçekten ikna etmesi bekleniyorsa hiç dillendirilmemesi yeğdir. Ben kuzenimden bir şey beklemiyorum örneğin ve bunu ona hiç söylemedim.

Bunun aksi olan her durum, yani bu cümleyi 1000, 67 veya hadi, 17 kere tekrarlamak, rüyanın tersi çıkmasını beklemek gibidir. Beklentiyi düşürdüğüne kendini inandırmaya çalışmaktır ve tekrarladığın her sefer, tekrar başaramamaktır.

Hiçbir bilinmeyeni değiştirmeden bir denklemi tekrar tekrar çözmeye çalışmak da, nafiledir.

***
Belli ki yarın ölecekmiş gibi yaşamıyoruz ama ben ne sevmem biliyor musunuz? Ölmeden önce yapılacak şeyler listelerini, mutlaka dinlemek gereken şarkılar, görmek gereken filmler listelerini sevmem. Bir de, cin fikirli bilim dergisi köşelerini, "bunları biliyor muydunuz?"ları sevmem. Bana kendimi sırayla, eksik ve cahil hissettirmeye çalışır bunlar.

Film izleyeceğim zamanda oturup Yaprak Dökümü'ne boş boş bakmak isteyebilirim; Yaprak Dökümü'ne boş boş bakan insanların evindeki ölmeden önce izlenecekler listelerinde Shawshank Redemption ilk sıradadır, ama onlar Yaprak Dökümü izleyerek yerler o zamanı.

Ne olmuş yani?

Ne olmuş yani ben yeni zelandalıların geçim kaynaklarını bilmiyorsam? Siz de nefes aldığınızda bir oksijenli solunum döngüsünden kaç ATP aldığınızı bilmiyorsunuz ki... Ve neden bilesiniz, bu bilgi rahat bir nefes almanızı mı sağlayacak?

Gümüşün frenkçe karşılığının umurumuzda olmadığı güneşli bir bahar günü, lisede periyodik cetvelin üstünden -H-Li-Na-K-ha heyli hala hula da...- geçerken, hocamıza sormuştuk "Hocam hocam, bu gümüşün simgesinin Ag olduğunu bilmek bizim ne işimize yarayacak allaseniz?" Hocamız cevap verdi "Çengel bulmaca çözerken lazım olur."

O kadar işte.

***

Zorlamayın, kimsenin bilmenizi istemediği, peçeteye sarılı şarap kadehlerinin etrafta kol gezdiği kokteyllerde de, gürültülü bir barda da hiçbir kadını düşürmenize yaramayacak, hiçbir adamı baştan çıkaramayacak replikleri ezberlemeye çalışmakla uğraşmayın. Bilgi iyidir, size keyif verdiği sürece. Bir işe yaramayan bilgi, daha eğlenceli bir şey yapmanızı engelleyen zaman kaybı vesilesidir. O kadar işte.

Ben hazır vaktim varken ve bu kadar kurulmuşken Machete'yi izleyip, hiç tek plan çekimlere odaklanmamayı planlıyorum örneğin. Kavgayı izlemek, şiddeti görmek istiyorum, o kadar. Sonra da hazır vaktim varken bir niyet mektubunun üstünden geçmek ve şu aklımın bir köşesinde bana sürekli "knock knock!" esprisi yapmayı bekleyen harfleri mantıklı sıralara sokmak istiyorum. Bir sürü şey var aklımda, yağlarımdan ve okumadıklarımdan çok, yazmadıklarımı eritmem gerekiyor.

Ve kendimi geliştirmek hiç bu kadar önemsiz olmamıştı.

Yeri gelmişken, Bucket List'i izleyin halinizin/vaktinizin yerinde olduğu bir gün. Hatta dur ben de onu takayım da boş boş bakayım biraz... Tabi Machete'den sonra.


