... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

protesto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
protesto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seçim Özel

Pazartesi günü olmasından korktuğum şeylerin kısa listesi:

1- Kadir Topbaş'ın tekrar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi

2- Kendi aramızda geri dönülemez biçimde bölünmemiz: Herhangi bir parti veya örgüte gönül vermeyen, belki vermiş olsa dahi bu seçimde BasGeç'çi, tabir-i caizse "akışa kapılan" insanlar ile, ideolojileri uğruna bizi tekrar yıllarca AKP'ye mahkum eden, değerlerine çok bağlı insanlar

Şimdiden söyleyeyim; eğer bunlar olursa size sitemkar olmayacağıma söz vermiyorum. Ama sizi affetmeye çalışacağım. Sandıkta deviremediğimizi sokakta devirmeye çalışırken -hiçbir zaman sandıkta deviremeyeceğimizi artık anladığımız için hala direnebilirsek- görüşürüz yine.

Umarım geçen seferki kadar bir ve beraber olabiliriz o zaman.

Berkin.

Gözüm karardı.

Ben öyle zırt pırt bayılan, azıcık üşütse yataklara düşen, iki bira içse kusmadan ayılmayan biri değilimdir. Başım sürekli ağrımaz, regl sancılarımı (tabi biraz da mecburen) nazsız ve profiterolsüz atlatırım. Ağlarım -acı eşiğim de düşüktür üstelik- ama genelde başka şeylere ağlarım. Sakinleştirici almam, uyku ilacı sorsanız bilmem. Kriz geçirmem. Sinirle telefonu yatağa atmışımdır ancak, duvarlarım biblo cesedinden muaftır.

Hayatımda ilk kez gözüm karardı bugün, kendimi revire zor attım. Tansiyonum yükselmiş. Benim tansiyonum mu varmış? Annelerimizde falan olmuyor mu bu tansiyon ya da çalışmaya aldığımız hastalarda hani; bu diş diş sarımsaklar, tuzlu ayranlar ve limon suları belli bir yaştan sonra alınmak üzere değil mi?

Doktor bana ne anlattı, ne sordu hiç hatırlamıyorum. Sabah gözümü açtığım andan itibaren hissiz hissiz dolaşmama sebep olan ne varsa çözüldü revirde. Ağlamaya başladım. "Bir sakinleştirici verelim" dedi doktor, "mideniz nasıldır?" "Kuvvetlidir" dedim. Çok kuvvetli benim midem. Bak yıllardır, bak 31 Mayıs'tan beri neler oldu, hepsini kaldırdı. "Ne oldu, anlatmak ister misiniz?" dedi. "Berkin Elvan öldü" dedim. Şaşırdı. Daha duymamış.

Yatırdılar beni bir süre, tam bilmiyorum ama birileri beni sormak için reviri aradığına göre 15-20 dakika yatmışımdır. Camdan dışarı baktım. Gündüşleri gördüm çirkin çirkin. Akşam mutlaka toplanılacaktı bir yerlerde. Neyse ki pantolon giymişim, diye sevindim. Maske falan yok ama ne yapalım, ne olacak. Kendimi tutamadığımı gördüm. Kaçmadığımı. Benim de başıma bir gaz fişeğinin isabet ettiğini. Öldüğümü gördüm. Öldüğümü ve hiçbir şey olmadığını. Birilerinin "onun orada ne işi varmış?" dediğini, birilerinin "solcuydu/ateistti/teröristti zaten" dediğini, birilerinin hiçbir şey demediğini.

Hiç güzel bir şey düşleyemediğim bir yerde, hiç geri dönmek istemediğim yıllar geçiriyorum. Tek sebebi hükümet, siyaset, dini icazet değil tabi; ama bazal mutsuzluk seviyemin bu denli yüksek olmasında payları olduğu bir gerçek. Kaçınızın bir hırsız veya bir katille fotoğrafı var ki? Benim, ikisiyle birden var. İkisi yekvücut. Baktıkça tiksiniyorum omzuma değen elinden.

İşte bu yüzden umurumda değil ölmek. Bugün ölmek ya da yakında öleceğimi öğrenmek de umurumda değil, çünkü dün birine dediğim gibi, 3 ay da, 10 yıl da yaşasam hiçbir şey değişmeyecek, bu sevgisizliğin yorgunluğu belki aynen, belki artarak devam edecek nasılsa.

Ben üniversiteden mezun olduğumdan beri hiçbir zamana geri dönmek istemiyorum.
Keşke bu hayatı benim için durduğu yerde kesip, kalanını Berkin'e verebilseydim. Belki o daha çok uçurtma uçururdu.

Belki, bilmiyorum belki farklı bir şey olurdu.

"...başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler."

Turgut Uyar, Kıştan Kalan Soğukluk

Akşam 19:30'da Beşiktaş'ta görüşmek üzere.

