... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

dilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Evetli Cumalar


Bodrum'daydık, Havana Club'da. İki yıl önce miydi, yoksa üç mü? Önemsiz. "Hayalim üç kelime" diye bir şarkı çalıyordu, eğleniyorduk, yanımızda benim okuldan arkadaşlarım ile, işten bir arkadaşım ve o gün tam bir dallama gibi davranan sevgilisi vardı... 

O arkadaşım geçenlerde evlendi, o gün tam bir dallama olmayan başka bir adamla. Arkadaşım sevgilisinden ayrılmıştı, bir tuzluğun bile ona eski sevgilisini hatırlattığı zamanları atlatmıştı, başkasıyla tanışmıştı, onu bizimle tanıştırmıştı, nişanlanmışlardı, işte evleniyorlardı.
Hayali üç kelime olanların hayalleri belki de daha çabuk gerçek oluyordu. Siz üç kelime yerine üç harf dileyecek mütevazilikteyseniz, naçizane dileğiniz de bir nehir gibi, hatta bir dere gibi, bilinmeze karışıyordu hayaller evreninde. Kimi köprülerin altından çok sular akmıştı, oysa bazı köprülere gerek bile yoktu, altından pekala geçebiliyordunuz karşıya. Yalnız geçebiliyordunuz, başkasıyla denemedim.

Dans pistindeyken, tanıştığımızda hayatımda bu kadar kalıcı olacağını hiç tahmin edemeyeceğim gelinimize baktım. "Fırtına öncesi veda busesi..." başladı aptal şarkı yine. Göz göze geldik, "bunu dinliyorduk" dedim "Bodrum'da. Ne çok zaman olmuş gibi." (Boş konuşuyordum, benim için zaman hep aynıydı.)

Güldük gelinimizle karşılıklı ve dans etmeye devam ettik, ya ne olacaktı?

(25 Mayıs 2012, İstanbul)

3

bazı adamlardan neden hoşlandığımı hiç hatırlamıyorum.









umarım bir gün her şeyi unuturum.

çarpıcı açıklamalar ve şok edici pozlar

dün takip etmeye başladığım flickr kızı için


Çok acayip fotoğraflarım çekilsin istiyorum. Acayip dedimse yani... Fesata bağlamayın. Öyle değil.

Fotojenik olduğumu düşünmemekle beraber, yüzüne bakılmaz, kaknem bir şahıs da olmadığımdan neredeyse eminim. Fotoğraf çekme düşkünü, instagram tutkunu ofis arkadaşlarım filan olmadığından, sanal alemlerde de iki yıllık fotoğraflarımla boy gösteriyorum hala. Ne bileyim, Kayhan'ın çektiği Bostancı lunaparkı fotoğraflarının (özellikle de benim salıncakta olduğum fotoğrafın) kimse eline su dökemez, ya da üç yıl kadar önce Yoncaköy'de kumlarda yürürken kardeşimin çektiği siyah beyaz fotoğrafım gibi bir tane daha yok. Ya da lisedeyken tramboline çıktığımda, okulun bahçesinde gülerken, son StepS'im baskıdan geldiğinde, ICAMES'te teknede, ofiste kameraya dil çıkarırken... İyi ki var o fotoğraflar.

Derdim fotoğraflarımı elaleme göstermek de değil.
Bazı fotoğrafların içindeki kendimi çok seviyorum sadece.

Fotoğraftaki kendilerimi sevdikçe de gerçektekiyle daha çok barışacağım.

Can Bonomo konserleri hk.

Sayın Can Bonomo,

Şarkılarınızı dinlerken, Meczup'un, Bana Bir Saz Verin'in kliplerinde pek isabetle yaptığınız gibi, vücuduma eklemlerle bağlı tüm oynar uzuvlarımı (örn. kol) sanki benden ayrı varlıklarmışçasına serbestçe oynatarak dans edesim geliyor. Aslında, "oynatarak" da doğru bir sözcük olmadı; zira ben hoplayıp zıplarken onlar kendileri oynayacaklarından, herhangi bir oldurganlık mevzubahis değil.

Yeterince aktaramamış olma ve "caps ver panpa" deme ihtimalinizi göz önüne alarak, Bana Bir Saz Verin klibinizden alınma oldukça kalitesiz bir görüntüyü aşağıda temsili olarak iletiyorum (bkz. Figür 1)

Figür 1: Figürsüzlük


Lakin, albüm lansman konseriniz dahil olmak üzere şimdiye kadar vermiş olduğunuz kapalı mekan konserlerindeki yoğunluk beni, dilediğim gibi dans edebilmekten alıkoydu. Örovizyon'a katılma kararınızla artan ününüzü ve albümlerinizin tekrar "önünü alamıyoruz, çok satıyor" raflarına yerleştirilmesini de göz önüne alırsak, bir sardalye kutusunda ya da bir 59R belediye otobüsünde nasıl yerleşik duruyorsak, bundan sonraki konserlerinizde de öyle duracağımıza kesin gözüyle bakıyorum: Omuz omuza, bitişik nizamda ve ancak kitle halinde hareket edebilerek.

İşbu mektupta bahsi geçen endişelerime dair alabileceğiniz aksiyonu tek cümle ile özetlemek gerekirse: Stadyumda filan konser veriniz efendim.

Talebimi ciddiye alacağınıza olan inancım sonsuz.

En derin saygılarımla,
b.

kırmızı halı

Muhteşem bir törenle sahibimi bulmak istiyorum.

Noel Baba'ya mektup

kafa nereye biz oraya temalı fotoğraf şurdan

Sevgili Noel Baba,

Ben çocuk değilim, bana çocuksun diyen adamların kendilerinin çocuk olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Çocuk olmadığım gibi, birkaç ay sonra Interrail'e indirimli gitme hakkımı kaybedeceğim, o kadar büyüdüm yani. Ama yine de sana mektup yazmak istedim. Çocukken yazmadıklarıma say.

Bu yıl kuzenle ağaç almayı düşünüyoruz. IKEA'dan filan, çakma yılbaşı ağacı. Çok küçükken, çok küçük bir ağacımız vardı annemlerin evinde ama bir şekilde, hiç istediğim gibi olmadı o ağaç. Şimdi keyfimizce süsleyebiliriz kocaman bir ağacı. Hem de sadece 49,99 liraya.