(19 Aralık 2010, İstanbul)

Görsel (ayrıca bolca kişisel gelişim ittiren bir yazı da mevcut, ilgilenenlere):
http://community.seattletimes.nwsource.com/archive/?date=20080127&slug=bucket27

bu korkular çok yeni(den) kalmış bana

öyle bi şarkı vardı dimi, vardı... "bu korkular çok eskiden kalmış bana" o zamanlar demet sağıroğlu'nu severdik, falan. sonra sevmedik değil belki ama sevecek bir şey kalmadı. 50 izleyicili, hiç güncellenmeyen blog gibi.
*
küçük harfli bir yazıya daha hoşgeldiniz.


anneme bir gün sormuştum:
_ beni küçükken biri boğmaya filan çalıştı mı?
annem gerçekten böyle bir şey olmuşçasına panikledi:
_ hayır canım, nerden çıkarıyorsun?!

ben boynuma çok sıkı şeyler bağlayamam. boğazlı kazak giyemem, tasma kolye tabir edilen şeyleri takamam. boynumu sıkarsa biri, giderek yükselen bir perdeden çemkirirken bir yandan da kendimi kurtarmaya çalışırım. aynı nokta değil ama, demek ki boyun beni her şekilde en çok heyecanlandıran yer. iyi, kötü.

dün bir yerde oturmuş çay içiyorduk. üşüyordum, atkımı sardım boynuma. bir şey konuşuluyordu, ben de dahildim, sonra biri bir şey söyledi, ben koptum. nefesim daraldı, atkım bana saldırdı, ben atkımı sündürüp yakamı açtım. nefes alamayacaktım yoksa. o his. o boşluk hissi. oturacakken birden arkanda sandalye olmadığını fark ettiğin an gelen, elini uzattığında hiçbir şeye dokunamama hissi.

ben hala selenin arkasını tutan birine ihtiyaç duyuyorum, lanet olsun. bu ben değilim, kimseye destek olmak istemiyorum, kimse bana olmadıysa.

"ben fiske bile vurmadım onlara"
evet vurmadın.

"demek böyle, demek ileride ben de böyle olacağım."
hayır, ama korku iyidir.

korku iyidir dedim ben. korkunun nesi iyi? sadece, neden öyle olsun diye aksini ispata uğraşmadım. yaşayıp görecektik. ama ben hiçbir zaman öyle biri olmayacaktım. ne kadar büyürsem büyüyeyim çocuğum belki ama, ben büyüyünce hiç öyle bir çocuk olmayacaktım.

sırf inattan bile olsa.

ne oluyor bana, bilmiyorum. bazen hiçbir yerlerde duramıyorum. bir huzursuzluk, bir bir şey... eve gidemedim, gitmek istemediğimden değil. arabanın kapısını açtım, yine aynı his. bu sefer boş eve girme hissi. olmadı. geri döndüm. çabucak uyudum, içerde yaşandığını bilerek.

yaşandığını.
bilerek.

ekseri, iyi değilim. beni ne iyi edecek, bilmiyorum.

bu yeni edindiğim korkular bana çok anlaşılmaz geliyor; korktuklarımdan değil, korkumun kendisinden çekiniyorum.

böyle.

tekerleme

Cumartesi günü boya yaparken kuzenle bi tekerleme geldi bir yerlerden, bir ağızdan söylemeye başladık. Google'da bulamadım şimdi; sadece annemlerin ailesinde dönen bir tekerleme mi acaba bu?

Eğer öyleyse kayıtlara geçsin: Çilingir'lerde aşağıdaki tekerleme çocuklara öğretilir, ezberlenir ve 25 yaşına, 30 yaşına da gelinse unutulmaz :) Ha bi de, gayrimüslim arkadaşların yanında söylenirken son iki satır es geçilir ki, kimse kırılmasın.


