... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Şimdi Haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şimdi Haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

kıs kıs gülen dipnot

"Bizim dinimiz hoşgörü dinidir"in bir dipnotu var, siz bu kocaman anlamlı, iyi niyetli, güzel cümleyi okurken alttan minicik fontlarla ve hızla geçtiği için okuyamayabilirsiniz. Şöyle yazıyor o dipnotta:

"Sünni olduğunuz sürece."

Açık kafalı, aydın saydığınız aileleriniz hayatınıza Alevi birini soktuğunuzda sizi evlatlıktan reddedeceklerini mi söylüyor? *kıs*
Yan komşunuzun Ailevi olduğunu öğrendiğinizde evde kalmayan bir fincan şekeri istemek için ilkin üst komşunuza mı gidiyorsunuz? *kıs*
Hala Mehmet Ali Erbil'e tahammülünüz var mı, öyle ya, sizin mezhebinize laf uzatmadı o? *kıs*

Kıs kıs gülüyor o dipnot size.



Gülben Ergen ateistlere şifa diledi. Kimden diledi, bilmiyorum. Ben de ona Allah'tan şifa ve kafa esenliği diliyorum (espriyi anlarsa gülebilir de).

Bir de, hala inancı kendinden başkasını ilgilendirmeyen, yobazlıktan kafası bulanmamış, holiganlığa, fanatikliğe, şiddete, soğuk cihata meyletmemiş tüm Müslüman'lara geçmiş olsun diyesim var. Onların da hayatı zor.

Madem ki Ermenisin...

"Bu dava önemli bir dava. Türkiye'de hukukun karşısında herkesin eşit olduğunu, sadece kendi vatandaşlarına değil, Türkiye aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini kabul etmiş bir ülke olarak, yabancılara, yabancı şirketlere karşı da eşit muamele yapan bir ülke. Ama bu davanın çok ayrı bir özelliği var. Gayrimüslim bir vatandaşımızla ilgili bir dava olduğu için ayrı bir hassasiyet tabii ki söz konusuydu. O bakımdan her türlü titizliği göstermek, herhangi bir şekilde vatandaşlarımız arasında bir yanlış kanaatlerin oluşmasına fırsat vermemek bizim görevimizdir."

Abdullah Gül


"ermeni", nötr bir kelime, ona herhangi bir yakınlık ya da uzaklık duyamam.
(...)
"hepimiz hrantız, hepimiz ermeniyiz" demişiz. ermeniyiz, çünkü ermenilerin maruz kaldığı bunca şiddeti, kıyımı, haksızlığı görüyoruz, onların yanında duruyoruz, onlara yapacağınız şeyi bize de yapın diyoruz. hrantız, çünkü hrant dink bizim de sesimizdi, onun beraber yaşama kararlığına sahip çıkıyoruz, ona atılan kuşunları bize de atın diyoruz.
(...)
hrant dink'i, ezilen kimliği, ideolojisi ve meselesinin güncelliği sebebiyle daha çok umursadığım doğrudur, ama bu diğer siyasi cinayetleri umursamadığım anlamına gelmez, elimden gelen her türlü desteği o mücadele için de veririm.

Mehmet Kentel
blog.


Ermeni benim için de nötr bir kelime. Bir cinayet de, ağırlaştırıcı kimlikler olmadan da yeterince kötü. O yüzden "hepimiz Ermeniyiz" demek kafama yatmıyordu, hala da yatmıyor.

Cumhurbaşkanı'nın açıklaması, öncelikle yanlış. Çeşitli gazetelerde nüanslarla aksettirilen açıklamanın bir yerinde geçen "yabancı uyruklu" ne demek? "Türk ırkı" hipotezinin bir yansıması mı bu da?

Dini inanç ile uyruğu ne zaman ayırabileceğiz acaba birbirinden?

Onu geçiyorum, cumhurbaşkanı'nın açıklaması, şimdiye kadar yapılan tüm "karara bizim de canımız sıkıldı" mahiyetindeki samimiyetsiz açıklamalarının içinde belki de en kötüsü... ama, ne yazık ki, üzülerek söylemek zorundayım, bu yüzden halk daha hassas; değil hiçbir insan, hiçbir gazeteci cinayetinde verilmeyen tepkiler veriliyor. Çok doğru tepkiler olsa da bunlar, bir insanın sırf Ermeni diye milliyetçi duygular öne sürülerek canice öldürülmesine geçmiş acılar, haksızlıklar öne sürülerek "daha çok" karşı durmak tutarlı değil ve cumhurbaşkanının bu çok yanlış açıklamasını destekler nitelikte.

