... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Parlement Sinema Kulübü ile Spoiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Parlement Sinema Kulübü ile Spoiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Slide!

Hastasıyım.

iyi karar / kötü karar


Bana yüzyıllar gibi gelen bir süre önce Osman'ın evinde unuttuğum iPod'umu almak için ona uğradığımda, televizyondaki filme takıldık. "Seni Uzaktan Sevmek" arabeskliğinde Türkçe'ye çevrilen "Going the Distance" diye bir film, Drew Barrymore oynuyor, bir de adını aramaya üşendiğim şu "He's Just Not That Into You"daki başrol oyuncusu, hani sonradan aklı başına gelen... Neyse. Filmi anlatmayacağım ama konudan bahsetmem lazım: uzaktan kumandalı ilişki yürütmeye çalışan bir çifti anlatıyor, 4 ayda toplasan 40 gün görüşmemiş ama biri doğu, biri batı yakasında ayrı ayrı işleri olan esas oğlan ile esas kız.

Olay sürekli "sen buraya gel" "hayır sen gel" ekseninde, işte "sen işini sevmiyorsun zaten, bırak gel işte"lerin, "ama işte burası da New York şimdi"lerin sürekli konuşulduğu bir hal alıyor, sonunda bir tanesinin canına tak edip de diğerinin yanına taşınmaya karar verene kadar...

İşte olay o zaman patlak veriyor. Birine gel demek, git demek veya istediğini yaptırmaya çalışmak, o istemediği sürece kolay çünkü. Ama karşıdaki insan bir fedakarlık yapmaya kalktığında, bunu gerçekten içinden gelerek yapıyor olsa bile, şunu düşünürken buluyoruz kendimizi: "Bu, bunu benim için yapıyor ve gün gelip bana kızabilir, beni suçlayabilir veya en iyi ihtimalle bunu benim kafama kakabilir."

Kızın diğer şehre taşınmaya karar verdiği an, aslında gerçek düşüncelerin söylendiği ve topun karşı tarafa atılmadığı küçük bir zaman dilimi artık ve o zaman diliminde doğru mu, yoksa yanlış mı karar verildiği ortaya çıkıyor. Bir nevi Matrix hali: Kız hiçbir zaman taşınmaya karar vermeseydi, taşınmama kararı hiç kesinleşmeyecekti.

En kötü karar bile kararsızlıktan iyi dedikleri bu olsa gerek - sonunda değiştirebilmek için, önce kötü kararı vermek gerekiyor.

Up in the Air: Berbat bir hayat

Up in the Air'i izledim bu gece, şarap gibi adam George Clooney'nin, düşündüğümden iyi filmini. Üzüldüm yahu. Filmin amacı bu muydu? Ben sadece kendimizi sorgulayacağız filan sanıyordum... Neyse, olan oldu.


***And hey, I've looked all my life for you, Now you're here Parlement sinema kulübü ile spoiler başlıyor And hey, I'll spend all my life with you, All my life***


Güldürmediği kesin filmin ama, atlatamadığım arkadaşlık travmalarımın yüzüme vurulmasının beni eğlendirmediği de bir o kadar kesin.

Ben çok ağır çantalar taşıdım yıllarca, okulda pek bir şey bırakmazdım. Bir de benim kitabım benim kitabımdır yani, istediğim gibi kullanmak isterim; o yüzden şimdi IKEA kitaplığımın raflarına bel verdiren kalın kitaplarımı yanımda getirip götürdüm yıllar boyu. Düşünüyorum da, omzum hiç şu an olduğu kadar kadar acımamıştı.

Aşağıda okuyacağınız ne tür bir motivasyonel konuşma veya iyi bir amaca hizmet ediyor mu bilmiyorum ama, benim için doğru.

"How much does your life weigh? Imagine for a second that you're carrying a backpack. I want you to pack it with all the stuff that you have in your life... you start with the little things. (...) Now I want you to fill it with people. Start with casual acquaintances, friends of friends, folks around the office... and then you move into the people you trust with your most intimate secrets. Your brothers, your sisters, your children, your parents and finally your husband, your wife, your boyfriend, your girlfriend. You get them into that backpack, feel the weight of that bag. Make no mistake your relationships are the heaviest components in your life."

*

Kızı karşısına oturtup anne gibi, ya da hadi, küçük teyze gibi tavsiye veren Alex, iyiydi. Natalie, hepimizin arada bir aklına gelen ama gelmesinden hoşlanmadığımız bir şeyler söyledi...

"Sometimes it feels like, no matter how much success I have, it's not gonna matter until I find the right guy. I could have made it work, he really fit the bill, you know. White collar, 6'1, college grad, loves dogs, likes funny movies, brown hair, kind eyes, works in finance but is outdoorsy. I always imagined he'd have a single syllable name like Matt or John or Dave. In a perfect world, he drives a 4 runner and the only thing he loves more than me is his golden lab. And a nice smile."