Ağacı boşuna almıyoruz Noel babacım. Şöminemiz veya bacamız yok ama kapımız sana her zaman açık, bekleriz. Yalnız elin boş gelmezsen, çok seviniriz. Ben son birkaç yıldır uslu bir çocuk olduğumu düşünüyor ve senden biraz büyük bir hediye istiyorum: Lütfen bana bir Akım Kapasitörü getir. Çünkü ben gideceğim. Git geldi bana; git geldi mi, gitmez.

Daha önce de söyledim; ben yanlışım, uygunsuzum buraya. Anlıyorum, ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek istiyorum. Bana bu imkanı yarat; senden şimdiye kadar hiçbir şey istememişliğimi göz önüne alarak, iyi halimin şukunu vererek yarat. Söz, bir daha bir şey istemeyeceğim senden.

Gerekirse kağıda yazıp Vecihe'nin iki yıl önce aldığı hediye çorabına da koyarım, bir yere asarım bu isteğimi, hiç sorun değil.

Hadi baba be...

Sevgiler,
b.

Umutçuk gece gelir.

21:00 vapuruna yetişebilirim sandım. Yetişemedim. Son dakikada Pandora'nın kutusu açılınca böyle oluyor işte ama, ne yapacaksın, tedarik önemlidir. Trafiği hesaba katmadım, her zamanki gibi şanslı olurum sandım. Olamadım. Bir sonraki vapur olan 22:30'u bekleyip çayımı içerken sahilde, Erce aradı. Vapura tam bir saat vardı, ben yine de kalkıp Erce'yi ve özellikle de The Güreli'yi görmek için Tophane'ye gittim. Yirmi dakika ha var, ha yok. Hasret giderdik. (Belki Japonya'ya ve hatta belki Tayland'a giderdik, olur ya?)

Çıktım. Trafik, trafik hala! Yine gecikseydim, başka vapur yoktu ve beni sahilde bekliyor sanan babama karşı da hiçbir açıklamam ve özrüm... Tramvaya bindim. Tramvay durdu, birileri üst üste çıktı, birileri bir tacizciyi yakalamaya çalıştı, koşturdular, kavga, gürültü, kıyamet... Kendimi dışarı attım, doğru iskeleye. Erce aradı, iyi olduğumu, yetiştiğimi öğrendi, kapattı. (Ben onu en çok bu yüzden seviyorum.)

Vapura bindim, sancak tarafına seyirttim. Üşümek pahasına, her zamanki gibi. Burada da insanlar vardı ama hepsinin gemide çalışanlar olduğunu fark etmemiştim. Biraz garip oldu... amaaan, neyse canım. Birileri geçti, "pardon bayan" dediler, bacaklarımı demirden indirdim, tekrar dayadım sonra. Bayan lafının beni hiç rahatsız etmediğini düşündüm. Etmedi, çünkü burada kadın, hanım veya kız denemezdi. (Bazen savaşmak nafileden öte, saçmadır.)

Eskiden külfet sayılan bir şey vardı vapur seferlerinde: Kadıköy'e uğrama. Sırf bu yüzden o sefer adamdan sayılmaz, es geçilirdi icabında. Şimdiyse tüm vapurlar Kadıköy'e uğruyordu ve bu çok hoşuma gidiyordu. Hayatımın, bir yere ulaşmasından ziyade yolculuğun kendisini önemli addettiğim dönemine girdim sanırım. (Aerosmith kafası)

Sadece karşımda tüm sinir bozucu güzelliğiyle duran İEL beni hüzünlendirdi. Her zamanki gibi, şahane bir performans. Umutsuzlandım. Eski sevgili(leri)mi hatırladığımdan ya da özlemleriyle dolduğumdan değil, artık bittiğini düşündüğümden. Bitti artık. Beni kimse sevmeyecek, ben kimseye aşık olmayacağım diye değil. Beni kimse istediğim gibi sevmeyecek, ben kimseyi istediğim gibi sevmeyeceğim, diye. Etrafımdaki, hikayesini dinlediğim 'aşk'lar günübirlik, hatta gecesibirlik diye; bir sabah bir adamın yanında uyanıp "acaba bu o mu" diye değil de "beni arar mı ki", hatta "bu adam acaba nasıl biri" diye düşünülüyor, diye. (Her şey normal, her şey ucuz, kalitesiz, eline alır alınmaz kırılıyor. Daha kötüsü, bazen bir şeyi o kadar değerli sanıyorsun ki dokunmaya kıyamıyorsun, sonra o seni kırıyor.)

Ben İstanbul'a benim gibi bağlı bir adamı sevmiştim. Tek ortak özelliğimiz bu olsa, ben yine tanınmaya değerdim. Öyle sanıyordum. O ise, şekilcilikten ölecek hastalığına yakalanmıştı. Bir daha görmeyebilirim, diye kararttım gözümü ve ona, "sevilmek her şartta güzeldir" diyerek, yazdığım en içten şeyi yolladım. Ben onu bir daha görmedim gerçekten de ve o bana "eyvallah" bile demedi. (Seni gerçekten seven adam, böyle yapar mı İstanbul? E o beni üzdü, hani, dövmedin onu?)

Ben yanlışım, uygunsuzum buraya, onu anlıyorum ama bu kadar yanlış bir zamanda doğmak benim tercihim değildi ki. Kafamın eskiliğinin yadırganmayacağı bir yere, şimdiki normallerin hala azıcık daha anormal olduğu bir yere dönmek isterdim, imkanım olsaydı. (Akım kapasitörü istiyorum.)

Tam ben bunları yazarken, vapurun ve yazının rotası değişti. Burnumuzu adalara verdik, o esnada gemi adamlarından biri bana çay ikram etti, ve olaylar gelişti. (Ben gemide çalışanlara gemi adamları derim, Zeyyat'a karşı iki kelimelik bir saygı duruşudur bu.) Sonradan öğrendiğim adıyla Erbil abi, hani Yavuz Donat'ın görse kendini ısıracağı cinsten bir memleketimden insan manzaraları kafası yaşattı bana. Öğrenciliğim, işim ve memleketimle ilgili sorulara cevap verdim, klavyeyi hızlı kullanmamla ilgili övgüleri kabul ettim. Maaşımı bile sordu Erbil abi, az söyledim, ona çok geldi. Biriktirip hayatımı kurmamı öğütledi (hayatımı kaça kursam yetişirim sizce?)

Baktım olmayacak, kapattım bilgisayar ekranını. Yazı kaçmıyordu, üstelik düşündüklerimle yüzleşmek bana iyi gelmiyor da olabilirdi. Belki de umutsuzluğa düşenin, gemi adamına sarılması gerekirdi (mecazı anlamayan nesle aşina değiliz).