Nerdesin aşkım?

Ne zaman canım sıkılsa, bu:



Yasak ne ayol?

Bir de şu var:

31.05.2013

31.05.2013

Çok kötü bir şey olacağına dair duyum aldık, birinin annesinin emniyetteki arkadaşından, birinin istihbaratçı babasından.

Bizi Taksim'in dışında tutmak için numara mı, bilmiyorum. Hayatta en az güvendiğim şey, polis. Şey, kişi değil. Kişiliklerini artık kaybettiler.

Öte yandan, evin içinde huzursuz huzursuz volta atıp durmak anlamsız.

Ne olabilir? Ölür müyüm?
Kitle imha silahı mı kullanılır?
Atom bombası mı atılır?
NE OLUR?

Ben ölmekle ilgili bir sorunum yok demedim mi pazartesi kadına?
Evet yok.
Şu an, dostlarım orada, oralarda. Onlar ölürse ben ne yapacağım? Nasıl yaşayacağım kendimle nasıl???
(Kocaman bir soru işareti koy bu tarihe.)

Ailem dışında tutunduğum, geride bıraktığım hiçbir şey yokken ben ölemeyeceksem, kim ölecek? Kim "devlete, polise karşı çıkanlar bir de ambulans mı bekliyor?" diyen Sağlık Bakanı'na "yok lan artık!" diyecek?

Ölmekten korkmayan ben Taksim'de olmazsam, daha layık kim olacak?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Bana bir şey olursa, bu defter Cihan Akıncı'nın olsun.
Yazılarımdan başka (naçizane) hiçbir şeyim yok hayatta, bir çocuğum, kendi kurduğum bir aile, bir ev, araba, tekne, kümes vs.
Tüm maneviyatım dostlarımın olsun.

Ve bana bir şey olursa, kalbimi gerçekten kıran herkesi affedebilmeyi diliyorum.
Bunu hala yapamadım çünkü.

Ha, unutmadan... Bugün veya herhangi bir gün ölürsem, beni Heybeliada'ya, Zeyyat'ın yanına gömün.
Uzun zamandır en çok özlediğim kaybım o.



Bu küçük şişenin içinde Venedik kanallarından aldığım su var. Şimdi ben en az Venedik kadar huzurlu, en az bu martılar kadar özgür bir ülke hayaliyle Taksim'e gidiyorum. Korkuyorum ama gitmezsem daha çok korkacağım. #direngeziparki 



01.06.2013

Dün. Bugün düğünümüz olduğu için kuaföre gittim. "Ne var canım?"cı bir kadınla ağız dalaşına girdim. Sonra boşverdim. Yobazdan daha yobazdı kolsuz, minicik elbisesi ve pembe ojeleriyle. "İyi eğlenceler" dedi kuaför çıkarken. Şöyle bir baktım. "İyi savaşlar" dedi. "Teşekkürler."

Osmanbey metro. İçeri gaz bombası atıldı. Dışarı çıkamadık. Bekledim, Aşağı da attılar. Sonraki metroyla Şişli'ye kaçtım, Osmanbey'e yürümeye başladım. Halaskargazi'den gelen TOMA'yı görüp Cumhuriyet Gazetesi'nin sokağına, oradan arkaya, Bomonti'ye, Kurtuluş'a, Pangaltı'ya, Harbiye'ye. Yolda 20 kadar polisin yanından geçtim. Korkmadım. Hilton'un önünde dostları buldum; Deniz, Bora, Muzo, Cem, vesaire.

Hilton'un bahçesine doğru gaz bombaları atıldı, tepemizde helikopterler, onlara el sallayan bizler. "Sık bakalım, sık bakalım / Biber gazı sık bakalım / Kaskını indir, copunu bırak / Delikanlı kim bakalım" nidalarıyla Lütfi Kırdar'ın önüne doğru sürüklendik. İçeride Miss Turkey vardı. GERİZEKALILAR. Suratımda bir şal, yolumun üstünde gaz maskesi alacak yer yoktu napayım, elimizde Talcid'li sular, her şeyi ne de çabuk öğrendik?

Habitat Parkı'na yukarıdan, caddeden gelen haberler iyi değildi. Arkadaşlar yorgun, ben en son ne zaman bu kadar yürüdüm hatırlamıyorum. Ama garip bir şey var. Bir şey işte. Anlatamam da. Beşiktaş'a yürüdük. Oradan ev. Boğazım ağrıyor hala. Düğün olmasa bugün. Hiçbir şeye benzemeyeceğiz. Hiçbir hakkı teslim edemeyeceğiz. Düğünden sonra tekrar dışarı çıkacağız en fazla. Tekrar. Fıskiye gibi. Devr-i daim.