Bu argümanların çöpe gitmesi için veya böyle kriterler koymamak gerektiğini öğrenmem için 34 yaşına gelmek zorunda olmadığıma sevindim. Kriterler koyduğunuzda, karşınıza çıkan neredeyse herkese "razı olduğunuzu" düşünüp mutsuz olursunuz ve mutsuz edersiniz karşınızdakini de. Bunu erken öğrendim.

Herkesin kötü yönleri, kötü alışkanlıkları var; eminim tanısam çok severim onları.

Belki de hepsi, razı değil, hazır olmakla alakalıdır.

(Ama gülümsemenin güzel oluşu her zaman işe yarar!)

*

"Ryan Bingham: Your resume says you minored in French Culinary Arts. Most students work the frier at KFC. You busted tables at Il Picatorre to support yourself. Then you got out of college and started working here. How much did they pay you to give up on your dreams?
Bob: Twenty seven thousand a year.

Ryan Bingham: At what point were you going to stop and go back to what made you happy?"


Kovduğu bir adamın, sözlerine karşılık verecek hiçbir cevabı kalmadığını düşündürürken beni şaşırtan Ryan Bingham'ın yukarıda dedikleri, bana eski şirketimdeki arkadaşlarımın "bizi kovsalar da kurtulsak" deyişini hatırlattı. Sanki bizi kovup paramızı verseler, ondan sonra hayatımıza hep daha mutlu olacağımız işlerde devam edecekmişiz, istifa etmekten bizi alıkoyan tek şey tazminat alamayacak olmamızmış gibi. Peh. Sıkıntıyı başka bir sıkıntıyla örtbas etmek gibi (siz de bir yeriniz acıdığında başka bir yerinizi, mesela kolunuzu ısırır mısınız odağı dağıtmak için?)

Sonuçta kovulmadık, istifa ettik ve gördük ki, bizi daha mutlu olacağımız işler yapmaktan alıkoyan tek şey memur kafamız, nasıl diyelim, 'bugüne ve geleceğe güvenle bakma' isteğimizmiş.

Bir de görüşmeye gittiğimiz ve bizi alacaklarını sandığımız, kriterlerimizi düşürmeye razı olduğumuz o yerin bizi işe almamasıymış.

*

"I googled you. That's what modern girls do when they have a crush on somebody."

Well, I may say that is just good sense :]

*

Amélie / bahçe cücesi göndermesi, oldukça iyiydi.

*

Berbat bir işti Ryan denen adamın filme konu olan işi. Bu sıkıntıya girmek istemeyen ve bu sıkıntıya girmeme lüksünü karşılayabilecek parası olan şirketlerin elemanlarını onlar için kovuyordu; bunun için yılın sadece 43 gününü ev dediği ve nefret ettiği otel odasından bozma yerde geçiriyor, kalan sürede sürekli uçuyordu, deli gibi mil biriktirmek için, Küçük Prens'in önemli iş adamı vardır ya, onun gibi millerini bir kağıda yazıp çekmeceye kilitleyecekti herhalde. Kral bile değildi yani adam.

Berbat bir hayat.

Ve insanları kovarken onlara "artık geleceğinizi düşünmeye başlamalısınız" olan adamın, kendi geleceğini hiç düşünmeyişinden aldığı haz, pek ironikti. Yine de adamın fikrinin yavaş yavaş değişmesi, bunun bir film olduğunu ispatlar gibiydi. Gerçek hayatta böyle şeyler olmaz, piç adam piç adamdır, kötü hayat felsefesi de kötü hayat felsefesidir; bir kızın size ayaküstü çemkirmesi aklınızı başınıza getirmez, aşık olasınız yoksa da olmazsınız. Hayat karmaşık değildir, hayat açık ve nettir; onu karmaşık hale getiren şey basit ve tahmin edilebilir -ve yalan- Hollywood filmleridir. Görünen bu.


***And hey, I've looked all my life for you, Now you're here Parlement sinema kulübü ile spoiler bitti And hey, I'll spend all my life with you, All my life***


Up in the Air'i beğendim ben. Üzdü beni birçok açıdan ama, beni üzen birçok şey gibi güzeldi de, birçok açıdan.

Filmin Türkçe ismi hariç tabi. "Aklı Havada" nedir abi? "Berbat bir Hayat" diye çevirivereydiniz ya?!

Neyse neyse, bi şarkı madem, tabi ki filmden:

Güzel Avrat Otu nedir, bilir misin Hasan?

"Chicao, git artık, Allahaşkına git, Santa Luçia'nın aşkına! Git, yoksa öldüreceğim seni!"