Hanım kızlığımı keşfettim Erbil abi sayesinde. Dobraymışım mesela, o dedi diye diyorum. Haksızlığa hiç tahammülüm yokmuş. Dosdoğru, net konuşuyormuşum. "Yüzündeki bu nur, bu iyi niyet çok güzel. Ama, iyi niyetten kaybedersin sen" dedi Erbil abi. "Şimdiye kadar kaybetmedim" dedim, yalandı ama olsun. Evli olmadığımı öğrenince erkek arkadaşım olup olmadığını sordu. Yok, dedim. Maaşımı erkeklere söylemememi tembihledi, "paraya gelirler" dedi (sinek mi lan bunlar?) "Ha, hayat müşterek, gelsin tabi ama böyle iyi niyetliyse gelsin" diye de ekledi ama.

Sonra da bana kendisini anlattı. Dört yıldır evliymiş, istediği gibi mazbut, başı kapalı filan bir kızcağızla evlenmiş, 3 yaşında bir oğlu (fotoğrafını gördüm, dünya tatlısı), bir de bir ay sonra bekledikleri bir kızları varmış. Karısının hiçbir zaman çalışmasını istememiş, ama şimdi, onun 1,5 milyarlık maaşının yanında karısı da bi milyar alsa, fena olmazmış hani. Tek bir şey istemiş karısından: Dırdır etmemesini. Kafasının dolu olduğunu, her dediğini elinden geldiğince zaten yapmaya çalışacağını söylemiş, kadın da kabul etmiş belli ki, çünkü adam huzurluydu. Gece 3'te bıraktığında işi -ki ben bu satırları yazarken saat hala 02:51-, Beykoz'daki evine gidecek, karısı ona "aç mısın?" diyecek, o ise sadece uyuyacak ve 5 saat sonra kalkıp yine işe koyulacaktı. Bunları anlattı, anlattı ve sonunda "Ama kafamı yastığa koyduğumda o kadar huzurluyum ki, hiçbir şeye değişmem" dedi. Sonra da benim için aynısını diledi, çünkü ona göre bir kadın evlenmeden kendini ve hayatı tam olarak anlayamazdı, hem de beni sevmişti ve benim de aynı yastığa aynı huzurla baş koyacağım biri olsun istiyordu. O kadar samimiydi ki, hani değme falcının görse utanıp fincana saklanacağı cinsten... "Ah, keşke abin olsaydım senin" dedi bana (abim olsa, bunca abuk subuk adamla işi çok zor olurdu; yarım saat konuşup notunu verdiği adamların hiçbirinin geçer not alacağını sanmıyorum.)

Erbil abiyle, belki bir daha karşılaşırız diyerek, az önce beni adaya yanaştıran halatları tutan elini sıkıp sımsıkı, ayrıldık. Mutluydum artık, beni karşılayan babamla buluşup, hiç adetim olmamasına rağmen gülümseyerek yürüdüm yolda.

(Erbil abi, yıldız kaydığını sen gördün, dileği sen tuttun eyvallah da sanki o dilek, benim umutsuz olmamamdı ve sanki, hafifçe, oldu da.)


(20-21 Ağustos 2011, Heybeliada)

kocaman bir lastik

Ergen gibi. Özlem Tekin'in "biri var" klibindeki liseli kız gibi. Rengarenk. Rahat.

Kocaman ağzınla kocaman güler gibi.
Kitap okur gibi.
Kocaman bir lastiğin içinde sallanır gibi.
Heyecanlı. Eğlenceli.

Yüzüncü kez Runaway Bride izler, yüzüncü kez Martina McBride dinler, I Love You der gibi.



Totemdir.

littlest things that take me there

Hediye mediye, ne güzel şeyler bunlar! Bak mesela en kırmızısından netbook'umu daha alamamış olacaktım arkadaşlarım olmasa... Ya da Asluuu'nın dayanamayıp ikisini de bana verdiği Moleskine'lerim (bugün başladım onlara da, ilk sayfasına Hıdırellez dileğimi yazdım, yarın cuppa denize o sayfa)

Ve rengarengarenk kulaklığım hep boynumda, ha-hay ne güzel kareler!

Your Own Personal Hıdırellez Şenlikleri

(parayla olmazdı o şenlik abi zaten!
o zaman hadi kendi hıdırellezimizi yapmaya
-de hadi oturmaya mı geldik, biz biliyoz da mı oynuyoz-)

Al bir kağıt, yaz, çiz istediğini.
Ben halka mal ettim dileklerimi...

Bu, en güzelinden,


bu...e tabi...

her daim yüksek ve de!,

burası da kaçış (orada öleyim mi?)

şuraya...

yatcaz kalkcaz sonra...

ve çıkarıp onu yerinden,

sal uzağa.


sonra sonra...


ve hepsi için hayatımın (and of all those listed above)

weheart tüm görseller

kalıcı adamın hatıra defteri

"It is very sad to me that some people are so intent on leaving their mark on the world that they don’t care if that mark is a scar."
John Green

Dün gece bir veda partisindeydik; somonlu, sorbeli bir korprıt yemek işte, her zamankinden. Eskiler vardı, bizden, son 15 yıldan başka başka insanlar. Düşünüyorum da, benim yıllar sonra böyle bir yemeğe gitmem için çok önemli bir adamın işi bırakıyor olması gerekirdi.

Çok önemli bir adamın...

Herkesi görebileceğim bir yere oturdum. Tabağımdakini bitirmek ve insanları gözlemlemek dışında bir derdim yoktur böyle davetlerde. Etrafıma baktım, takım elbiseli adamlara, süslenmiş ve süslenmemiş kadınlara, işlerine, anlattıklarına... "Ben hiçbir zaman bu olamayacağım" dedim kendi kendime. Hiç. Diplomamın niteliği ve adımın önünde eksik iki harflik bir ünvan beni hep engelleyecek. Bir yere kadar gelecek ve orada kalacağım ve bu düşünce hiç bana göre değil.

Bu işten, gidebileceğim yere kadar gidemeyeceğim için de vazgeçmiş olabileceğimi düşündüm. Benim dışımdaki engeller beni hep olumsuz etkilemiştir. Belki de "motivasyonunu en çok ne düşürür?" sorusuna bu yanıtı vermeliydim.