Meselenin güncelliği sebebiyle şu an gündemde oluşuna ise söyleyecek şeyim elbette yok, normaldir, doğrudur.

örgüt diyemem, kal diyemem...

... sen goncasın, gül diyemem!

Dink kararını veren hakim: Örgüt yok diyemem


Dink davasında "terör örgütü yok" kararı veren hakim açıklamalarda bulundu: Bu cinayetin birkaç simitçinin işi gibi basite indirgenmesine karşıyız. Bizce de basit bir cinayet değil. Azmettiren birileri olması gerekir ama deliller bu kadar.

(...)

Davalar uzayınca da kamuoyundan baskı geliyor, baskı altındayız. Ayrıca davanın uzatılması için yapılanlar da var. Biz elimizden geldiğince davayı uzatmadan karar vermeye çalıştık. Ancak 4.5 yıl kimileri için uzundur, kimileri için de kısa.

(...)

Terör örgütü olabilmesi için de bir eylem değil birkaç eylem yapmış olması gerekir.

(...)

http://www.ntvmsnbc.com/id/25315075



Ben bu açıklamadan 1 şey anladıysam o da şudur: "Bi kereden hiçbi şey olmaz."


Oysa ki "örgüt", topluluk adıdır ve eylem sayısına değil, kişi sayısına bağlıdır. Şahsen pek tutmadığım "ama işte napalım" TDK'nın tanımında bile, aşağıdaki şekilde geçer:


İlginç değil tabi bu durum. Ülkede kim Türkçe biliyor ki hakimler bilsin?

Siz sırf de'lere ki'lere takıldığımızı zannededurun daha...

çiçek olamayan çocuklar

_ Abi bazen daha cok darliyo, ulke gundemi bu kadar kesmekes oldugunda, cok hosgorulu gibi gorunen herkes birbirine höt zöt dediginde... darlaniyorum. Tabi cevap veriyor, yaziyor, sorguluyor, sonra da tam ortasina dusuyorum muhabbetin. Belki de bunu yapmamak lazimdir ama bu sefer de “apolitik genclik”sin. Baskalarinin apolitik diye yaftalamasi degil derdim ama ben bunlari dusunmeye mecbur hissediyorum kendimi, aklima geliyor, yani, hayat hep ringo dingo mu yahu? Biz hic etkilenmiyor muyuz bunlardan, yani birinin askere gitmesi sadece raki balik yapmaya bahane, “oh iyi yere cikti”, “oh keyfi yerindeymis”ten ote bir sey degil mi, bunun lazimligi sorgulanmayacak mi? Yazdiklari, cizdikleri yuzunden iceri atilan adami “ben onu okumuyodum zaten yea” deyip desteklemeyeceksek, “soykirim yoktur”u kabul etmekten ote “soykirim yoktur diyeni iceri atarim” diyen sansurcu fransa’dan ne farkimiz var? Yarin beni iceri atmalarini kim engelleyecek?

çiçek olamadık ama denizyıldızı oluruz belki bir gün.

Bir Harry Potter roman karakteri olarak Yozdil

"Yiğidi öldürür, ya da en azından doğduğuna pişman eder ama hakkını yemem. İçeriği benim fikirlerimle ters düşse de, iyi yazılmış bir yazının şukusunu gözümü kırpmadan veririm diye bir düsturum vardır. Ama bunun tersi de doğrudur.

İşte bu yüzden, Y. Özdil iyi bir köşe yazarı değildir benim gözümde."


Böyle demişim eski bir zamanda. Alışkanlıkla, bu dediğimi desteklemek için kendisi ile aynı fikirde olduğum birkaç yazı eklerim şuraya, diye düşünerek taslaklara kaydetmişim bunu.