Bazı sokaklar o kadar sakindi ki dün ben yürürken. Kurtuluş. Önünden geçtiğim Huzur APT.ları saydım. Bunlar bu kadar çok muydular? Huzur diledim sonra. Ve rüzgar. Aşağıdan yukarı, hani karda olur ya bazen, biber gazını dağıtacak rüzgar. "Allahım lütfen" dedim. Allah'a da yalvarıyorsun. Ne fark eder? Ne varsa. Elinden, içinden ne geliyorsa.

Beşiktaş'ta rakı masaları kurulmuştu biz indiğimizde. Eğlenen insanlar. Ne garip. Ahmet Kaya çalıyordu, o da garip.

"aydınlansın diye şu kirli yüzler / biz durmadan savaşırdık"

Darin.


RTE dedi ki açlık grevi yok. Kendine Türk Solu diyen bir grup dedi ki bırakın açlıktan gebersinler. Boğaziçili öğrenciler olayı hepten yanlış anlayarak dedi ki açlık grevine destek gerek, çünkü canımız Öcalan hapisten çıkmalı.

Darin dedi ki, bunca karmaşanın ortasında ben yaşıyorum.
Demek ki oluyormuş halkların kardeşliği, halkların evliliği, halksızlık.

Imagine all the people şimdi.

boykotun gerçekten çok kısa tarihi

- Ermeni soykırımı yoktur demekle, Ermeni soykırımı yoktur diyeni içeri atmakla tehdit etmek farklı şeylerdir ve ilki hakkındaki fikrimiz ne olursa olsun ikincisine karşı çıkmaya devam etmek gerekir. Özgürlük adına gerekir, sansüre karşı olmak adına gerekir.

- Ülkemde düşünce özgürlüğüne saygı gösterilmemesi, başka ülkeleri bu konuda yeremeyeceğim anlamına gelmez. Ben şahsen düşünceye saygı gösteren biri olduğum sürece tabi. Çuvaldızı da ülkeme batırıyorum.

- Fransa'nın sikinde olmaması da onları boykot edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ha, adamların parasıyla bir tarafa hayvan gibi fabrika açıp istihdam yaratırken, gidip Tefal'den alışveriş yapmamanın boykot olduğuna inanmıyorum, o ayrı konu.

Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Madem ki Ermenisin...

"Bu dava önemli bir dava. Türkiye'de hukukun karşısında herkesin eşit olduğunu, sadece kendi vatandaşlarına değil, Türkiye aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini kabul etmiş bir ülke olarak, yabancılara, yabancı şirketlere karşı da eşit muamele yapan bir ülke. Ama bu davanın çok ayrı bir özelliği var. Gayrimüslim bir vatandaşımızla ilgili bir dava olduğu için ayrı bir hassasiyet tabii ki söz konusuydu. O bakımdan her türlü titizliği göstermek, herhangi bir şekilde vatandaşlarımız arasında bir yanlış kanaatlerin oluşmasına fırsat vermemek bizim görevimizdir."

Abdullah Gül


"ermeni", nötr bir kelime, ona herhangi bir yakınlık ya da uzaklık duyamam.
(...)
"hepimiz hrantız, hepimiz ermeniyiz" demişiz. ermeniyiz, çünkü ermenilerin maruz kaldığı bunca şiddeti, kıyımı, haksızlığı görüyoruz, onların yanında duruyoruz, onlara yapacağınız şeyi bize de yapın diyoruz. hrantız, çünkü hrant dink bizim de sesimizdi, onun beraber yaşama kararlığına sahip çıkıyoruz, ona atılan kuşunları bize de atın diyoruz.
(...)
hrant dink'i, ezilen kimliği, ideolojisi ve meselesinin güncelliği sebebiyle daha çok umursadığım doğrudur, ama bu diğer siyasi cinayetleri umursamadığım anlamına gelmez, elimden gelen her türlü desteği o mücadele için de veririm.

Mehmet Kentel
blog.


Ermeni benim için de nötr bir kelime. Bir cinayet de, ağırlaştırıcı kimlikler olmadan da yeterince kötü. O yüzden "hepimiz Ermeniyiz" demek kafama yatmıyordu, hala da yatmıyor.

Cumhurbaşkanı'nın açıklaması, öncelikle yanlış. Çeşitli gazetelerde nüanslarla aksettirilen açıklamanın bir yerinde geçen "yabancı uyruklu" ne demek? "Türk ırkı" hipotezinin bir yansıması mı bu da?

Dini inanç ile uyruğu ne zaman ayırabileceğiz acaba birbirinden?