Sonra elime defteri aldım, dün elime geçmemiş olan hatıra defterini. Büyük hediyemiz. Ne yazabilirim ki, diye düşündüm, en uzun süreli anımız bir iş görüşmesi olan birine ne anlatabilirim, neyi özleyeceğimi, en çok neyi sevdiğimi söyleyebilirim?

Yanımdaki borcam kafalılar gözlerini bana dikmiş bakarken ve benim bir kelimesini bile oku(ya)madıkları yazılarımın (çünkü adres vermedim), bir sayfasını bile görmedikleri dergilerimin etkisinde "bakalım neler döktüreceksin o yazarlık ve editörlük geçmişinle" derken (sadece gülümseyerek geçiştirdim bu... bu her neyse) ben yazmaya başladım, "Sizinle en uzun anımızın bir iş görüşmesi oluşu beni her zaman üzmüştür."

O iş görüşmesinde outsource kavramından, gereğinden fazla allayıp pullamamaya dikkat göstererek bahsederken şunu demişti adam: "Bizim outsource elemanlarımız var, bir de kalıcı elemanlarımız..."

Aklıma, mutlaka söylemem gerektiğini düşündüğüm bir şey yerleştiği andan itibaren karşımdakini dinlememeye başlıyorum ve her şey önemini kaybediyor. Adamın konuşmayı kestiğini fark edince "bu arada, demin kalıcılıktan bahsettiniz" dedim, "emin olun, ben burada kendini geçici gibi hisseden kimseyi tanımıyorum."

Zaten alacağım bir işin adetyerinibulsun görüşmesi, benim için bu zaferle noktalanmıştı.

Bunu yazdım, ve ekledim: "Hiçbirimiz geçici gibi hissetmesek de, sizin kadar kalıcı olmak en büyük dileğimdir."

Olmadı gibi geldi...

"Herhangi bir yerde."

Buydu. İmzamı attım ve defteri geçtiğimiz yıl istifa etmiş ama o gece o adam için orada olan arkadaşıma verdim.

Yaptığım iş ne ve nasıl olursa olsun, içinde olduğum yerde birilerinin hayatına dokunmuş olma ve bıraktığımda, bir şeyi yapış veya bir konuda konuşuş şeklimden ötürü hatırlanacak, anılacak ve özlenecek olma fikri... Dünyanın ufacık bir yerinde birilerinin gönlüne bir çizik atma ama kanatmama fikri... Eğer ben bir şeylerin sonuna kadar gidebileceğimden eminsem, çıkmış olduğum her yolun sonunda da insanların beni hatırlaması en büyük dileğim.


(14-15 Ocak 2011, İstanbul)

Görsel:
Kamil Vojnar, Photodisc Collection
Diline sağlık Mazhar Alanson.

tutun-

ben, bir arkadaşlığı kurtarmak için bir sevgili diledim.
(11 Ekim 2010)

sanıyorum, oldu diyebiliriz.
dünyanın en ünlü iki koltuk değneğine tutunurcasına tutunabiliriz bu fikre.

Kırmızıya inanmıyorum ama bir don var.

"Resolution #1: Uggg - will obviously lose 20 lbs. #2: Always put last night's panties in the laundry basket. Equally important: will find nice sensible boyfriend and stop forming romantic attachments to any of the following: alcoholics, workaholics, sexaholics, commitment-phobics, peeping toms, megalomaniacs, emotional fuckwits, or perverts."

(
Bridget Jones'un Günlüğü'nden)


Hiç öyle, yoldan çıkmış diye nitelendirilebilecek, hani annemin görse "lan bu ne" diyeceği adamlarla beraber olmadım. Bu iyi bir şey olsa gerek, zaten hayatta en çok eğlenenlerin serseriler olduğunu ve hızlı yaşayıp genç ölünce cesedimizin yakışıklı olacağını filan düşünmüyorum (James Dean benim tipim olmasa da bayağı yakışıklıymış, ama ölmeden de yakışıklıymış yani. Sapla samanı karıştırmayın.)

Serseri adamlara aşık olmuyorum.
Serseri adamlara aşık olmuyorum demek, bana temelde kötü gelen hiçbir insansal alışkanlığım yok demek değil. Hani çiftler vardır sürekli kavga eder, hatta sürekli ayrılıp barışırlar, yalama olmuştur ilişkileri... Ne seninle ne de sensiz diye yaşayıp giderler. Uzaktan o çiftlere bakar, genelde iki taraf da haksız olduğu için hangisi daha yakın arkadaşınızsa onun yanında durur ve ona, bazen özellikle duyamayacağı biçimde

"sana kötü geliyor o, görmüyor musun?"

dersiniz ya. Bu o kadar barizdir ve arkadaşınızın ne kadar tükeniyor olduğunu kendisinin fark edememesine şaşırır, kendine çektirdiği işkenceye onun yerine içerlersiniz ya. Gözünü açmak istersiniz ya kocaman böyle, her şeyi daha net görsün diye...

Çok yakından bakınca flulaşır her şey. İçinde olan bilemez, göremez kolay kolay.

Uzaktan bakınca ne olduğu ve ne olacağı belliydi, ama ben vaktiyle, sırf beni başka kimsenin anlamayacağını veya sevmeyeceğini düşündüğüm için birkaç ay boyunca süründürdüm bir ilişkiyi. Birkaç ay, insan hayatında uzun bir süre. "Bunu bir daha yapmayacağım" demiştim kendi kendime, "artık biliyorum, artık daha eminim kendimden, değerimden, başkasına verebileceğim değerden" demiştim. "Artık kızmak istemeyecek, kızmaktan yorulacak kadar kızmayacağım kimseye, o boşvermişlik seviyesine hiç gelmeyeceğim" diye karar vermiştim kendimce.

Bir yıl bitti. İlişki anlamında başından sonuna yalnız olduğum, her anlamda giderek daha yalnızlaştığım bir tam yıl, bugün bitti ve ben yalnızlaşışlarıma gülümseyerek kapımı açmaktan hala vazgeçmediğimi fark ettim. Bir yıl, insan hayatında uzun bir süre.



2009 benim yılımdı, demiştim. Birçok açıdan öyleydi. 2010 ise, mükemmel bir havada uzun uzun kahvaltı edip Bebek’te çay içerek başlamasına rağmen, kötüleşti, giderek kötüleşti ve beni kendisine laflar hazırlamak zorunda bıraktı. Hiçbir duygumun muhattabını bulmadığını hissettim yıl boyu. Yazılar boyu konuşmuşum, artık yıl bittiğine göre ölenin arkasından konuşmak doğru olmaz desturuyla susuyorum.