Şimdi ise, bu radikal "-ist", ırkçı, ayrımcı gazetecinin, satır aralarındaki boşlukla birlikte içerikteki boşluk da giderek artan yazılarına gün geçtikçe tahammülüm azalıyor. Bize böyle insanlar mı lazım, bu yazarların kapısında mı onlarca metre kuyruklar olmalı? Beslenen bu nefret nasıl bir prototip yaratacak? Bu 1984 kışı daha sert geçmeyecek mi?

Bana demagojiden yapılan prim lazım değil. Bana gerçek anlatılsın. Saptırılmadan, çevrilmeden; yorum veya gözyaşı eklenmeden anlatılsın. Eğer birbirimize zıt şeyler konuşuyorsak, ben ancak öyle dinlerim bir sözü. Yoksa ben ona "beyefendi, siz" derken "sen" diye lafa giren adam kadar bir kulağımdan girer, diğerinden çıkar laflar.

Ben Özdil hakkında böyle şeyler söylediğimde "ama adam iyi başlık atıyor abi" diyen tayfaya da laflar hazırladım: Adamın iyi başlık atması, ona kompozisyondan 5 aldırır; onu iyi bir gazeteci ya da çok iyi niyetli bir insan yapmaz. Bana bununla geldiğinizde, adamcağızın savunacağınız başka tarafı kalmadığını kendi kendinize fark edip, yavaşça uzaklaşmanız için gülümsüyorum size. Gülümseyişime başka anlam yüklemeyiniz, rica ediyorum.

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum.

Bakın şimdi sizi bi helezona sokucam...

Önce şuna bi göz atın. Sadece başlığa bakmanız bile yeterli: http://www.ntvmsnbc.com/id/25301987

Konu, Kılıçdaroğlu'nun oğlu. Kendisi bedelli askerlik yapmayacakmış. Böyle buyurdu babası.

Bedelli askerlik yanlısı değilim. Düzeltiyorum, askerlik yapmama opsiyonunun sadece parası olana veya krediyi ödeyebilecek olana bahşedilmesi yanlısı değilim. "Türkiye'nin güçlü bir ordusu vardır" tezine, "Bizim ordumuz böyle olmasa bize naaparlardı, nasıl işgal ederlerdi belli değil" teorisine hizmet etmektense işine gücüne bakması gereken; hayatına verdiği (en az) 6 aylık ara kurduğu şirketin gidişatına, annesinin tedavisine, çocuğunun eğitimine, evinin çekip çevrilmesine sekte vuracak olan adamlar var. Bu ülkede kıt kanaat geçinen adamlar var ve onlar askere gitmek zorunda ve kim bilir ülkenin neresine.

Askerlik nedir? Siz ne gördünüz bilmiyorum ama ben hatırı sayılır miktarda arkadaşımın askere gidiş-gelişini izlemiş biri olarak konuşacağım. Bu insanların komandosu da vardı, Kars'ta, Sarıkamış'ta, Kıbrıs'ta, Malatya'da veya İstanbul Gayrettepe'de yapanı da, Kütahya'da havacı olanı, Ayvalık'ta turizm jandarma olanı da... Ortak yönleri şuydu: Ordunun bir neferi olmaktan ziyade, kayıtlı ve şartlı olarak kayıtsız şartsız "sir yes sir" demeyi öğrenmeleri/öğretilmeleri, suyu fazla harcamamaları, "koğuş kalk!"maları (orduevinde yatan uzun dönemleri tenzih ediyorum), yataklarını düzgün toplamaları, "askere gidip adam ol"maları. Şimdi savaş çıksa, toplu tüfekli, süngülü savaş mı çıkacak; çıksa, ne olacak, rahat mı uyuyacağız 18 gün/1 ay eğitim aldıkları için usta nişancı, kahraman asker çıkıveren arkadaşlarımızı cephede düşünerek? Bizi koruyorlar diye?

Arkadaşlarımın çoğundan daha çok atış talimi yapmışımdır sahildeki balonlara ateş ederek, o zaman beni alsınlar askere. Ömür Gedik ile kankalanmayan namerttir.

Şimdi ben kendimi Kılıçdaroğlu'nun oğlunun yerine koydum, ulan ne acayip şey. Param var mesela, hayatımın (en az) 6 ayını işimden gücümden ayrı geçirmek istemiyorum. 6 ay ortadan kaybolursam sektörden silineceğimi düşünüyorum belki. Ama MBA bile yapamıyorum, çünkü Kılıçdaroğlu'nun oğluyum, çünkü bana "askerden kaçmak için yapıyor bak bak" derler. Derleer, derler; yapmasa da yaptı derler...