şu karşıdan toz gelir, kırmızılı kız gelir
teptim ambar açıldı, arabalı boncuk* saçıldı
kaç boncuk kaç boncuk, ilik düğme kaftancık
kız taşı kız taşı, elmas yüzüğümün taşı
senin baban bey ise benim babam subaşı
subaşının atları kişir kişir kişniyor
acaba niçin kişniyor
arpa için kişniyor
arpayı nerden alalım
satıcıdan alalım
satıcıda yok ise, kutucudan alalım
bir torbaya koyalım, çakır ata asalım
çakır atın üstünde üç güvercin dolaşır
birini tutsam bile elime kan bulaşır
kan yazalım kağıda, yollayalım muhaba**
muhabbaşı duyarsa bizim kafamızı keser
yük altına koyar
yük altında yumurta, geldi geyik sümürdü
acaba kimin geyiği
ali beyin geyiği
ali beyin nesi var
inci güzel kızı var
kuran okur oğlu var
açıl camlar açıl
sürmeli camlar saçıl
urumeli okluca
papazın kıçı bokluca!


Kopi-peyst değil alın teri...
* bunu gerçekten bilmiyorum. armalı boncuk --> aramalı boncuk filan olabilir. böyle ezberlemişiz, kalmış :)
** tdk'da yok evet, muhab, muhap, muab... hatta google'da yok. e google'da yoksa yoktur?! bilemedim.

Görsel: The Garden of Earthly Delights, The Bridgeman Art Library, Spain

Şefk..

Bugün kafam hiç yerinde değildi. Tuzla'dan geldik sabah İstanbul'a. Kız kıza bir gece geçirelim, değişiklik olsun demiştik ofistekilerle (kız kıza olmak değil değişiklik, bunun için Tuzla'ya kadar ne zahmet etmek). Bu sayfiye yerinde arkadaşın IKEA katalogundan fırlama koltuk örtüleri ve perdelerle dolu, süper ötesi manzaralı evinde açık bir pencerenin önünde uyudum dün gece. Açık ve tülsüz bir pencere önünde. Kafamda yıldızlar ve yapraklar vardı. Hatta üşüyüp pencereyi kapattım bile gece. Bu hissi seviyoruz.

Yolda kendi kendimeyken, kendi kendime "her gün bu yol çekilir mi?" dedim. Cevabım müspet değildi. Hayır, servisle neyse; uyursun, muhabbet edersin, müzik dinlersin, müzik dinlerken uyursun... Ama arabada uyuma lüksün yok. Ben denedim, uyuyacak olmanın vicdan azabı beni uyutmadı. İronik, ama olmadı yani.

Tuzla hakkında ne yazı yazacak bilgim, ne de tecrübem var; siz iyisi mi metus'un yazısını okuyun. Sadece şunu diyebilirim, ne kadar güzel olursa olsun evin, İstanbul'a elini uzatsan tutamayacağın mesafede olmak güzel değil.

Sonra efendim, öğlen gideceğim Dünya Göz H. (H burada Erce kanjimin anlayacağı anlamda kullanılmıştır; siz 'hastane' diyebilirsiniz) herkesin cebinde nakit 2500 TL taşıdığı düşüncesiyle olsa gerek, önceden uyarmadığı halde parayı görmeden doktoru ameliyathaneye sokmadı. Pek tabi, Tuzla'dan Etiler'e gittim. Kardeşi gördüm, iki kat aşağı indim, hesabın slipi makinadan çıkarken daha, ameliyathaneye sokulmuştu kardeşim. Sonra eve gittim, pasaportumu aldım zira acilen İngiltere vizesine başvurmam gerekiyordu; şunun gibi akıl dolu sorulara yanıt verdikten ve 165 lirayı daha bayıldıktan sonra randevumu aldım. İngiltere olayı bayağı şahane oldu; bu konuda daha kafam yerindeyken kafa ütülemek istiyorum.