***

30 Aralık’ta, kalkmam gereken saatten 2 saat önce zank diye uyandım. Normalde aşırı mesane basıncı hariç top atılsa uyanmayan biri olarak, 03:14’te zank diye uyanınca alt üst oldum bir miktar. Kalktım, evin içinde anlamsızca dolaştım, pencereyi açıp dışarı baktım ve ısınmak için yatağıma geri gittim.

Bundan takriben 19 saat sonra, artık gecenin bir vakti denecek bir saatte, yorucu ve yarısından çoğu boş geçen iki günden sonra eve dönerken Yani’yi bile bağırarak söyledim. Ağzım dolu olmasaydı o saatte E5’te nedensizce var olan trafiğe küfrediyor olabilirdim. Eve gittim, duşa girdim. Girmeseydim, eve dönene kadar aklımda olan şeyi yapıp, Vec’in getirdiği şarabı kafama dikecektim. Her iki halde de, öylece durup “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye boşluğa saydıracaktım nasılsa.

31 Aralık’ta şirketin tozlu koridorlarında, hala orada oluşumuzla alay edip gülerek uzaklaşanların gürültüsü hariç koyu bir sessizlik hakimken, yılın son gününde saat üç buçuğa kadar toplantı ayarlayan ve korptrıt hayatın gerektirdiği eğitimler hakkındaki tercihlerimizi eleştiren patronu dinledik. Bu sefer pek konuşmadım, konuşmanın, açıklamanın veya fikrini beyan etmenin sözlükteki tek karşılığının bahane üretmek olduğunun iddia edildiği bir masadaydık.

Dönerken, hiç ilerlemeyen bir trafikte ters şeritten yardırıp beni iki kez sollamaya çalışan, sonra da arabama vuran kamyon şöförüne bağırdım. Bas bas bağırdım hem de, ama o da bana bağırıyordu, “gir arabana çıkmayayım üstüne şimdi” deyince “çık ulan! Gel çık erkeksen” dedim. Dönüp giderken Blendax reklamı gibi kafasını aynaya çarpınca, ona kendim vurmuşçasına rahatlayıp içimden boşluğa “orospu çocuğu… orospu çocuğu… orospu çocuğu…” diye tekrarlamak suretiyle arabaya bindim.

Bugün işe gitmenin tek, pardon iki iyi yanı, evde olmayan önemli gibi bir materyalin şirket tarafından bize hediye edilmiş olması ve bu sene pek gönülsüzce katıldığım departman içi hediye çekilişinin sonuçlarıydı. İnsan keyifsiz bile olsa hediye almak ve vermek süper bir şey yav :) Yeni yılda daha çok hediye almak istiyorum. Aslında, yeni yılda birçok şeyi daha fazla yapmak istiyorum… En'lere ve listelere inanmadığım gibi, new year's resolution'lara da inanmam. Gerçekleştiremediğimi bildiğimden inanmam belki de? Bilmiyorum. Fark etmez. İnanmam, ama yine de birkaç niyetim var bu yıl için.


***

Yılbaşından tiksiniyorum. Gerçekten. Herkesin eğlenmek zorunda hissettiği ve sürekli yeterince eğlenip eğlenmediğini sorguladığı, birilerinin sokaklara dökülüp yılbaşına öpüşerek girdiğinin sürekli kafamıza kakıldığı ve bizim inatla bir evde durduğumuz bir gece yılbaşı. Herkesin, insanların eğlenmesinden kendini sorumlu hisseden doğumgünü çocuğu tavrına büründüğü bir gece. Kafamızda bu kadar soru işaretiyle yeni yıla girişimiz, tüm yılın neden acabalar içinde geçtiğinin de açıklaması oluyor.

Yılbaşı gecesi için bir tercih yaptım bu yıl, bayağı önceden de sözünü verdim. Çoğunlukla bencilce bir tercih değildi. Bir yerde herkesin arkadaşı olmak istedim. “Sen aslında şunun arkadaşıydın”ı duymak istemedim, aslında arkadaşı olduğum insandan daha fazla beni yanında görmek istediğini belli eden tatlı insanlardan. Bunca zaman sonra aslında kimin arkadaşı olduğumu kimse hatırlamıyor olmalıydı. Veya, bunca zaman geçtiği için, aslında kimin arkadaşı olduğumu benim hatırlıyor olmam gerekirdi.

Aslında değil, asıl arkadaşlıklar olsun. Niyetlerimden biri bu. Bir diğeri, kararlarımda daha kararlı durmak.

Bir diğeri de, orada ben olduğum için uyumayı erteleyecek, ya da benimle uyuyup uyanacak biri. Bir ritim. Bir nefes.

Ha, bir de daha çok yazmak. Hala çok güzel anılarım, çok güzel hikayelerim var. Kars’ta bile olsa yeni yılda bana ilham dileyen metus’la barıştım mesela bu yıl. metus’u severim, bana ICAMES 2004’ü hatırlatır; hayatımda mutsuzluk zerresi bulunmadığını apaçık hatırladığım anı ve en çok eğlendiğim zamanlardan birini. Ve Sezai. O, en iyi yazılmışını değil belki ama, en güzel öyküm olmayı hak etti.

Ama bu yıla daha fazla bulaşmak istemiyorum. Kalan ne varsa, hepsine kalbimden temiz bir 2011 sayfası ayırdım. Her yılın ilk okul günü gibi özene bezene yazılsınlar diye.

Piyango Gaziantep’e çıksın efendim; küçük değil, bir yarım bir çeyrek hesaplar peşindeyim.

Keyifli yıllar… ŞEREFE!

Yuva 2 pin'i girin


Deneme #1: SAKLAMBAÇ

Ne garip dimi, yazmak istemediği, üşendiği için veya en basitinden yazmayı beceremediği için değil de, kendini afişe etmemek için yazmaması bir insanın.

Kendini dediğim, ismi cismi değil. Bir mahlasla bile olsa, düşüncesini, duygusunu açık etmeyişi. Öfkesini, sevgisini, aşkını, nefretini, tiksinmesini kendine saklamak isteyişi.

Onun hakkında ne düşünmeli?

***

Ya benim hakkımda ne düşünmeli? Kendi istediği için değil, öyle olması gerektiğini düşündüğü için, karşısındaki insan için onunla konuşmayan kadınım ben, senin aynınım, aynanım aslında. Sen de öylesin. Herkes aynı, herkes farklı.