Ben Kılıçdaroğlu'nun oğluyum. Adım önemli değil. Hayatım üstünde hükmüm yok, soyadım sebebiyle verilmiş kararlara bağlı yaşıyorum. Balet olabilir miydim mesela? Askerlik konusunda kendi kararımı verebilir, icabında vicdani redçi olabilir miydim? Eşcinsel olabilir miydim? İmam hatip lisesine gidebilir miydim? Türbanlı bir kızla evlenebilir miydim, tamam türban siyasi simgedir ama, çok sevseydim mesela? Sapıtabilir miydim orada burada, sarhoş olup kavga çıkarabilir, ehliyeti kaptırabilir miydim? Çok fazla veya çok az çocuk yapabilir miydim?

Soyadımı milletin gözüne sokmak söyle dursun, icabında saklayabilir miydim?

Öte yandan "efendim sınır karakoluna gönderilmeyeceği belli bir adamın bedelli yapmayacak olması" zırt vırt konuşmak, Van'a yardım için maaşını gönderen milletvekiline "hadi ordan ne olacak senin maaşınla" demek gibi aynı. Yani, saçmalığın dik alası. Ne yapsın yani, sınır karakoluna gönderilmeyi mi istesin adam, kendini birilerine ispatlamak için? Dağ komandosu mu olsun illa?

Bir de şunu düşündüm, bu anti-gemicik kafayla Kılıçdaroğlu isteyebilirdi de belki sınır karakoluna gönderilmemi. Bir baba olarak tabi ki istemezdi ama sonunda "kısmet böyleymiş, işte biz Türk milletinin her ferdi gibiyiz, ayrıcalıklı değiliz" deme fırsatı elde ettiğine sevinebilirdi azıcık. Ama değil bu ülkenin muhalefet partisi başkanının oğlunu, soyadı Kılıçdaroğlu olan kimseyi sınır karakoluna göndermezlerdi ki zaten. Kura mı dediniz? Hıhı, tabh.

Şimdi çıkın bakalım girdiğiniz helezondan ve söyleyin: Bedelli askerlik yapsam mı, yapmasam mı, her şekilde hakkımda ne düşünmeniz caizdir?


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

RTE Üniversitesi


"Rize Üniversitesi Senatosunun bugün yaptığı ve tek konunun isim değişikliği olduğu toplantıda, üniversitenin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi görüşüldü. Yapılan toplantı sonucunda Rize Üniversitesinin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi, 23 üyenin tamamının oy birliğiyle kabul edildi."


Haber linki.

Aklımıza bi fıkra gelir, gülerdik eskiden. Ya da önce güler, sonra fıkrayı ona uydururduk.

Şimdi RTE mi gelsin aklımıza, ne gelsin?
(Ona da güleriz gerçi)
Üfff...

Türkiye bölünemez pastası

@kitschest karşı masadan bildirdi.

Bu habere "baeyaa komiğiz", "daha ne kadar salaklaşabiliyoruz, ona baktık" gibi bir başlık daha uygun düşerdi.

Kılıçla kesmişler pastanın kesebildikleri bir parmak yerini de. Umut Sarıkaya'nın Çile hikayesi kahramanları gibi konuşmayı göze almak pahasına söylemem lazım: Bu hal, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun özetidir, bölünemez ülkeden arta kalan "creme de la creme" tabaka, kılıçla kesilse acımamaktadır.

Gerizekalılar.

"Halk" Partisi

Ülkede muhalefet adı altında öyle büyük bir kekoluk dönüyor ki, pes!

Basında klinik araştırmalarla ilgili birkaç ayda bir Mars maili gibi hortlayan haberler çıktığında onları ciddiye alıp yanıt vermek gerekiyor. Tekzipler gidiyor gazetelere, tabi ki hiçbir tekzip bir (sözde) skandal kadar dikkat çekmiyor. Böyle şeyler olduğunda ben hep şunu düşünürdüm: Birileri buna gerçekten inanacak ve bunun "hükümetin yüce Türk milletini ilaç şirketlerine peşkeş çekmesi" olarak görecek, gösterecek ve bu yanlış düşünce çığ gibi büyüyecek. Çünkü inandıramıyorum insanlara, birebir muhabbet ettiğim insanlara bile bu araştırmaların ağababasının Amerika'da, Avrupa'da döndüğünü, Türkiye'de nüfusa göre çok az miktarda araştırma yapıldığını. İnsanlar benim yerime filmde gördükleri Rachel Weisz'a inanmayı tercih ediyor.