Onu geçiyorum, cumhurbaşkanı'nın açıklaması, şimdiye kadar yapılan tüm "karara bizim de canımız sıkıldı" mahiyetindeki samimiyetsiz açıklamalarının içinde belki de en kötüsü... ama, ne yazık ki, üzülerek söylemek zorundayım, bu yüzden halk daha hassas; değil hiçbir insan, hiçbir gazeteci cinayetinde verilmeyen tepkiler veriliyor. Çok doğru tepkiler olsa da bunlar, bir insanın sırf Ermeni diye milliyetçi duygular öne sürülerek canice öldürülmesine geçmiş acılar, haksızlıklar öne sürülerek "daha çok" karşı durmak tutarlı değil ve cumhurbaşkanının bu çok yanlış açıklamasını destekler nitelikte.

Meselenin güncelliği sebebiyle şu an gündemde oluşuna ise söyleyecek şeyim elbette yok, normaldir, doğrudur.

Hrant'ın katili benim.

Mahkemenin verdiği karardan utanç duyuyorum. Ülkenin adalet sistemine inanmayan biri olsam da, alttan alta, insaniyet namına değilse de siyasi nedenlerle, "dışarıya sevimli görünmek" uğruna bile olsa adil bir kararı içten içe bekliyordum. Tesadüfi bir adalet çıkabilirdi. Onun yerine yine her yer festus.

Böyle devlet, örgüt başına. Örgüt yoksa, bu laf uzaya gider.

Hiçbir zaman desteklemediğim birtakım kararların arkasında, hiçbir zaman desteklemediğim birtakım partiler var. Benim "ne şeriat, ne darbe" de demişliğim var bir yolda yürürken. Bu bazılarına banal gelecek biliyorum. (Bazı söylemler diğerlerinden daha az soylu oluyor sanırım.)

Hrant'ın katili benim diye teslim olsam daha az hırpalanırdım gibi geliyor (e onlara bir şey olmuyor). Utancımı, acımı veya inançsızlığımı kendi istediğim gibi yaşayabilirdim belki o zaman. Ülkenin gidişatına dair sorumluluğumdan payıma düşeni alıp, tüm suçu sırtlamak zorunda kalmadan yırtabilirdim.

Şimdi, hiç desteklemediğim bir tek partili iktidar döneminde, bağımlı bir yargı düzeninde, bir iş gününde Agos'un önünde olmadığım için suçlu benim (beni atın, bir denizyıldızından kurtulmuş olursunuz). Yine o geniş zamanlar isteği, yine yapamamazlık beni, bizi suçlu yapıyor. Evet, karşı çıkmalı. Lakin, karar başka türlü verilsin diye kalabalık toplanan ülkede, çıkan karara sevinilecek miydi?

Oyunu kuralına göre oynamaya karar verdik sanırım, aniden.

Ötekini kucaklarken berikini ötekileştirmek felsefesinin etrafımı sardığını ve beni çok mutsuz ettiğini hissediyorum. Faşizme, ırkçılığa, ümmetçiliğe karşı çıkarken kendi yurdumdan olmuşum, eşitliği savunurken ben daha az eşit olmuşum meğer. Bunun gelişini görebildiğimi söyleyemem. Düşüncelerim değişmedi, ama artık gerçekten kalbim sıkışıyor.

Bayağı, bildiğin korkuyorum artık.

Yeme kürküm, yeme!

laboratuvarda çiftleştirmek üzere bayılttığımız sineklerden de özür dileyerek...

Fotoğrafa bakınca canınız acıdıysa, kimsenin* canını daha fazla acıtmayın.


* "Kimse" kapsar "hayvanlar, insanlar, bitkiler, E.coli, D.Melanogaster vb."

ben anlamıyor politika, anlamıyor hümanizm

Ben anlamıyor politika, anlamıyor hümanizm.

Anlat bana, ülkede herkes yanyana yaşasın diyen, bir cinayet üstüne sokaklara dökülen (iyi ki de dökülen) adam; üniversite benim alanım, gavur kahveci defolsun gitsin diye haftalardır işgal propagandası yapan adam, nasıl oluyor da bunca hınç dolu oluyor başka insanlara?

Biri hepten Ermeni iken iyi ama başkası bir günlüğüne general olunca kötü mü, kaka mı, "gerizekalı" mı?

Anlat, Deniz Gezmiş'in Bülent Ersoy'a gazoz ısmarlamasının ardında magazinden, reklamdan öte bir şey aramanın mantığını; "içmeye hakkı var mıdır" diye sormanın niyetini anlat.

Ermeni olduğu için öldürülmeye karşı çıkarken, Ermeni olduğu için savunursak insanları ve sadece bu yüzden savunursak, mesela Uğur Mumcu'yu, Abdi İpekçi'yi hiç mi hiç umursamazsak, oluyor mu, racon bu mu? Peki, bu ayrımcılık değil mi?