Ne düşünmeli benim için, içimden sarılmak geldiğinde şımarırsın, itersin, daha da kötüsü sen bana yalandan sarılırsın korkusuyla bunu yapamazken?

Ne düşünmeli senin için, benden vebalıymışımcasına kaçarken?

***

Özlemek gibi basit ve ilkel bir eylemi dahi, karşımdakinin yanlış anlayışına odaklı yaşamaya kısıtlıyorum kendimi. Bunu birine söylediğimde, "ben özlüyorum aslında" dediğimde bana "kendi istediğini yapsana" dedi. Oysa ben kendimden çok karşımdakini düşündüğüm için sevinmem ve sevilmem gerektiğini sanıyordum.

Öyle yapınca kendimi sevmediğimi görmem çok zamanımı aldı.

Kendi istediğini yapsana.

Ağızdan çıkarken bu kadar basit ve ilkel bir laf; bu kadar bencil bir laf ki söyleyenine yakışan... İstediğini yaptığına inanırsam nasıl denize döküleceğiz, haddi hesabı yok.

***

Tüm yazılarım başka yerlerde başlayıp, aynı yerde bitiyor. Ağzımdan çıkan çoğu şey, aynı ismi geçiriyor içinde. En büyük hayalkırıklığım, en büyük ilhamımsın. Artık fark ediyorum, artık sen de biliyorsun.

Bilmiyorum nerede kırıldın, camgezer bile mantıklı bir açıklama yapmıştır buna.

(22 Ağustos 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #2: İSTOP

dün akşam birine selam gönderdim, oysa onu görmeyecekmiş bile. "ben onu görmeyeceğim" demedi, "tamam" dedi. bu benim hatam, ben yaptım bunu, bravo bana, ne hakkım var ki sorgulamaya, hakkım yok, hakkım...

işte şimdi dank etti.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu çok fazla sahipleniyorsun. yani pis görümce gibi, cadaloz kaynana gibi, dırdırcı sevgili gibi sürekli konuşuyorsun bıkbıkbık; kiminle görüştüğünü, kiminle konuştuğunu, paylaştığını... Senin yerine kimi koyduğunu çok merak ediyorsun.

yalnızlığın çaresi bir insan olduğunda onu oraya koymaya çalışıyorsun, ama aslında yalnızlık paylaşılmaz, sevgili duman'ın da dediği gibi. olmayınca olmuyor.

eve taşındım, ilk gecemde bir dilek tuttum. öyle dediler, tutarmış. ben de yastığın altına evin anahtarını koyup dileğimi tuttum. aşık olmayı diledim.

bu sefer kendimden çok...

ben, bir arkadaşlığı kurtarmak için bir sevgili diledim.

(11 Ekim 2010 ve Ötesi, İstanbul)


Deneme #3: ELİM SENDE

Hayatında(n) birçok kişiyi kaybetmiş adamın korkusu anlaşılabilir bir şey aslında. Neyden korktuğu sorusuna hiç yanıt vermemesi de anlaşılabilir. Sehpa gibi, hayatının ortasına birisini yerleştirip, birçok şeyi onunla özdeşleştirip sonra o orta yerdeki parçayı kaybetmekten korkmak, yani, bundan normal bir şey olabilir mi?

Şimdi salonu yeniden döşeme zamanı.

Ben inşallah kendime güzel bir sehpa bulurum. Yoksa yandık yani, ne diyeyim.

aşk mıdır sormaz mıyım
sen olmasan olmaz mıyım

En kötü zamanlarımda hep kendimi, birilerinin beni üzüldüğüm için şımarıklıkla, tamahsızlıkla suçlayacağını düşünerek daha kötü hissederim. "Hayatımda daha ne kötü gidebilir?" demem sıklıkla, bilirim ki birçok şey kötü gidebilir. Çocukken "bunu bulamayanlar da var" cümlesine çok maruz kaldığımdan edinmiş de olabilirim bu alışkanlığı.

Hep en kötüsünü düşünürüm. Mesela sen ölmüşsün. Ben görmemişim öldüğünü, bana biri söylüyor, o kim, neden birinden duyuyorum öldüğünü?

Neden o ilk anımı biri görmek zorunda?

İçim kıyılıyor. Sen ölmüşsün, ben yaşıyorum. Ben neden yaşıyorum, sen neden öldün? Nefes alamıyorum, o kadar kötü ki, o kadar kötü ki... İşte bunu düşündükten sonra kendimi biraz iyi hissediyorum. Çünkü dibi gördüm, hayal de olsa, ve ben -çok şükür- orada değilim.

Korkum yok ki. Birileri "oha bellatrix aşık olmuş haberi yok" diyecek. Çoğu anlamayacak. Hiç de değil. Hiç bu kadar boşlukta kalmamıştım, asılı kalmışım ayak bileklerimden, kan beynime vuruyor ki yanaklarım al al. Hiç aşık değilim. Bir aşkla azımsayamam şefkatimi.

Korkum yok ki. Ben çok seviyorum.
Sen kork.

(17 Aralık 2010, İzmir-İstanbul)

Google Emotions

Başta Google İrlanda'da çalışan dokuzuncu Türk Moris olmak üzere tüm Google'cılara bir maruzatım var, ellerimi önümde kavuşturdum ve söylüyorum: Google Emotions oluşturulsun. Ne kadar imkansız olduğu (gerçekten, "ne kadar imkansız?" olduğu) umurumda olmadan istiyorum bunu. Artık adı Emo-Google mu olur, tam tersi mi olur, orasına karışmam.


işte böyle bir şey (mesela :))


İstediğimse tam olarak; aradığım görsele hissiyat bildirerek ulaşmak. Örneğin sesçiye "kahverengi bir müzik istiyorum ben" diyen, reklamını duyduğunda kendisine kahverengi hissiyatı verecek melodiyi arayan marka sahibi gibi (bu gerçektir), "işte bu be!" yazdığımda karşıma gerçekten "budur beyler" dedirtecek görseller çıkarmalı Google. Bu, A+ almış bir sınav kağıdı olabilir, bardan Guardiola'yla çıkan hatunun suratı olabilir, dostum Cem Yapar'ın bakalımbizgörebilecekmiyiz kep töreni olabilir veya Recaptcha'nın logosu olabilir (evet bu projeden çok etkilendim, ayrıntılı bilgi için bakınız).