Hani aklımızın ermediği veya yeterince bilmediğimiz birtakım ekonomik veya diplomatik naneler yüzünden yapılan birtakım işler var ya, çıkan kanunlar, aflar, yapılan özelleştirmeler... Bunların tümü gerçekten insanların veya devletin yararınadır demiyorum; hatta "taşıma suyla değirmen dönmez" veya "hazırda dağ dayanmaz" gibi atasözlerini mihenk taşı edindiğimden olsa gerek, çoğunun olumsuz etkilerinin daha çok olacağını düşünüyorum. Ama sonuçta itiraf ettiğim bir şey var: Bilmiyorum bunların altta yatan tüm sebeplerini.

Birinci Dünya Savaşı da, Franz Ferdinand'ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi sebebiyle çıkmamıştır, ona bakarsanız. Kemal Kara ne derse desin.

Şimdi bakalım muhalefetin muhalefetine:


ANADOLU AJANSI
25 Kasım 2011 Cuma 12:10:52

CHP'den ilaç çalışmalarındaki ölüm iddialarına araştırma istemi

TBMM (A.A) - 25.11.2011 - CHP, çok sayıda vatandaşın, ilaç firmalarının 2007-2010 yılları arasındaki ilaç çalışmalarına bağlı olarak öldüğü iddialarının araştırılmasını istedi.

CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve arkadaşlarının imzasıyla TBMM Başkanlığına sunulan araştırma önergesinin gerekçesinde, yeni ilaç üretimi ve insanlığın hizmetine sunulmasının, insanlar üzerinde yapılan bir dizi çalışmayı da gerektirdiği belirtildi. Çalışmalara katılanların, yeterince aydınlatıldıktan sonra, hür iradeleriyle hiçbir şekilde zorlanmadan, gönüllü olduklarını beyan etmeleri gerektiği ifade edildi.

Gerekçede, Türkiye'de vatandaşların, özellikle üniversite öğrencilerinin yoksulluk nedeniyle ilaç araştırma deneylerine katılarak, para aldıkları, deneyler sonucunda da yaşamlarını yitirdiğine yönelik haberlere işaret edilerek, bu durumun, vatandaşların onurunu zedelediği belirtildi.

Sağlık Bakanlığının, klinik deneylerin hem bakanlık hem de etik kurullar tarafından denetlendiği, deneklere para verilmesinin ise yasak olduğunu açıkladığı ifade edilen gerekçede, şunlar kaydedildi:

''Bu ifadelerle basında yer alan ifadeler arasında önemli çelişkiler
vardır. Bütün şirketlerin ana hedefi kar etmektir. Dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan ilaç şirketlerinin ilaç araştırmalarını kendi ülkelerindeki denetimlerin sıkılığından kaçarak, geri bırakılmış ve fakir ülkelere kaydırdığı bilinmektedir. Bu durum, hiçbir şekilde kabul edilemez.

Ülkemizde yürütülen ilaç araştırmalarının finansmanında kullanılan bütçenin nerelere harcandığı, başta öğrencilerimiz olmak üzere vatandaşlarımızın içinde bulunduğu ekonomik koşulların istismar edilerek, kullanılıp kullanılmadığı araştırmaya muhtaçtır. Sadece araştırma kayıtlarına bakmak aldatıcıdır. Halen hayatta kalmayı başarabilen deneklerle, kurulacak Meclis Araştırma Komisyonu'nun detaylı bir görüşme yaparak, deneysel çalışma için aydınlatılmış onamlarının olup olmadığı ve çalışma için para alıp almadıklarının tespiti gerekir.''

(MLT-KUD)
12:11 25/11/11


Niyet güzel, amaç doğru, komisyon gerekli belki ama ifade çoooook yanlış ve art niyetli.