Sonra tüm gün keşke elimde şöyle zerre dikkat gerektirmeyen bir şey olsa dedim, saçmasapan bir part-time işi, çeviri filan, imha... Yoktu. Ben dikkatimi toplayamadım bütün gün. Hiçbir şey yapmak istemedim, yorgundum, huzursuzdum, yerimde oturamıyordum.

Bu ameliyat işi beni düşündüğümden çok etkiledi; kardeşim olduğu için ben de ameliyat olmuş mu sayıldım, gözden oldum olası korkmuşumdur ondan mı, bilmiyorum. Olmadı, bugün tam mala bağladım. Bir değişiklik yaparak şefkat istedim açıkça (şefkat istemek değil değişiklik, bunun için "şefkat istiyorum" demek açık ve net).

Sonra aradan birkaç saat geçti, çıkma vakti yaklaştı. Herkes çok yorgundu, ilaççımız da öyle; tam benim yapmak istediğim gibi bir iş yaparak tabir-i caizse pösteki saymıştı tüm gün. Canı sıkkındı, telefonu açtı, en sevimli sesiyle "şefkat istiyorum" dedi.

Gülümsedim. Müstehzi bir ifade takınmamaya çalıştım.

Ah bu ben kendimi nerelere vursam. Tos'a vurdum kendimi (ironik, ama oldu yani), elektriğimi aldı kedi. Onun yanında bile fazla duramadım. Benim mallığım.

Herkesin hayatında bi kedi olsun bence.

Temsili resim (Tos çok daha güzel)

(25 Ağustos 2010, of ki ne of - İstanbul)

Yastık izi değil, okul izi...

kedilerden sen anlarsın / konuş onlarla

Pazar günü havanın olanca sıcaklığıyla ve içimdeki can sıkıntısıyla evde bir süre boşladım, sonra annemi ve kardeşimi aldım akşamüstü, okula gittik. Annem bayılır bizim okula (annem ve gören herkes, evet). Bizim okul tenhayken daha bir dünya güzeli oluyor.

Oturduk manzarada bir süre, annem benim aşağı düşeceğimden korktu bir miktar. Oysa ki ben o çitleri Kaan'la birlikte zorlamadıysam, şimdi de düşmeyeceğime güvenim tam. Zaten banklar doluydu, oturacak yer de yoktu başka...

Sonra benim çok uykum geldi; şöyle dolaşa dolaşa meydana çıktık ("meydana çıkmak" da ilginçmiş; manzaradan meydana çıkan birinin önce başı, sonra gövdesi meydana çıkar, diyebilir miyiz?), ben dayanamıyorum yatıyorum ahanda buraya dedim. Anneme bir bank bulup eline Küçük Kara Balık'ı verdik, kardeşle uzandık çimlere, ben yüzükoyun, o sırtüstü. Ben sırtüstü uyuyamam ki!

Üstümde karıncalar gezdi, hissettim. Giysilerimin içine girerler mi diye, çok fena çim izi olacak her yerim diye, elbisem leke olur mu diye hiç düşünmedim. Bir kitap okuma süresi boyunca, sadece gördüğüm beyazlığın ne olduğunu düşündüm, birisi teee ağacın tepesine dilek çaputu mu tutturmuştu, yoksa o bir uçurtma mıydı?

Düşünmeden uyukladım sonra. Bebek gibi uyumadığıma eminim, hatta o anki komşum kedi gibi uyumadığıma da eminim ama o kadar saatlerce-uyumuşçasına kalktım ki!

Gödekoğlu bana "ENSO milliyetçisi" derdi eskiden. İnkar edemem, bazı şeylere ve bazı kişilere çok fazla bağlanıyorum. Söylediği doğrudur, ya da o dönem için doğruydu ama, eksik. Boğaziçi milliyetçisiyimdir ben, şimdilerde ENSO sempatizanı olabilirim. Mesela Boğaziçi'nin çimleri varken Bilgi'ye filan gitmeye özenen Boğaziçililere hep şaşırmışımdır. Okulu hiç özlemeyen (ama böyle güneyde karnaval olan piyasa zamanlarını değil sadece, üç-beş kişinin dolandığı çok tenha zamanlarını da), alternatif çimlerde bir yatalım demeyen, orada burada fotoğraf çeksin / çektirsin istemeyen, Taşoda'ya gitmeyen hatta güney yurdun altından gelen müzikten her daim rahatsız olan adam bana garip gelir.