Demem o ki, her tür nidanın kafamızda karşılığı bir hareket, bir hareketin karşılığı ise bir görsel. Ben o fotoğrafın, o resmin peşindeyim. Aranıyor.

Duyurulur :)

Bundan sonra da Google Soundz isteyeceğim.

Merhaba meyhaneci...



Meyhaneye gitmek istiyorum ben. Şimdi sorsanız bana hangi dönemde yaşamak isterdim diye, en klişe Lale Devri cevabının üstünden atlayıp Meyhaneler Devri derim. Meyhane dediğim, hani şu Ramiz-Kenan flashbacklerinde gördüğümüz, içinde sanat müziği söylenen ve rakı içilen mekan. Gazino da olabilir adı, ama janjanlı ışıklar ve assolist kıyafetleri olmasa da olur. Hatta olmasın. Şakşak olmasın, göbek atma olmasın (Bir "Mazi Kalbimde Yaradır" tangosu ötesine geçmesin danslar), tef olmasın, yar saçların lüle lüle olmasın, ayva çiçek açmasın, yaz gelmesin.

Kış olsun meyhanede hep, içeri giren herkes rakının buzuyla ısınsın.

Mesela ben istiyorum ki mezesi güzel, rakısı güzel, kafası güzel bir yer olsun ve Dilek Türkan söylesin bir köşede "kaçsam bırakıp senden uzak yollara gitsem". Bu bir konser olmasın ama canlı canlı olsun; öyle kablodan, hoparlörden değil. Dijitallik aşkı öldürmesin.

İstiyorum, olmaz mı?


Meseret'in eski haline döneceği umuduyla

(Kasım 2010, İstanbul)

Erkek şöför istiyoruz.

Trafikte kadın şöförlerin artmasının bariz tehlikesi dışında bir istenmeyen yan etkisi daha var.

Ne zaman kırmızıda durup sağıma baksam (çünkü hep sol şeritteyim) orada şöyle camı açık ve ne dinlediği tahmin edilmeye çalışılacak (ve genelde de beğenilmeyecek) hoş bi çocuk yerine, genelde kokoş bi abla veya küçük teyze oluyor yahu!

Halbüse ben belki sağda durmaya razıyım, bak bu fedakarlığı da yapıyorum.

istek parça


Adem'in Trenleri'nde duyduğum, sonra sadece bir kere, izleme alışkanlığım olmayan televizyon kanallarından birinde klibini ucundan yakaladığım bir şarkı var: Gözyaşı Tangosu.

Şarkıcı Müge diye biriydi sanırım, soyadı var mı bilmiyorum. Şarkıyı da, film müziklerini de bulamadım şimdiye kadar.

O şarkıyı istiyorum.




Eksper Eksper, gel oğlum!

Tanıştırayım, küf.

Birtakım eksperler evimizi ziyaret edip duruyor bu aralar; şerefsiz piçler her seferinde bazı şeyleri yeni görüyormuş gibi şaşırma rolü yapmayı başarıyorlar. "Aaa, burayı görmüştük ama şu yoktu geçen geldiğimizde." Yok ya?! Neyse ki kuzen de en az benim kadar hazırcevap da, hiçbir şeyin altında kalmıyoruz: "Öyle mi, e o zaman rutubet düşündüğümüzden de hızlı ilerliyor demektir."

Yeri gelmişken, şerefsizlerin cirit attığı meslekleri sıralarken müteahhitlerle sigortacılar arasında her daim kalmışımdır. Müteahhitlerle işim olmadı şimdiye kadar ama, bir sigorta poliçesiyle karşılaştığımda bildiğin korkuyorum; ne kadar soru sorarsam sorayım hep bir şeyleri eksik bırakacaklarmış gibi geliyor - ve bırakıyorlar da! Neyi kapsam dışında bıraktıklarını hiçbir zaman bilemiyorsunuz, ve her poliçenin zayıf karnını aramak çok zor.

Neyse efendim, sonuç itibariyle pek sevdiğimiz evimizde malesef bir rutubet sorunuyla karşı karşıyayız. Evin rutubet kokması falan değil problem ki gidip iki tane nem emici alıp kurtulalım... Temmuz ayında hayvan gibi yağmur yağdı ve ev temelden su aldı. O zamandan beri bizim evde dağlar pencereye dik uzanıyor veya şöyle diyelim; yerde bir karış yüksekliğinde bir şişkinlik var. Salonumuzda anakonda besliyoruz ve buna fil yutmuş bir boğa yılanı diyemeyecek kadar büyüdük sanırım.

Ev sahibimiz kafa bir adam aslında; ve yakın zamanda iflas ettiği (daha doğrusu kendisine inanılmaz bir borç takılarak istifa edildiği) için halihazırda satmaya çalıştığı evin bu hale gelmesi onun da hiç işine gelmiyor. Ev sigortalı olduğu için de eksperler gelsin, neyin ne kadarını karşılayacaklarına baksınlar, ona göre cebinden para çıksın istiyor. Biz ise, evin düzeltileceğini (gerçek anlamda düzelmekten bahsediyorum tabi) ve izolasyon yapılacağını kabul etsek bile, bir inşaat alanında bir süre yaşamayı kabul edecek miyiz, bunun için ne kadar bekleyeceğiz yoksa hemen defolup gitmeli miyiz gibi sorulara cevap vermeye çalışırken bir yandan da ev bakıyoruz işte, ki bu da tamamen başka bir hikaye.

İyi bir ev bulmak çok zor; çok fazla kriterimiz olmasa da rutubetsiz olması, odalarından birinin çocuk odası olmaması, mümkünse kombili olması falan filan derken, buraya taşınmadan önce Beşiktaş'ta baktığımız leş evleri düşününce bu iş gözümüzde büyüyor. Bir de ev sahibi var tabi, o da önemli. Bununla ilgili de bir anımız var, bir keresinde biriyle tanıştık ve emin olun, Beşiktaş'ta baktığımız tüm o leş evlerden daha leş bir kadındı: Günay Yeter D..... (evet, adını unutamıyoruz; soyadını da yazmama gerek yok).