"CHP elit kesimin partisi azizim, halka inmesi lazım" diyorsunuz da, ben yukarıdaki iddiayı okuyor ve bunu kaleme alanın tam "halk" olduğuna karar veriyorum (burada "halk", Onurlu'nun kullandığı anlamda ve onun vurgusuyla söylenmelidir)

Ben küçükken, hayal meyal hatırladığım yaşlardayken daha, "büyüyünce milletvekili olacağım" dermişim. Kafayı yemişim besbelli. Bilmeden konuşmayı marifet sayan cahil cühela adamlarla aynı kırmızı koltuklarda oturup aklına mukayyet, sinirine hakim olmak mümkün olmazdı zira. Ha, muhalefet böyleyken, hükümetten bahsetmiyorum bile.

Anladıkları dilden özet geçeyim bari, kısaca: Akıllı adam ne arar la mecliste?

afiç

"Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye'nin "BB" olan yerel ve yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notunu teyit ederken, not görünümünü "Pozitif"ten "Durağan"a çevirdi."

Şimdi, haberde kullanılan görsele bakalım:


Benim başıma gelmiş bir olay değildir ama Sinan anlatmıştı; StepS'in editörü olduğu zamanlarda serbest ticaret konulu yazının (Koray'ın yazısıydı sanıyorum) mizanpajını gözden geçirirken, yazıda kullanılan fotoğraf takılmış gözüne. Alt alta üst üste birtakım adamlar varmış görselde. Bunun ticaretle ilgisi ne, diye sormuş tabi Sinan, o zamanlar beraber çalıştığımız ajans olan Figür'deki kanka elemanlara... Görünen o ki, adamlar serbest ticaret yazıp stoklarda aratmış ve muhtemelen karşılarına çıkan ilk şeyi kullanmışlardı: Serbest güreşle ilgili bir görsel.

3000 baskılı bir kampüs dergisinin sayfa sayfa tüm yazılarını, tüm görsellerini ezbere bilirdik biz. Çünkü sonunda iyi bir şey yaptım demek önemliydi, onu yıllar sonra hatırlamak veya bizim yıllar sonra o dergilerle hatırlanmamız önemliydi. Seviyorduk yaptığımız şeyi, aşıktık belki.

Şimdi bak, milyonların okuduğu iddia edilen gazetenin yaptığına... Bir Umut Sarıkaya karikatürü olsa, "ehehe afiç" der geçerdik ama, değil.

Yaptırdığınız reklamlar hariç hiçbir elle tutulur özelliğiniz yok sevgili Zaman. Reklamlarınız için de size değil, çalıştığınız ajansa veriyorum şuku, tabi ki. Sizse, işinizi ciddiye almıyorsunuz bile.

Yaftalamadan düşündüm, bu sonuç çıktı.


(24 Kasım 2011, İstanbul)
Mutlu yıllar Sinan!

Yoksa siz de kobaylaştıramadıklarımızdan mısınız?

Gazetecilikten ne zaman nefret ediyorum biliyor musunuz? Para yapacağını bildikleri asparagas haberi, insanları o konuyla ilgili nasıl etkileyeceklerini hiç düşünmeden sallayıveriyorlar en çok okunan gazetelere. O adamlar yükseliyor, biliyorum. Şerefsizce, alçakça yükselip; altlarındakilere de böyle yapmalarını buyuruyorlar. Biz de o gazeteleri alıp, çimlerde üstüne oturmak için kullanıyoruz. Biz en fazla boş haberin olduğu, en kalın ve ucuz gazeteyi alırız ama, orada yazanlara inananlar da var. Bu kobay haberlerine inanacaklar olduğu gibi.

Biri, Sağlık Bakanlığı temsilcilerinin de bulunduğu bir toplantıda söyledi, çok da doğru söyledi: "Tutup yüzlerce, binlerce hekime klinik araştırma eğitimi vereceğimize biraz da basına versek, bence daha iyi olur."

Çok uzatılabilir ve uzatılacaktır da bu "kobay" konusu, gerekli tekzipler gitmiştir bile oradan buradan ama ben birkaç şey söyleyeceğim kısaca; klinik deneyleri saç dökülmesini azaltan şampuanlarla özdeşleştirmeyip geniş düşünmeyi başarabilen insanevlatları için...