Ama Chicao gitmedi, genç kadını da bırakmadı. Joaninha'nın kestane gözleri yaşlarla doldu; daha kötü ne söyleyebilirdi, bilemiyordu.

Chicao, parmaklarını gevşetti ve ansızın Joaninha'yı kendine çekti. Genç kadının şimşek hızıyla atılan kolu Chicao'nun belindeki bıçağı çekip çıkardı. Geri geri gitti, güldü. Gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne yayılan bir gülüşle...

Bıçağın ağzı lambanın hafif ışığında parıldadı.

"Bırak onu Joaninha, saçmalıyorsun!"
"Defol git, Chicao!"

(...)

Bu kez sabrı tükenen Chicao'ydu artık. Joaninha'yı kollarının arasına çekip yatağa fırlattı. Önce kendini savunan, tepinen Joaninha, yavaş yavaş güçten kesildi. İki metre ucuz kumaştan iç giyimi yırtılmıştı. Chicao'nun denizden getirdiği ve içinde birikmiş bütün o özlem, tutkulu dalgalar halinde Joaninha'ya yöneldi, Joaninha'nın gözyaşlarını silip süpürdü; az önce pençeleşmiş olan ellerini, aşığının güneş yanığı sırtını okşamaya zorladı.

Neden sonra yeniden yumuşak dalgalar üzerinde sallanırlarken, Chicao öbür yanına döndü. Yorulmuştu. Gemideki işten, kuzeydoğu limanlarındaki, çuval ve balyaların yükleme boşaltma işinden yorgun düşmüştü. Özlemini dindirmenin bütün o kavga ve gerginliğinden yorgun düşmüştü.

Duyduğu kin ve hınçtan hanidir arınmış olan Joaninha, şimdi bir çocuk gibi uyumak isteyen sevgilisini gözden geçirdi. Onun düz, kara saçlarını okşadı. Elleri nasıl da keyifle yapıyordu bunu!

Gözlerini açan Chicao, gülümsedi. Eli yere uzanıp bir şeyi aradı. Neden sonra bıçağı buldu. Joaninha'ya uzattığı bıçağı genç kadının dipdiri göğüslerine dayadı, hafif bir sesle, "İstiyorsan" dedi, "şimdi bıçakla beni..." Sonra, sırtını dönüp uykuya daldı.

Ama Joaninha, onu öldürmeyi düşünmedi bile.

Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Vasconcelos
Çev: Zeyyat Selimoğlu, 1995


Av Mevsimi'ni izledim. (Yazının bundan sonrasını okumanızdan sorumlu değilim.)

Filmlerle ilgili çok subjektif bir beğeni tarzım vardır: Film bana bir şey diyorsa beğenirim, yoksa beğenmem. Bir filmden beklentim, bana vaad ettiğinden fazlası değildir: Çağan Irmak'ın beni ağlatmasını veya en azından ağlayayazdırmasını beklerim. Güzel bir gerilim filminden beni bir süre koltuktan kaldırmamasını ve etraftan gelen çıtırtılara dikkat kesilmemi sağlamasını beklerim. Bilirim ki bir Fransız filmi beni ya kaşlarım Küçük Emrah kaşına dönmüş şekilde mest edecek, ya aşk hakkında umutlandıracak ya da ölesiye sıkacaktır.

Polisiye bir filmden ise beklentim, filmin ortasında olayı çözdürüp gereksiz uzatılmış gerilimli notalar ve bakışmalarla bana altta yatan ve benim naçizane beynimle anlamadığım bir acayip olay olduğu hissini yaratmamasıdır.

Av Mevsimi'nin iyi bir film olduğunu söyleyemem. Bana "görüntü yönetmeni çok iyi" derseniz kafa sallarım. "Müzikler iyi" derseniz, "evet abi" derim. Filmi beğenip beğenmediğimi sorarsanız da beğendim derim, çünkü dedim ya, çok subjektif bir beğeni tarzım vardır.

Ama ben sadece tek bir şey hakkında yazacağım, o da şu kadınların haklıyken haksız durumuna düşmesi. Ben evlenip boşanmadım, kimse beni 'Avcı' Ferman'ın deyimiyle "manyak gibi" sevmemiş de olabilir; ama bu adama bunun yapılmayacağını ben bile biliyorum Asiye be. Senin bir anlık dediğin, hata dediğin şey; bir karanlık korkusuna yenik düşüşün aslında. Ne kadar güçsüzsün. Ve biliyorsun adamı ne kadar güçsüzleştirdiğini de, o yüzden o senin nefesine gözleri kapalı muhtaçken, sen hep faltaşı gibi gözlerinle onu izliyorsun.

Ondan adam olmazsa, senden de insan olmaz Asiye.