Şair Nigar sokağın Beşiktaş çarşıya yakın tarafında bir evdi gideceğimiz yer. Sahibinden.com'daki ilanda verilen telefonu çevirdik, bir kadın açtı telefonu "eveet?" diyerek.
_ Merhaba hanfendi, biz sahibinden.com'daki ilanınız için aramıştık, evi görmek istiyoruz mümkünse...
_ Emlakçı mısınız?
"Manyak mısınız?" derdik ütopik bir evrende olsak, insanın soracağı ilk şey bu mu olur lan?
_ Hayır hanfendi, müsaitseniz bugün görebilir miyiz evi?
_ Buyrun gelin, temizlik yapıyorum zaten.

Kadın bize telefondaki kadar ters davranırsa eyh be deyip çıkacağımıza karar vererek, kalktık evi görmeye gittik. Kapıyı çaldık, kafasına yemeni bağlamış kısa boylu tıknaz bir kadın açtı kapıyı, ağzının kenarındaki sigarası dudağına yapışmışçasına konuşurken bile orada duran asık suratlı bir tip. "Eveet?" dedi telefondaki ses tonuyla; "Günay Yeter hanım, değil mi?" dedik, sigarasını titreterek evet dedi, "hiç Günay Yeter gibi görünmüyorum, dimi?" Kuzen "bilmiyoruz, hiç Günay Yeter görmedik" diye cevap verdi, kadın sanırım duymadı. Buyurup girmemizi buyurdu ama temizlik yaptığı için galoşlarımızı giydirmeyi ihmal etmeden... İçeri girdik, salonda başka biri daha vardı temizlik yapan; fena bir eve benzemiyordu, dolaplar molaplar, parkeler diye konuşurken GYD "pardon, siz kimsiniz?" dedi. İsimlerimizi söyleyip kuzeniz, dedik. "Siz kendiniz için mi bakıyorsunuz eve?" diye sordu panikle; "aaa ben bu evi aileye vericem!"

Haydaa, dedik, emlakçı olup olmadığımızı sorana kadar bunu sorsaydınız ya telefonda? Bakın biz öğrenci değiliz, o bakımdan endişeniz olmasın, ikimiz de çalışıyoruz... Yok, kadın tutturdu bir kere, bundan sonrasına bakmamıza gerek yokmuş, evi verse de yarın öbür gün kaçıp gitsek, bizi nerden bulacakmış... Bu kadından kaçılacağına ihtimal veriyorum tabi; "Anne babaları yakalayabiliyor musunuz?" diye sorduk ister istemez. Sonra, evi aileye verme ısrarından vazgeçip ille anne-babalarımızla kontrat yapmakta ısrar etti. Biz yetişkiniz yahu, dedik; anne-babalarımızı mı çağıracağız her iş için buraya?

Tamam hayatım, ben size bu evi vermiyorum şekerim, demeye başladı kadın sonra; en sevmediğim şeylerden biri gereğinden yılışık insandır. Normalde şu kadına bir tokat atıp rahatlayabilecekken, sinirim kadının kafasını duvara sürtme raddesine geldi; hadi gidiyoruz dedim kuzene. Daha giderken laflar hazırlamıştık kadına ne olur ne olmaz diye, benim sinirden söyleyemediğimi kuzen söyledi: "Sizin gibi evsahibini, Allah düşmanımın başına vermesin!"

Demem o ki, ev sahibi de ev kadar önemli. Ev kadar... Peki biz iyi bir ev sahibini ve iyi bir evi hak etmiyor muyuz? Askı'nın isyan edişi gibi, ne yapmamız gerek acaba şöyle rahat kafayla bir evde olabildiğince, yıllarca oturmak için, yerleşmek, o eve göre eşya almak, bir sürü çivi çakmak için; zamanında fatura, kira ödemek veya arada bir lavabo açmak hariç bir sorumluluğumuz olmaması için ne yapmamız gerek? Daha çok çalışmamız mı; böyle, evde oturacak zaman bulamayacak kadar çok çalışmamız mı? Ev duasına çıkmamız mı?

Tamam öyleyse, allaam sen önce Askı'ya, sonra da bize dışarıdan daha nemli olmayan güzel birer ev buldur yareppim amin.
Vec'e de kendine göre bir kutucuk ev bu arada lütfen, teşekkürler :)
(21 Ağustos 2010, hala Akaretler)

en iyi / ne iyi

Dün Sinem'le buluştuk. Bir dönem çok samimi olduğu (hatta itiraf etmeliyim, beni kıskandıracak kadar samimi olduğu) ve gününün neredeyse tamamını beraber geçirdiği, beraber derse girdiği, ödev yaptığı, gecelediği, yüksek lisansa başladığı bir arkadaşıyla nasıl da kopma noktasına geldiğinden bahsetti. Uzun zamandır bu durum devam ediyordu, biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim veya bu kadar konuşmamıştık belki.

Ona ilk defa sordum: "Peki ona hiç, bir gün beni kaybedeceksin dedin mi?"

"Hayır, ama belki de yapmalıydım" dedi.

Belki yapmalıydı. O ilişki bunu hak ediyordu; bunu hak eden ilişkileri kurtarmak için bazen her şeyi dökmek gerekir.

Bir şeyi konuşmadan halledebilen biri olmadım hiç, yazmak da beni kesmiyor yanıtını almadığım için; kendi kendimi öfkelendirip, dindirip, tekrar alevlendiriyorum. Çok romantik de olsa, anka kuşu bile sıkılır aynı ritüelden.

Konuşmadığımda yazarım ya ben ekseri... Şu an yazacak hiçbir şeyim yok. Mutlu muyum? Hayır, benim için bir şey değişmedi, hala üzgünüm, canım çok acıyor. Ama hafifledim. Yapabileceğim her şeyi yapmış olmanın iç huzurunu hissediyorum.

Tek bir şey kaldı kafamı kurcalayan: Ben de mutlak güven duygusuyla başımı her omuza dayamam; ama bir olmazsa olmazımı herhangi bir omuz için harcamayacağımı da biliyorum. Bunu daha önce yapmayı reddettim, o yüzden eminim kendimden. Yalnız... Tamam, uzatmıyorum. Cevabım bu. Bazı şeyler hiç ama hiç değişmez bende; olmazsa olmazım aynı yerde durmaya devam ettiği sürece, dünyayı durdururum gerekirse.

Ben buraya güzel şeyler yazmak istiyorum artık ya... Tüm şarkıları aynı mutlulukla, hatta bazılarını daha bir sesini açarak dinlemek istiyorum; onca sevdiğim şarkılar için uff bunu dinleyemem şimdi cümlesini lugatımdan çıkarmak istiyorum.

İnanayım, güveneyim; en iyi olsun, ne iyi olsun istiyorum.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!