1. Molekül bulunmasından ilacın piyasaya çıkmasına kadar geçen süre takriben 12-15 yıl. Bu süre, klinik öncesi ve klinik çalışmalarla geçiyor ve bulunan 10000 molekülden 1 ilaç çıkarsa, bilim insanları kendini şanslı sayıyor.

2. Laboratuvarda, hayvanlar üstünde, sağlıklı insanlar üstünde ve hasta insanlar üstünde denenmeden, sonra da gerekiyorsa başka ilaçlarla karşılaştırma çalışmaları yapılmadan, hiçbir ilaç piyasaya çıkamaz.

3. Klinik araştırmalar global ve lokal olarak yüzlerce kural, kanun, kılavuz, yönetmelik ve yasa ile düzenlenirler.

4. O insanlar kobay değil, denek de değil, gönüllü. Gerçekten gönüllü olmaları, rıza vermeleri ve istedikleri zaman rızalarını geri çekebilmeleri bir yana; onlara denek diyerek fareye indirgemiyoruz gazeteciler gibi.

5. Türkiye'de hastalara, çalışmaya girmeleri için para ödenmiyor. Elde ettikleri tek fayda, insanlık adına elde edilenin yanı sıra, ücretsiz tedavi alıyor olmaları. Sağlıklı gönüllüler için durumu, tecrübem olmadığından bilmiyorum fakat yönetmelikte "çalışmada harcadıkları süre sebebiyle doğan iş kaybını telafi etmeye yönelik" bir ödeme yapılabileceğinden söz ediliyor.

6. Gönüllüler, tüm prosedürleri ve olası yan etkileri baştan bilirler. Bilme hakları vardır, bilmiyorlarsa ilgisizliklerindendir. Sağlıklı gönüllü olarak, para kazanmak amacıyla çalışmaya rıza verip, sonra prosedürlerden şikayet ediyorlarsa ya yalan söylüyorlar, ya da ünlü olmaya çalışıyorlardır.

7. Siz yoğun bakım hastasının iflas etmiş vücudundan mantar enfeksiyonunu sökmeye çalışırsınız, hasta ölür. Ölebilir. Hasta, yoğun bakımda her ne sebepten yatıyorsa o yüzden ölmüştür; ama öldüğünde mantar enfeksiyonundan kurtulmuştur, o zaman ilacınız işe yaramıştır.

Bazen üzülseniz mi, yoksa sevinseniz mi bilemediğiniz iştir klinik araştırmalar ve önemli olan, etik kurallardan ödün vermemeye çalışmaktır.

Salakça mutlu

Bu aralar yolda yürürken ufak ufak sekmiş olabilirim arada, veya ne bileyim, gülümsemiş olabilirim durduk yere, kabul. Benim bu halimin bir sebebi var -ya da ben öyle düşünüyorum-, ama bu hali hayatının tümüne yayabilen insanları hiç anlamadım. Bu yazdıklarımı okuyanlar varsa onlara da sormak istiyorum: Neye gülüyosunuz abi bu kadar? Ben yapılan esprileri anlayan biriyimdir ve anlamadım bu süregelen espriyi. Açıklayın rica ediyorum, "hayat kocaman bir espri değil mi zaten" gibi aforizmalar yapıp ağzınıza kürekle vurdurmayın yalnız.

Hep diyorum, bu salakça mutlu insanlar çok acayip diye... Meğer hakikaten (bir nevi) salaklarmış :)

Scientists have discovered that people who are very optimistic about the outcome of events could in fact have a "faulty" brain.

The study, which was published in Nature Neuroscience, suggests that the brain is very good at processing information, whereas some people ignore anything negative, leading them with a positive outlook.

This had lead scientists to believe that people who are continuously optimistic when reality challenges their beliefs is due to a 'faulty' function of the brain's frontal lobe.

(Araştırmanın devamı için: International Business Times / UK)

Yobazca Sevişme Sanatı

"Yorumsuz" diyeyim de lafın büyüğünü sokmuş olayım. Ya da vazgeçtim, neden yorumsuz olsun ki :) Başlıyorum bu -güya- gazete haberinin ırzına geçmeye. Bism...

- Motor! denince başlıyor kimi insan galiba da... Hayırı şerri düşünürken (bkz. Çelik), bir çocuk kolay yetişmiyor hesabı yaparken dikkat etmek lazım, havamız kaçmasın.