Aidiyete karşı çıkarken en ait sen olmayasın aslında?
Değilsen de, bunu anlat bana.
Ben anlamıyor.

cebimizde taşlarla

Benim direkt bir yazıyı alıp buraya koymuşluğum vardır, ama kendi yazma sıklığımla karşılaştırıldığında nadir olur bu.

"insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz."

Ne güzel bağlıyor insanlar bir şeyleri birbirine, imreniyorum. Karıştırmak illa ki menemen yapmak demek değil ya...

Ve tabi ki yazının bir şarkısı var, yazar düşündü mü, yoksa ben mi şeyediyorum, bilmiyorum (önemli mi ki?)


CEBİMİZDE TAŞLARLA..

üniversitenin ilk senesi (1940’lar) solcu olduğunu iddia eden bir grupla tanışmıştım. insanların birçoğu sağ elini kullanıyordu. o yüzden solaklığın ayrı bir havası var bilirsiniz. ben de bu sebeple onlarla sıkı fıkı oldum. durmadan cepten arıyorlardı. o zamanlar avea yoktu (1950’ler) ve benim hattım aria’ydı. aria’nın ise karşı yönden 5 dk aranınca 5 dk kazanın kampanyası vardı. bunlar beni o kadar çok arıyordu ki kontör almama gerek kalmıyordu. onların hattı türksel’di. çünkü bunlar solcu grup, hatları da elbette türk malı türksel olacak. kapitalizme olan karşı duruşlarını türksel kullanarak dosta düşmana duyurmaktaydılar. filiz diye sarışın bir kız vardı. sanırım çömezleri kandırma kurulu başkanıydı kendisi. yem olarak kendini kullanıyordu. beni sıklıkla arayan da filizdi. ama artık o kadar sıkmaya başlamıştı ki açmıyordum telefonları. neyseki bunların konuşlandığı fakülte başka bizimkisi başkaydı da okulda çok sık karşılaşmıyorduk. bazen sırf ben ve birkaç arkadaşım için uğruyorlardı ama. sonra bir 10 kasım’da ankara yürüyüşü düzenledi bunlar. orçunla biz katıldık sırf macera olsun diye. o zamanlar marlboro yoktu (1960’lar) ben de l&m içiyordum. kızın teki 2001 içiyordu. artık sen de yerli bir marka içersin diye dokundurdu bana çok rahatsız oldum. ayakkabılarımı saklıyordum bunlardan markası gözükmesin diye. tam bir nazi kampı. anıtkabire bağıra çağıra yürüdük. akp’nin iktidarının ilk yılları aynı zamanda (1970’ler). ama sanırım başbakan daha abdullah gül. meğer bu yürüyüş sadece bizim derneğin değil, 70 küsür üniversitenin atatürkçü derneklerinin ortak katılımıyla gerçekleştirilen devasa bir mitingmiş. ertesi gün gazetelerde hep manşetti. bir de sebebini şu an hatırlamadığım (30 yıl geçmiş tabi) bir şekilde kendi üniversitemizin değil boğaziçi’nin himayesinde slogan attık biz. 2 ana slogan vardı: ordu göreve! ile ordu millet elele idi. sonra aydın bir cumhuriyet kadını bana yolda ordu göreve ne demek yahu darbe mi istiyorsunuz diye sormuştu. benim olaylardan çok haberim yokama elimde pankart bağırıyorum. biran ne diyeceğimi bilemedim ve “ama milletle elele..” dedim ve hızla uzaklaştım ordan. vakit gazetesiydi sanırım, bu gençleri asmalı diye bir manşet atmıştı, altında bizim fotoğrafımız. benim yüzüm belli değil ama orçun sanki bu mitingi düzenleyen ulu önder kıvamında bir portre çizmişti resmen. yaklaşık birkaç hafta ulan şimdi bizi asıyorlarmış diye ince bir korku hissetmiştik hep içimizde. gerçi benim yüzüm görünmüyo olm ispatlayamazlar diye ben daha rahat gibiydim. ha bir de bahsetmeyi unuttum bizim otobüste deprem zamanları tvye çıkan bodyci ve uzun beyaz saçlı bir bilimadamı var o da yer alıyordu. saçları o kadar dökülüyordu ki kırçıllı olduğunu sandığımız montunun aslında siyah olduğunu neden sonra öğrendik. ben bu olaydan sonra türksel kullanan, sarışın, yerli malı kullanmayanı korkutan, solcu ama darbeci, atatürkçü olduğunu iddia eden grubun telefonlarını bir daha açmadım. filizle birkaç kez okulda karşılaştık. yolumu değiştirdim hep. onu en son 1984’ün kışı gördüm.

http://oky.tumblr.com/post/15082511869

le boycott

Fransa'dan anladığımız bu çünkü bizim. Ha, bi de Alain Delon (onu da Sıla'dan öğrendik).