Av Mevsimi bir hayde değil. Yani, bir tek "Hayde" değil. Orada bir de Ete Kurttekin var, kuzenden ötürü tanıdığımız bir müzisyen. Öyle güzel "Benden Adam Olmaz" der ki, inanırsınız. Dinleyin bakın...


(30 Ekim 2011, Gayrettepe)

blush

*lık*

pembe kadehte pembe şarap içmek gibisi yok. yok, gerçekten yok. mesela bizim evde altılı bir kadeh seti var, içinde beyaz ve kırmızı yok. mavi kadehte mavi, turuncu kadehte turuncu şarap içemeyeceğimize göre, iddiamı kanıtladım demektir.

*lık*

"...sen nehirleri yataklarında ayırırdın da örterdin üstümü..." diye şarkı yapan bir grup dinlemeye değerdir. kim ne derse, kim ne kadar beğenmezse beğenmesin. hayatıma girdiğin için mutluyum büyük ev ablukada. ayrıca "sen nehirleri"nde bir kelime oyunu olduğunu ve onu fark ettiğimi düşünmek hoşuma gidiyor. onların hiç kelime oyunu yapma gibi bir niyeti olmamış olsa da.

*lık*

bazı kızlar tüm erkek arkadaşlarıyla, ne kadar yakın arkadaş olurlarsa olsunlar, hep ufak bir mesafede duruyorlar. yabirşeyolursa mesafesi diyorum ben ona. bir nevi temkin, herhangi bir sarhoş olma ya da çok yalnız kalma halinde her şeyin değişmesi ihtimalini göz önüne alma... ya da sadece, böyle bir aura. seksilik hali.

her an yatacakmış gibi görün ve göründüğün gibi yat.

*lık*

bana yüzyıllar gibi gelen birkaç yıldan sonra ilk kez, chat yapmak için büyük bir istek duyuyorum.
allahım.
nükhet duru'nun bununla ilgili bir şarkısı olmalı.

*lık*

murathan mungan şarkılarıydı sanırım, bir albüm vardı, gazetelerden birinin hediye verdiği. tümü murathan mungan'ın sözünü yazdığı şarkılar, ilk aklımıza gelenler tarafından değil de, başka şarkıcılar tarafından seslendirilen... çember'i nükhet duru söylüyordu. nükhet duru "ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın" derken "hani işte böyledir" gibi değil, "işte böyledir ve böyle olacak!" gibi, karar vermemi ister gibi söylüyordu. ders verir gibi. didaktik. gerilmiştim, neresindeyim çemberin, diye.

baktım, "söz vermiş şarkılar"mış albümün adı.

*lık*

yumiyum diye bir şey vardı, ne güzeldi o. ilkokulda dershaneye giderken çok yerdim. meyve suyunun, misbonumsu şekerlerin vişnelisini tercih etmem ilk, çokşeker standlarında vişneli yumuşak şekerlere filan saldırmam. ama yumiyumun vişnelisini çok severdim.

*lık*

televizyonda battal gazi'nin oğlu var ve emin olun, televizyondaki en komik ve tek izlenesi şey şu an bu. bir cellat (cellat olduğu da daha öldürme işine başlamadan kafasına taktığı maskeden belli bir cellat) adam asmaca oynarken üç çizgiyle çiziktiriverdiğimiz darağacını tahtadan yapmış, yere çakmaya çalışıyor. yere darağacı inşa etmiyor yani, almış ikea'dan, onu dikiyor yere. bir başkası, posta güvercinini angry bird gibi atıveriyor fiyuuuuv diye. bir başkası, erketeci rolünde, ebabil gibi ötüyor güya ama "adam geliyor la" diye seslense bu kadar dikkat çekmez. çok iyi olm. emin olun, bir kadın hiçbir zaman tecavüzcüsünü veya tecavüz teşebbüsçüsünü unutmayacağı ve ona aşık olacak kadar umutsuz olmayacağı için "bilimkurgu" olarak nitelendirilebilecek "fatmagül'ün suçu ne?"den çok daha iyi bir şey izliyorum. bilimkurguda çok iddalı değilim yalnız. fabl da olabilir.

battal mı, battal gazi mi olm, karar verin ama. "battal'ın oğluysan..." demeyin adama mesela. "çok güzel hareketler başlıyor" gibi bir şey bu. halbüse o programın adı o değil.

*lık*

dünyanın dört ülkesinde ve çeşitli şehirlerde dondurma yedim, sütlü çikolata parçalı carte d'or kadar iyi dondurma çok az yedim diyebilirim. hmm mm. afiyet olsun bize!

*lık*

isim-soyad itibariyle desteklendiği üzere, şimdiye kadar bana takılmış en güzel ve anlamlı takma ad "şuku"dur. çok seviyorum. ismimden daha şahane olmasın, bence çok iyi.