- Oynaşmak gerekir, oynaş! Arkadaşım askerlik mi bu, emir veriyorsun. Önce bi geri bas. Sonracıma, önsevişmeyi tek taraflı bir iş yapıyormuş da lütfediyormuş gibi aksettiren ruhsuz adamlar bence kendini belli etmesin. Sonra o damacanaları filan kimden bileceğimiz çıkıyor ortaya. Öyle ya, onlar için ha kadın ha kavun, fark etmiyor.

- Bak şimdi yorgan işi mantıklı, çünkü "ayıp yorgan altında olur". Tam ilişki halindeyken gülersen adam üstüne alınır, zaten çoluk çocuk düşünceleriyle havası kaçmış adamı daha da sıkmaya gerek yok. İnleyeceksen de kısık sesle inle. Kıbleye ayak dönmek de feng-shui esaslarına göre sakıncalı olabilir, bilemiyorum, feng-shui'ye sararsak evdeki kapıların yerini filan değiştirmek gerekeceği için o işlere girişmedim hiç.

- Çarşambayı sel alır, pazar da Bizimkiler izleyip banyo yapıp uyursun zaten, söylemeye bile gerek yok da biz yazdık yine. Ha, iyi haber: Tüm bu kurallara dikkat ettiğin için sana ödül: Gündüzleri quickie!

Bunların tümüne dikkat ettiğinde hiçbir şey anlamayacaksın bu işten, zaten bizim de nihai amacımız bu.

Elmalılı bellatrix'ten yorumları dinlediniz. İyi üremeler.

Anne ben satanist oldum!

Dilim pabuç kadar olduğu ve herbişeye verecek cevabım olduğu için, bu sefer de kendimi satanist ettim. "Neettin neettin?!" demeyin; önemli olan niyet.

Ah gazeteciler, ah canımlar; size laflar hazırladım gelin böyle...

1. İstiklal'deki kiliseye 1-2 kez girmişliğim var. Ayine gitmedim ama gitmiş kadar oldum. Mum falan da yaktım. Brrr... Bişi dürttü bak.

2. Valla ben yıldızı figür olarak pek sevdiğimden, yıldızlı kıyafetlerim var. Doğru açıdan bakınca o yıldızlar illa ki bir (ya da iki) dairenin içine düşüyordur. Sonracıma, aksesuarlar da cabası. Mesela küpeler, ah o küpeler, insanı dinden, allahı insandan çıkarır alimallah.

Bugün sokakta içinde yıldız olan halka küpe takan kız gördünüz mü hemen satanist diye çıkaracaksınız haçı sarmısağı. Aklınızda bulunsun da.

3. Ohhooo... Ben 3 tane adamla allahın unuttuğu bir yere gittim. Hem de iki kere. Elektrik yok, su yok (denizi saymazsak), trafik yok, telefon yok, yatak yok, e vallahi bizim yatacak yerimiz yok!

4. Bi Anton tanıyorum; o da Anton Sikibinton. Szandor bilmem, sazan bilirim. La vey de vaveyla gibi bir şey olsa gerek. Sonuçta, kişisel olarak tanışmadık bu amcayla, sadece simaen...

5. Satanistlerin çoğunun kafası karışmış hacı, şeytana tapan adam naapsın haçı? Tabi ki takmıyorum.

6. Ben yiğit, mert ve güçlü demek olan ama aynı zamanda Kafkasya'da açan bir çiçek anlamına gelen Metallica'yı dinliyorum, sayılır mı acaba? Hadi be hafız...

O diil de bi Rammstein vardı o nooldu?

7. Kasetçi: Kaset alım satımıyla uğraşan kimse. Bulsam giderim retro retro. Bu satanistler çok retröretrö canım.

8. Yayın organı gibi ama değil gibi. Yok, probabiliteyi okumuyorum. Onu okuyacak kapabilitem yok. Fotokopiye para vermeyi üniversite son sınıfta bıraktım hem, öyle bi para harcayabilitem de yok. Galiba benim bu durumda satanist olabilitem yok be ya.


Aah ah, naaptım ne ettimse olduramadım, o zaman sana geliyorum, YARABBİM!

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!