Tanuj 1. Erkek'te kalırken her sabah -ama her sabah- kalkıp pencereyi açıp, önünde birkaç dakika geçirdiğini anlatmıştı, hiç unutmam. Benim için Boğaziçi, Tanuj'un bunu anlatırken yüzünde beliren mest olma ifadesidir.

(15 Ağustos 2010, Boğaziçi)

Görmeyen.

Her yer karanlık olduktan sonra, gözün görmesi neyi değiştirir ki?

Bir gözü yüzde 30, bir gözü de yüzde 60 gören bir kardeşim var ve hastalığının herhangi bir tedavisi yok. Sadece tamamen körleşmeden, görme kaybını bu noktada durdurabilecek bir müdahale sözkonusu.

Bir süredir başka pek bir şeyi dert edinemiyorum. Böyle şeyleri artık etrafımdakilere anlatmak da istemiyorum; çünkü rahatlamaktan ziyade bir sanıya kendimi kaptırıyorum. İnsan anlattıkça önce karşısındakiyle beraber kendine acıyor, sonra vay be, neler yaşamış olduğuna kendini inandırıp çok güçlü olduğunu sanmaya başlıyor. Tabi kardeşimin göz sağlığı değil hayatta karşılaştığım en berbat durum. Onu da 2-3 kişi dışında kimse bilmez.

Oysa kendimi şirkette tuvalete kapatıp ağlama ihtiyacı hissettiğime göre, belki de düşünüldüğü kadar güçlü değilimdir. Sinirden ağlamayacak kadar sinirlerim harap olmadı. Henüz.

***

Durumu soğukkanlılıkla karşıladım önce. Çocuğun iki gözünü toplasan bir göz etmiyordu ama, hayırlısı dedim. Ameliyat, ömür boyu kullanılacak ve umarım ileride ucuzlayacak özel lensler, bir sürü para... Çözeriz dedim. Çalışan insanlarız sonuçta, çulsuz öğrenci değiliz; kredi diye de bir şey var. Ne demiş Müslüm baba reklamda; ihtiyacıııım var!

Gittikleri ilk doktora ameliyat olma kararı aldılar. Dedim ki, o kadar doktorlarla haşırneşir oluyoruz, bir faydası olsun. Açalım soralım Türkiye'nin en iyi tıp fakültesindeki proflara, bir fikir versinler, hem doktoru soralım tanıyorlar mıymış diye... İnsanların bir sonuç göstermek için günlerce beklediği adamlar bir telefon uzağımızdaydı, yararlanalım bundan dedim.

Sonuçları görelim, gösterelim, yardımcı olalım diye ilgilendi canım araştırıcılarım. Peki benim canım ailem ne yaptı? "Biz Türkiye'nin en iyi doktorunu bulmuşuz, ondan sonuçları alıp da başkasına sorarsak ayıp olur, hem de gereksiz. Hem, biz mi dedik sana ara diye?"

Yahu... Bir operatör doktorun bir işlemi bir ülkede ilk kez yapmış ve yapıyor olması, onun bu işi üniversitedeki bir profesörden teorik olarak daha iyi bildiğini gösterir mi? Yüzlerce hastası olan bir profesör sizin için korneacıları ayaklandıracaksa, en azından fikir değiştirdik, gerek yok dememe nezaketini göstermek gerekmez mi?

Hisse: Siz siz olun, ailenizle işinizi olabildiğince ayrı tutun.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!