*lık*

herkes şarabını iiiçmiş, sıra şukuya gelmiş, iç şuku iç, iç ki sarhoş olasın, kafayı da bulasın, ııııııı... :} neyse şey.

Moulin Rouge

Moulin Rouge izlendi, müzikallerin neden sevildiği hatırlandı, aşık olma haline özenildi, mutlu olundu.


I hope you don't mind
I hope you don't mind that I put down in words
How wonderful life is now you're in the world


blue moon -revisited-

spoiler'dır başlı başına

from the earth to the moon


01:01:59 _I never met a woman who liked Jules Verne before.



Ben de seviyorum amına koyim ya!

boşluksuz.

"...dans etmeyi teklif edenin ben olduğumu unutturur kalkar kalkmaz, beni kendine çekip sağ elimi de omzuna atar. Sarılır işte, dünyanın en olağan eylemi. Ben Sezai'yle dans ederken, en son ne zaman dans ettiğimiz dışında bir şey düşünmem. Bir şey söylemem hemen yanağımın yanı başındaki kulağına. Bir şey söyleyip arayı doldurmaya gerek yoktur, çünkü aramızda doldurulması gereken bir boşluk yoktur."


(0:40 - 0:45)

A Çerkezköy Situation

Kuzeyde nadir bir güzellik
O dünyanın en güzel kadını
Bir bakışı tüm şehri yere yıkar
İkinci bakışı bütün ulusu mahveder

House of Flying Daggers izledik dün gece. Üf, "görsel şölen" diye bir şey varsa bu film işte odur. Hero'yu aldattığım için kendimi birazcık suçlu hissettiğim doğru ama... Neyse canım, madem başladık, sıra "Crouching Tiger, Hidden Dragon"da.

Kafamız inanılmaz iyi olduğu için de bir sahnenin saçmasapan bir yerine belki on dakika güldük. Bilenler hatırlasın, esas oğlan esas kızı kurtarmak için ormanın ortasında yüz metre mesafeden dört ok atıp dört adamı yere çiviler; sonra da elindeki yayı kenara atıp kıza doğru koşmaya başlar... İşte o an, ikimizin de düşündüğü şeyi kuzen dile getirdi:

_ Adam oku niye attı lan?

Ağzımdan aldığı bu laf bizi bayağı güldürdü. "Yazık oldu viskiye" dedim ben, ona ayrıca güldük. Sonra, inatla yaya ok deyişimize de... Çerkezköy!

Ha, bumerang hançerlere inanıyosunuz da curve the bullet'a neden inanmıyosunuz? Ha?

Neyse, hadi şimdi filmin en iyi sahnelerinden birini izleyin:



"old as the Wendy in the story"

El Orfanato'yu izledik bu gece kuzenle. DVD kapağı The Others kılıklı gerilim filmlerine zerre saygısı olmayan biriyimdir normalde. Şimdiye kadar izlediğim tırto filmler yüzünden hep; beklenti o kadar düştü ki artık "uyumiym yeter" gibi bir alçakgönüllülük seviyesine eriştim gerilim filmleri konusunda.

Ama bu sefer öyle olmadı, filmi bu kulvar içinde beğendim. Hollywood tarzı "haunting" kafası filmlerde pek olmayan şekilde neyin neden ve nasıl olduğu gayet netti. Saçmalayıp oradan buradan insanların karşısına iskeletler fırlattırmadan, kamerayı (bir sahne hariç) gereğinden fazla sallayarak asabiyet yaratmadan, efendi gibi rahatsız olduk çıktık.

Peter Pan'a da göndermeler vardı filmde. Mesela şunu öğrendik: Wendy'yi Neverland'e götürmemişler, çünkü çok yaşlıymış. Ben de onu düşündüm. Ben gidebilmek için deli gibi kastırsam da, şimdi gelseler beni de götürmezler Neverland'e dimi.

Yaşlandık be oğlum.

Confessions of a Chekhovian Mind

Aurora diye bir filme gittik bugün, davetiye vardı (http://film.iksv.org/tr/film/169)
Gitmez olaydık.

Bazı filmlerin gerçekten ama gerçekten, başka hiçbir amaç gütmeksizin insanlar hayatlarına şükretsinler, boş zamanlarının kıymetini bilsinler ve bir daha böyle filmlere gelmesinler diye çekildiğini düşünüyorum. Ben bu filmin içinde bir yerlerde, tam nerede bilmiyorum zira 3 saat sürdü film, içim geçip uyuyakaldım. Filmin büyük bölümü boyunca filmden bağımsız şeyler düşündüm. İşi gücü filan düşündüm, yarın ne giysem gibi şeyler. O sırada başrol hala börek yiyordu.