Hadi Fransa'nın ne kadar orrrrrrospu çocuğu bi ülke olduğuyla ilgili özlü sözler bulup özlü söz perisi sitelerden, hepsini bir bir döşenelim durum bildirgeçlerimize.

Mütemadiyen dalga geçtiğimiz Muhteşem Yüzyıl'dan fırlamış gibi fermanlarını yayınlayalım Kanuni'nin (mütemadiyen dalga geçtiğimiz şeyleri başımız sıkışınca baştacı etmekte üstümüze yoktur ya).

"Osmanlı'ya çevirecekler bizi" korkusuyla yerim yerim yerdiğimiz hükümeti bir anlığına unutalım, ya da yok unutmayalım, onlarla da kenetlenelim birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyacımız olan bu günlerde.

İcabında beğenmediğimiz Osmanlı'nın ne büyük ve haşmetli bir imparatorluk, Fransa başta olmak üzere diğer tüm devletlerin ise ne zavallı olduğundan dem vuralım.

Sarkozy'nin boyuyla dalga geçelim. Halbüse bizimkisi ne karizmatik, boylu poslu hmmmh...

Bach dinlemeyip Tefal'den alışveriş yapmayalım.............
............ki, görsünler Türk'ün gücünü.

Görsünler.
Gösterelim, ürksünler.




Sinan gibi "Bach Alman değil miydi yav?" diyenler, canımsınız. Evet tabi ki öyle.
Ama iletisinde "Bach da dinlemicem ben!" yazan kız bunu bilmiyor :)
Saygılar efem.

#incisozlukedokunma

İncisözlük'e neredeyse hiç girip bakmam;
ama bana dokunmayan yılan, başkasına da dokunmasın isterim.

#gerillakutuphanesi

Bu aralar ilgili çeken bir hareket var; adı Gerilla Kütüphanesi. Bundan bahsetmeden önce bir girizgah yapayım...

http://basucumuzdakitap.blogspot.com/ (Başucumuzdaki Tap değil de, Başucumuzda Kitap) adresinde mevzilenen birtakım arkadaşlar var. Üniversite Türkçe derslerinde incelenen kitaplar gibi ama daha iyilerini okuyup, ortaokul Türkçe derslerinde ödev olarak yazılan kitap özetleri gibi ama daha iyilerini yazıyorlar. Kitap okumaya başlamadan önce hakkında hiçbir şey bilmek istemeyenlerden değilseniz eğer, ya da okuduğunuz bir kitap hakkında başkalarının ne düşündüğünü merak ediyorsanız, takip edebilirsiniz kendilerini.

Gerilla Kütüphanesi de, bu arkadaşların cin fikri. Şurdan ayrıntılarını okuyabileceğiniz hareketin birkaç amacı var ve hepsi kendilerinin şu cümlesinde özetleniyor: "Madem ki kitap okumak entel dantel işi sayılıyor, insanlara kitabı sevme ve okutma imkanı verilmiyor, kitaplar en az 20 TL’ye satılıyor, o zaman biz de bundan sonra beleş kitap okumaya başlıyoruz!"

Herhangi bir kitapçıya oturup, herhangi bir kitabı okumaya başlayın, hatta fotoğrafınızı gönderin, biz de gelelim ve beraber okuyalım diyorlar bir de! (Bu son söylediğim, İstanbul'da ikamet edenler için geçerli elbette:))

Bunları yazmama neden olan şey ise, DoDo'nun paylaştığı aşağıdaki fotoğraf. Kitabın adıyla, duruşuyla, sehpanın gölgesi ve mekanın ışığıyla bile hatta, gerilla konseptine o kadar uygun bir fotoğraf ki, bayıldım! Counter oynayasım bile geldi, ama ancak biraz kitap okuduktan sonra... :)

Çöp Adam

Çöp adam deyince sizin aklınıza Cin Ali geliyor olabilir ama benim aklıma Şafak Sezer gibi neyden para kazandığı belirsiz birtakım oyuncular geliyor mesela. Hayır, sanatçı demeyeceğim. Nedenini Necip Fazıl açıklasın: "Özün özü olarak; sanatkar, yani kemale ermiş insan..." Bu tanımı karşıladığını sanmıyorum sayın Sezer'in.

İzlemedim hiçbir filmini bu adamın, yani Kutsal Damacana'dır, Kolpaçino'dur bilmem. İzleyenler komik olduğunu söylüyor. Fakat bana Maskeli Beşler serilerine attığım iki bakış yetti sanki. Kendimi bu adamı izlemeye ittiremiyorum.

"Son filmi Kolpaçino Bomba’nın hem yönetmeni hem de oyuncusu olan Şafak Sezer, filmin çekimleri sırasında figüran kadrosundan bir oyuncuyu döverek hastanelik etmiştir.
(...)

http://kolpacinoyagitme.tumblr.com/


Oyuncu burada oha, çüş diyerek durdurulası bir karakteri canlandırıyor.