Yukarıya koyduğum fotoğraf var ya, işte ona 3 saat boyunca bakın, aklınıza gelen her şeyi tam bu süreye yayacak şekilde çekin, film oluyor bu. Zira bir sürü başrolden ve konudan alakasız hikaye var filmde, hiçbiri birbirine bağlanmıyor, zaten film de sonunda bir yere bağlanmıyor ve öylece bitip gidiyor eeeyh dedirterek.

Ben Chekhov'a inanırım; bir sahnede silah varsa o er geç patlar, aksiyon filmi böyle olur. Uzun süre patlatmaz, arkaya da iyi bir müzik koyarsan tüm film acabalar içinde geçer, gerilim filmi olur. Patlar da içinden su çıkarsa komikli film olur. Ama illa ki patlar o silah. Edebiyat böyle buyurur.

O yüzden, toplam 5 dakika gördüğümüz bir polisin başka bir polis arkadaşından aldığı tamirci numarasının da, kızın ilkoulda yaptığı elişi çiçeklerin de, içindeki tüm patateslerin doğranışını bizzat izlediğimiz patates musakkanın da bir önemi olması gerekir gözümde. Olmadığını anlarsam rahatlıkla "hayatımın en kötü filmini sonuna kadar izledim" diyebilir, anlamadıkları her filme hayran olan entellerin o entelliğini yiyebilirim.

Duymadığım ve bilmediğim filme gitme hususunda benden bu kadar efendim, herkese iyi festivaller.

Geçtiğimiz haftasonu ne öğrendim?

Bu aşağıdaki linkte, dayanabildiğiniz ölçüde okuyacağınız da yazı olarak yazılıyor ve onlarca yorum alıyorsa, yazma eylemimden umudu kesmemem gerektiğini...


Jeux d'Enfants gibi başlayıp Senede bir Gün olarak devam eden ve Serendipity gibi biten My Sassy Girl izleniyor; kızlar "ay ne tatlıııııııııvğ" diyor, erkekler de filmi bir şekilde beğenebiliyorsa, aşktan umudumu kesmemem gerektiğini... (Çünkü bu manyak karı bile birini bulduysa dünyada herkesin şansı var.)

Lakin belki Kore sinemasının romantiksel örneklerinden umudu kesebileceğimi... (Belki? Karar vermek için daha çok örneğe ihtiyacım var. Önerilere açığım.) Bir de uzun olmasa filmler bu kadar...

"Şimdi bu insan bana ihtiyaç duymazsa beni bırakıp gider mi?" kafasının filmde de, gerçekte de olduğunu... İhtiyaç mıdır iki insanı birbirine bağlayan, bilmem, belki biraz da. Bazı ilişkilerde daha büyük ölçüde. İhtiyaç duyulan taraf "razı olan" oluyor bu durumda, HIMYM'da "settler vs reacher" diye tabir edilen yaşam biçiminde. İnsan illa güzelliğiyle, zekasıyla, yaşam tarzıyla veya klas beğenileriyle razı olmaz ki.

Bir an düşündüğüm şeyin, yarım kalan cümleyi tamamlar gibi başkalarının da aklına gelebildiğini ve bunun süper bir şey olduğunu...

... behzat yaralı, kalbi kırık bir adam, öküzlüğüyle başa baş giden en belirgin özelliğinin bu olduğunu söylemek mantıksız olmaz. kalbinin kırıklığını gerek onunla rakı sofrasına oturarak gerekse farklı şekillerde fark edince, hele bir de bu kalp kırıklığının tamiri için savcı hanımdan yardım istemediğinin farkına varınca, savcı hanım bu adamı iyileştirecek gücün kendisinde olduğuna inanıyor ve bunu kendine ve behzat'a ispatlaması gerekiyor. bu adamı aşkımla iyileştirebilirim fakat önce onunla güç savaşına girerek boyun eğdirmeliyim falan gibi şeyler.


Her heyecanın bir karşılığı olması gerekmediğini, bazen hazırlıkların boşa gidebileceğini, insanın bunu bilse de her seferinde üzülecek kadar şuursuz bir varlık olduğunu...

Ve en önemlisi...
Laser tag denen oyunda Barney Stinson'ı cebimden çıkarabileceğimi! 2 kişi olarak 3'e karşı oynamam
ıza rağmen, sağlam bir farkla kazandık. İ-na-nıl-maz zevkliydi!

12 dakika çok az, oyun çok pahalı, Cevahir kalabalık falan deyip gitmezlik etmemek lazım, o 12 dakikanın sonunda koşturacak hal kalmamış halde yürüyordum ben alanın içinde. Ha bir de, koyu renk giysiler giyip gidin, benden söylemesi.