Her duyduğumuza inanmamamız gereken bir devirde yaşadığımızı biliyorum. Lakin sosyal medyadan daha kalıcı bir şey varsa o da şu laftır: "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz." Bu yazılanlar tamamen doğruysa zaten, verelim odunu çöp adamın altına, varsın yansın. Alt tarafı bir Kolpaçino daha görmeyiveririz, olur biter.

N.A.L.


Bilen bilir, benim aklıma okul deyince Boğaziçi gelir. Lise gelmez. Lisemi de severim ama öğrenciliğimin en şahane yılları çoğu ortaokul/lise sınıfdaşımın aksine Orta 3 değildir. Lise arkadaşlıklarının üniversitedekilerden illa ki daha sağlam olduğuna inanmam. Mezunlar Günü'ne işim yoksa giderim, üniversitedeki mezunlar günü gibi önceden kapattığım bir tarih olmaz o.

Yine de, lisemin adının değiştirilmesini istemiyorum.

Nüfusta kayıtlı olduğu adıyla Şişli Nişantaşı Anadolu Lisesi'nin isminin, yapılan bir bağışla "Yılmaz Ulusoy Nişantaşı Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmek istendiği bilgisini aldık. Ne bu haberin yüzde yüz doğru olduğunu (bedencinin onaylaması dışında) ne de bağışın miktarını kesin olarak biliyoruz. Bu doğruysa dahi, Ulusoy'un bizzat bunu talep edip etmediği hakkında bir fikrimiz yok. Hani Sarıgül'ün okul önlerine astırdığı brandalar vardır ya "Okulumuzun doğalgaz tesisatı über belediye başkanımız Sarıgül tarafından yaptırılmıştır, minnettarız." diye, aynı belediye içinde, hepsi bir örnek, güya okul velileri tarafından yaptırılmış brandalar. Tabh.

Benim bildiğim, bağış yapıldığında bir hatıra ormanı kondurulur çorak bir tepeye veya ne bileyim, bir sınıfa, spor salonuna filan isim verilir. Koca okulun adını değiştirmek de ne oluyor?

Nişantaşı Anadolu Lisesi, umarım bu ismiyle kalacak. Daha çok NAL dalgası geçecek zamanımız var bizim.

24 olmasın da!




#ickimedokunma

Gençliğin bir konu üstünde bu kadar aynı fikirde olması gözleri yaşartıyor.

Kahkahanın İktidarı

KAHKAHANIN İKTİDARI
Meltem Gürle, 19 Aralık 2010


Bütün çocukluğunuzu ‘arka sıradaki gözlüklü kız’ olarak geçirdiyseniz, sınıftaki zorbalarla nasıl baş edileceğine dair bir kaç şey öğrenmişsiniz demektir. Zorbalar her zaman yanıbaşınızdadır. Öğretmenin görmediği zamanlarda saçınızı çekecek, gözünüzün içine baka baka yemeğinize tükürecek, hatta harçlığınıza bile göz koyacaklardır. Onlardan kaçarak kurtulamazsınız. Bunu size kimi büyükler de söyler: “Ne korkuyorsun, evladım? Sen de yapıştır bir tane.” Kolaysa sen yapıştır, dersiniz içinizden. Zorbalar her zaman sizden daha kuvvetlidir. Onun için zorba olmuşlardır zaten. Cepheden yüzleşmek işlemez. En iyi ihtimalle dayak yersiniz. Daha kötü ihtimalle, diğerlerinin dikkatini çekersiniz. Çünkü, bütün gözlüklü kızların bildiği gibi, her zaman başkaları olacaktır.


Zorbaları onlarla dövüşerek alt edemeyebilirsiniz. Fakat zayıf noktalarını kestirebilirseniz, oyunu kazanmanız işten bile değildir. Nitekim, benim itilip kakılmalar tarihimin şanlı finali, bir sabah okula gitmemek için iyi bir sebep bulmaya uğraşırken, şunu farkettiğimde gerçekleşti: bir zorbanın en çok korktuğu şey gülünç duruma düşmekti. Bu bilgiyle üzerime bir ışık inmiş gibiydi. Yatakta doğrulup ciddi ciddi düşündüğümü hatırlıyorum. Kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Bana gülünmesinden korkmuyordum. Bu yeni bir şey değildi. Oysa, onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kendini bir tür kahraman sanıyordu. Anladım ki, süperman için kriptonit neyse, benim küçük zorba için de kahkaha oydu. Gücünü elinden alacak şeyi bulmuştum!


Bu olaydan seneler sonra, Rus düşünür Mihail Bahtin’in ‘Rabelais ve Dünyası’ adlı kitabında ‘karnaval kahkahası’na atfettiği anarşist özelliği okuyunca, çocukken farkında olmadan aynı prensibi kullandığımı anladım. Bahtin’e göre, kahkaha iktidarın gücünü elinden alıp kendisine karşı kullandığı için anarşisttir. Zorba ona gülmemizden endişe eder. Çünkü kendini çok ciddiye alır. Çünkü korkudan beslenir. Ona güldüğünüz anda üzerinde durduğu zemini tehdit ediyor olursunuz.


Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sırasında yapılan gösteride arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden ODTÜ’lü öğrencilerin, geleneksel mücadele yöntemlerini bir tarafa bırakarak birden Uzun Eşek oynamaya geçmelerini seyrederken bunları aklımdan geçirdim. Bahtin’e sorma şansımız olsaydı, bu olayın ‘karnaval kahkahası’nı çağıran popüler şenlikli biçimlerin özelliğine sahip olduğunu söyleyecekti bize. İlk bakışta yalnızca bir oyun gibi görünen bu eylemin aslında derin bir anlam taşıdığını hatırlatacaktı.


Öğrenciler dansın adımlarını değiştirdiler. Polis kalkanlarının önünde Uzun Eşek oynamaya geçtiklerinde, kuralları gücü elinde bulunduranlar tarafından belirlenmiş bir ilişkiyi yeniden tanımladılar. İktidar, öğrencilerin kendilerine yönelen şiddetle aynı yöntemi kullanarak yüzleşmesini beklerken, onlar bu ilişkiyi ters yüz edip bir şenliğe çevirdiler. Öğrencilerin bir çocuk oyununa geri dönmekten korkacak bir şeyleri olamazdı. Oysa polisin en son isteyeceği şey, öğrencilerin elinde ‘oyuncak’ olmaktı– ki ‘yastık’ görevi görmeye başladıkları andan itibaren, bu da gerçekleşmiş oldu.


ODTÜ’lü öğrencilerin eyleminin gücü buradan geliyor. Kahkahanın gücünden. İktidar kendini ciddiye aldığı ölçüde tahammülsüzleşir. Eleştiriyi kaldıramaz. Mizah duygusu zayıflar. Kendi gücünün mutlaklığından şüphe etmez olur. İtibarını korumak için de kaba kuvvete başvurmaktan çekinmez. Ancak giysileri, kalkanları ve coplarıyla etrafa korku saçması gereken kolluk kuvvetleri, önlerinde uzun eşek oynandığı zaman birden ‘korkunç’ olmaktan çıkıp gülünçleşir. Yani dokunulabilir, başa çıkılabilir ve dolayısıyla da alt edilebilir bir şey haline gelir.

Bunun içindir ki, ister arka sırada oturan gözlüklü kız olun, ister ‘orantısız güç’le yüz yüze kalan bir avuç öğrenci, şiddete başvuranlarla başetmenin en akıllıca yolu kahkahadır.

Bahtin’in dediği gibi, kahkaha özgürleştirir. Kendine ‘süper’ güçler atfedeni yeryüzüne indirir, yabancı olanı tanıdık kılar ve böylece korkuyu yok ederek bizi serbest bırakır. İşte o zaman iktidarın kahkahası yerine, kahkahanın iktidarından söz edebiliriz. Bu hafta ODTÜ’de olduğu gibi.

Yazı: http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1235310621&news_code=1292770843&year=2010&month=12&day=19
Görsel:
http://www.gazete5.com/haber/odtu-de-erdogan-a-protesto15-aralik-201-67381.htm

Emek Bizim!

Ben İstanbulluyum.

Cevahir'in yerinde ne olduğunu hatırlamıyorum. Sevmesem de içim kaldırıyor oraya gitmeyi.
Kanyon'un yerinde önceden ne varsa, hiç gitmemişimdir.
Eski Profilo fabrikasına uğramışlığım, ya da Metrocity inşaatını gezmişliğim yok.
Ama Emek'in yerine yapılması düşünülen alışveriş merkezinin yerinde eskiden ne olduğunu çok iyi biliyor olacağım.

Festival bileti almak için saatlerce sırada bekleyen, her gün iki tane film deviren bir sinema tutkunu olmayabilirim. Çok gittim, ama hayatım Emek'te geçti diyemem. En ucuz, en konforlu, en iyi sinema salonu da değildir herhalde Emek...

Ama benim lisede on tane adamla birlikte okulu asıp Yüzüklerin Efendisi'ne gittiğim yerdir.
Kapısında oturup beklediğim, beklerken takı baktığım yerdir.
Sevgilimin elimden tutup, beni bir romantik komedi filminin galasına götürdüğü yerdir.
İlktir.
Kocamandır.
Taksim'dir, İstanbul'dur.
Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın! Emek Sineması yıkılmasın!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!