Ben daha fazla böbürlenmeden gurur tablomuza bırakıyorum sözü. Evet, Iron Man benim tabi ki.

Fasulyeden (daha) faideli bir haftasonu geçirmişim efendim, saygılar.

Ne yağmur yaptı be...

Ne yağmur yaptı bugün be. Bir elimi yeterli sıklıkta bırakamadığım için öyle hafif sisli kullandım arabayı hep. Görmeden gittim. 5 numara miyop da olsam kullanabilirmişim arabayı demek ki, içim rahat.

Sonra bir posta daha ağladım ama aklıma gelen üç replikli bir sahneye. O sahneye ait bir fotoğraf bulamadım. Bilenler hatırlasın.

_ You're right. But you have no idea what it's like to be alone.
_ Hey, you have Peter.
_ I don't have anybody.


(16 Ocak 2011, İstanbul)

Pazar Günlükleri: Tarık Akan, GTA, ve Wii

"Sen bizi hiç aramıyorsun, sen bize hiç gelmiyorsun."

Pfft, yok artık. İyi.

Star'da Delisin'i izledim. Ne komik diyaloglar, ne kafalar yahu. "Şemsiye için canımız feda" filan, yarım saat bunun muhabbeti, şemsiye belediyenin maskotu olmuş. İlginç bi filmmiş, unutmuşum.

İnsan şemsiyenin altında bir anlam arıyor, halbuki gerçekten şemsiye peşinde koştukları şey. Sapına tahviller gizlenmiş, olay oymuş.

Neyse. Şimdi de Görevimiz Tehlike'ye bakıyorum boş boş. Kaçıncısı bilmiyorum, sanırım ilki bu. Tom abimiz yine tabancayla araba patlatıyor. Nereye ateş edeceğini biliyor tabi kerata. GTA'dan öğrenmiş olabilir mi? "Gizli Ajan Eğitim Modülü 1: Grand Theft Auto (Vice City). Explode as many cars as you can in limited armour." Gerçi orada yeterince yumruklarsan bile parçalayabilirdin arabayı. Arabada da hep get down saturday night çalardı içinden ben inmiş olduğum müddetçe.

Bu arada film pek sikkoymuş, bunu da unutmuşum izlemeyeli. Oynamayalı da oyunları unuttum ayrıca, eskiden oturur Max Payne, GTA bitirirdim, Carmageddon filan ne güzeldi, ne bileyim neden oynamıyorum ki artık hiç böyle atlamalı zıplamalı oyun...


Haa, dün gece rüyamda bir dostun Nintendo'da çalışmaya başladığını da gördüm. Kalabalık bir ortamda öğreniyordum bunu, biri "ee yeni işin nasıl?" diye soruyordu, "sen neredesin ki şimdi?" diyordum "Nintendo, pazarlama" diyordu. Neyden sorumlusun diyordum, wii diyordu ve bir şey daha. O bir şey muhtemelen gerçekte yok bile. Önemli mi? Rüyada bile önemli değildi. Zaten sorumun cevabı da önemli değildi, sadece "benim neden haberim yok" dememek için, konuşma boşluğunu doldurmuştum.

Acayip bişeyler.

Sanırım damarlarımda hala alkol var.

Boğaziçi Güzellemeleri

*ah...

Hep dışarıdayken ah bir otursam şimdi sakin sakin, neler yazarım neler diyorum. Dün işten çıkarken ani bir karar değişikliğiyle topladım bilgisayarı, okula gittim. Gün içinde medikal müdürlerden biriyle muhabbet ederken konuştuğumuz nafile toplantılar mevzuu vardı kafamda, parmaklarım donana kadar onu yazdım. Biraz da öykü. Ucundan kıyısından. Bir şeyler atıştırdım sonra, çay içmeye zamanım kalmadı ama olsun.

Sosyete Kantin denen yeri hiç sevmiyorum, hem de hiç. Kulaklığımı çıkarmak zorunda bırakırcasına bangır bangır apaçi müziği çalmasını sevmiyorum. Yemeklerini de sevmiyorum, nerede o eski sandöviçlerin içine koydurduğumuz közlenmiş kırmızı biberler - bir dönem tüm cuma akşamlarım tavuklu biberli sandöviç yemekle geçmişti ve hiç gocunmamıştım. Şimdiyse Luisiana var menüde, ulan Luisiana ne, öyle mi yazılır o, yediğimin sosyetiği... Soul Kitchen'ın başındaki menüyü bilir misiniz; hani aşçı Shayne şinitzeli, patatesi eliyle ezip bir topak haline getiriyordu, üstüne ketçap-mayonez, tabağın kenarlarına da manasız bir ot serpti miydi, olur size 45 euro'luk bir tabak yemek. Hah! İşte aynı ona benzetiyorum Sosyete Kantin'i, ya da şimdiki adı her neyse (öğrenmeyi reddediyorum).

Okulda Robert's Coffee şubesi açılmış. Hatırlıyorum da, Dunkin' Donuts açılacağı zaman olay çıkmıştı, ayaklanmıştı bir fitillikadifepantolonlu takım. Yine de açılmıştı ama sonuçta o ayaklanmaları da hatırlıyor herkes, hatırlasın da zaten. Kulüpler için, yakamızda "1863-... Vefat" yaka iğneleriyle meydanda toplanmamızı da hatırlıyoruz hepimiz. Şimdiyse 1. Erkek Yurdu kapalı, steplerden inerken ENSO'nun ışığını göremiyorum, sayılardır StepS çıkmıyor ve tüm bunlar kimseyi yeterince rahatsız etmiyor gibi görünüyor. Yani... Kara masa içeride kalsa ve ben o odaya giremiyor olsam ağlardım herhalde sinirimden. Biz mi fazla tutkulu, fazla tutkunduk diye düşünüyorum bazen.

Ben birine "kara masa olmazsa ENSO olmaz" gibi bir şey demişim. Uykumda demişim gibi, hatırlamıyorum. Sonra o çocuk yönkura girdi, ben yönkuru bıraktım, yıllar geçti, o bana "sayende" dedi. Benim sayemde girmemişti hiçbir yere ama benim sayemde sevmişti orayı. Bu etkime, bu sevgiye paha biçebilir miyim?

Gerçekten öldürdüler birtakım şeyleri Boğaziçi'nde, elbirliğiyle becerdiler bunu. Benim 2003'te girdiğim okul değil orası, ben yine aşığım oraya, o ayrı, ama başka bir yer gibi. Fasuli'ye gider kurufasülye yersiniz ya, hani o kurufasülye değildir. Başka bir şey olarak dünyanın en güzel yemeği olabilir ama kesinlikle kurufasülye olarak değil. Aynen öyle işte.

Yine de... Ah, neşesi, huzuru, hüznü yeter. Kendi başına.


(12 Ocak 2011, İstanbul)

ak kuğu kara kuğu


gerildim gece gece, pek fena gerildim. yalnız izlemesem iyiymiş.
ama gerçek değil ki bunlar, hep maket (maket mi?) hep hayal bellatrix, gerçek değil, hadi uyu.


black swan'u izleyin. iyi geceler.

cold feet

"With this hand, I will cup your... Oh goodness, no!"


With this hand I will lift your sorrows.
Your cup will never be empty, for I will be your wine.
With this candle, I will light your way into darkness.
With this ring, I ask you to be mine.

Aaahh Belinda!

Atıf Yılmaz'ın Aaahh Belinda'sını seyrettim dün gece. Yine hiçbir fikrim olmadan seyrettiğim, öyle olduğu için de şaşırma nidalarımın üçe katlandığı bir film oldu, ilginçti. İlginçti, çünkü değişik ve şaşırtıcı kafalarda bir filmdi; tıngır mıngır giden ve en kötü "sisteme sövecek, tiyatroyla ilgili bir mesaj verecek" diye beklediğim 86 yapımı bir Türk filminde, ondan yıllar sonra sinemada gördüğümüz bir yabancı filmin hikayesini buldum. O film şudur, diyemem; ama böyle aklımızla oynayan filmler var. Flight Plan ilk aklıma gelen mesela; öykü ilgisiz olsa da olası şizofrenlik boyutu aynı.

Ben Müjde Ar'ı çok severim, olması gerektiği gibi oynar, şimdikilerin "aktrisim, yiyişmeli dizide oynuyorum ama öpüşmem ı-ıh asla!"ları ondan asla çıkmamıştır, ama yine de sevilir. Sevilecek tabi, Bülent Ersoy'u, Aysel Gürel'i ve daha birçok aykırı denebilecek karakteri benimsemiş bu millete Müjde Ar azdır bile.

Yazacak çok bir şey yok, çünkü yazmak istemiyorum, filmi kendiniz izleyin. O zaman neden attım başlığı? Biraz hüzünlendim çünkü sanırım, uzun zamandır "aa, bu da ölmüştü yaa" dememişim, onu fark ettim.

Gidip bir Piyano Piyano Bacaksız izleyeyim bari; bu kadar Bizimkiler üstüne bi Yaman Okay paklar beni.

Curve the bullet

Şu aşağıdaki fotoğraf bana sadece Wanted filmini çağrıştırıyor ki bu bence garip değil; zira o filmin de tek olayı bu eğimi izleyerek ilerleyen kurşunlardı.

(Ciddiyim. Artık izlemenize gerek yok filmi.)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!